22 Nisan 2016

geriye dönüşler 2 – bölüm 4 nevermore

geriye dönüşler 2 – bölüm 4
nevermore

“sigara üstüne sigara” dedi seçil. cevap vermedim. öylece uzanmış, gözlerim açık bir halde yatıyordum. gecenin üçünde uyuyakalmış, sabahın beşinde uyanmış, bir daha uyumamıştım. sigara üstüne sigara. distress versiyon 0.2 çalıyordu. sıfır nokta iki. bire hiç geçemediğimi hissettim. bütün olamadığımı, ve hiç ikilenemediğimi. oysa çok kalabalıktım. onlarca ölü ve hayaletle yaşıyordum yıllardır.

“hu hu” dedi seçil, “sana diyorum.”
“gider misin” dedim. “uyumam gerek.”
“sabah işe gitmeyeceksin” dedi, “uyuman falan gerekmez. işportanı da akşamüstü açıyorsun zaten.”
“açmıcam bugün” dedim.
“kötü bir gece ve kötü bir sabah dedi zack” diyerek anımsattı boktan bir şiirimi.
“hatırlatma” dedim.
“ekmek yaptım sana” dedi.
“sonra yerim” dedim.
“şimdi yiyeceksin” dedi. “kalk hadi..”

untitled başladı. this empty flow. isimsiz olmayı çok istediğimi söyledim ona. yalan söylediğimi ima etti. “kalk” dedi, “konuşalım.”
konuşacak bir şeyin olmadığını, hatta en güzel yöntemin sessizlikle birlik olup hiçliğe akmak olduğunu söyledim.
“porno izleyelim mi” dedi, “güleriz.”

bi keresinde o, refik, ben, tuncay, özlem, kahkahalarla gülerek izlemiştik. kafamız yüksekken. hiçbirimizin şeyi ötmemişti. çıplaklığa önem vermiyor ama her birimiz tutkulu bir sevişme faslını özenle çekip çıkarmak istiyorduk karanlıktan. karanlıkta kalıyordu her şeyimiz. güneş ve ayın dansı bize anlamlı gelmiyordu. günler bir önceki günün fasolu tekrarından ibaretti. her şey fasoluydu tanrısını satayım.

tanrıyı satmak istiyordum. ucuza giderdi. sürekli benimle dalga geçtiğini hissediyordum. a’dan z’ye ezberlemiştim her hareketini onun. onun suçumu bilmiyordum ama biri tüm suçu üstlense fena olmazdı, çünkü herkes benim masum olduğumu dile getiriyordu. ağlamaya başladım ardından. seçil saçımı okşadı. “kalk hadi” dedi, “sigara içelim. ekmeği siktir et, ben yerim adamım.. o kadar hazırlamışım”

doğruldum yerimden. “düzeltmek istemiyorum hiçbir şeyi” dedim. “hiçbir şeyi. hiçbir şeyimi. yazımı da. bırakalım yanlışlar yanlış olarak kalsın” dedim.
“doğruya hiç ulaşamıyoruz zaten” dedi. ardından başka bir şarkı çaldı ve ağlamam kesilmiyordu bir türlü. bi sigara yaktım.
“ilaçları bırakmayalım” dedim ona.
“bence de” dedi, “eroine başlasan iyi edersin hatta. hatta jilete de başla. hatta anneni daha çok üzmek için bi kolunu kes daha önce düşündüğün gibi. ip getirdim yanımda. seni bağlayıp sonra asıcam bugün. intiharına cinayet süsü vermek için.”
“cinayete intihar süsü verilir sanıyordum” dedim.
“hiçbir şeye süs vermek istemiyorum” dedi. “sus payı vermek isterdim ama”

nasıl uyuyabileceğimi sordum ona.
“1200 mg serequel” dedi.
“bi tablet antiem” dedim
“üç çizgi amfetamin” dedi
“iki gram esrar” dedim
“biraz da tütün ekleyip yakalım” dedi. “hepsini ezip. en kral tütsü olur. işportada yakarsın. gelenler kafası kıyak ayrılır yanından. yarı uykulu yarı enerjik. napacağını bilemezler.”
“kitaplar tükeniyor” dedim gülerek.
“bit pazarına çık” dedi.
“çıkarım” dedim. “pazarlar tükenmez.”
“ve sen de ölmüyorsun.”
“ölmek isterdim” dedim ona. “özlem gibi. tuncay gibi.”
“intihar tehlikeli bir senfoni” dedi. “anma hiç.”
“intihar değil” dedim. “kendiliğinden. kalp krizi. beyin kanaması. trafik kazası.”
“bu saate kadar çoktan araba çarpmalıydı sana zaten dedi. hep kıl payı yırtıyorsun.”
“kırmızı ve yeşili karıştırıyorum” dedim. “sağı ve solunu karıştırmak gibi bir şey bu.”
“yalanlara başladın gene” dedi.

hazırladığı ekmekten bir lokma ısırdım. evdeki herkes uyuyordu. ben odama geçmiş, kapıyı kapatmış, içeride de dumandan bir dünya yaratmıştım. camı açtı sonra seçil. “güneş doğmuş” dedi. “spora gidelim mi?”
“sikmişim sporu” dedim. “ben böyle iyiyim.”

ekmekten bi lokma daha ısırıp bıraktım. bi sigara uzattı. özenle sarılmış bir sigara istiyordum. ben sarmak istemiyordum. hediye gelsin istiyordum. doğum günü hediyesi gibi bir şey. bana da ancak böylesi bir hediye yaraşırdı. seçile “hani bir daha gelmeyecektin” dedim.
“olur öyle” dedi.
“kızmış mıydın bana” dedim
“yardımıma ihtiyacın olmadığını düşündüm aptal” dedi “ne kızması.”
“geçen refik geldi” dedim.
“biliyorum” dedi, “anlattı. bak bunu ihtiyaç olarak görmüyorum tamam mı” dedi. “bu başka bir şey. hadi uyu acık. uyanınca daha iyi hissedersin.”
kimseye yük olmak istemediğimi söyledim ona. gitmesini istediğimi.
“yük değilsin” dedi. “kimseye yük falan değilsin. böyle düşünme.”
“ama” dedim. “sorunluyum.”
“sorun sen de değil” dedi.
hayır sorunun tamamen bende olduğunu, farklı deneylerde aynı sonucu verdiğimi, ve değişken faktörlere rağmen değişemediğimi söyledim.
“hayat bir deney tüpü değil girdo” dedi. “tamam mı? sen de denek değilsin.”

bi sigara içip uzandım. gözlerim açık vaziyette. ne kadar süre öylece durdum ne kadar süre başımdan ayrılmadı bilmiyorum. sonra kalkıcaktım zaten. evden çıkmam gerekiyordu. evde durmak istiyordum oysa. sonsuza dek evde. tek odada. öylece. hayaletlerimle baş başa..

başlık this empty flow’un bir şarkısının adıdır.
22 nisan 2016.

21 Nisan 2016

geriye dönüşler 2, bölüm 3. highest of the angels

geriye dönüşler 2, bölüm 3.

highest of the angels

köşeye sıkışmış gibi hissettiğimi söyledim ona.
abarttığımı söyledi. “onlar sana aspirin gibi gelmeliydi adamım.. her şey içinde bitiyor.”
“eski tadım yok biliyorsun” dedim. “artık nerdeyse kimseyle konuşmuyorum..”
“zack’e izin verme” dedi. “gitsin kendi gezegeninde ne halt yerse yesin pezevenk…”

işportaya gelen bir müşteri muhabbetimizi kesti, bir kitabın olup olmadığını sorarak. “yok” dedim.

az önce konuştuğum refikti. ışıkların içinden çıkarak gelmişti işporta tezgahıma. “hey adamım yanında yer var mı?”

zack ise, hiç kimsenin, hatta pek fazla ağaç ve hayvanın bile olmadığı bir gezegende ki bir mağarada yaşıyordu. insan sevmezdi zack, ama nefret de etmezdi. umursamıyordu insanları. kısa diyaloglar kurar, canı isterse selam verirdi. içimde olmadığı zamanlarda mağarasına saklanırdı. içimdeykense kitlerdi beni. oysa matrak bir heriftim ben. öyle derdi herkes. artık bu kaybolmuştu. can sıkıntısı hakimdi her şeye. giderek donuklaşıyor ve işin içinden nasıl çıkarım bilmiyordum. bu yüzden gelmişti refik, acil durumda camı kırınız gibi bir şeydi ikisi, refik ve seçil. birbiri ile sevgili olup sürekli kavga eden bir çift.

“seçil gelmeyecekmiş artık” dedim refike..
“gelir” dedi. “bakma sen ona. sana çok kızıyor da ondan.”
kızabileceği bir şey yapmadığımı söyledim.
“yapıyorsun” dedi, “delirtiyorsun bizi bazen..”

“şu kolye tam size göre efendim… güzelliğinize güzellik katar.”

yoldan geçen birine direkt bunu söyledi refik. “anlamadım” dedi kadın. eline aldı kolyeyi, “şu” dedi, “görüyorum ki boynunuz boş. hediye de edebilirim ama bozukluğunuz varsa kafi.”

bira paramızı denkleştirmeye çalışıyordu. hiç iş yapmamıştık öğlenden beri. çalabilirdi de, ama migrosa kadar yürümek istemiyor, köşedeki bakkaldan alıp gelmek istiyordu. sattı da kolyeyi biliyor musunuz, hem de on liraya. üstüne bi de fanzin çaktı benim tezgahtan. 13 etti. iki bira. gidip aldım.

