birleşik çekim hataları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
birleşik çekim hataları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2014

caz (karışık)

Caz (karışık)
havaya can sıkıntısı hakimdi. oturuyorduk. evde. karşılıklı iki kanepe. müzik yok, ses yok, diyalog, görüntü, göz göze gelmek.. hiçbir şey.. bacak bacak üstüne atmış, ve havada kalan ayağımı sallıyordum ben. o ise, tırnaklarını yemekle meşguldü. bacak bacak üstüne pozisyonundan, iki ayağı da yere basan pozisyonuna geçtim. var mı öyle bir şey, ya da durumu tarif edebildim mi bilmiyorum.. yeteneksiz bir yazarım zaten. sağ ayağımı, topuğumu yerden kesmeyecek kadar kaldırıp yere vurmaya başladım bu kez. bir ritim tutuyor sayılmazdım, ama müzikten anlamayan birine göre, gayet pek tabii öyle görülecektim ve bazılarımızın sigarayla arasında olan ölümsüz aşkına inanmayanlar için de elbette para kaybıydı, bu iş. hele ki sigarayı, bakkaldan içime hazır halde almaktansa, tütün ve kağıt alarak kendiniz içilebilir hale sokuyor iseniz, bu israfa zamanı da katabilirlerdi. o da öyle yaptı. o an.. tam elimi, tütün torbasına doğru uzattığım anda

“günde ne kadar zamanını alıyor dersin bu iş?”
“hangisi? sbi saat gidiş bi saat gelişi de sayarsak on” dedim, çalıştığım fabrikayı kast ettiğini sanarak. 
“o değil yahu” dedi, eliyle sigara içiyor gibi bir işaret yaparak
“haa o mu” dedim, “bilmem, hiç düşünmedim bunu”
“düşünseydin iyi ederdin” dedi, “sürekli olarak hiçbir şeye yetişemediğini de hesaba katarsak”
“yetişemiyor olmaktan şikayet eder bir halimi gördün mü benim? ya senin ki? sen onu düşündün mü?” bir elimle tırnak yemekten bahsettiğimi tariflerken ekledim “can sıkıntısını geçici süre çözmenin farklı metotları var işte”

bir süre daha konuşmadan oturduk.. ben sigaramı içerken o, bu kez de, saçları ile oynamaya başladı. sarı ve uzundu. yeni boyatmıştı daha ve ben sevmemiştim. ve bunu o da biliyordu. ve sevgili olduğumuzdan bu yana, altıncı kez, tekrar, o aptal soruyu sordu: “ayrılalım mı?” ve ben, daha önce ki beş keresinde verdiğim cevabı değiştirdim, “olur”.
daha önceki beş keresinde, “sen bilirsin” demiştim, ama bu kez, “fark etmez” tınısında söylenen bir “olur” idi cevabım daha çok, geçmişte söylediğim “ben istemiyorum ama istediğin buysa sana engel olmayacağım” anlamını ve ses tonunu barındıran bir “sen bilirsin” değildi. şimdi sadece kısa ve net olarak, “olur” demiştim ve bu, “bana uyar” demenin kısa versiyonu gibiydi. 
şaşırmadı. onu uzun zamandır şaşırtan bir şey yapmamıştım zaten. hoş bunun için uğraşıyor da sayılmazdım, ansızın eve elinde çiçekle gelmek gibi mesela, ya da telefona alo dediğinde, pat diye “aşkım” ile lafa başlamak gibi, o sırada herkesin içindeyken hatta, bir metro yolculuğundayken mesela.. ve o bunu istiyordu. sormuştu hatta, bir keresinde, onunla beraber metroda iken, bir ön sıradaki elemanın telefonda sevgilisi ile olan konuşmasına şahit olmuştuk ve kapılar açılıp da, trenden dışarı çıktığımız anda, bana “gördün mü” dedi, “adam ne kadar rahattı konuşurken”
“ben de rahatım” dedim, “her zaman hem de”
ve onu orada, istasyonda, sarılarak üstelik, öpmeye başladım ve bana karşı koyup, birkaç saniye direndikten sonra, onu, yani dudaklarını serbest bırakınca, “bunu ben istediğim için yaptın” dedi, “içinden geldiği için değil”
“istediğin şey bu muydu?” dedim, “istediğin şey buydu. karşılık vermediğin şey de öyle. bana eşlik etmediğin”
“ben öyle söylemesem öpmezdin”
“tamam elif” dedim, “sen haklısın, doğru.. ama ben sıkıldım bu saçmalıklardan”

 işte o gün, ilk telaffuz edişi idi, ‘ayrılalım mı’yı. benim de ilk “sen bilirsin” deyişim. ve ardından, böyle söylediğim için, o, dudaklarıma yapışmış, bir öpüşme, üstelik uzun bir öpüşme faslı sonrası, “şaka yaptım” demişti, “manyak, bi de ben bilirmişim ya. hemen de alınıyorsun”
alınmıyordum oysa, gerçekten bugüne kadar alınıp kırıldığım pek bir şey olmamıştı yaşamım da, kırıldığım çok şey olmuştu evet ama alıngan değildim, zannediyorum.. belki de algından ve farkında değildim. Ama başkalarına göre fazlasıyla rahat bulunurdum, ve ona batan da, belki, bu rahatlığımdı, herhangi bir sorun karşısında ki, sorunu büyütmeyen tavrımı o lakaytlık olarak görüyordu. değildi. sorunlar daima vardı zaten. her zaman, herkesle, her zaman olabilecek, basit ya da derin sorunlar. ama ‘bakmazsan görmezsin’ adında bir ilke edinmiştim kendime yıllar önce, yaşamı kolaylaştıran bir yöntem. bu elbette, kalbime saplayacağı bir bıçağı elinde taşıyan bir heriften gözlerimi kaçıracağım anlamına gelmiyordu ama, beraber aynı evi, ve belki bir anlamda da, hayatı paylaştığım bir hatunun, en sevmediğim huyunu, değiştirmek için az da olsa bir çaba ve enerji harcayacağım anlamına da gelmiyordu. o saçlarını sürekli bir takım renklere boyuyordu ve bence siyah iyiydi, yani boyasız hali, ama bundan şikayet eder durumda değildim, ya da bazen, özellikle bir ortamda kıskandığı güzel bir hatun varken, bana daha çok sırnaşıp nerdeyse kucağımda oturur vaziyette takılmasına karşı duracağım.. yaptığı hiçbir hareketten rahatsız olmuyordum, bir noktada kıskançlığının evirildiği güvensizlik durumu hariç.. ve bu evirilmeye katkı sağlayan hiçbir hareketim de olmamıştı üstelik. sanırım olmamıştı. Bu yaşananların bir de onun ağzından yazılmasını çok isterdim.. 

ikinci seferinde.. yine bir ortamda kıskançlıkla sırnaşıp çalıştığı için, “bi dakka izin verir misin” demiştim, “sigara sarmam lazım”
 o sırada evdeydik ve evde, onun burak adında bir arkadaşı, benim de zeynep ve turgut adında iki arkadaşım vardı. elif, sigara sarmama izin vermediği için, zeynep’e, “bi sigara sarsana ya” demiştim, ve bir hışımla kalkıp, mutfağa gitti ben böyle deyince. peşinden gitmedim tabii ki.. “tamam boş ver ben sararım” deyip, tütün torbama uzandım. döndüğünde elimde ki sigarayı görünce, bana, herkesin içinde, “bi gün evlenirsek, nikah şahitlerimiz, çakmakla sigara olsun mu” demişti, “biri bi masada diğeri diğer masa da oturur”
 ben de hiç alınmadan, gayet sakin bir şekilde, “nikah memuru da kül tablası olacaksa uyar” demiştim, herkes gülmüştü, o da.. ama herkes gittikten sonra, yine “ayrılalım mı” dedi, ben de “sen bilirsin” dediğim için tekrar dudaklarıma yapışıp, onun öncesinde, “ben bilmem eşim bilir diyorsun yani” demişti, gülerek. bir anda ciddiyetten geyiğe nasıl dönebildiğini öğrenmek isterdim, yazarken çok işime yarayabilirdi.. 

aa evet tabii, ben hemen hemen her konuya, yazıma nasıl bir güç verebilir diye bakıyorum, hatta yazdıklarımı okumayan bir hatunla sevgili olmayı geç, katiyen aynı odada beş dakikadan fazla kalamam bile.. (!)

