1 Eylül 2004

asimetrik kişilik bozukluğu 2: bir aşk hikâyesi

telefon çaldı.. arayan henry'ydi..
"alo, bab, naber, nasıl gidiyor hayatın"
henry herkese bab derdi, kadınlara bile.. nedeni bu olabilirdi belki de, kadınlar bu yüzden ona vermiyor olabilirdi, bir kadın değildim, bilemezdim bunu, ama kendimle kıyaslayınca anlayabiliyordum onu, yakışıklı biriydi henry, temiz giyinir ve her gün tıraş ederdi kendini, bir kadın olsaydı eğer, bana nasıl hitap ettiğine aldırmaz, sorgusuz sualsiz düzerdim onu.. ama kadınları anlamak zordu gerçekten, anlamak da gerekmiyordu zaten, 'hı hı' der geçiştirirdiniz ve bir gün aniden patlardı gerçek, eğer devletin onayladığı bir aşk ise sizinkisi, zokayı yutardınız, bu yüzden kötüydü devlet, sizin kiminle iş tuttuğunuzu bile zapturapt altına almaya çalışırdı.. neyse, telefonda çok beklettik henry'yi..
"bir değişiklik yok henry" dedim.. "ya sende?"
"bende de yok bab" diye karşılık verdi henry.. ikimizin de hayatında değişiklik yoktu ama farklı bir durağanlıkta ilerliyordu hayatımız; ben kayıyordum, o ise izliyordu.. ikisi de aynıydı, hemen hemen.. sonuçta boşalabiliyordunuz, yarıklı da yarıksız da değişmiyordu sonuç; iki şak şak ve bir pat..

"artık dayanamayacağım" dedi henry bana, "şimdi sapıkları daha iyi anlıyorum"
"saçmalama" dedim ona
"sen nasıl yapıyorsun peki"
"ben yapmıyorum" dedim "bir erkek asla yapmaz, yapan kadındır, iplerimiz onların elinde.."
"bana da öğretir misin?" dedi henry, öğretilecek bir şey yoktu, seçilmeyi beklemeyi bilmeliydi henry, bir piyangoydu seks, şans işiydi - genel evleri saymazsak.. devlet her şeyi berbat ettiği gibi, üstüne bir de sekse el atmıştı.. genelevler yasal olarak tecavüz etme yerleriydi.. kimse anlamıyordu bunu.. para yolu ile ya da fiziksel yolla, sonuç aynıydı, zor kullanıyordunuz..
"akşam bir bara gitmeye ne dersin henry? senin için bir sürprizim var, şimdi aklıma geldi"
"tamam, akşam sekizde seni alırım"

telefonu kapattı henry ve beklemeyi sürdürdü.. bu aralar bir televizyon kanalının saat başı haberlerinin fanatiği olmuştum, her saat başı boşaltabiliyordu beni sunucu, "son aldığımız bir habere göre, meclis zinayla ilgili yasa tasarısını…" pat.. sonra uyurdum, bir saat sonra uyanır ve televizyonu açardım, "…347 evet ile onayladı, artık zina suç kapsamına…" pat.. uyur uyanır ve haberleri izlerdim.. telefon çaldı, arayan henry'ydi..
"alo"
"alo bab"
"henry?"
"olacak mı?"
"ne olacak mı?"
"bu akşam"
"çok sabırsızsın henry, beklemeyi bilmelisin.."