“neye içiyoruz biliyor musun” dedi.
“neye” dedim..
“senin kafasızlığına.. yaşa işte böyle. ben nasıl on beş senedir yaşıyorsam sen de yaşa. tutturmuşsun bi fabrika fabrika diye.”
“annem hasta dedim. ablamın başına kalamam.. kendi paramı kazanmalıyım.”
“takı yapmayı öğren adamım.”
“ya kışın?”
“yazın idareli gidersin. nolucak.”
“hastane masrafları.”
“yeşil kart çıkar.”

sevmiyordum bu triplerini. hayatı yaşaması o kadar da zor değildi biliyordum, ama bu kadar basite indirmek de gerekmiyordu. hem alışmıştım fabrikalara. bir tuşa bas bir kolu çek. kafa rahat. ay sonu maaşın yatmıyorsa sorun vardı bir tek. ama böylesi daha güzeldi. dört saat de kırk lira. bazense altı saat de dursan müşteri gelmezdi. aslında ilaçları bıraksam her türlü yapardım iş. iki sene önce olduğu gibi. müşteri ile muhabbeti bağlar her türlü kitap satar her türlü de sağdan soldan bit pazarından kitap bulur, kışı da birikenle geçirirdim. ama tek kalıcaktım eninde sonunda. eninde sonunda kiram olacaktı, suyum elektriğim olacaktı. masraflar artıcaktı ve işportadan kazandığım para ile ancak biri ile beraber yaşayabilirdim, hatun veya erkek. ve aynı ev söz konusu ise, yalnızlığım yalpalanabilirdi belki. hem kimseyle parasal sorun yaşamak istemiyordum.. ailem dert değildi, çeker kapıyı otursun odanda. bazen bulaşık yıkar bazen evi süpürsün. yemeğini yapar ailen. yemek sorun değil zaten. öğrenirsin. ama deneyimlemiştim bir kez. sorumsuzluk en kötü renkti. dağınıklık. eve gelip gidenler sürüsü. onların dağınıklığı. sevmiyordum dağınıklık, her şey derli toplu istiyordum. işporta da bile, biri bir kitabın yerini bozarsa hemen kalkıp düzeltirdim. üşenmezdim buna. üstelik annem hastaydı. eve geldiğimde yatıyordu. korkuttu durumu beni. ‘o ölürse’nin sonrasını hiç düşünemiyordum. algım sıfırlanıyordu.

babam öldüğünde donup kalmıştım. hareketsiz bir beden. ben yıkamıştım imamla beraber babamı. ben abim ve imam. ölüm sert bir duvar gibiydi. toslayınca başın dönüyordu. öyle yüksek bir hızda dönüyordu ki, manzaranın siluetlerini bile seçemezdin. ve annemi tekrar incik boncuk işleri ile uğraştırmak istemiyordum. bunu anlattım refik’e. üç kuruşa geçiniyoruz dedim. iki kuruş da oluyor bazen. ama dört kuruş olmadı hiç.

“haklısın” dedi. “benim babam hiç olmadı. hele uyuşturucu kullandığımı öğrenip evladı olarak görmemeye başladıktan sonra hiç.. parayı sikeyim. hayatımızın içine ediyor. bi saniye..”

müşteriye döndü. biralarımız bitmek üzereydi.

“şu kolye ne kadar.”
“on lira olur. hatta yanında bir de fanzin verirsek on üçe kapatırız bu işi. fanzinler iyidir. yanımdaki konuşmayan arkadaşım yapıyor. onun tezgahına da biz bakıyoruz. işimiz iş yani. hem o kadar güzel öyküler yaz, hem de anlatma kimseye.. aptal işte nolucak”

ben susuyor ve biramı yudumluyordum.

“aa öyle mi ne hakkında yazıyorsunuz?” dedi hatun bana..

“herkes yazıyor artık” dedim, “önemli değil. genel de kendimden bahsettiğim söylenir ama ben öyle düşünmüyorum. herkesten bahsediyorum. belki akşam eve gidince sizden de bahsederim bugünü anlatırsam..”

“okumak isterdim” dedi. “hangileri sizin.”

uzattım benim zırvalıklarımı. kitabım da vardı tezgahta ama o kadar zordu ki, “şu da benim kitabım” demek. neyse ki refik girdi araya. “bu da kitabı” dedi, “beni övüp durur, yakından tanımış olursunuz hem.”

ağzı iyi laf yapıyordu herifin. hem kitap hem fanzin aldı hatun. 21 etti. gittim her zaman ki bakkalıma, “abi iş yapınca üstünü vericem” deyip bi şişe de şarap aldım. geri geldiğimde refik zabıta ile tartışıyordu.. elimde şarap olduğu için uzak durdum. gittiler ve ardından yarım saatliğine tezgahları topladık beraber. herkes topladı. ibo, meto, yusuf.

“ibo içer misiniz” diye bağırdım “fazla bardak var.”

böyleydi bu işler. her şeyini paylaşırdı işportacılar. birazdan da iş yapınca ibo verirdi şarabından biraz. tütün aldık yusuftan. bizdeki toz olmuştu. garip bir adamdı yusuf. az iş yapar yaptı mı da tam yapardı. en küçük parça otuz lira çoğu elli lira idi tezgahında. uzak doğudan geldiğini iddia ettiği taşlardan kolye satardı. uzak doğu şifacılığı yapardı. doğru ya da yalan ayırt edemezdiniz.

oturup şarabımızı açtık.. ibo geldi yanımıza.

“abi sıkıldım ya” dedi. “on beş yıldır şu işi yapıyorum bi bu sene bu kadar sorun yaşadık. üç kez tezgah kaptırılır mı bir ay içinde. çok sıkıldım.”

“rastalar kıyak” dedi refik, konuyu değiştirip. refik’de de rastalar vardı. ben de olamazdı çünkü saçlar dökülüyordu. kazıtmıştım ben de. tam bir skinhead olamasam da, sharp kültürü içimde bakiydi. street punk gibisi yoktu. neşe verirdi insana. açtım telefondan bir skin grup. şarabı yudumladık. kapalı tezgaha rağmen, yoldan geçenlere “fanzin var” deyip durdu refik. bu şekilde üç fanzin daha satıp, paranın geri kalanını çıkardı. iki sene önce ben de onun gibiydim. günlük seksen lira kaldırır, yarısını alkole yarısını anneme verirdim. kafama koymuştum o gün. bir daha çalışmayacağım, demiştim. iyiydi keyfim. eski matrak hallerime geri dönmüştüm. her konuda dalga geçilcek bir şey bulur, milleti güldürürüm. sonunda o kadar çok şeyle dalga geçmeye ve hafife almaya başladım ki, deli diye tıkıldım bir yere.

on üç gümüş gün kaldım orada. gümüş kurşun gibi. çoğu kişi, hatta bir hasta bakıcı bile telefon numaramı aldı. dışarda görüşmek için. hiçbiri aramadı ama olsun. ben kimsenin numarasını almadım. askerde de almamıştım. numara almam zaten ben. içli dışlı olmam kimseyle. kimseye bir şey anlatmam. gene de herkes çok sever beni. kimseyle sorunum olmadığı için olmalı bu. herkesi olduğu gibi kabullenip değiştirmeye çalışmamak önemli. bu yüzden çok az kişi dışında tavsiyelere ve eleştiriye kapalıyım. herkes baksın kendi dalgasına.

refik “tezgahı açalım” dedi, “mesaileri bitti.”
“ekip değişir abi bir şey olmaz onlara” dedi ibo.
“baksana” dedim “meto açmış bile.”
“açar o ya, zabıta arkasını döndüğünde açmaya başlamıştı bile.” dedi ibo

meto böyledir. bir eli sakat. en korkusuzumuz o. tespih ve şapka satar. iyi çocuk. onun da üç kuruşunda gözleri var o ayrı. saat beşi on geçiyordu. tezgahı tekrar açtık. bu kez farklı dizip, başka kitapları göz önüne çıkardım. her gün değiştiriyordum yerlerini. arada bir de eve kitap götürür başka kitap getirirdim. refik öğretti bunları bana. ben de akıl edebilirdim elbet ama bazen bir şeyleri benim aklıma gelmeden söylerdi.

şarap bitmeye yakınken polis geldi bu kez de. birileri şikayet etmiş. kendileri en klas yerlerde içer de sokak da içmeye karşıdırlar. onlar bozmaz çünkü kendini, bi biz bozarız. aslında olay tam tersidir. bir insanın ne kadar çok parası varsa o kadar da boş konuştuğunu gördüm çoğu kez. bütün hatunlar kendilerine amade sanır böyleleri. sorun para ya da parasızlık değildir, aptal bir hırs buna neden olur. hırs iyidir aslında ama neye göre olduğu önemli. çok para kazanma hırsı, olabileceğinden daha çok kazanma hırsı ile lüks peşinde koşmayı anlayamamışımdır çoğu zaman. minimum ihtiyaçlar için kazanması gerekenden azını kazananlar da hep daha çok çalışanlar olur.

refik’in tezgahı açması uzun sürdü. takı uzun sürer. kitap kısa. toplama da ise tam tersi söz konusudur. zabıta gelse ilk yakalanıcak benimdir. ağırlık farkı. bohça yapamazsın kitaptan.. en çok iş yapan gene de benimdir işportada ama yerine koyması daha zordur. kendin ürettiğin iş daha iyi. takıyı öğrenmen gerek zack..