o hiç okumuyordu yazdıklarımı.. elif yani.. ve bu bana iyi geliyordu. gerçekten iyi. belki gizlice okuyor da olabilirdi ama, gündemimize bir parça bile, yazı ve yazmak ve edebiyat girmediği için aslında, onunla beraberdim. beni onunla beraber olmaya ikna eden nedenlerden biri de bu olmuştu. yazan bir insan için, bu eylem, hayatın bütününde yüzde birlik bir kısmın ötesini kapsıyorsa, tehlikeli olabilir. ne demek istediğimi daha sonra açıklarım. yani başka bir seferinde. başka bir yerde. başka bir zamanda.. dağıtmadan devam edecek olursam, üç dört ve beşinci seferlerinde de, benzer süreçler yaşandı. onları da anlatıp öyküyü gereksiz yere uzatmak istemiyorum.. sayfa başına para kazananların işi, o uzun ve gereksiz ve önemsiz detaylar.. bi de lars von trier yapıyor bunu, ama onun ki parayla ilgili değil, daha çok ben ve benim gibiler sıkılıp izlemesin diye.. ki bu konuda başarılı lars amca, izlemiyorum.

dediğim gibi, havaya can sıkıntısının hakim olduğu bir günde oturuyorduk ve vakit akşamüstünü çeyrek geçiyordu.. ortada hemen hemen hiçbir şey yokken, “ayrılalım mı” dediğinde elif, “olur” demiştim ve telefonum da o sırada çalmıştı ve meşgule atıp telefonu da ona doğru attım. fırlatmadım yahu, öyle değil, oturduğu koltuğun üzerine yani. Kimin aradığını o sormadan daha. 

ayağa kalkıp yürürken, “nereye” diye sordu, “bakkala” dedim, “istediğin bir şey var mı?”
“yok”
“tamam, gelirim iki dakkaya”
“biz şimdi ayrıldık mı” dedi, gayet ciddi bir şekilde,
“evet” dedim çok net bir şekilde. odadan çıktım. holde bir iki dakika, mont ve ayakkabı için oyalanıp, ardından kapıyı yavaşça, tam kapanmayacak şekilde çekip çıktım

döndüğümde evde değildi. ilk biramı açıp, hiç ama hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. televizyonu açmak. hiçbir kanalda bir dakikadan fazla kalmayacak şekilde, yaklaşık olarak iki saat takıldım öyle.. dört bira. Bol sigara. Zihin uyuşturmasına iyi gelir, her birinde çok az kalınıp atlanan tv.. ya da benzer bir görüntü akışı da olabilir duygu barındırmasına izin vermeyin yeter.. Uyuşturucu olarak, zihin uyuşması, kullanılan şeyin (uyuşturucu maddelerden değil, televizyon vb şeylerden bahsediyorum, insansız belgesel de olabilir, hayvan veya kimya fizik uzay belgeselleri. Ve televizyon karşısında çok uzun kalananları ağır bağımlı ve beyni yıkanmış olarak kalkabilir ekran başından, yatağa uyuyakalabilir, ben anlamsızca her kanalda bir dakika falan gezip turluyorum uyuşmak için, daha doğrusu hiçbir şey düşünmemek için.. yalnızken yapılır.

telefon çaldı sonra. tekrar. zeynep’ti arayan. daha önce de o aramıştı. meşgule attığım sırada.. bu kez açtım.
“alo”
“napıyorsun”
“hiç ya zeynep.. sen?”
“ya şey, şu elife almak istediğin şeyi buldum ben, fiyatı biraz tuzlu da, ayarlatırım elemana bir şeyler, dükkan arkadaşımın zaten”
“o hediye için çok geç” dedim
“çok mu geç” dedi
“evet” dedim, “ayrılmışız biz, yani, galiba, bilmiyorum da, öyle herhalde, her neyse, sağ ol gene de, uğraştırdım seni de”
“önemli değil de, iyi misin sen?”
“he ya” dedim, “televizyon izliyorum”
“iyisin yani, televizyon?”
“evet, bitti mi? kapatıcam”
“geleyim istersen diyecem ama gene sorun yapacak seninki”
“görüşürüz”
“hıhım”

telefonu kapattığım anda odada bir sandalye hareket etti ve masanın altından elif çıktı. şapkadan tavşan çıkartmak daha kolay olmalı, masa altından sevgili çıkartmakla kıyaslarsak

“şimdi ayrıldık işte” dedim ona, “az öncesine kadar emin değildim ama şimdi tamamdır”
“ya özür dilerim.. ama.. ben..” dedi
“bakkala gittiğimde kimin aradığına baktın öyle değil mi” dedim
“evet” dedi, ağlıyordu
“sonrasında ben bu sikik eve tekrar geldiğimde, neyle meşgul olduğumu da gördün öyle değil mi?” dedim
“evet” dedi, “televizyon izliyordun”
“izliyordum yani. öyle mi?”
“yani aslında, seni televizyon izlerken ilk kez gördüm ama”
“izliyordum yani”
“pek izliyor sayılmazdın”
“ardından sikik hediyen için yapılan telefon konuşmasına kadar hiçbir şey seni o masanın altından kalkman için ikna etmedi ama”
“ya ben” dedi, “sanmıştım ki...”
“insanlar, bazen, bazı şeyleri sanarlar.. ip nerde kopar biliyor musun, sandıkları şeyin peşinden gitmekten vazgeçmeleri için, gerçeğin güneş gibi parlamasını beklediklerinde..”
tekrar özür diledi. ve tekrar. ardından bir tekrar daha.. ve bu anı, ikinci kez yaşayışımızdı. özürler ve üzgünümler.. bu arada, ilki, beşinci tekrar kısmından sonrasındaydı. ve evet, klişe bir konuyu zenginleştirmek için araya un da serpebilirdim ama, yapmadım, gerçekten can sıkıcı bir günde, başka bir can sıkıcı günü anlatmaktan başka, yapacak bir şey gelmedi elimden.. ve eğer, bir kez daha, bana, iki ay boyunca sevgili olmamız için diretirse biri, teslim olup denemeyi kabul etmeden önce ondan sigaraya başlamasını isteyeceğim. zaten sigara içiyorsa, boktan meseleler için iki ay diretmez, sigara yaşamın rutnini dengeleyen bir panzehirdir çünkü. her şey olabilir sigara, her şeye karşılık gelebilir, bir türk dünyaya bedel mi bilmiyorum, ama sigaranın bin sevgiliye bedel olduğunu söyleyebilirim.. ayrıldık tabii ki, “sana sigaranı ben sararım” dediği halde üstelik, o gün, evden çıktım, ve bi daha da dönmedim. onun eviydi. benim evim olsaydı, televizyonun ne işi olurdu ki zaten?

not: başlık, jazztral'ın, bu öyküyü yazdığım sırada bana açtığı fonlardır.. başlık bulamayan adamın hüzünlü öyküsü de olabilir ya da bu notun da başlığı..
25.şubat.2014


20 Şubat 2014

test

berbat bi gece geçirdiğimi söyledim ona
“nasıl berbat bir gece geçirirsin” dedi
“berbat bi geceyi, nasıl geçirirsin?” dedim. o, sözümü kestiğinin farkında olmayarak konuşmaya devam ederken, şıkları saymaya başladım:
a) üst üste sigara içerek
b) bu arada, duvarları izleyerek
c) bu ikisi ile birlikte, bir şişe viskiye sek olarak tek başına girişerek
d) bu üçünü de…

“ne diyon sen ya” dedi
“sen ne diyon ya” dedim
“beni dinlemiyormuşsun” dedi
“her ikimiz de birbirimizi dinlemiyorduk ama, kadınlar her zaman haklıdır” dedim. bu sırada sigaramı yakıyordum. çakmak sesi efekti
“üf ya” dedi
“noldu” dedim
“sigara mı içiyorsun sen?”
“evet”
“hani bırakacaktın”
“izin vermiyorlar”
“kim izin vermiyor ya?”
“sen”

bu arada, evet, belirtmeyi, unutmuşum, telefonda konuşuyorduk, ve telefonu yüzüme kapattı. geçmişte defalarca olduğu gibi. ama bu kez, kendimden emindim, iyi bilirdi, haksız olsa bile karşısındakini suçluluk psikolojisine sokmayı. hazırlıklıydım, hazırlıklıydım çünkü… kötü bir gece geçirdiğimi söylemiş miydim bu arada? unutmuş olabilirim. aşk bazen, insana her şeyi unutturabilir, sonrasında onu unutmak için, geriye kalan ne varsa hatırlamak ister, zorlanırsın. çok mu arabesk oldu? Arada iyi gider. 

bekledim. saatler geçti ve gece işe gitmem gerekiyordu. noldu dersiniz? demezsiniz ama. şu sikik öyküyü, sonrasını merak ederek okuyabilecek ve tamamlayacak insan sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyeceği için, onlara da zaten sonrasını, daha önce, geçmişte, bir arkadaş sohbetinde anlatmış olabileceğim için. için, için, için efendim. bendeki şarap

birkaç saat sonra bir mesaj geldi: “napıyosun?”
“hiç” dedim, “sigara içmeye devam ediyorum, ya sen?”
“okuldan çıktım, eve yürüyorum, konuşalım mı?”