saat 7 oldu.. her gün saat yedide markete giderdim ve 2 paket altılık bira alır, oradan çıkar, parkın oradaki korsan sidiciden bir film kiralardım.. filmin hangisi olduğuna bakmazdım bile, herifin göz zevkine güveniyordum, sonra eve gelir ve filmi izlerken bir altılığın yarısını tüketirdim.. saat sekiz buçuk olunca biterdi film, tüm pornolar 1 saat sürüyordu ya da kazıklanıyordum.. film bitince yazmaya başlardım, ta ki güneş doğana kadar.. güneş doğmadan uyuyamazdım, kendimi güvende hissettiriyordu tanrının güneşi, tanrıdan ise korkardım, korkağın tekiydim zaten.. herkes korkağın tekiydi, sadece rol kesiyorduk, hepsi bu - hemen hemen.. film izliyor ve bira içiyordum, sigara kullanmazdım, sigara aptalcaydı, nefes almak bile aptalcaydı, sarhoş etmiyorlardı adamı.. ekrana kenetlendim, iyi bir sahneydi, belladonna kendini düzdürürken telefon çaldı, arayan henry’ydi muhtemelen..

“alo”
“alo bab”
“henry?”
“buluşuyor muyuz bab?”
“evet evet, unutmuşum, hemen giyiniyorum”
“seni almaya gelmemi ister misin?”
“arabamı aldın kendine?”
“peder erken sızdı bugün, araba bende..”
“tamam peki gel al”. anlaşılan çok heyecanlıydı henry, ve çok fazla film izlemişti, oysa gerçek hayatta olmuyordu bu iş, en azından ben yapamamıştım, çok defalar denemek zorunda kalmıştım.. bunun için araba kiralamak gerekmiyordu hem, arabası olan bir hatunla düzüşmek yeterliydi, ama dedim ya, olmuyordu arabada, rahat bir pozisyona denk gelene kadar saatler geçiyordu.. kapı çaldı..

“kim o”
“benim bab, henry”
“gel henry, kapı açık”
kapıyı açamadı henry, güçsüz biriydi, ondan korkmuyordum, korktuğum şey, kapımı açabilecek kadar güçlü olan hırsızlardı, güneş güven veriyordu adama.. çalınabilecek bir şeyim yoktu, öykülerim dışında, ve öykülerimi satarak kazanıyordum bazı şeyleri, hatunlar hediye olarak geliyordu tabi.. yayınevinin değildi hediye, yayınevine para ödeyerek alırlardı kitaplarımı ve daha sonra kayınevini ziyaret ederlerdi..
“naber henry, heyecanlımınsın?”
“evet bab, ilk kez olacak, sen ilk defasında heyecanlı değil miydin yani?
“hayır henry, değildim”
“eminsin değil mi, olacak bu iş”
“telaş etme henry, kamışını sıkı tut, gidiyoruz”

henüz yayınlanmamış olan öykülerimi aldım yanıma, ve evden çıktık, arabaya gerek yoktu aslında, evimi her zaman barlara yakın yerlerde kiralıyordum, yol parası ile daha fazla içebiliyor ve eve kadarda taşıttırabiliyordum kendimi, gene de arabaya bindik ama..
“nasıl olacak, anlatsana bi”
“görünce şaşıracaksın” dedim ona, “çok hoşuna gidecek, ancak sonrasına karışmayacağım”
onu, en az gittiğim bara götürdüm, bu bara, uzun bir süre boş delik bulamazsam giderdim, bir fıstık takılıyordu bu barda, bana müptelaydı ama ona öğretmiştim beni sıkmaması gerektiğini, çok fazla birlikte olursak senden bıkarım, nedeni bu bebeğim, sık sık değil ama ömür boyu, yetmişine de gelsem seninle vuruşacağım..

bara girdik, lita hemen karşıladı beni, onu henry ile tanıştırdım ve masamıza oturduk, bir adam geldi yanımıza,
“lita, aşkım, beni unuttun sanırım” dedi..
“gider misin başımdan, seni hatırlamak istemiyorum” dedi lita, öpücüğünü de yanağıma kondurdu, bunu adam için değil benim için yapmıştı, adamı defetmek benim için zor iş değildi, ama lita benim gönlümü almaya çalışıyordu, adamın yanında beni öpmesi bir lütuftu sadece.. adam aşkım kelimesinin harflerini tek tek yerden toplayıp bardan çıktı.. biraz içtik ve biraz sohbet ettik..