daha sonra sakız satan bir çocuğun köpeklerle kovalamaç oynayışını izledik. daha sonra midyeci abimize selam verdik. daha sonra bir herifin küfürle karışık bir hatunla tartışmasına şahit olduk. daha sonra, daha sonra. tezgaha kimse gelmedi. refik de, şarap çıktığı için yormadı kendini daha fazla. biraz şarap da ibo ile meto’dan geldi. sekize on vardı saat. “toplayak mı” dedim refik’e. “kilise çanı çalmadan mı” dedi. sekiz de çalardı çan. her yarım saat de bir vapur gelir, sokak insan dolardı. dükkan iş yapmaz, zack arada sırada selam çakardı. zaman geçiyordu. zaman geçiyor kış yaklaşıyordu. kışa para ayırıp yazı beklemeyi planlıyordum. ama annem ölücekti. ablam’ın maaşı kendine kadardı. işe girecektim. işe girdiğim halde işportaya devam edecek, daha rahat davranacaktım. kaldırım da oturmak güzeldi. dinginleştiriyordu insanı. ilaç gibi geliyordu kaldırım. ama görünür olmaktan sıkılmıştım. son zamanlarda çok insanla tanışmış, biraz fazla görünür olmaya başlamıştım. iyi değildi bu. görünmez adamcılığı seviyordum.. az bilinen olmak iyiydi. birileri kendince keşfede dursundu işlerimi.. ama az biraz para da fena olmazdı. kitaptan gelicek olan para. kışı da öyle çıkarırdım belki.. çan çaldı. refik, “dükkana gidelim” dedi. “çay içeriz. bu saatten sonra iş olmaz.”

giderken ibo’dan da biraz tütün alıp dükkana geçtik. fanzinleri çantadan çıkarıp raflara dizdim. elektriği bağladım. müzik açtık. ve iş yapmayan dükkanımızda boş boş oturmaya başladık. kış gelecekti. çetin geçebilirdi kış. çalışmadan olmazdı. çalışarak olmazdı.

kapana kısılmış gibi hissettiğimi söyledim tekrar refike, çayları getirip.
“haplardan değil mi” dedi
“evet” dedim.
“aspirin gibi düşün” dedi. “her şey kafada bitiyor. vitaminle bile geçer baş ağrısı, vitamin olduğunu bilmez baş ağrısı zannedersen, kandırılıp.”
“kendimi hiç kandıramadım” dedim.
“bi sigara saralım geçer” dedi. annem aradı bu esnada. tamam anneli, tamam oğlumlu cümleler kurduk birbirimize. hastaydı. aklım ondaydı. eve gelince iyileştiğini gördüm. en çok buna sevindim galiba.. işporta iş yapmasa da olurdu. kışı geçiremesem de olurdu. her şey olurdu aslında. olasılıklar dahilinde olamayacak hiçbir şey yoktu. mücadele etmek gerekiyordu. edicektim. refik öyle demişti. ibo öyle demişti. yusuf “sokak her zaman para var, boş ver sen” demişti. “bak meto’ya adam da deli cesareti var, zabıta ile bulan kaçan oynuyor resmen”

altı kişiydik. bir tespihçi, iki takıcı, bir uzak doğu taşçısı, bir kaset rozet takı bütünleşikçisi, bir kitapçı. bugünlük de refik gelmişti, takıları ile. ölümü düşündüm. ben ölmeyecektim. biliyordum bunu. yaşama sımsıkı bağlı değildim ama ölmüyordum. eskiden her şeyle dalga geçip zırvalayan adam olsam yine kafiydi. para az olsa da olurdu. kış geçerdi bi şekilde. şimdiden tasasına düşemezdim. “geleceği siktir et” derdi tuncay, hep de öyle yaptı. sonra kendini siktir etti dünyadan.  bu dünyadan kürtaj etti kendini bir küvette, jiletlere. ama hayaleti geliyordu hiç olmazsa yılda bir iki kez. hayaletler görüyor, hayaletlerle yaşıyordum. yoktu yapacak bir şey. gerçek fazlasıyla sıkıcıydı. sevgilim bile hayalet olabilirdi. olsa çok gülerdim. onlarca halüsinasyondan sonra bu şaşırtıcı olmazdı. gerçeği çarçabuk başımdan def etmeliydim. gerçekle başa çıkmak zor olduğu için değil, sevmediğim için ciddi muhabbetleri. vapurdan inen insanlar konusunda yarış yapmıştık refik’le bugün işportada. erkekler onun kadınlar benimdi önce. sonra kadınlar onun erkekler benim oldu. sonra mini etekli veya şortlu olanlar ve olmayanlar arasında yarış yaptık. sonra kot pantolon ve kumaş pantolon konusunda. sonra sakallı sakalsız konusunda. kim kazandı bilemedik. bazen o bazen ben. meto ile ibo, kumru yakalama konusunda beş biraya iddiasına girdi. meto kazandı. ibo yakalayamadı kumru. ama bira da almadı. nasıl alsın ki, anca şaraba yetti bugünkü iş.

ben de hiç iş yapmadım aslında, refik olsa nasıl yapardı diye düşünüp kendi başıma oturdum. etrafi ve umut geldi yediye doğru. bir buçuk saat de onlarla oturup, etrafi’nin bit pazarından gelme klas tütününden takıldım. dönüşte gerçekten yusuf tütünden biraz aldı ama. başka bir günde biz onunkinden alırdık. böyleydi bu işler. her şeyimiz hepimize beleşti. yine de idareli giderdik her konuda. müşkülpesent insanların nazını çeke çeke. ve gerçekten kilise çanı çalınca topladım tezgahı. genelde yaptığım gibi. saat sekiz demekti. havanın kararmasına beş dakika kalmıştı. yakında dokuzda kararırdı hava, mesaim bir saat artardı. bira içemezdim pek. eskisi gibi olmaya başlamıştım ama. hissediyordum bunu. her şeye gülecek, hiçbir şeyi iplemeyecek ve yazmaya geri dönecektim. ha bir de dönerken, refik “ağzına sıçayım senin, şarabı unuttuk” deyip, döndü ve kalanı fondip yaptı. hepsi bu. çöplerimizi de topladık tabii ki.. hep olduğu gibi yani. her şey her gün aynı..


 * başlık “this empty flow’un bir şarkısının adıdır.


21 nisan 2016.

30 Mart 2016

şiir değil bu, giriş yazısı..

şiirin ne anlama geldiğini bilmiyordum, önemsemiyordum da bunu. yazıyordum sadece.. ve hiçbir koşulda, “abi bu bir şiirdir, ben de şairim” diye diretmedim. ama birileri gelip, “şiir değil bu” dedi, o kadar çok dediler ki bunu, en sonunda bana da “şiir değil bu” dedirttiler. evet abi, bunlar şiir değil ve ben de “şiir değil bu” türünde besteler yapıyorum. türün adı bu, şiir değil bu.

insanları genellikle anlayamamışımdır.  bir etiketlenme çabasına girişmişlerdir. günümüzde şair olmak, yazar olmak, edebiyatçı olmak, birşeylerin çı’sı, çi’si olmak ve bu etiketlerle anılmak zor olmasa gerek. sonuçta, günümüzde herkes yazıyor artık. yazmayan kalmadı. ama okuyan yok. okuyucu sayısının, yazar sayısının altında kaldığı bir dönemde, benim de okumam yok abi. okur yazar değilim ben. sadece yazıyorum, okumuyorum çoğu şeyi. bu yüzden kendimi birilerinden aşağıda hissetmem için ellerinden geleni de yaptı birileri bugüne kadar zaten. “aa nasıl okumazsın x kitabını”. gocunmuyorum, durumu anlatıyorum sadece.

evet, bunlar genel algı düzeyine göre ya da edebi performanslar kategorisinde şiir olarak anılmayabilir, ama şu varki, bu da benim umrumda değil. ne olarak aldığınız, algıladığınız, ne anladığınız ve nasıl hissettiğiniz sizi ilgilendirir. ben yazdım geçtim sadece, gerisi hortlaklar kasabasındaki bir gerçek kadar absürt duracak. okumak isterseniz, memnun olurum elbette, ama sonrasında nolur, “bu olmamış”larınızın ardından gelecek somurtmaları kendinize saklayın. beğenmeyebilirsiniz, ben de çok matah bir şey yaptığımı düşünmüyorum zaten. çoğunluğun yazar olma hevesini ben de paylaşıyorum sadece. evet böyle bir hevesim olduğu aşikar, ama heves olmaktan öteye geçip realiteye dönüştü mü bilmiyorum. insanların kendi kendilerini etiketlendirmelerinden, oldurmalarından hazetmiyorum çünkü. mütevazilik de değil bu yaptığım. hiç de mütevazi değilim çünkü. sanırım değilim. ama yine de, düşünecek olursak eğer, yazdıklarımın şiir olup olmadığından önce, ne hissettirdiği ve ne anlattığım ile ilginenilseydi, -ilgilenilmiş olursa- hoşnut olurum.

burada okuyacaklarınız için ise, benim tabirim, zırvalamak. zırvalıyorum abi. hemen hemen her şey hakkında yazmaya istekliyim. bu koşullardan da hoşnutum. kendi kitabını kendi kendine basma noktasında yani.. yüzünüzde, bazen acı bazen tatlı bir gülümseme bırakabiliyorsam, bu bana yeter. dediğim gibi, gerisi hayaletler kasabasında var olma savaşı vermek kadar saçma olucak. hepsi bu. eyvallah…

30 mart 2016.