öyküyü burada sonlandırıp, size, karşılığında çam sakızı çoban armağanı verilen bir soru sorabilirim, “onu aradım mı, aramadım mı?” gibi. ama. düşününce. son radyo yayınımızda, jazztral ile beraber, o kadar çok hediyeyi, oturup kendimiz tüketmek zorunda kaldık ki, bir daha, insanlara, yaptığımız herhangi bir işte herhangi bir yerde, herhangi bir ödüllü soru sormama kararı aldırmaya kadar gitti, bu mesele. dinliyor musunuz? Alt tarafı sorup sorup hediye dağıtacaktık yayında, basit sorular, hiç cevap gelmedi.. o halde devam edelim

aradım. O “konuşalım mı" diye mesaj attıktan tam iki saat sonra. bu kez de ben sordum, aynı lanet soruyu:
“napıyorsun?”
“hiç. ödev. sen?” güzel sanatlarda bilmemne bölümü okuyordu. okuyabilir. ben işteçalışıyordum ve işten atılmama ramak kalmıştı ve bu onun nerdeyse umurunda bile değild,..
“sigara içmeye devam ediyorum” dedim
“özür dilerim” dedi

bu, genellikle, ya benim de özür dilememi gerektiren konularda, ya da benim de özür dilememi istediği zamanlarda kullandığı bir cümleydi. özür dilerim. a ben de özür dilerim. üzgünüm. ben de üzgünüm. barışalım mı?

bazense, yani ilk zamanlarda, saatlerce zorlardı beni, lanet telefonu açmak, ya da bir cevap yazmak için. öğrenmiştim ama. zamanla tüm burçların kadınsal algoritmasını çözücem, sırayla gidiyorum ve evet başak, üzgünüm ama sıranın sana gelmesi için daha çok burç var sırada, ve başak dediğim bir burç değil, isim, hatunun ismi başak, burcu koçak.. başak terazi akrep yay ve oğlakla kötü tecbülerim oldu. Aynen bu sırayla üstelik. Sırayla gittiğimi söylemiştim.. kova burcu kadınlar ve dört memesi olan uzaylılar (gerçeğe çağrı adlı bilimkurgu filmindeki gibi) sevgilim olmak için, boydan profilden ve yakın çekim yüz fotoğrafları ile en sevdikleri gök cisminin adını el yazısı yazdıkları bir mektup ggönderebilir. Başka bir şey yazmasınlar, el yazısından kişilik analiz yapabiliyorum.. geyiği bırakırsak, ne diyordum jessika?

“en son sevgiliniz özür dilemişti efendim"
“hah tamam hatırladım"


“ne için?” dedim, üzerine gitmektense
“kötü bir gece geçirmişsin, anlayamamıştım”
“ve gece işe gidicem”
“gitmek zorunda mısın?” dedi, tahminen bu arada dudaklarını büzüyordu
“hı hı” dedim
“gitmesen olmaz mı?”
“işten atarlar”
“daha iyi bir iş bulsana”

bu teklifi, hayatı boyunca hiç çalışmamış veya bi süre işsiz kalsa da durumu kotarabilecek durumda olan insanlar, rahatlıkla kullanılabilir

“beynimi düzecek bir işten bahsediyorsun yani?” dedim, ve araya girmesine fırsat vermeden ekledim “o tip işlerin ağzına sokayım”
“kaba konuşma benimle” dedi
“kaba?” dedim
“cinsiyetçi” dedi
“pardon ama hangi kısmı cinsiyetçi bunun? bir işin ağzına vericek oluşum mu? bir beynim olduğunu kabul edişim ve onun düzelecek olması mı? Beynimi düzecek bir işe ağzına sokayım dedim sadece, neresi cinsiyetçi bunun anlamadım?”
 “madonna seni anlıyor olmalı” dedi. madonna diyordu, aramda hiçbir şekilde çekimsel bazda minimal düzeyde bile ivme kazanmamış ve kazanmayacak olan bir hatuna. madonna diyerek hakaret ettiğini düşünüyordu, ama madonna da fena değilmiş hani bi zamanlar

zamanın birinde onu delirtmiş olmam, arkadaşım olan hatunun tekine bu lakabı takmasına neden olmuştu.  ve lakabını madonna koyduğu hatun da aslında fena sayılmazdı. en azından türkçe bilmediği ve benim çat pat ingilizcemle anlaştığımız madonna, kafamı düzemiyordu
“madonna seni anlıyor olmalı” dedi
“anlamıyor” dedim, “türkçe bilmiyor o”
“sen ingilizce biliyorsun ama”
“hayır bilmiyorum”
“evet biliyorsun, bir keresinde bana bildiğini söylemiştin”
“bi çok keresinde de bilmediğimi”
“üf ya” dedi. bunu o kadar çok sık söylerdi ki, alışmıştım artık ve bu arada, sayın seyirciler, sayın dinleyenler, sayın okuyucular, sayın sayınlar, o kadar çok kez o kadar çok aynı muhabbete şahit olduğum için, sıkılmıştım gerçekten. bu kez, noldu diye sormayı tercih etmektense, “evet” dedim, “sigara içiyorum”
çakmak sesi efektini almıştı çünkü ahizeden
“hani bırakacaktın” dedi
“madonna izin vermiyor” dedim bu kez. ve gene telefonu yüzümü kapattı. ve ben de, telefonu komple kapatıp, duvara fırlatarak, uykuya dalmıştım. bunu söylediğimden eminim, daha önce, size, ama tekrar edeyim: gece işe gidecektim

uyandım. telefonu yanıma almadan işe gittim ve ertesi sabah eve geldiğimde, baktım, telefona, duvara çarpma sonucu dağılmış halini toparlayarak

bir dolu. bir şeyler bir şeyler. sabah. eve gelirken bi şişe şarap almıştım. divino. black. bir buçukluk. ve bir öykü yazmaya başladım, başka bir öykü. telefonu, evin ücra bir köşesine iterek, öykü bitti, telefou elime aldım, gelenleri hatmettim. Gelen mesajları.. ondan gelen mesajları.. bi kısmını cevapladım, yazdığım öyküyü gönderdim, bir ara konuştuk, sonra uyudum, ve sonra işe gene işe gittim

madonna sordu, “hayırdır, geçen gece iyi değil miydin?”
çat pat ingilizcemle, anladığım kadarıyla konuştuk onunla. ve bana, tahminen, neden işten atılmak üzere olduğumu sordu, ve ben de ona, tahminen, durumu anlatabildim. çünkü, sonrasında, bana, o aynı, aptal cümleyi, kurmamıştı: “başka bir iş bulursun”

seviyordum hatunu, avusturyalıydı, ve orada yaşıyordu. erasmus muhabbetine izmire geldiği vakit tanışmıştık onunla. ve her ortamda, herkes hakkında herkesin her şeyini şapdadanak ortaya dökebilecek olan bir arkadaşım, şu bizim güzel sanatlar güzelinin yanında, yani sevgilim olan güzel sanat güzelinden bahsediyorum.. madonna’yı sormuştu bana. “o napıyo?” diye. orda kopmuştu kıyamet. ardından benim telefonumdan madonna ile olan konuşmalarımızı okumuş, ve her telefon konuşmasında, adını anmaya başlamıştı. göndermelerle birlikte. gerçekten sıkıldığım bir noktada, onunla, son derece tatlı bir akşam sonrası, işe gitmiş, ve sabahında, kötü bir gece geçirdiğimi söylemiştim ona.. olabilirdi.. bir işyerinde her an her şey olabilirdi, hele ki alt kademeden bir işçiyseniz, ki ben, sınıf kavramından bile münezzeh bir insan olarak, diyebilirim ki, herhangi bir yer de, her an, herkesin, başı, sıkışabilir. bizim güzel sanatlar güzelinin bile.. ama o, bunu, anlayamamıştı

gece, ikinci ihtar tutanağını imzalamıştım, ve üçüncüsün de, tazminatsız işten atılabilirdim. ve sormadı. ve söylemedim. ve sonra. bi gün. bitti. bazen biter. bazen bitmesini istediğin için olur bu. bu sefer öyle bir şeydi.. ve, ona, iki şey dışında sözünü verdiğim her şeyi yerine getirmiştim. Ayrıldıktan sonra ona söz verdiğim dövme makinesini bile iletmiştim ortak bir arkadaşımız ile.