lita’ya, ‘lita, bak bu henry, çocukluk arkadaşım, hâlâ bakire, yap bi kıyak, ölmeden önce sikişmek onunda hakkı” diyemezdim herhâlde, ama henry bunu söylememi bekliyordu, bir ara lita tuvalete gitmişken bana, “hadi bab, ne zaman açacaksın konuyu” dedi, ona sabretmesi gerektiğini yoksa lita yerine onun düzüleceğini söyledim.. lita geldi ve kulağıma eğilerek, “arkadaşın ne zaman gidecek” dedi bende onun kulağına eğildim ve ısırdım.. bu hoşuna gitti ve bir daha benim yanımda üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokmadı

“ee, napıyoruz” dedi henry.. ne lita, ne de ben bir cevap vermedik.. lita çok güzel bir hatun değildi, ama işi biliyordu, aptal değildi ve çok tehlikeliydi, ona ‘henry seninle sevişmek istiyor ne dersin’ diye sorsam, henry’yi bıçaklardı, bundan emindim, ama bana zarar vermezdi, ona âşık olduğuma inanmıştı bir kere, âşıktım da gerçekten, ama bu benim başka kutucukları ve onun başka aletleri yalamasına engel değildi.. “zina yasa tasarısı da neyin nesiydi allah aşkına? siktirin be oradan..” diye bağırdım, sohbetin bu noktaya nasıl sarktığını hatırlamıyorum, politika konuşmuyorduk, ama henry bir kurnazlık yapıp konuyu açmış olabilirdi, buradan sekse doğru bir yol almak istemiş olabilirdi.. “içkilerinizi bitirin” dedim, “henry bizi eve bırakacak lita”, henry yüzüme haince bir bakış attı, ne düşündüğümü anlamaya çalışıyor gibiydi, lita ise memnundu halinden, bir öpücük daha kondurdu yanağıma.. dudaklarını daha iyi hissetmek için, bundan sonra her gün tıraş olmaya karar verdim..  lita ve henry biralarını içerken yarış yapıyor gibiydiler, benim biramı bitirmemi beklediler daha sonra, acele etmiyordum, nasıl olsa gecenin kazananı henry olacaktı.. bu gecelik hakkımı ona vermiştim.. arkadaş arasında olur böyle şeyler.. sorun lita’nın ona ne yapacağıydı, henry’ye zarar gelsin istemiyordum, ama içinde bulunduğu durum üzüyordu beni.. beş parasızdı henry, ailesi ile kalıyor ve iş arıyordu, babası alkolik bir herifti ve annesinden arta kalan zamanlarda onu dövüyordu, henry 21 yaşındaydı ve askere gidip ölmekten korkuyordu, bari bir kez diyordu bana, en azından bir kez.. o iş olmadan ölmek istemiyorum bab.. henry çok kez âşık olmuştu ama bir türlü söyleyememişti bunu, bense birçok hatuna ‘sana aşığım’ demiştim ama çok az âşık olmuştum.. belki bir defa, belki de hiç.. aşk bittikten sonra inkâr ediyordunuz çünkü o günleri.. unutmanın bir yoluydu bu, ve daha sonra, uzun süren abazalık dönemlerinde, o günlerin seks ile alakalı olan anılarını hatırlayıp otuzbir çekiyordunuz.. işte aşk böyle bir şeydi..

sarhoş değildik, az içmiştik.. masadan kalktık ve benim eve doğru yol aldık.. henry yarı yolda babasının arabasını çaldığını hatırladı ve geri döndürdü bizi, 10 dakikadır yürüyorduk, aynı yolu geri tepmesi 5 dakika sürdü, insan sinirliyken daha hızlı yürür, arabaya bindik ve 5 dakika içinde evimin önüne geldik, matematik meraklısı bir okur öyküyü yarıda bırakıp, bardan eve gelişimizin kaç dakika sürdüğünü hesaplamaya çalıştı.. lita’ya anahtarı verdim ve eve çıkıp hazırlanmasını söyledim, ben beş dakika sonra gelicem dedim ona, henry ile özel bir görüşme yapmam gerekiyor, söz dinledi ve eve çıktı lita..