25 Mart 2016

zackeva 2

zackeva 2

kötü bir sabah diye iç geçirerek uyandı zack. yapabileceği pek bir şey yoktu bu konuda. işe gitmek zorundaydı ve kurduğu alarma uyanmış, kötü bir sabah diye iç geçirmişti. bunu tekrar ettim, çünkü zor okunan bir yazarmışım ben..

devam ediyorum. ya siz? sıkıcı öyle değil mi? aynı teraneyi sunucam yine önünüze, ama kaçarınız yok, ya okuyacaksınız ya da okuyacaksınız. siz okuyana kadar zırvalamaya devam edicem. 20 yıldır bunun mücadelesini veriyorum ve kimine göre de hep aynı şeylerden bahsediyorum. ama dur bir dakika, hiç olmazsa aynı sırada bahsetmiyorum öyle değil mi? bunu da daha önce söylemiştim evet haklısınız, bunu hatırlıyor olmanız beni okuduğunuz anlamına gelirdi. ama hayır, dur bir saniye, ne diyordum?

kötü bir sabah diye iç geçirerek uyandı zack. zack ben değilim bu arada, ikiz kardeşim..

kötü bir sabah diye iç geçirerek çalan alarma uyandı. işe gitmeliydi. yapabileceği pek bir şey yoktu bu konuda. denemişti birkaç kez. çalışmadan yaşamayı denemişti. duruşundan ödün vermeden yaşamayı da.. ve daha başka bir çok şey. denemişti işte. hala deniyordu. denemekten asla vazgeçmemeye dair söz vermişti kendine ve uyanmıştı sabahın köründe. bir dilim ekmekle yaptı kahvaltısını.. annesi hazırladı kahvaltıyı.. kendisi de hazırlayabilirdi ama annesi bırakmıyordu bi kendi işini kendi görsün. ardından bir bardak kahve. aç karnına ve kahvaltıdan sonra içilen iki sigara. giyinmek. ardından ayakkabıları giymek. ardından kapıdan çıkarken, “hayırlı işler evladıma” karşılık, “sağol anne akşam görüşürüz” serzenişi. sabah vardiyasındaydı ve nefret ediyordu sabah vardiyasından. gece vardiyasından da nefret ediyordu. en sevdiği vardiya akşam vardiyası idi çünkü gece yarısı eve gelip sabahlayabiliyordu herkes uyurken. her neyse geçelim. üçüncü sigarasını evden çıkar çıkmaz yaktı ve beş kırk beşte uyanıp altı sıfır beşte evden çıkmıştı. altı dakika sürdü yürümesi. bu esnada biten sigarasını tazeledi servisin onu alacağı yere gelince. yollar bomboştu. servisçi altıyı çeyrek geçe gelirdi. ya da altıyı yirmi geçe. bu aralarda. bu skalada. servis gelene kadar dördüncü sigarasını da içti. neden içtiğini bilmiyordu bu kadar üst üste sigara. içiyordu işte. bir sıkıntı vardı. içinden atamadığı bir boşluk hissi. boşluk boşlukla bütünleşirse son bulacaktı. henüz bütünleşmemişti. bekliyor ve beklerken de sigarasını içiyordu. hem içi boş servisi –çünkü ilk onu alırdı- hem içi boşluğa yelken açmışlığı beklerken… kaçış edebiyatı yaptığı bile söylendi ona. yuh artıklarla iç geçirdiği bir dolu alaycı eleştiri almıştı. almış ve umursamamıştı. bekliyordu o. beklerken de ipi elinden bırakmıyordu. bazen o ipin üzerinde yürüyor bazense boğazına geçiriyordu. intiharı düşünmüyor ama ölümden uzak da yaşamıyordu. uçurumun kenarında safsatası ona göre değildi. sevmiyordu bu tip içi boş ve anlamsız sersenizleri. duvarın kenarında yaşıyordu o. ama duvar çatlamaya başlamıştı artık ve arkasında ne var bilmiyordu. ikinci bir duvarı ise insanlarla arasına örmüştü ve o duvar epey bir sağlamdı. çatırdatamazlardı asla.

her neyse moruk, servis geldi işte. bindim. sabah sabah oyun havası çalıyordu. iplemedim. servisçinin garip zamanlı müzik zevkleri. kulaklığımdaki sesi yükselttim. dayadım kafayı cama. berem sağlama aldı gözlerimi. uyumadım. müzik dinledim. ve birileri bindi servise. görmezden geldim hepsini. hepsi aynı tencerede pişen pilaki idiler. ben de öyle.  varın siz anlayın durumun vahametini. herkesin başına gelen, benim de başıma geliyordu. sırf bunları anlatabiliyor diye farklı değildim milyonlarca, hatta milyarlarca işçiden. tek fark, benim bir çıkış yolu arıyor ve bunu arada sırada deniyor oluşumdu. servis durdu. indik hep birlikte. kulaklığımdaki müziğin hızını kesmeden –rap çalıyordu, ecnebice- bir sigara daha yaktım. onun da hızını kesmedim yani. ve dışarıda, fabrika dışında bir yere oturup izledim ardımızdan gelen servisleri. umutsuz ve teslim olmuş yüzleri. isyan barındırmayan yüzleri. ne denirse evet diyen yüzleri. ben ne denirse evet demeyen, buna rağmen işyerinde en çok sevilen heriflerden biriydim. işimi iyi yapıyordum çünkü. işini iyi yapmakla sisteme muhalif olmak farklı şeyler gibi geliyordu. olmayabilirdi. belki kazıklamalıydım patronumu. belki fabrikaya zarar vermeliydim. benim işyerimdeki durumumu bilen bazı insanlar bunu çelişkili buluyordu. her şeyim çelişkiliydi tanrısını satayım. yolum yol değildi onlara göre ama yoldan çıkalı da çok olmuştu bana göre.. bi sigara daha yaktım. sonraki üç saat sigara içemeyecek, dinlenemeyecek ve belki de nefes bile alamayacaktım. hızlı tempoda çalışıyorduk. tabakhaneye bok yetiştiriyorduk resmen. kapitalizmin üst düzey, yarı açık hapishanelerinden birinde, vekildim. irkildim bir an.. yanıma biri gelmişti. günaydın demiş. duymamışım. önemi yok. onun ve günaydın diyişinin önemi yok çünkü güne başlamaya henüz hazır değilim. hazırlanmam lazım. yüzümü bir kez daha yıkamam, 2 bardak su içmem –çünkü sonraki 3 saat boyunca su da içemeyebilirdim- ardından üstümü giyinmem gerekiyordu. çelik burunlu ayakkabı, pantolon, sweet, kulaklık, gözlük, eldiven.. bir de sabah sporu diye bir şey çıkarmışlardı başımıza. birisinin sürekli elleri ağrıyormuş, işyeri hekimine durumu anlatmış, işyeri hekimi de herkese zorunlu sabah sporu diye bir şey icat etmiş. icat etmiş ama resmen. hareketleri kendi kafasına göre seçmiş ve seçilen hiçbir hareket işçilerce tam anlamı ile yapılmamış. sadece ayakta durup yapar gibi yapmışız. herkes işyerlerinde her şeyi yapar gibi yapıyordu. ben değil. hayır ben ve birkaç insan değil. çünkü başka türlü zaman geçmiyordu. patronu ya da amirlerimi taktığımdan değil.. ya da benim üzerimden kazanacakları paralara sadık olduğumdan değil. sadece, başka türlü zaman geçmiyordu. bunun ne demek olduğunu anlayabiliyor musunuz? baştan alayım mı? dur deneyeyim bi. ne de olsa benim lunaparkımdasınız şu an.. alıyorum o halde..

kötü bir sabah diye iç geçirerek uyandım. yapabileceğim pek bir şey yoktu bu konuda. işe gitmek zorundaydım ve kurduğum alarma uyanmış, kötü bir sabah diye iç geçirmiştim. bunu tekrar ettim, çünkü zor okunan bir yazarmışım ben.. her türlü eleştiriyi kaale alıyorum gördüğünüz gibi. okuyucu ile taşak geçtiğimi düşünen yeni bir eleştirmen bekliyorum şu an.

her neyse, işbaşı yapar yapmaz ahmet geldi. ahmet hat sorumlusu. size işi düşerse, sizden iyisi yoktur, ama sizinle bir işi yani çıkarı yani yaptıracağı ekstra bir iş yok ise, sizin sorunlarınızı dinlemez bile. adama eldivenim yok, eldiven makinesi –aa evet eldiven makinesi var iş yerinde, parmak izinizi gösteriyorsunuz yeni bir eldiven veriyor, haftalık eldiven tüketme hakkınız limitli, çünkü çok gidiyor eldiven, yırtılıyor, yağlanıyor, solvent oluyor, bor yağı oluyor, falan filan falan filan, ve siz yeni bir eldiven talep ediyorsunuz. bu hakkınız sınırlı yani. tasarruflu olmak zorundayız. ama aynı tasarrufu arabalar için ürettiğimiz yağ pompasının takılacağı araba moturunun arabasının sahibi, mazot konusunda gösteremeyebilir.. cümle karışık mı oldu? toparlayayım. yani tasarruf, maliyetten kısma, aynı arabayı alıcak kişice gösterilmeyecek. arabayı alıcak kişi bir işçi de olabilir ve tasarruflar sonucu elde edilen gelirlerin katkısı ile ödenen maaşını harcarken tasarruflu olamayacak ki, borç batağı içinde çalışmaya maruz kalsın. şimdi neden patronların patron, işçilerinden işçi olduğunu anlamış olmayız. gidip marx ya da bakunin ya da smith felan okumanıza gerek kalmadı böylece. ama elbette bi sürü bi sürü kuram okuyan, her şeyin post post post post postunu, hatta postalını bilen birine, benim anlattıklarım basit gelicek.. sıkıntı yok. burası bir lunapark. ne diyordum?