Sonra bir gün, bi kaç gün önce, eve geldim. şarap aldım. bi kaç saat önce üçüncü ihtarımı da aldım, ve bunu, madonna’ya söylediğimde,  bana dedi ki: “amına koyyim onların”

güzel sanatlar güzelinin güzelliğine veda ettikten sonra ise, yerine getirdiğim bi söz daha vardı, ona bir dövme makinesi almak.. yeni bir iş bulmuştum.. ilk maaşımla aldım.. ayrıldığımız halde bir hediye gönderdim ona, çünkü söz vermiştim, geç de olsa verdiğim sözleri tutarım.. 

ha bu arada, öykünün başlangıcındaki sorunun cevap şıkları arasında; d şıkkı ise, “bu üçünü de yapamazsınız çünkü iştesinizdir” idi

20 şubat 2014


16 Şubat 2014

static

Static

buluştuk. bir barda. iki sıkı dost olmamıza rağmen, önemli sorunlarımız vardı. anlaşamıyor sayılmazdık aslında, birlikte harika zamanlar da geçirdik, ta ki, o evi tutana kadar. ufak bir ev. o bulmuştu. “eve çıkalım abi ya” demişti, “olmaz mı?”
“olur” dedim ben de, “ama nasıl yapıcaz, ailemizle yaşarken bile parasal anlamda fasolu ilerliyoruz”
“deneriz” dedi. denedik

sonra, yani birkaç ay sonrasında, bir barda buluştuk. bana, napmak istediğimi sordu. ona, çok klasik bir şekilde, “yapmak istediğim hiçbir şey yok” yanıtını verebilirdim ama, bu da çok salakça ve bukowski vari olurdu ve salakça girişilen bukowski pozları eğretiydi, hem yazı da hem de gerçek hayatta. ve dahası, benim yapmak istediğim şeyler de vardı üstelik ve yapıyordum da.. en azından istediğim ve tek başıma yürütebileceğim her şeyi yapıyordum.. küçük şeyler olabilir bunlar, ama beni tatmin ediyordu, büyük beklentiler içinde olmadım hiçbir zaman, büyük işlere kalkıştığım doğru, zaman zaman, ama onlar bir beklenti ve umuttan yoksun, ve yine de büyük bir hırsla girişilen deneylerdi. giderek insanı yılgınlaştıran, duvarda bir delik açma çabaları. gençken.. nefesin tıkanmıyorken ve 3 birayla kafayı bulabiliyorken. ve geriye dönüp baktığında, pişman olduğu hiçbir şey olmaması bir insanın, işte asıl önemli olan buydu bana göre. yoksa herkes ister, iyi ya da daha doğrusu ‘sıkıntısız’ ve ‘yorucu’ olmayan bir hayat, ama bunun için katlanılması gereken fedakarlıklardan ziyade, kendi ruhundan azat edeceğin ödünleri düşününce, ‘boş ver’ demiştim yıllar önce, yıllar içerisinde, birkaç kare, “boş ver.. böyle iyi”

en sonunda da yıllardır düşünü kurduğum bir işe kavuşmuştum işte. her işte olabilecek türlü sıkıntı ve iç bunaltılarına rağmen, kafa sikmeyen türde olanlarından, bir kolu çek bir tuşa bas gibi yani. böyle bir iş. böyle bir işi düşlediğimde onyediydi yaşım, ulaştığımda 29. fena sayılmaz.. 12 yıl. kendi adıma, isteyerek başardığımı söyleyebileceğim, ki orada ki başarı kelimesinin yerine ‘ulaşmayı’ kullansak doğru olacaktı, her neyse, isteyerek höpürdettiğim diyelim, bi çok şeyin gerçekleşmesi, uzun yıllar aldı, ve en sonunda, bundan birkaç on trilyon gün önce, tamam demiştim, oldu, oluyor, olmaya devam edicek, zaman içinde, sadece birkaç asrı daha neşterledikten sonra, ölmeye doğru yürümeye devam etmekten başka bir hiçbir şey yapmadığının farkına varmalı herkes, ve bundan şikayet ediyorsak, yani ben etmiyorum da, siz ediyorsanız, başınız büyük belada demektir, sorunların ardı arkası kesilmez çünkü ve işin içinden çıkamazsınız.. ben çıkmadım. çünkü işin içine burnumu sokmamaya kararlıyım. neden mi bahsediyorum? hiç… koca bir hiçten.. hayatın özünü kavrarsanız, geriye hiçbir şey kalmaz.. aslında gerçekte var olmayan bir özü kavradığınızı ve her şeyi çözdüğünüzü zannedersiniz hepsi bu.. halbuki asıl o çözmeye çalışmaktan vazgeçip ölümü kabullendiğiniz anda, hayatın geri kalanı kapısını açar size ve hayatın özü falan yoktur, özgürlüğünüzü savunmak ve kimseye zarar vermek dışında, özet arıyorsanız, alın size yaşamın özü tözü her şeyi: özgürlüğünü, herkesin ve her varlığın özgürlüğünü savun, kimseyi ve hiçbir varlığı incitme, öleceğini ve yeterince uzun vadede herkesin öleceğini kabullen.. ama siz, bunun farkına varamayıp, hep, daha fazla, ya da daha ötesi, ya da bir adım daha, diye, debelenir durursanız, “hayırlı işler niyazi” demekten öte diyecek bir şeyim olmaz size.

su akar yolunu bulur demişler, bunu büyük tao ihtişamından araklamış da olabilirler, ama gerçek olan şu ki, hayatta ki en büyük mürşit ölümdür.. ve öldükten sonra anılma sevdası, yavşaklıktan öte bir şey değildir çok affedersiniz.. affetmez misiniz? ebenizin amı o zaman.. ne diyordum? mühim olan, dişli çark mücadelesinde bir eksen kayması oluşturmuş olmaktır, bunu ölümünüzden sonra da gerçekleştirmiş olabilirsiniz üstelik.. yapanlar var.. bazı insanlar için bazı insanlar çok şeyi değiştirmiş ve mutluluğun anahtarını vermektense huzurun kapısını tarif edebilmişlerdir.. ve bunu yapmanın en kestirme yolu sanatsal bir takım aktivitelerle, düşünceyle birlikte oluşan duygu nakli operasyonudur.. bunu ona anlatamamış mıydım, ya da o anladığı halde, ki anladığından eminim, içine mi sindiremiyordu, bilemiyorum, bana tekrar, her şeyi, her şeyimi, her şeyimizi, en başa döndüren o soruyu sordu: “napmak istiyorsun?”

bir bardaydım efendim en son, sıkı bir dostumla, unutmadınız değil mi? hani eve çıkmıştık falan da.. sordu ve ben de ona, “varmak istediğim bir yer olup olmadığını sorsaydın daha net konuşabilirdim” dedim, sordu. vardığımı söyledim ben de. “varıyorum da aynı zamanda” diye ekledim. “yani ilerliyorum, geri sarıyorum, bazen duruyorum, bazen hiçbir şey yapmak istemez canım, bazen de çok şey yaparım, ki bunları biliyorsun, yoldayım kısaca, vardım, varıyorum, bir gün de var olmayacağım.”
“hayallerin vardı senin” diye ekledi
“yo hayır yoktu” diye verdim cevabı “var olan şeylerin yok da olabildiğini kanıksadığında hayal kurmayı bırakıyorsun biliyon mu” dedim
“biliyorum” dedi, işaret parmağı ile sol burun deliğini kapatıp, burnunu çekerek.. bunu yapmamış da olabilir ama.. ben hikayeye derinlik katmak için eklemişimdir belki.. gelen eleştiriler sonucunda biraz daha fazla tasvir ve betimleme yapmaya ve boş konuşmalarımı azaltmaya karar verdim. öyle yaparsam olurmuşum, satarmışım yani, ya da okunurmuşum, okunabilirmişmiş, falan filan falan filan.. okunabilirlilik? ne diyordum angelica?

burnu kalkık biri ile kendinden emin biri arasındaki yedi farkı bulursanız, tekrar konuşalım bu konuyu

burnunu çekti ve, ardından, “güzel bir hayatımız olabilirdi” dedi
“zaten güzel bir hayatımız var” dedim
“gecenin köründe işe gidiyorsun, üç kuruş için götünden ter akıyor, bu mu güzel olan” dedi
“üçbinaltmışyedi kuruş için nöronlarımdan da ter akmasını istemezdim” deyip masadan kalktım. tuvalet için

döndüğümde telefonunu kurcalıyordu, “var mı bi gelişme” diye sordum, “yok” dedi, “aynı şeyler işte”
“tamam”
“yürümüyor”
“bazen yürümez abi”
“bana abi deyip durma”
“yaşlandık kızım” dedim, “mortluyoruz işte”. bu sırada sıkı dostumun hatun olmasına şaşıran bir dostum, “oha” diyecek, “benden bahsediyorsun sandım” geçelim.
“ya abi ne istiyorum biliyor musun?” dedi hatun. adı buket bu arada..
“biliyorum” dedim, “daha iyi bir hayat”
“ya hayır, öyle değil, sorunlarımızla ilgili”
“sorunlarımız evle başladı farkında mısın?”
“ya tamam, evet, aynı evde yaşamaya başlayınca daha iyi tanıyormuşsun insanları, onu anladım”
“biz aynı evde yaşamıyoruz” dedim, “ben bi evde yaşıyorum, sen o eve ayda üç gün geliyorsun, geri kalan günlerde de nerde olduğunu merak etmiyorum artık. ne istiyorsun? daha iyi bir başka bir şey. daha iyi bir buket istiyorsun sen hatta. ve daha iyi bir girdap”
“kendimi sevmiyorum, hiçbir konuda yeteri kadar iyi değilim, hiçbir şeyi yeteri kadar iyi yapamıyorum, bugün çay taşırken tepsi elimden düştü gene, bi ton fırça yedim”
“ben fırça yemiyorum biliyorsun değil mi?”
“sen başkasın, işin başka, bi çok şeyin başka işte”
“değil de.. işi bıraksan artık?”
“para?”
“çalışıyorum ya işte, bi süre araverme şansın var daha iyi bir iş bulmak, bu konuda bana güvenebileceğini biliyorsun”