“bak henry, yanlış anlama ama şu an ereksiyon halindeyim ben, bana izin ver, önce onu bi güzel düzeyim”
“ama bab, sen demiştin ki…”
“dinle beni henry, daha bitirmedim, sen içeriye ben ışığı iki kez söndürüp yakınca geleceksin, tamam mı, al şu anahtarı”

cebimden yedek anahtarı çıkardım, henry’ye güveniyordum, öykülerimi çalmazdı o, yazar olduğumu bile bilmiyordu, ona söyleyemezdim, onun iyiliği için, sonra tılsımın bu olduğunu zannederek öykü yazmaya başlayabilirdi, sorun bana rakip olması değildi, yanlış yolda ilerleyecekti o zaman, tılsım olan öykü değildi çünkü ve ne olduğunu asla bilemezdiniz.. ama tanrı bazılarına 5 bazılarına da 255 hatun yazıyordu.. eve çıkıp kapıyı çaldım, lita açtı kapıyı, ve elbiselerini değiştirmiş olduğunu anladım, bir deri giymişti lita, ayakucundan saç teline kadar deri
“çıkar şunları” dedim ona, “nefret ettiğimi biliyorsun..” daha sonra hâlâ kapının önünde dikiliyor olduğumun farkına vardım, otu bırakmıştım ama halüsinasyonlar beni bırakmamıştı.. kapıyı çaldım, bu kez emindim, ve kapı açıldı.. öncelikle dokundum ona, sarıldım, “gerçeksin değil mi?” 4 yıldır beraberdim onunla ve gülüyordu karşımda..
“halüsinasyonlar da yalan söyler ama ben gerçeğim” dedi.
“benim halüsinasyonlarım dilsizdir” dedim. ve soydum onu.. yatağa attım.. kendisine sert davranılmasından zevk alırdı.. onu memnun ettikten sonra benim tarzımda sevişmeye başlardık, ben de sert davranılmasından zevk aldığım için değişen bir şey olmuyordu roller dışında; saç çekmek ve ısırmaktan fazlası yoktu ama, bir sadist ya da mazoşist değildim ben, sadece hedonisttim.. ve iki devre olarak sevişirdik onunla, birinci ve ikinci bölüm olarak.. birinci bölümde yönetmen o olurdu, ikinci bölümde de ben.. bazen 3 devre yapardık.. eğer altın gol olmazsa dördüncü devreye bile kalabilirdik.. bir keresinde sırf nereye kadar gidebileceğimizi denemek için penaltılara kaldık, önce o üzerime çıkıyor ve zıplıyordu, boşalınca bu kez ben altıma alıyordum onu.. böylece sonsuza kadar devam edebilirdik, ta ki tanrı bizi izlemekten sıkılana kadar, tanrı sıkılınca kopacaktı kıyamet, ki sıkılmazdı tanrı, kendini tanrının yerine koy ve birazda amelia ekle sahneye.. şu an dünyada kaç kişi orgazm yaşıyor? ve tanrı hepsini görüyor.. lita’ya bugün yeni bir şey denemek istediğimi söyledim, ve arkasına geçerek gözlerini bağladım, “sakin ol tatlım” dedim, “şimdi ben dilsizim, sen de kör.. rol yapıcaz”