eldiven makinesi. aynı ahmet, zack o eldiven makinesinden eldiven alamadığı yani, parmak izi sisteminin onun parmak izini okumadığı bir durumda, zack’e yardımcı olmaz. görevleri arasında bu da vardır halbuki. ve arada sırada sizi çok sevdiğini de söyler ahmet, mesaiye kalmak istemezsiniz bir gün, sizi mesai yazmaz, ama aynı ahmet sizi fabrikada koşu parkurundaymışınızçasına ordan oraya sürükler. çünkü siz kadro kalmaya çalışan bir sözleşmeli elemansınızdır ve ordan oraya sırf kadro kalayım gerisi kolay diye düşünerek koşabilirsiniz.. çünkü işsizlik kötü abi. iş bulmak zor. buldum mu kaybetmeyeyim düşüncesi ile her insan, köle olur, bağlı bulunduğu birim şefine. birim şeflerinin çoğu acımasızdır ve istisnalar kaideyi bozmaz. ama siz kadro kalmışsınızdır artık ve işyerindeki haksızlıklara itiraz edebilme cesareti kazanmışsınızdır. bu cesaret pat diye gelmez. biraz işsiz kalma riskini göze almayı gerektirir..

bir de şenol vardır işyerinde, beş yıllık eleman.. yani beş yıllık eleman demek bizim işyerinde dokunulmazlık hakkını elde etmek anlamına gelir. siz pazar mesaisine gelirken, o evinde uyur, siz en ağır ve saçma angaryaları yaparken, o size artıklar bırakır. şenol’un artıkları ile uğraşmak istemeyen zack, postayı koyar beş yıllık adama.. beş yıllık adam uyuz olup zack’i şikayet eder. hiçbirşey olmaz ama. şenol beş yıllık olmasına rağmen, paso hata yapar çünkü. zack yedi ayda sıfır hata ile çalışmıştır..

hikayenin sonuna geliyoruz dostlar. biraz değişik oldu biliyorum.. bir gün zack kullandığı ilaçlar nedeni ile birkaç hata yapar ve kapının önüne konur. çünkü zack’ın tazminatı yokken, şenol’un vardır. şenol paso hata yapar, başka bir adam paso mesaiye gelmez, başkaca bir adam da paso işi eker, rapor alır. bu adamlar işten atılmazken, zack iki günde üç hata nedeni ile işten atılır. çünkü tazminatı yoktur zack’in. oysa ücretsiz izin verilse, zack onun hata yapmasına neden olan hapa teselli babında ısınıp, dalgın ve hantal olmayacaktır.. ve dahası, zack de eski işyerinde üç yıllık eleman olduğu için, hiç mesaiye gitmemesine, arada bir işi ekmesine rağmen, ama yine nerdeyse sıfır hata ile çalışarak işten çıkarılmamıştır..

kısacası, kapitalizmde, her şey, maliyet hesabına bağlıdır, sistemi baltalamak istiyorsak, bizim de maliyet hesabı yaparak yaşamamız gerekir, yarışmamız değil. bitti.

25. mart 2015.


22 Mart 2016

geriye dönüşler 2: zackevolution.. bölüm 2 rites

geriye dönüşler 2: zackevolution.. bölüm 2

rites

1.
karar veremiyorum.. seçil’mi odama gelse, yoksa izmarit adam’la alsancakta gecenin dördünde kaldırımda mı otursak.. yoksa kumsaldaki kar tanemden mi bahsetsem.. biliyorsunuz, kendi başına gelenler hakkında zırvalayan biriyim sürekli.. bitiremedim bi türlü bunu.. bitmedi. bitmiyor. kim okur diye düşünmedim asla. anlatmaya ihtiyacım vardı sadece, hepsi bu. hâlâ var bu. önemli şeylerden bahsettiğimi düşünmüyorum. ama benim için, gerçek dünyadan ne kadar kaçarsam o kadar kâr.. sadece, kararsızım bugün. yazı var, o net sadece..

2.
seçil geldi. odama. “dışarı çıkalım mı” dedi bana, “hem izmariti de ararız.”
“o seni duymak için can atıyor” dedim ona.
“duyamaz” dedi. “beni senin dışında kimse duymamalı girdap. bazen sen de duymazdan geliyorsun gerçi..”

iğnelemelerle başlamıştı yine. ama gülümsüyordu bunu söylerken.. “bugün napıcaz biliyor musun” dedi.
“napıcaz” dedim..
“izmarit’le buluş” dedi. “ben yanında olucam.”
“seni dışarı çıkartmıyorum” dedim
“birkaç kere çıkmıştık biliyorsun” dedi
“artık değil” diye yanıtladım. “dışarda gerçeğe daha çok dönüyorum artık”
“ben gelicem” dedi. “sen de izmarit’i arayacaksın.. ilacın ne alemde?”

eve yeni gelmiştim. kumsaldaki kar tanesi ile beraberdim ve eve yeni gelmiş, yazının başına oturmuşken geldi odama seçil. kararsızlığıma yardım etti. usulca girdi içeri. karanlıktan doğdu. ışıklar içinde değil hayır. kapıdan da değil. bir anda belirdi ve “dışarı çıkalım mı” dedi.

3.
izmariti arıyorum. gecenin ikisi.
“abi alsancağa inelim”

uzun uzun çalıyor telefon. üç kez arıyorum. her seferinde seçil’e, açmıyor işte görüyorsun ve benzeri cümleler kurarak. o ise, “ara, açıcak, beni dinle sen” diyor.. dördüncü de açıyor izmarit. uykudan uyanmış bir halde. ve direkt onun “alo” sözcüğünden sonra, “abi” diyorum “alsancağa inelim..”

“inelim mi” değil, “inelim” diyorum direkt. geliceğini biliyorum, önemli olduğunu biliyor, konuşmaya ihtiyacım olduğundan değil, dışarda kalmak istediğim için..

içtiğim hap uykumu hemen getirmeyecek bugün, biliyorum. “abi tütünün var mı” diyor bana izmarit.
“boşver” diyorum, “bi paket sigaran benden, şarap da alırım, iş yaptım bugün tükkanda ve işportada..”

“tamam” diyor, “yarım saat sonra izbanda” diyorum. “olur” diyor “ama izbanda niye? durakta buluşalım, izban yok bu saatte.”
“izbanda” diyorum “seçil öyle istedi.”
“he tamam o zaman durum karışık” diyor. kapıyoruz telefonları.

“işte bu kadar diyor” seçil. evdeki herkes uyuyor. eve geldiğimde uyumuyorlardı, ben kararsız kalınca uyuyacakları tuttu ve bende evden gizlice çıkıp şirinyere kadar yürüdüm. saat üçe yirmi var. izbanda buluşuyoruz ama izban çalışmıyor.. tren yoluna atlayacağız. seçil’in fikri. ve yürüyeceğiz alsancağa kadar.. sabah işe gidicek adam. önemli değil bu onun için. daha önce de ben işe gitmiştim birkaç kez, sabahlayıp onunla. işin püf noktası şu, sorunumuz olduğu için buluşmadık, seçil öyle istedi. seçil benim. seçil diye biri yok. var gibi yapıyorum. öyküye güç katıyor mu bu bilmiyorum. öyküye güç katmak gibi bi derdim yok. hem izbanda buluştuğumuz halde tren yolunda yürümüyoruz. vazgeçtim. benim sığınağıma da gidebilirdik. sığınağım buca eski tren istasyonu. karanlık ve sessiz bir yer. bi gün sizi oraya da götürürüm belki.. sessizliği karanlıkla bütünleşince seviyorum. seçil de bunu seviyor. karanlıkta gelir hep. ama kumsalda ki kar tanem karanlıklarımı yok etti ve sessizliğimi bana armağan etti. seçil karanlık tarafımı aydınlatma çabasındaydı hep. artık gerek kalmadı. seçil susabilir. özlem ve tuncay öldü. refik’i de öldürebilirim. zack olma ihtimalim yok. tabii bunlar hep, sıkı okuyucularımın anlayabileceği kodlar. sıkı okuyucularım var evet. iyi yazıyorum çünkü. sadece okunmuyorum, hepsi bu. meselenin bu kısmı bi gün halledilir, acelesi yok. ben yazayım da, okunması şöyle dursun. kendi üzerime inşa ettiğim bir hafriyat gibi yazı. zırvalıklarım. belim ağrıyor bir saniye.

heh geldim. bir sigara ile birlikte üstelik. sigaram meşalemdi benim. yavaş yavaş sönmeye yüz tuttu. meşaleye de ihtiyacım yok artık. çünkü karanlıkta değilim. safsak ve sevmediğim mutluluk havası da değil bu. değil çünkü safsak ve mesnetsiz, saman alevi gibi olan ama biraz daha uzun yanan mutluluk hallerini gerçekçi bulmuyorum.

izmarit’le buluştuk ve o kısma gelicem. acelemiz yok. anlatıyorum. hiçbir konuda acelesi olmamalı insanın. saatin icadı, doğamızın katliamının başlangıcı. matematiğin, dünyanın yanlış toplanma hali olduğunu söylemiştim daha önce. ne diyordum? seçil..

seçil geldi ve evden çıktık bir telefon görüşmesi sonrası. bana, yolda, “sigara alıcaz unutma” dedi. “büyük olasılıkla bu son gelişimdir girdo” dedi. “veda etmeye geldim. zemt’te görüşürüz artık.” dedi.
“zemt ne?” dedim.
“zamanı gelince anlayacaksın” dedi. “henüz ölmedin.”
anlamadığımı söyledim. “ölünce anlayacaksın adamım” dedi, “acelenin olmadığını söyleyen sensin. zamanın olmadığı, izafi bile olmadığı dünyaya düşünce anlarsın..
kafamın karıştığını söyledim ona. “karışmasın” dedi, “beni bu son görüşün.”