yüzünü ekşitti, gene aynı hikaye der gibi. Benim de daha iyi bir iş bulmamı istiyordu aynı zamanda, kendine istedikleri yetmiyormuş gibi, benim için de bi ton ‘ona göre’ iyi olan şey isteyip duruyordu. sevgili gibiydik, ya da değil gibi, her ikisi de.. bazı geceler sevişir, bazı geceler nerde uyuduğumuzu önemsemezdik.. hayatında benden başkası olmadığını biliyordum, olup olmadığını merak edip dert edinmiyor ama olmadığını da biliyordum. Olsa, herhangi negatif bir tepki vermeyeceğimi de o biliyordu.. ama ben onun hayatında mıydım emin değilim.. ve sorun da etmiyordum açıkçası.. ona, bulunduğum noktaya gelmesi için girmesi gereken ‘çıkış’ kapısını göstermiştim, ve o inatla, ve bir umutla, ve de korkuyla, geri çekilmişti.

deneyecekti, bir şeyleri değiştirmek için, yaşanmaz olduğunu düşündüğü hayatını yaşanılır kılmak için, hayat içinde bir şeyler yapıyor olmak için, bir şeyler yapıyor olduğunu hissetmek için, bir şeyleri iyi yaptığından emin olmak için hatta.. ama “hep daha iyi” çabası, kum torbasını yumruklamaktan farksızdır dostlarım, hazır olmadığını ve kaybedeceğini bile bile o ringe çıkmalı ve dövüşmelisin, birkaç nakavt sonrası kum torbasından vazgeçiyor insan.. duvarla veriyor mücadelesini.. duvarlarla.. yeni birkaç duvar daha örme uğraşıyla.. ben ördüm.. ve o aşmıştı, tüm duvarlarımı üstelik, ben izin vermiştim aşmasına, açılmasına, açılmamıza, sonrasında, içiçe geçen benlik savaşı, bizi birlikte olmaya çevirmek yerine, birbirimizi kendimize dönüştürmeye yol açmıştı. ben hoşnut değildim bu durumdan, onun da hoşnut olduğu söylenemez, ama sorun şu ki, ben buket’ten hoşnuttum. o benden olmadı. ve çekiştirilmeye gelemiyordum. yaşadığım bir hayat vardı. dolanıp duruyordum işte. o ise debelenip duruyordu. seviyordum bu halini.. en azından girdiği mücadelelerde, daha en başında hükmen yenik olduğunu görsem bile ona destek oluyordum, deniyordu hiç olmazsa, ben denemeyi bırakmıştım.. o da bırakmış olsaydı, birlikte çok iyi bir hayatımız olabilirdi. boktan diye tabir edebileceğiniz, benim için dört çarpı dört duvar evimizde, bir şeyler bir şeyler, kovalarken bir şeyleri, dünya dönüp dururken hem kendi hem de güneşin etrafında, bizim de onunla beraber yol aldığımızın ama varmak istediğimiz noktayı belirlediğimiz anda bu keyifli döngüden çıkıp sürekli yeni bir hedef belirleme ve ilerleme telaşına tutuşacağımızın, ve dahası bunun sadece bizi değil, bizim de birbirimizi yememize yol açacağının, farkına varması olanaksız gibiydi buketin. birer bira daha söyleyip havadan sudan konuştuk sonra. o bana dün işe başlayan elamandan bahsetti, ben salak işimde personel eksikliğinden dolayı tekrar belirsiz bir süre günde oniki saat çalışma ihtimalimin olduğundan.. gözü parlıyordu elamandan bahsederken.. benim gözüm de parlamıştır bazı yeni tanıştığım birini bir arkadaşıma bahsederken.. ama gözünün kısa aralıklarla yanıp sönmesine yol açtıklarım dışında da, bir süre parlatabildiğim kimse olmamıştır.. aslı hariç. sonra mı? sonrası yok. hesabı ödeyip kalktık. ardından bir daha, o gece ki kadar yakın olmadık hiç. son kez beraber uyuyup, sabah farklı saatlerde uyandık. ben işe gittim. bir pazar sabahı. o bulaşıkları yıkamış, sonra bana bir not yazıp, çıkmış.. 

kötü hissetmedim kendimi.. kötü hissetmek için, öncesinde iyi olmak gerekir.. en son iyi olduğumda 31 aralık iki bin yediydi.. yedi de harbiden.. böyle iyi dedim.. hemen ardından. böyle iyi. iyiyim. iyiydim.. sonra gelip giden, bi kaç parça ruh çalkantısı dışında, hiçbir şey için koşmadım, koşmayı denediğim zamanlarda da düştüm zaten o çalkantılar esnasında. mecazi anlamda değil. gerçekten düştüm.. dizim kanadı. ve ben kanadığını üç gün sonra yara izini görünce fark ettim. bazen olur. bir şeylerin farkına çok geç varırsın.. buket için de geçerli bu. ama tekrar kapıyı çaldığında, evde olacağımın garantisini veremem ona.. ya da daha önce ki gibi yelkenleri suya indirebileceğimin.. bi kaç kez denersin.. sonrasında.. denemekten vazgeçtiğinde.. bu kez olacağını ya da olduğunu bilsen bile, yerinden kalkmak yerine sigara paketine uzanırsın sadece.. hepsi bu. şimdi uyuyacağım. sabah işten geldim ve gece iş var. bugün pazar mıydı? Fark eder mi Cuma cumartesi Pazar.  Her gün var işte iş.. e eyvallah o zaman..

* başlık “no clear mind” adlı grubun bir şarkısının adıdır


16.şubat.2014


1 Ağustos 2013

halo

halo

beni götürdüğü yer fazlasıyla kalabalık bir yerdi. nefret ettiğim o safsak mutluluk havası ile sarmaş dolaş olabilenlerin masaları kapladığı bir bar. bunu biliyordu, yani kararı ona bıraktığımda, nereye gidiyoruz sorusuna karşılık: “bilmem, sen bilirsin..”, “o haldeee……”