bazen böyle rol yapıyorduk onunla, bana, “bunun için gözümü bağlaman gerekmez, ben kaparım gözümü ya da sende ağzını bağlarsın” dedi, “eşitlik istiyorum!”
“tamam” dedim ağzımı bağlıcam.. daha sonra onu tekrardan giydirdim ve “tuvaletim geldi” dedim, “üzgünüm, hemen gelicem”
bana, tanrımdan başlayarak doğacak olan kız çocuklarıma kadar küfür etti.. doğacak olan kız çocuklarıma tanrıdan daha çok değer vereceğimi biliyordu.. neyse, tuvalet yerine kapıya gittim ve öncelikle ışığı iki kez yakıp söndürdüm, daha sonra henry geldi, ona durumu anlattım ve işi berbat ederse lita’nın ikimizi de öldürebileceğini söyledim, “sakın gözlerini açmasına izin verme” dedim, “ve işin bitince defol git..” onun da ağzını sıkıca bağladım, bağlamadan önce bana “ne yani hiç yalamayacak mıyım, hiç öpmeyecek miyim onu, meme uçlarını emmeyecek miyim?” dedi, “başka şansımız yok” dedim ona, “hadi hadi çabuk, koş” kıçına bir şaplak attım..

lita sırt üstü yatıyordu ve henry üzerine çıktı, çok nazikçe soydu onu, lita ben olmadığımı anlayacaktı kesinlikle, bir hayvan gibi gidip gelmeye başladı onun içinde henry, lita kesinlikle anlayacaktı.. benim tam zıttı mı oluşturuyordu henry yatakta.. neyse, henry boşaldı ve tam bu esnada olan oldu, gözlerini açtı lita..

“lanet olsun” dedi henry, “ellerini de bağlamalıydın bab, ellerini bağlamalıydın onun”
“kez sesini henry” dedim, “onu daha fazla kızdırma”
“seni orospu çocuğu” dedi lita bana, bunu her zaman söylüyordu zaten, “seni adi üçkâğıtçı pezevenk”
bana hiç pezevenk dememişti, ölümümün yakın olduğunu hissedebiliyordum, lita daha önce ona sarkıntılık eden 3 kişiyi bıçaklamıştı, sabıkalıydı ve en nefret ettiği şey sevmediği birinin onunla birlikte olmak için onu zorlamasıydı, oysa şimdi sevmediği biri tamamlamıştı işi..

“hey, bak adamın şu haline, ilk kez yapıyor bunu, ona borçluydum lita, manevi borç, anlıyorsun ya?”
“anlamıyorum” dedi lita, “defolup git, seni öldürmeden defolup git ve beni bu pezevenk ile baş başa bırak”
hiç itirazsız çıktım evden, öykülerimi de alarak tabii ki, daha sonra gelir ve henry’nin cesedini kaldırması için polisi arar, lita’yı da ele verirdim.. sorun yoktu, lita bana âşıktı, tek güvencemde buydu, öldürmezdi beni.. aşk böyle bir şeydi..

evden çıktım ve en yakın bara gidip 2 bira istedim.. adam birini bekleyip beklemediğimi sordu, sana ne dedim ona, 2 bira ver ve defol git.. 10 dakika sonra lita geldi, rahatlamıştı, özür diledi benden, sorun değil dedim, “hakladım o pezevengi” dedi.. pezevenk kelimesi onun için bir hakaret sayılıyordu, orospu çocuğu deyince de iltifat etmiş sayılıyordu.. çünkü annesi bir orospuydu onun, ve pezevenklerden nefret ederlerdi her ikisi de.. lita ise hiç bir şey değildi, sadece âşıktı, belki de bu her şey olmaktı ya da her şey olmanızı sağlıyordu.. bardan çıktık ve eve geldik, henry yoktu,
“ölmemiş” dedi lita
“yeni bir halı almalıyım” dedim ona
“bana taşınmanı istiyorum” dedi
“peki ya sen nerde yaşayacaksın” dedim
“birlikte yaşamamızı istiyorum” dedi, “domuz gibi anlıyorsun bundan bahsettiğimi”
“peki” dedim.. “ama bu evde 20 gün daha oturmalıyım, kirasını ödedim, parayı çarçur etmeyi sevmem, biliyorsun, çok zor kazanıyorum ben”