sigarayı aldık ve izban’ın önüne geldik. bekledik bi beş dakika. iki sigara içtim bu süre içinde. sigarayı hızlı içerim. izmarit geldi, etrafa baktı sarılmadan önce bana. “o’nu göremezsin” dedim ona, “ama yanımda.”

daha sonra sarıldık. izmaritle her gün görüşsek her gün sarılırız. aynı evde yaşarken de bu böyleydi. seçil “gidelim” dedi, “vazgeçtim, tren yoluna inmeyin, otobüse binin.” bunu anlattım izmarite,
“tren yolu olmaz zaten abi” dedi, “istese bile çok uçarı bir istek olur bu.”
“tamam zaten vazgeçti” dedim..

otobüse binip alsancağa inerken, hiç konuşmamayı salık verdik izmaritle. en arka koltuğun bir önündeki, otobüsün istikametine ters koltuklara oturduk her zamanki gibi.. saat üç otuz otobüsü. baykuş. 940. konaktan da yürüdük alsancağa. saat dördü on geçe kıbrıs şehitlerindeydik. şarap aldık. yollar bomboş. bir dükkanın önüne oturduk. önümüzde bir taksi vardı. az önce taksiye binip otobüs durağına yol almıştık, kar tanesi ile.. kumsaldaki. eve gelip çıktım hemen. hepsi bu. kararsız olduğumu söylemiştim. hiçbir şeyi es geçmiyorum yazarken, farkında mısın “öykülerin bütünlüksüz” diyen edebiyatın vekili.. sahi, edebiyatta demokrasi işler mi? en çok satan mı en iyidir yani? ya da en uzun süre edebiyata dahil olan mı? edebiyat nedir ki? ben bilmiyorum. benim sanatın, şiirin, öykünün ne olduğu üzerine fikirlerim yok. hiç olmadı. meseleyi büyütmüyor ama küçümsemiyorum da. kendimle ilgiliyim daha çok. ne yaptığım ile. başkası ya da başkalarının ne yazdığı beni ilgilendirmiyor zaten. okumuyorum da. onların okuduklarını da okumadım hiç. inat değil, okumadım, hepsi bu.. bu anlamda tam bir cahilim. ama onlar da benim bulunduğum saatlerde benim bulunduğum sokaklarda bulunmadı hiçbir zaman. bir kaldırımdan dünyaya bakmanın zevkini tatmadılar. kaldırım inşa ediyorum kendime yazarak. sonra o kaldırıma isteyen herkesin oturmasına izin veriyorum. mülk edinmiyorum kaldırımı. yeni kaldırımlar yapma hevesindeyim daha çok. yolları daima kaldırımla kaplamaya çalıştım. arabalar geçemesin. motorlar hiç geçmesin. trafiğe kapatılsın tüm sokaklar. bir sürü şeyin bir sürü işportası olsun.. bir de kafe ve barlar. alışveriş mağazaları olmasın mesela hiç. her şeyin işportası olsun. bir de işportaların arasında sandalyeler.. iç içe, dedikodusuz. herkes herkesi duyabilir bir mesafede. ve yılışık kahkahalardan utanalım istiyorum. istiyorum sadece. hayallerimizi de mi anlatmayacağız canım..

“anlat” dedi seçil hemen ardından. “izmarit’e anlat.. hiçliği..”
“o biliyor bunu zaten” dedim..
“ben gidicem birazdan” dedi, “şarap alalım..”

aldık ve bir kaldırıma oturduk. burda kalmıştık en son, akışı asla unutmam, sadece bazen es geçebilirim..

tekrar söyledi seçil. anlat, izmarit’e, hiçliği..
“o biliyor bunu zaten” dedim ve izmarit bunu duydu.
“neyi biliyormuşum abi” dedi.
“hiçliği” dedim.
“bilmiyorum” dedi, “ben hep varolma savaşı verdim.. hayatın içinde, bir köşede, hiçbir şey yapmadan bekleyen adam olmanın savaşıydı bu.. önümde tezgah yerine tütün olsun istedim. ama satmayayım onu. isteyen gelip ‘tütününden sarabilir miyiz abi’ desin. olur diyeyim. tütünüm bitsin. tekrar almaya param olmadığı için sigarayı da bırakayım. iyi olayım be abi” dedi, “seçile söyle beni de iyi yapsın..”

seçil bir anda görünür oldu ona da.. izmarit apalladı.. “olm biz seni deli sanıyorduk, birinin halüsinasyonunu başka biri göremez” dedi.. şok olmuştu. ben olmadım. ben zaten biliyordum.. size söylememiştim.. her şeyi anlatmadım henüz. ilk kitap, başlangıç sadece. ısınma turları. sahaya çıkmadık henüz. henüz okunmadık bile be yavru. hiçbiri ölmedi, boyut değiştirdiler sadece. zamanın bu dünyaya göre izafi bile olmadığı yere. ve kendilerince vakitlerinin dolduğuna inandıkları gün gitti bir kısmı. seçil de bugün gidiyor işte.

“gidiyorum izmarit” dedi, “sana da gelmeye başlarız belki bir gün.. ister misin?”
“aaaa olur tabii, tabii memnuniyetle..” hala şoktaydı..
“şarap iç şarap” dedi seçil, “ayıkırsın durumu.. ama bu bir sır, kimseye anlatmak yok.. ben bir sırım. ve bugün ölüyorum.”
“tamam, şey yani tabii” dedi izmarit.. şoktaydı. “haa nasıl ne zaman?”

yerde oturuyor, ve sadece yoldan geçenlerin ayaklarını görüyorduk. kafamızı bir milim bile daha yukarı kaldırmadan ama önümüze de eğmeden duruyorduk orada. ben içmiyordum. ben bırakmıştım artık. sigaraya da zaman gelecekti ama alkolü demirtaş da bıraktığıma inanmıştım. bir önceki demirtaş maceramda da otu bıraktım. kimbilir belki bir sonrakinde de sigarayı. ritüel değil bu. öyle denk geldi. şarkının adına da yaraşıyor, şarkının ve öykünün. her ikisinin de adı aynı sonuçta. rites. defalarca üst üste çalan melodi.

seçil “ben gidiyorum” dedi, “yakında görüşücez seninle, biz ölmüyoruz, sadece kayboluyoruz, artık biliyorsun bunu. bu dünyada değil ama, yakın gelecekte, görüşeceğiz. sen ölünce. tabii izmarit seninle de..”
“bana da gelin” dedi izmarit. “ve sen biraz daha kal”
“sana başkaları geldi" dedi seçil. “sen farkında değilsin. içinde yarattığın boşluğa fazla aldırış etme. geçer o. sadece neyle doldurduğuna dikkat et. bu aralar iyi gidiyorsun.. hayatına giren her insan önemlidir. bu ara girenler daha önemli oldu hepsi bu. girdo senin için de öyle..”

“teşekkür ederim seçil” dedim ona.
“teşekkürlük bir şey yapmadık olm” dedi seçil. “gördüğün gibi, ya izmarit de halüsinasyon ya da ben de varım.”

ve bir anda kayboldu. fitili yakıp gitti. izmarit’in suratına baktım şüphe ile.. o da bana şüphe ile bakıyordu. kumsaldaki kar tanem uyuyordu. ben de uyumak için eve geldim. ya da hiç gitmedim. uzandım sadece. erişebilecekmiş gibi, gerçeğin hiç var olmadığı masal alemine..

22.mart.2016

başlık lost ın the trees’in bir şarkısının adıdır

11 Mart 2016

zackeva

sigara üstüne sigara dedi zack. aynen figaro figaro figaro gibi. sigara sigara sigara.. oysa bırakmaya karar vermişti daha sabah. bırakıcaktı bir gün. umursuyordu artık bir şeyleri.. geçmiş geçmişte kalmıştı. gelecek güzel olmayabilirdi. her şey ters gitse bile dedi, ben ters gitmeyeceğim.. bir yolu vardı inandığı, üçüncü yol diyordu adına. henüz geçmemişti o yola. zamanını bekliyordu ve kahin gibiydi kendi hayatı söz konusuysa. her şeyi önceden biliyordu. bekliyordu. beklemesinin boşuna olmadığını bilerek bekliyordu. gelicekti o tren. çıkıcaktı içinden aradığı boşluk.. trenden inicek ve boşluğuna karışacaktı. kim olduğunu bilmiyordu sadece. aramıyordu da. başka başka kadınlarla, acaba diyerek şansını denemiyordu. şansını denemezdi hiç herşeyden emindi. gelicekti o tren. boşluk boşlukla bütünleşecek ve bir hacme sahip olacaktı. acelesi yoktu. acelesi yoktu ve hayatta kalacaktı. her ne olursa olsun.

her şey ters gidebilirdi dediğim gibi.. umrumda değildi terslikler. sorunları çözmeye çalışmayı bırakalı yıllar olmuştu. arkama yaslanmıyor ileriye adım atmıyordum. bekliyordum sadece. herşey bir anda, pat diye, aniden olucaktı. mutlu olmayacaktı. zaten kendi içinde mutluydu. kendi içindeydi herşey. tüm politikliği ile kaygısız ve tek başınaydı. bir şey yapılacaksa yapardı. tek başına veya beraber. tek başınalığın kararlı senfonisi. sıkılmamıştı. sıkılmıştı. iki arada bir derede yaşıyordu. dün gece nolmuştu. düşünmüyordu dün geceyi. güzeldi hepsi bu. hepsi bu değil.. fazlası var. ilk defa gerçekten inandı sigarayı bırakacağına. bırakamadı ama inandı. inancını kaybetmişti oysa herşeye karşı. ilk kez kendini umursadı. ilk kez güne farklı bir şarkı ile başladı. sabiteleri değişmişti. iyi uyanmıştı. dipde değil, iyi sadece.