“uyar mı” sorusuna verdiğim “fark etmez” yanıtı, seninle neresi olursa olsun ya da senle cehenneme bile girerim gibi salak bir tavır değildi, geçmiştim o safhaları, aşk için kendinden ödün vermek, aşk uğruna yapılan kendi ruhundan bir fedakarlık, aşk için şehir değiştirmek, aşk için şu veya bu.. kapatmıştım. kendim için hiçbir şey yapmamış da olsam sonrasında.. ve bunların hepsini biliyordu, her şeyi, çok daha fazlasını.. yine de, şansını deneyen biri konumunda değildi ama, hiçbir şey denemiyordu hatta, aramıştı, izmir’e gelmişti, ve buluşmuştuk. pardon, önce izmire gelmişti, sonra aramıştı. ama ne fark eder ki, o kadar da önemli olmamalı yazdığım saçmalıklardaki ki zamansal, kurgusal ya da mantıksal hatalar, nasıl olsa kimse farkına varmayacak. bir sayfası eksik basılan bir öykü için dönüp hiç kimsenin, okuduğunu söyleyenlerin bile, bariz anlaşılan eksiği sormaması gibi. o yüzden üstüne düşmemiştim ben de, hatayı bastıktan sonra fark edince. ve onunla, bu sayede tanışmıştık. izmirde değildi o zamanlar ve üç rakam öncesindeydi içinde bulunduğumuz yılı gösteren sayıların amortisi. basılı yayınlarken bir sayfası eksik olan 27 sayfalık öykünün netteki tam kopyasını okuyunca başlatmıştı, illetişim diye nitelediğim o faslı. öyküde yer alan iki hatunla ilgili birkaç şey merak ettiğini söylemişti, yani lita ve mary adlı iki hayali karakter ile ilgili, öykü de asıl kilit pelü adlı üçüncü karakter olsa da. hayalî demişken, tek odada yaklaşık otuz kişi ile beraber yaşıyordum yıllardır. zaman zaman gelip gidiyorlardı işte, ve bir gerçeği yazmak her zaman için götünden bir şeyler uydurmaya oranla daha zor gelmişti bana, kimilerine kurgu daha zor gelse de. uydurmak kolaydı, zaten uydurulmuştuk, üzerinde düşünmeye gerek yoktu, yaşanmıştı zaten her şey, zihnimin içindeki lunaparkta. ve dışarısı daima daha kaotik ve umutsuz görünmüştü gözüme, kendi içimde çok karamsar olduğum dile getirilse de.. ve o da bunun peşindeydi.. bu yüzden tercih etmişti, görüştüğümüzde mekanı ona bıraktığımda, hayatım boyunca anlamlandıramadığım kahkahaları yan masalardan işitebilme ihtimalimizin olduğu bir yeri. ve psikologdu kendisi, pardon değildi, psikoloji okumuştu sadece, yükseğini falan da yapmıştı, ama bu sıfatı üzerine almıyordu, tanıdığı bütün psikologlardan nefret ettiğini söylemişti bana, ki belki bu da bir taktikti, her ne kadar benim bu durumu “aa aynı fikirdeymişiz ehaha” türü bir tepki ile karşılamayacağımı biliyor olsa da..  çünkü ilk önce ben anlattım ona, psikologlarla ya da, psikiyatristlerle aramda geçen, ve bana düşününce eğlenceli gelen diyalogları.. yıllardır tedavilere yanıt vermeyen, hatta gün geçtikçe daha da kötüye giden bir başka arkadaşıma göreyse, ben de hastaydım, sadece hastalığımı ve tedaviyi reddediyordum. ve bunu da görüştüğü psikoloğa benden bahsettiğini anlatınca öğrendim. “bir arkadaşım da benim gibi ama o…” diye başlamıştı cümleye.. kendimi hiç kimseye yakın hissetmiyordum oysa.. ne ozana ne oktaya ne öncele.. herkesin bildiği ve benim ısrarla reddettiğim bir gerçeği yüzüme karşı bağırmadıkları sürece de yakın hissetmeyecektim.. adam olmazdım, adam olmamayı kafaya koyduğum için değil ama, yani direnmiyordum bu konuda, hiçbir konuda direnmemiştim hayatım boyunca, ne bandrolü yememek için, ne böylesi boktan bir hayatı yaşarken onurlu bir duruş sergilemek için, ki bu lafa da kıl olmuştum söylendiğinde bir arkadaş sohbeti içerisinde, övgüye karşılık bir öğürtü çıkıyordu çoğu zaman benden. direnmiyordum.. çoktan teslim olmuştum aslında, sadece beni teslim almaya gelmemişti hiç kimse.. cami avlusuna bırakmıştım kendimi ve, cemaat terk edildiğimi sanıp beni imamları yapmıştı.. sonra gerçek imamların müridi olacak insanlar tarafından tecavüzlere uğradım. do you understand me?

sonra eve gelip, a night like this’i açtım işte, the cure.. hepsi bu.

***

yalan söyledim. psikoloji falan okumamıştı.. ama doktordu. orası ayrı. ve izmire gelmişti işte.. tarihin amortisi 7’yi gösteriyordu bu arada, yani eksi üç değil altıydı. her şeyi abarttığım söylendiği için, bu kez de ben eksilttim bir şeyleri sadece, ikiye bölebildiğim tek şey zamandı belki de.. milattan önce. isadan sore. bazı kelimeleri sevmiyordum, sonra’ya bu yüzden sore derdim, hayır ingilizce de bilmiyorum.. ve doğru söylediğim doğru, gerçekte olan biteni yazmak bana daima zor gelmiştir.. o halde hayaletlere dönelim..

dediğim gibi psikoloji okumuştu, ve bana lita ve mary hakkında birkaç şey sorduğu bir e-posta attı. ve ben sorularına cevap vermediğim bir mail yazdım. ya da gerçekte soramadığı şeyi yanıtladığım. ardından karşılıklı birbiri ile alakasızlıklar bütününden ibaret bir ton cümle kuruldu. ve sonra izmire geldi. izmire yerleşmişti yani.. ve sonra şu allah’ın belası bara girdik.. (dini manada söylemedim).

iki bira. tuborg yok mu? o zaman bomonti olsun. o da bana uydu. ve paketimde ki pall mall’dan bir tek aldı, ‘alabilir miyim?’ diye sormaması hoşuma gitti. onda hoşlanmadığım hiçbir şey yoktu. ya da ben sezinleyememiştim. hâlâ sezinleyemedim.  konuştuk. havadan ve sudan değil ama. olmayan ülkeye yolculuklardan daha çok. ve insanlar kayboldu. yan masalardaki kahkaha efektleri duyma eşiğimin dışına çıktı. ters yakıyorsun dediği anda fark ettim zihnimde flashların patladığını. ‘anı kaydet’.

sigaramı düzeltirken, sahnenin ışıklarını tekrardan yaktı yönetmen. ters yakıyordum evet, ve insanlar tekrardan görünür oldu, o anlamlandıramadığım ve bana açıkça bağnaz gelen safsak mutluluk havalarıyla beraber. ‘ters yakıyorsun’.

kalkalım mı dedim, kalktık.. hesabı ödemişti ben tuvaletten gelene kadar, sorun etmedim, bir başka seferinde tek nakitimiz ondaki on lira olduğu için aynı rahatlıkla tuvalete giderken ona bıraktığım çantamdan cüzdanımı alıp kartla ödeyecekti. “sen tuvaletteyken ben” adında bir şiir yazılabilir, belki üzerine klip de çekerler sonra, ve biraz para kazanırım, ne dersiniz? ama önce adımı değiştirmem lazım. ve şu an bunu uydurmuyorum ama, geçmişte bir keresinde, gizlilik içinde yürütülmesi gereken bir iş için sadri beka adını kullanmıştım. sadr-i beka olucak.. ne diyordum lita? bardan çıkmıştık..

elini belime attı. ve midye istedi. aldım. sahile geçtik. geçene kadar sarılıydı bana, tamamen sarılı.. do you understand me?

sonra eve gelip, the drowning man’i açtım işte, the cure.. hepsi bu.


***

yalan söyledim. gidilecek yeri falan seçmemişti. ben seçmiştim. izmiri bilmiyordu çünkü. ve eşyalarını bi yere bırakmamız lazımdı, çanta bavul vs. logosa gittik, henüz kapatmak zorunda kalmamıştı erdinç abim mekanı. çantaları bırakıp çıkıcaktık, karnı açtı.. sonra, dudaklarıma yapıştı, alt katta, dünya üzerindeki başka herhangibi bir hatun olsa karşı koyardım, bak bu kez direnirdim yani, belki de ilk kez.. ama o, farklıydı. hâlâ farklı. logos iki yıl sonra kapandı, son gecesinde sabahladım orada, sandalyelerin üzerinde yatıp. o zamanlar zamanın amortisi dokuzu gösteriyordu. gerçeğimin algılanış biçimi dudağıma yapıştığındaysa yediyi. logos kapandı sonra. isadan önce. miladdan sore. hayır endonezyaca da bilmiyorum. ve doğru söylediğim doğru, gerçekte olan bitenleri yazmak da her zaman kolay gelmiştir bana, zor olan olup bitmeyenleri anlatmak. o yüzden lütfen sorup durmayın şu aptal ve fiks soruyu.. “bunlar gerçek mi?” hayaletlere dönüyoruz..

dediğim gibi bardan çıkıp sahile geçtik.. midye de aldık. bira da.. ve biraz da sigara. ikimize yetecek kadar. ikimize yetecek kadar ne varsa almıştık. pardon, yanlış yazdım, her şeyi ikimize yetecek kadar almıştık olucak. ama hiçbir şeyin fark etmediğini söylemiştim öyle değil mi? oysa “görünmez zincirlerle bağlamadım yazdığım bilançolarımın boynuna halatları.. tekrar okuma zahmetine katlanmayacaksın, ben de tekrar yaşama zahmetine katlanmayacağım”, o yüzden şu, aslında hayalet olmayan psikologla, (doktor olan veya hayalet olan psikolog değil, bir üçüncü hatun karakter daha ekledim şu an öyküye! günaydın) gerçekte yaşanan ilk illetişim faslımızdan sonrasında izmire gelişi ile ilgili olanlar hakkında yalan söyledim. kendine yakın bulmuştu karakterlerimi, en çok hangisini diye sorduğumda, ikisi de birbirine çok benziyor zaten dedi, benzemiyorlardı oysa, ve “yarattığı karakterlere aşık olan bir yazar olsaydım,  kesin imza günüme gelenlere de aşık olurdum” dedim. apalladı. çünkü gerçekte soramadığı şeyin yanıtını vermiştim. ve benim mutlu insanlardan nefret ettiğimi düşünüyordu, o yüzden gitmiştik şu en başta bahsettiğim allahın belası bara. (kinî anlamda da söylemedim). terapi önermişti. ve ben de geyik yapmayı önerdim. anlaştık. ona göre tedavi olan şeyin adı bana göre hoş vakit geçirmekten öteye geçmeyecekti. mutluluğa ya da mutsuzluğa inanmadığımı anlattım ona. huzura inandığımı ve huzurlu olduğumu da. ve daha başka bir çok şey.. ve üçüncü kutsal kitabımın kierkegaard’e ait olduğunu söylediğimde, tanrısal saçmalıklar sonrası, sigaraya uzandı. ters yaktığını söyledim. flash o an patladı. her şey çözündü gözünde. o dakikaya kadar, ona göre konuşmuyor, terapi yapıyorduk. umutlu ya da umutsuz değilim, umursamıyorum dedim. Ardından, ters yakıyorsun. flash. ‘ani yaşa’. [ı değil i]

sigarasını düzeltirken, “terapiden vazgeçtim, sahile çıkalım mı” dedi. bu kez ‘fark etmez’ yerine ‘olur’ dedim. hesabı alman usulü yapıp sahile geçtik, hasan abimden iki tuborg gold, bir paket pall mall, bir de tuvalet alıp. ikinci seferde alins’e götürecektim onu, tuvalet için. üçüncü seferinde bir park bulmamız gerekeceğini söyleyecektim kadın olduğunu gözardı ederek, saat biri geçiyor olacaktı o sırada çünkü ve gülecekti buna. “hâlâ asıl soruyu sormadın” diyecektim, “buralarda çok sık mı sabahlıyorsun” diye sorduğunda. sokaklarda çok sabahlamıştım, çok da fazla sabahlayacaktım daha. yarı ölü tam sarhoş bir halde. ama sırılsıklam aşık olmayı tercih ederdim bunun yerine yine de.. bazen yerine tercih edebileceğin isteklerin başına gelmesinden korkarsın oysa.. korku kararlarımızı yönlendiren en etkin duygudur, “koskoca tanrı’ya başkaldırmışım devlet ne ki” dediğimde söyledim bunları da ona, kafayı bulmuştum çünkü, egom biraz göz kırpmıştı psikoloğa. ateist değildim. cehennemde yanarken tanrıya yalvaran onca insanın arasında, hâlâ direnenlerle beraber olmayı hayal ediyordum.

pardon ben hayatım boyunca hiçbir şeye direnmediğimi söylemiştim değil mi? sessiz kalma hakkımı kullanıcam, benim adıma konuşmasına ses çıkarmayacağım üç beş insan kaldı yanımda. benim adıma karar vermelerine de itiraz etmeyeceğim üç beş insan.. kendimi onlara yakın hissetmiyormuşmuşum da, falan filan.. düpedüz yalancıyım.. yalan söylediğim yalan. ve dediğim gibi, görünmez zincirlerle bağlamadılar burnumuzdaki halkayı karalarına uzanan halatlarına.. ne diyordum mary? sahile çıkmıştık.

sonra bi kaç bira içtik. sonra saat biri geçti. sonra bir arkadaşının evine gittik.. sonra beraber olduk. sonra biraz zaman geçti. sonra istanbula gittik. sonra başka arkadaşları ile tanıştık. sonra ben sustum. sonra kağıt oynadık. sonra gece oldu. sonra o ağladı.. sonra izmire geldik. sonra benim başka arkadaşlarımla tanıştık. sonra o ağladı. sonra bir arkadaşımın evine geldik. sonra yattık. ben ona sarılı yatıyordum, tamamen sarılı. sonra ben ağladım. o uyuyurdu. duymadı. uyumadım. sonra sabah oldu. sonra biri geçti. tekerlek izlerini göremedim sokakta, frene göz ucuyla bile dokunmamıştı.. sonrasında her şey iyiydi. sonrasında her şey kötüydü.. isadan önce. miladdan önce. do i understand me? (ingilizce bilmediğimi söylemiştim)

bi saniye, her şey birbirine karıştı.. ne diyordum pelü? tatile çıkmıştık..

sonra, hayalete dönüşmemekte diretenlerden herhangi biri, asıl soruyu hiçbir zaman sormadığı için, var olma savaşı vermeyenlerden birimi [n değil m] konuşturdum.. psikologla rolleri değiştik..

“korku, umutsuzluğu tetikleyip, mantığa yönlendirir” dedim, “ve mantık, umudun kaynağı olan hislerle soğuk savaş vermektedir. bu yüzden ölümcül hastalığın virüsü, aslında kendini güvende hissetme istencidir. bu istenç, olası her türlü pişmanlığı tetikler, ve bi gün pişman olma korkusu, arzuları körelten bir uyuşturucudur. o yüzden, bir kez daha saati hatırlatırsan, ilaçlı tedaviye geçeriz..” anlamadı. açmadım. Onu otobüse bindirip, yürüdüm..


sonra eve gelip, trust’ı açtım, the cure.. hepsi bu. hayaletlere döndük..


* başlık the cure’un bir şarkısının adıdır..


1ağustos2013

17 Ekim 2012

iş değişikliği

“gözlerin” dedi “kızarmış”
“uykusuzluktandır” dedim
“hiç uyumuyor musun” dedi, kaşlarını da kaldırarak, şaşkınlıkla
“fırsat buldukça” diye yanıtladım, gülümseyerek. karşısına çıkan tüm fırsatları görmezden gelen biri olarak, kahkaha atacaktım, nerdeyse, kendi cevabıma, ama anlamayacaktı, neden gülüyorsun, hiç, kendime. kendim kadar kimse güldüremez beni. aptallık, belki.

derinlemesine bakıyordu gözlerimin içine. kaybettiği bir şeyi arıyormuşçasına, dikkatli. bir şey anlatmaktan çok, bir şeyi anlamak istiyormuş gibi. anlamazdan geliyordum. her fırsatta başımdan savıyordum onu. aynı yerde çalışıyorduk. ve bir sevgilisi vardı, salak bir adam. ve her ikimiz de bu konuda hem fikirdik. hem fikir olmadığımız konu; benim, sevgilim olan ya da olabilecek olan birine, arkasından ya da önünden, sağından solundan, orada burada, salak demeyeceğimdi. o diyordu ama. ben de onaylıyordum, çünkü ondan önce ben söylemiştim ona bunu, salak bir herifle beraber olduğunu. onu kapma telaşında bir havayla da söylememiştim, başımdan atmaya çalışıyordum, yapışmasını istemiyordum, aradaki çekimin farkında olarak, sırtımı dönüyordum, diğer kutup iter belki diye, fayda etmiyordu, her yönden çekiliyorduk, ve olmayacağını biliyordum bu işin, en azından bu şartlarda. işimi kaybetmek istemediğimi söyledim ona bir keresinde, serviste yanıma oturunca. henüz kimse binmemişken, sigaramı yarıda bırakıp, uyuyabileceğim bir yer edinmek için, erkenden binmiştim, peşimden gelip, dibime çökünce
“nasıl yani” dedi, “bas baya” dedim, “burada sevgililerin çalışmasına izin vermezler”
“benim bi sevgilim var zaten” dedi,
“onu buraya almazlar o zaman” dedim, “sen çıkana kadar” istemsiz bir şekilde, bunu dedim, gülerek, artı eksi, güldü
“siktir et” dedi, “beni benden çok sevecek biri için işi bile bırakırdım, isteseydi”

imalar yoluyla anlaşmaya çalışıyorduk. ben daha çok anlaşmamaktan yanaydım, ama anlaşmaktan da yanaydım, neyden yana olduğumun çoğu zaman farkında olmamıştım hayatım boyunca. şaka yaparken kırmıştım insanları, çünkü insanlar her şeye alınıyordu, ben kendim dışında kimseye alınmamıştım şimdiye kadar, kendi kendime kendimi satıyordum durmadan, başkaları için kendimi satıyordum da diyebiliriz, ve bu akış, yanlış anlaşılmalara da gebe kalabilir, ve düşük cümlelerimi kürtaj edebilirsiniz, sorun değil gerçekten, hiç okumasanız da olur, çünkü, hiç, yazmıyorum. hemen hemen. hiç. gerçekte, olan biteni, çünkü, moruk, gerçekte, hiçbir şey, olup, bitmiyor, olgunlaşmasına izin vermediğim meyveler gibi, aklımdan geçenler, kestirip at, bir sigara, ardından bir sigara daha. ama herkes ondan hoşlanıyor. hayır ben herkes değilim. kimseden hoşlanmıyorum. kurduğu tüm genellemelere kendini dahil etmeyenlerden de hoşlanmıyorum mesela. şiir sevmiyorum dediğimde, aslında bir ironi yaptığımın anlaşılamamasından da hoşlanmıyorum. anlaşılamadığım durumlara, “çok kırıldım” şeklinde geri dönüşler almaktan da hoşlanmıyorum. ama ondan hoşlanıyorum
“akşam” diyor, “görüşelim mi?”
“olur” diyorum, çekincesiz. görüşüyoruz. bir barda. sevgilisine anlatmadığı şeyleri bana anlatmaya başlıyor. ‘anlatamadığı’ değil buradaki ifade, ‘anlatmadığı’