sarıldı yalnızlığına. kendine değil, yalnızlığına. yalnızlığım diyecekti onla. bir bütün olmuştu. tek başına da bir bütünken, onunla fazlalık hissetmeden birleşmişti.

emindi kendinden. kendinden ve içinde yaşadığı açmazdan. kaybedip kazanmaya inanmazdı. yaşar geçerdi birşeyleri fazlasıyla umursayarak. herkesin canını sıkan onu etkilemez ve sıkılırdı insanların sorunlarından. sorun çözücü değildi. ama geçiştirmiyordu da.. bekliyordu sadece. hayatta kalmaya çalışara. emindi. gelicekti o boşluğunu taşıyan tren. yanılmayacaktı. onunla beraber olmak isteyen herkesi elinin tersi ile itiyordu. dış kapısı dışardan iç kapısı içerden kitliydi. iç kapısını açmazdı asla. sadece bazen kilidi açar ve kapıyı çalmadan girilmesini beklerdi. dostları yapmıştı bunu. bir yere kadar girmişlerdi hole. holün ardında renksiz bir oda vardı. görünmezdi oda. oyuncakları görünmezdi. gizliyordu kendini ve herkese gülüyordu. kendi gibi olmayan, tek başına varolabilen biri gelip görücekti oyuncakları. taştan oyuncaklar. deniz taşından. şekilsiz hayaletler.
varlığını kimsenin varlığına armağan etmezdi. kimseyle bir olmazdı. ama bir olmak istiyordu. boşluk yutacak boşluğu. ruhları kesişim kümesi. umursamak birşeyleri. sigarayı bırakmayı düşlemek. düşmemek daha fazla. ama tırmanmaya da çalışmamak daha fazla. kendi halinde. olduğu gibi. olduğu yerden memnun.. kendi gibi birini beklemiyordu. kendi boşluğunda kaybolup bunu sorun etmeyecek birini bekliyordu. gelmişti. durmuştu tren. içinden inmesini bekliyordum. gel dedi, gidelim.. nereye diye sormadım. adım attım içeri. ve tren hareket etti. camdan dışarı baktık sadece, hiç konuşmadan camdaki yansımamıza baktık. kapılar kapandı. ve herkes inmişti trenden, o hariç, ben binerken..

11 mart 2016


23 Şubat 2016

fuckbook, sunuş yazısı...

GİRİŞME YAZISI, SUNUŞUM, ÖNSÖZLÜK,
OLAYI BETİMLEYEMEMEK, OLAY ÇIKARTMAK.

iş bu fanzin, yakın arkadaşlarımın, bazı güzide zonksal medya paylaşımlarının kalıcılaşmasından kağıdılaşmasından öte bir amaç gütmez. 

amacımız, facebook hapishanesinin ve twitter ağacının, seri trafiğinin yol açtığı ölü doğmuş metinleri, sözleri, iç döküşleri, paylaşımları ve bazı özel olmayan fotoğrafları, facebook hapishanesinden kurtarıp, twitter ağacından koparıp, basılı bir yayın haline getirmektir. 

fanzin, basit bir tarzda, kolajsız ve pek fazla sayfa tasarımı gütmeden hazırlanıp, aperiyodik olarak çıkarılacaktır.

bu kadar ciddiyet dolu bir metin yazmaya kendimi zorladığımdan mütevellit acık da kendi tarzıma dönüş yapam. ciddiyet kasar beni abi, yeri ve zamanı dışında ciddi olmadım, olamıyorum. şakalaşmak iyidir hemi de.. 

sonuç olarak, bu fanzinin kuruluş amacı, ülke huzurunu sağlamak, dünya barışına katkı sunmak ve sınırlar arası silahlı müsabakaları önlemek değildir. tek derdimiz, dağdaki bir kaynak suya ya da açık kalmış vanadan boşa akan bir çeşmeye, avucumuzu yaklaştırıp, su boşa gitmesin bare, tası tarağı dolduralım saçları tarayalım gibi bir amme hizmeti sunmaktır.. 

kişiler ve kurumlar hayal ürünü olmasa da, isimlerini tam vermiyoruz, ta ki onlar tam zonsal medya isimlerinin verilmesini isteyene kadar, ne de olsa özel mülkten (zonksal medya profilleri) çalıyoruz içeriği, haber vererek… 

olay budur. bunun dışındaki menfi gayemizi ya da oligarşik yapınlanmamızı sezinleyenlere, üç milyon takipçili twitter hesabı, üç yüz bin beğenili facebook hesabı 7 milyar "tick" li* insta şeyşi hediye edicez.. nede olsa zonksal medya da nitelik değil, sayılar önem arz ediyor

şunu da deyip bitirelim. bir zamanlar bir reklam vardı, sloganı şuydu: sokağa çıksana, hayat sokakta..

ekran başına hapsolmayan tüm arkidişlere selam olsun..

not: bu metin, her sayının kapak içine yapıştırılacaktır..

fanzin, yerel bir fanzindir. başka şehirlerden ulaşmak zor olsa gerek. ama isteyen olursa, toplu fanzin paketlerimizin arasına sıkıştırı veririz.. 


* bilerek "tick" denmiştir..

10 Şubat 2016

kutsal çöp tenekesi

kutsal çöp tenekesi


uyandı. sabahın altısında. sabah ezanı okunurken. ve herkes uyurken.


ve ile cümle başlamaz” dendi ona. azarlar işitti. edebiyatla ilgili edepsizce azarlar. haksızdı herkes. kendi bile. tao dışında haklı olan yoktu. herkesi haklamalıydı bu dünyada, tao. ama yapmazdı.


uyandı demiştim. uyandıktan beş dakika sonra bir sigara sardı. oysa öksürükler içinde, ev halkını komple bir şekilde uyandıracak şekilde öğürtüler eşliğinde uyanmıştı. ve uyandıktan birkaç dakika sonra bir sigara sardı, annesinden yediği azarlar eşliğinde. herkesten azar işitiyordu. haksızdı herkes. kendi bile. herkes haklanmalıydı. melekler buna dahildi. tao hariç dedi içinden. o iyi. en iyimiz o. bizden biri tanrı. içimizden çıktı. onu biz yücelttik. herkesin tanrısı kendisine mahsustur. herkesin tanrısı kendine meşhurdur.


uyandı demiştim. uyanan bendim. öksürük ve öğürtü karışımı acı bir tiksinti ile başlamıştım güne. her sabah olduğu gibi. annesi namazı da kılmıştı uyanmışken. sevap kazanmış olabilir miydim, annemi öksürüğümle namaza kaldırdığım için. olabilirdim. olabilirdi. her şey olasılık dahilinde iken yaşamak zordu. olasılıkları teke indirmek imkansızdı. olasılığı tek olan tek şey tao’nun varlığıydı ve çoğu arkadaşları hiçbir yüce güce inanmazdı. oysa tao çok güzeldi, keşke görebilselerdi. tanısalardı çok severlerdi.


uyandım ve öğürdüm ve öksürdüm. kusmadım bu kez. herkes benim harikulade olduğumu düşünüyordu. umutlu ve mutlu. değildim oysa. değildi. çok iyi rol kesiyordu. doktora hiç depresyona girmediğimi ve karamsar olmadığımı söylerken, herkesten gizlediğim bir gerçeği ele vermeme gayreti içindeydim: psikoz zamanlarım haricinde, depresyonda ve karamsarlıkta yüzdüğümü. tamamen karanlıklar içinde..


tao’ya dua edilmezdi. dua, kendin için, kendi ‘kendine’, kendi ‘içine’ yazılan bir dilekçeydi. kendini iteklemek için umut ışığı yakan bir dilekçe. tao’nun insanlığa yazdığı dilekçe, “iyi insanlar olun” şeklinde olsa idi, kimse kulak asmazdı. yin ve yang arasında ki çatışma kıyaktı. bu ikisi arasına giren her şeyi alnından mıhlamaya söz vermiştim oysa.


uyandı. cehennemin sol köşesinde. sol kroşe yemişçesine gırtlağına, öğürdü ve öksürdü. dün kusmuştu. bugün değil. arada bir kusardı ve buna rağmen arkadaşları ona iyi göründüğünü söyler dururdu. kilo almışsın derlerdi. ilaçlardı aldıran kilo. hala az yemek yer, çok su içer, ve sigaraya abanırdı, en kısa zamanda nefes almasına izin vermesin diye.


ve’den önce virgül konmazdı. bir küfür patlattı içinden, tüm edebi olduğunu iddia edip, o’na ahlaksızca hakaretler yağdıran eleştirmenlerine. allah’a küfürler yağdırdığı zamanlar geldi aklına. af dilenmedi. üzüldü sadece. artık allah ile arkadaştı ve o’nun adı 20 yıldır tao idi.


uyandı. gerçekten. zihinsel anlamda 20 yıl önce, 14 yaşındayken, uyanmış ve dünyayı farklı görmeye başlamıştı. bunun adı, psikiyatristlere göre, deliliğe kapı açan bir perdeydi. delirmemişti. asıl delilik, normallik algısına çekilme peşinde koşup, bu uğurda çeşitli doktorlarla veya uzak doğu kimyasıyla yelpazelenmekti. tao da doğudan çıkmıştı. bir çin belası idi. konfüçyüs belası ile, ama gerçek anlamda belası ile, beraber yaşayan bir evliyaya aitti tanımı ve kitabı. belki de “yol ve erdem” kitabı da gökten zeplinle inmişti. bilemezdik. eskiydi çok zaman, o zamanlar. ama tao güzeldi, kusmak kötü. üstelik nerdeyse, hemen hemen her sabah.


ardından bir sigara yaktı. önce özenle sardı onu. özenle içti. ve tekrar uyumak için uzanıp, öğlene doğru kalktı. arkadaşı ile buluştu, izban durağında. izban, izmirdeki hızlı şehir içi trenin ismi idi. alsancak’ta indiler. kulaklığını taktı. yürümeye başladı arkadaşı ve arkadaşının sevgilisi ile. kulaklığında ise kendi sevgililerinden biri vardı. yıllardır kadın vokalistlerle platonik aşklar yaşıyordu. bilmiyorlardı onlarla arasında olan özel çekim kuvvetini. başkaca boyutlarda, simetrik evrenlerde yaşadıkları, çok özel aşkları. sadece sesten ibaret evrenlerin paradigması..


arkasından polis geliyor imiş onun. onun kulaklığında sevgilisi. korna çalmış polis. bilerek duymazdan gelmiş. motoru sürterek geçerken iki polis amca, ters ters bakmışlar buna. o da ters ters bakmış ama. yiyosa alsınlar içeri. öyle diyormuş. öyle diyormuşum herkeslere. alamazlar. baş edemezler. ilk aldıklarında anladılar baş edemeyeceklerini, artık dokunmuyorlar. hani o, eski sevgilisini -bu kez platonik bir vokalist olmayanı- göz altına aldıkları gün, ağzında sigara ile artis artis girmiş ya, girmişim ya, kantar polis karakoluna, o günden beri özgüveni de yerine gelmiş, yerime gelmiş, arkadaşın, benim.


dünya zihninize, sigara kalbime. duman’dır sevgiden öte içime işleyen ahenk. tüm öksürüklerin ve kusmaların ağzına edeyim. yaşamak güzel moruk. güzel olmayan, kapitalizm. nokta!


10.şubat.2016 – 06:55



9. Kitabımı yazmaya başladım moruk

beyler bayanlar, sayın sanatçılar, çok bi elit olduğu halde aynı zamanda da içinden sürekli ölü doğanlar fışkırtan pelit üst düzey undergroundçı camia. bohem hayatı benimseyip sürekli sanatsal üretim yapan ama babylon hakkında muhalif olan tek satır laf etmeyen, edemeyen ülkemizin önemli ve saygın yazarları. vs vs


9. kitabımı yazmaya başladım.

Adı: Geriye Dönüşler 2: zackevolution

ilk kitabım olan, Geriye Dönüşler'in devamı niteliğinde olan bu kitap, bir roman, izmarit adam.... sabırsızlıkla bekle bakalım, ama arada beni bir ara la, görüşek, özledim seni. (esçûmento: öhöm öhöm, özel mesajlarını telefonundan at lan girdo manyağı)

ne diyorduk nigga. kitap bir roman ve ZEMT galaksisi hakkında sırlarımı deşifre edecek.. ilk bölümü şurde: http://unthatow.blogspot.com.tr/2016/01/7-kitap-geriye-gonusler-2-zackevolution.html

bu arada tamamlanmış ve bitmiş ve basılmayı bekleyen ve vs vs diğer altı kitabım bu yıl sonuna kadar solucan fanzin aracılığıyla, aşkın'ın sponsorluğunda, basılıyor... gerçi basılsa nolur ki? ilk kitabı bastık da noldu? toplam da on kişi almadı. o onun da beşini ben istanbul fanzin fest. te elden alıp izmirde kardeşlerime dağıttım... neyse moruk. olay bu işte. roman geliyor. diğer beş kitap bu yıl sonuna kadar solucan fanzin aracılığıyla bandrolsüz bir şekilde underground olarak basılıyor... zaten ilk kitap basıldı. nesse. bu roman, ilk kitabım olan: "useless and empty words 1: geriye dönüşler"in devamı moruk.

he bir de, diğer kitaplar bu yıl sonuna kadar, solucan fanzin aracılığıyla basılıyor ama alan olmaz onları da.. oysa ben iyi bir iş yaptığımdan adım kadar eminim!!! 

Romanımızın girişine link verdik. okuyanların alttakileri düşünmesi muhtemel:

anti girdap timi: bilek kesenler filmiden araklamış piç romanın konusunu.

esçûmento: lan yavşak, o film bir öyküden çıktı. okudunmu sen onu? Etgar Keret yazdı.  tanrı olmak isteyen otobüs şöförü kitabın adı. bilek kesenler kitaptaki son öykü.

anti girdap timi: yok okumadım. filmi olan şeylerin kitabını niye okuyayım, film 2 saat. kitaba bi başlasan 10 günde biter. zaman önemli. hız çağındayız artık. hem akiba ve mülksüzlerden de çalmış içeriği.

esçûmento: hadi be. sen o kitapları da okudun yani? bravo. şaşırdım bak şimdi.

anti girdap timi: yok onları okumadım, okuyan bir arkadaşım, kitapları vermişti. bir ay süründü ben de. sonra geri istedi falan derken bir gün kafede buluştuk, madem okumuyorsun içeriğini anlatayım dedi.

esçûmento: siktirgit piç. önce bir şeyler üret. ondan sonra elalemin neyden neyi arakladığına karış.


5 Şubat 2016

s.e no:25 giriş yazısı


evet efendim. Bu fanzine ilk giriş yazısını yazdığımız günden bu yana, 10 ay geçmiş. o günden bugüne fanzin çıkmamış ama iç alemimizde çırpınma ve debelenmeden kurtulmuşuz nihayet. şu an tarih 5 şubat 2016 ve fanzin hazır. bitti ula sonunda. hem iç keşmekeşim hem de fanzinimiz.

evet efendim, bu fanzin, zokak zedebiyati tayfasının kolektif olarak çıkardığı bir unsur ama her birimiz, hem tekil kulvarlarda hem de toplu hendeklerde savaşa devam ediyoruz. 3. dünya savaşı çıkalı nerdeyse 60 yıl oldu. bu savaş kelimesel ve sanatsal bir savaş. bu savaş; popüler kültürle, illuminati ile (ister gerçekliğine inanın, ister inanmayın, bizde de KILLuminati var.) ve dünyanın üst kademe beyefendileri ile; bizim gibi altkültürel, underground işlere ve yapılanlamalara sadık olanlar arasında geçiyor. bir nevi onlar da biz de beyin yıkama peşindeyiz. bu savaş, 2 yıl önce hız kazanıp, 2016 ile birlikte iyice kızıştı. uluslarası altkültürel ve underground camiayı yakından takip etmeyenler, girdo’nun hayal dünyasında yaşadığına inanmaya devam eder, sovyet rusya öncesi üretilen kuramları veya bir şeylerin post-post’unu tartışmaya devam edebilir. bizler, ne yapmamız gerektiğini tartışmıyor, sırada, bir sonraki adımda, ne yapacağımız üzerine kafa yorarak yol alıyoruz. ister inanın ister inanmayın ama alaadin’in perili lambasını da bulduk ve ilham pelerinlerimizi kuşandık.

evet efendim, zokak zebelliyatı oluşumu ve dolayısı ile csns yayımları, hakkımız yayıncılık, akıncılar yayıncılık ve paslı deneke okçuları olarak, bunların da bir üst kurulu olan !zm!ryer6 distro ve çatı yapılanmamız unpz ile; düzensizlik örgütleyici bir faktör ve fanzin fabrikası olarak, yola daha çevik kuvvet şeklinde çıktık; bu ‘ara suni teneffüs’ süremiz olan 2 yıldan sonra. bazen her underground inşaatçı ve yapı yıkıcı gibi bizler de ara verip, dinleniyor, sorup sorguluyor, zihin ölçümüzü ve çeperimizi ve dördüncü gözümü genişletiyor, sonra yola veya daha doğrusu yoldan çıkmaya ve çıkarmaya devam ediyoruz.

bundan kelli fanzinimiz, 2 sene önce ve bugüne kadar, ‘ara kavşak’ dinlemenleri hariç yaptığımız gibi, doğuz haftada bir çıkacaktır. bu süre, kadınların 9 ay 15 gününe eş değer bir süreçtir. çünkü her fanzin, bizlerin doğadan ve evrenden, okyanuslardan peydahladığı birer çocuktur ve işlerimizin atıl ebeveyni TAO’dur.

birinci sezon olan birinci günümüzü, sokak edebiyatı fanzini olarak bitirdik. her sezon 24 sayı (bölüm) dır. her sayı bir saattir. 24 sayı 24 saate tekabül eder. zaman izafidir. ilk günümüz olan ilk sezonumuz 2005 ekim’de başlamış, 2014 eylül’de bitmiştir. kıyametimiz kopmuştur. 2 sene 3 ay arafta tatil yapmışızdır. 2. günümüz olan 2. sezonumuz, 2015 yılı aralık ayında başlamış bulunmaktadır. iş bu fanzin, 25. sayımız, csns yayımlarının 150 kusuruncu fanzini, ve 2. sezonumuz olan 2. günümüzün ilk sayısı ve saatidir.
kazağımız mübarek ola, gazabımızdan sakınıla..
unpz souljah’ları adına
girdolap zackeva 4 undertowenk..
4=for


not: souljah > soulda > soldia > soldier (nigga argosu, bronx kökenli)