“ona” diyor, “artık, hiçbir şey anlatmıcam, çünkü, anlamıyor. anlamadığını belli ediyor hemen ve sonra ‘haa’ diyor ‘tamam şimdi anladım’, ve yine anlamadığını ifşa eden bir cümle kuruyor ve ‘doğru mu anlamışım’ diyor, ‘evet’ diyorum, üzerine düşmeden, çabalamadan, doğru anlamışsın”

ben susuyorum. olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki vermiyorum, ve bunları bana neden anlattığını anlamak istemiyorum. sevişmek mi istiyor? ben istemiyorum. sevgili mi olmak amacı? olamam. kötüyüm o konuda. dost mu olucaz? sevgilisini bana kötüleyen dostlar istemiyorum. ama içiyoruz. ve hesabı ben ödemiyorum. çünkü param yok. gerçek anlamda yok ve bunu ona söyledikçe, kendi siparişine benimkini de ekliyor, “ben öderim” diyerek,
“ödeme” diyorum, “daha maaşımız yatmadı” diyorum, “paran bitmedi mi hâlâ” diyorum
“bitmedi” diyor, “ali’ye ısmarlamam gerçi de hiçbir şey, sen olunca karşımdaki…”

ali dediği adam, bu hatunun, salak olan sevgilisi. gördüm onu, birkaç kez. gururla yürüyordu yanındayken bu hatun, ‘bu benim sevgilim’ der gibi. sahiplenme duygusundan çok, övünme duygusu ile. sevgilisiyle değil, kendisiyle övünüyordu, ‘bakın bu hatunu ben tavladım’ diyordu resmen, ben bunu duyuyordum. insanların hiç konuşmadan da çıkardıkları sesler vardır, “yürüyüş tarzı herkesi ele verir” derdi babam, ve haklıydı, ve haklı olmasına rağmen çok defalar kazıklandı. çünkü çoğu zaman zeka, aç gözlülük ve bencillik ile bütünleşmediğinde, saflıkla sarmaş dolaş olur, ve saflık, içinde, vicdan adında kendi küpüne zarar bir duyguyu da barındırır bazen. ve onu köreltemediğiniz sürece, hapı yutarsınız. ve o hap, çok fena kafa yapar adamla. gerçekten. kendi kendinize gülmekten başka şansınız olmadığı için, odanızda, bir başınıza, kendinizi kafaya alıp, ilk onbirinizi belirlersiniz, rövanş maçı için. sırf bir düşünceden ibarettir bu, intikam alma duygusundan yoksun, ve biçare bir şekilde, gülersiniz, sonra bu, alışkanlık haline döner sizde, gülme eylemi, o kadar çok şeye gülmeye başlarsınız ki, gözlerinizden yaş gelir, nerdeyse, ve mideniz ağrır, gerçekten, ve unutursunuz, olan ve bitmeyen, ne varsa, insanlar sizin kendinizi iyi hissettiğinizi düşünür, ve insanlar öyle düşününce siz de öyle düşünmeye başlarsınız, onların yanındayken, ve sonra, aynı hatun, size, “moralimi düzelttin heaa” der
“bir şey yapmadım” dersiniz
“her şeye gülüyorsun” der, “ben de senle gülüyorum”
“ama komik” dersiniz, “napabilirim, her şey, fazlasıyla trajikomik”


“beni çok seviyor ama” dedi, “benimki”
“sevmiyor” dedim, “senin, yanında olmanı seviyor. tanıştığımızda, öldürülecek insanlar listeme ilk sıradan giriş yapmıştı ali”
“insanları öldürmeyi mi düşünüyorsun” diye yanıt verdi, aynı gözlerimi kızarmış gördüğünde verdiğindeki tepki gibi, kaşlarını yukarı kaldırarak, gözleri büyüyordu, gözbebekleri, doğrudan, büyük ve direkt içeri bakar şekilde

“evet” dedim, “gayet doğal bu, düşünüyorum, gün içinde birkaç kez cinayetin eşiğinden dönerim ben, taşla kafaya bir darbe, boyna inen balta, kalpten bir bıçak yarası.. kalpten bir şekilde, yani içten, candan, samimiyetle dolu bir şekilde, atacağım bir bıçak yarası. bu da olası” gülmeye başladı. ben de, ‘şu an espri yapmıyorum’ demedim. bıraktım gülsün. gülünecek ne varsa. başı gerçekten fena dertteydi. “kurtulamıyorum” dedi bana. “iş çıkışıma neden geliyor biliyor musun?”
“biliyorum” dedim
“biliyor musun” dedi
“evet biliyorum” dedim
“nasıl ya” dedi, “anlattım mı daha önce”
“anlatmadın”
“e nerden biliyorsun”
“off ya” dedim, “kapat! tamam mı?”
“noldu” dedi
“hiç” dedim, “kalkalım” kalktık

“nereye” diye sordu
“ben eve” dedim, “sen?”
“ben de”
“tamam”

dudaklarını bükmüştü. yürüdük.. durak. otobüs. farklı.. ertesi gün sabah. servise bindim. benden sonra binip farklı bir yere oturdu. son bir haftadır daima yanıma çöreklendiği halde, selam bile vermedi. gün boyunca selam vermedi. rahat bir nefes almaya başlamıştım. akşam çıkarken. servis. kola alındı. ve beni es geçti, tip. dağıtırken. sevmiyordu beni. ben de onu sevmiyordum. anlaşıyorduk. ve hatun, “şey” dedi, kolayı dağıtan tipe, adımı söyleyerek, ona da versene gibi.
“yok ben içmicem” dedim
 “haa içmicek misin” dedi hatun, gözlerimin içine bakarak. acınacak bir şekilde
“hastayım” dedim. değildim oysa. ya da hastaydım. bilmiyorum. telefonumun ışığı yandı. mesaj. ‘özür dilerim’
servisteydik hâlâ. ona dönüp baktım. ne yaptığını bilmiyordu ama özür diliyordu. ne yaptığını bilmediğinden emindim. sorsaydım, ‘bilmiyorum’ diyecekti, ‘ama yine de özür dilerim’ ve bu diyaloğu, kafamdan dışarı, gerçeğe, taşımak istemediğim için, sormadım neden diye, onun yerine, ‘olur öyle’ dedim, mesajla, ‘siktir et’
‘nolmuştu ki’ dedi, mesaj atıp. buyur burdan yak dedim içimden. dışımdan, “müsait bir yerde” deyip, indim. onun ineceği yerden, yaklaşık on metre önce, kendi ineceğim yere, yirmi dakika kala
“hayırdır” dedi şoför, “bir arkadaşı görcem abi” dedim, “yarın sabah burdan binerim belki, haber veririm”
yalan söylüyordum, ve bazen, bazı yalanlar, gerçeği gizlemekten çok, açığa çıkarmak için, kullanabileceğiniz, en iyi yoldur. peşimden o da indi tabii, araba tekrar duracak değildi on metre ilerde. ve “noluyor ya” dedi, servis gittikten sonra

“hiiç” dedim, “size gidiyoruz”
“haaa olur tamam” dedi
“bi de şey” dedim, “işi bırakıyorsun, bugün son günündü” gülüyordum bunu söylerken. herhangi bir şeye ne zaman nasıl karar verdim bilmiyorum. telefonunu aldım elinden. ali’nin numarasını buldum. aradım. ali yazıyordu. başka bir şey değil. hepsi bu. ali. başka bir şey yazsaydı gerçi, işim kolay olurdu, sadece numara kısmını değiştirirdim, bu kez, ekstradan ali’yi silmem gerekti. önce aradım ama. haberi telefonda duydu her ikisi de, biri ahizenin diğer yanında, öteki yanı başımda. ayrıldılar. bir an için kendimi, nikah memuru gibi hissettim, tek farkla, ayrılıyorlardı. telefon konuşmamda, memurun söylediklerini, taklit ettim, bu hanımdan ayrılmayı kabul ediyor musunuz? hayır. o halde ben de sizi, eski sevgililer ilan ediyorum. hatunun gülme sesini duydu, ve “sarhoş mu o gene” dedi. telefonda. “evet” dedim, “sarhoş. sigara da içiyor hem”

sigara içmesine durmadan karıştığından dert yanıyordu, nihal, ali’nin. ve daha bir çok şey. iki sigara çıkardım, yürümeye devam ettik

hiç konuşmuyordu, şaşkındı, alışmaya çalışıyordu daha çok, çoktan kabullendiği bir durumun, gerçeğe dönüşmüş olmasına. evine gittik. ertesi sabah, servise, dün indiğim yerden bindim, nihal’in bindiği duraktan.
“nihal’i gördün” mü diye sordu şoför
“gelmicek o” dedim, “işi bıraktı, başka bi yere başlıcak”. kapıyı kapattı şoför. yola devam ettik


17.ekim.2012