öykü yazmak zordu gerçekten hiç yazmamış olana, bir kez yazınca alışıyordunuz oysa, sonra her gece oturur ve bir şey sallayabilirdiniz.. herkesin uyduracak bir hikâyesi vardı.. benimki biraz fazlaydı.. iyi bir yalancıydım ve  ertesi gün henry’yi ziyarete gittim, ciddi bir yara almamıştı henry, evinde yatıyor ve babasının işten gelip onu pataklamasını bekliyordu.. bana teşekkür etti.. “bir şey değil” dedim, televizyonun saat başı haber spikerini değiştirmişlerdi ve saat başı otuzbirim için lita’ya taşındım..

***

evde oturmuş, cacık içiyordum.. lita çok güzel cacık yapardı.. telefon çaldı.. arayan henry'ydi - muhtemelen..

"alo?"
"alo bab?", lita ahizeden yüzünü ayırmadan
"orospun arıyor" dedi bana,
"bu karının dedikleri için özür dile" dedi henry, telefona alo der demez ben, kendini daha erkekleşmiş hissettiği kesindi, oysa beni rahatsız etmişti onun bu yeni tavrı..
"kimse kimsenin adına özür dileyemez henry" dedim, "neden aradın?"
"acaba biz tekrardan bir plan yapsak, lita için"
"olmaz henry" dedim, "senin ölmeni ve benin cacıksız kalmamı sağlayacak bir işe yardım edemem ben"
"ama bab, çok zor durumdayım, anlamalısın"
"seni bir süre idare edecek bir yöntem biliyorum" dedim ona,
"nasıl bir şey bab?"
"bak şimdi, tuvalet kâğıdını üzerine sardıkları o karton silindir var ya?"
"evet bab, yazdım devam et"
"kes henry" dedim, "yemek tarif etmiyorum sana, dikkatlice dinle, o şeye aletini yerleştirebilirsin, bir süre idare eder seni, sonra başka yöntemlerde öğretirim, şimdi beni rahat bırak, bugün beşinci kez arıyorsun farkındasın değil mi?"
"ama bab, ben gerçek bir şeyler arıyorum".

telefonun kablosunu kesti lita.. hayatta kaldığım için kendimi şanslı hissediyordum..

01.eylül.2004

asimetrik kişilik bozukluğu part1: http://unthatow.blogspot.com/2004/08/asimetrik-kisilik-bozuklugu-1-bir-seks.html

22 Ağustos 2004

ziftçi



ziftçi




gene yalan söylemişti işte.. ve durmadan yalan söylüyordu zaten.. sürekli gizliyordu bir şeyleri.. ve aniden.. hiç beklenmedik bir anda.. yüzünde patlıyordu her şey.. ona göre değildi.. bunu biliyordu da.. ama anlatamıyordu bir türlü.. anlamıyordu adam..




"ayrılmalıyız."

"ama neden?"

"sana göre değilim, anla işte.."

"yapma bunu."




hatunun değişmesi gerekiyordu.. ama değişmiyordu.. adam yine de seviyordu onu.. sürekli azalsa da bu sevgi, hiç bitmiyordu.. bir gün aniden patlayacak ve hiç kalmayacaktı..




***




bir kumar masasında tanıştım onlarla.. 25 yaşlarında bir adam.. ve 21 yaşında dünya tatlısı bir hatun.. çok tatlı.. içine giremeyeceğin kadar.. sadece seyredeceksin.. sonsuza kadar.. hiç bıkmadan.. hepsi bu..




oysa içi kaynıyordu hatunun.. seks bağımlısı.. nemfomanyak..




***




tip karşımda oturuyor.. poker.. ve hatun arada sırada dönüyor masanın etrafında.. işi çözdüm.. ve hatundan biraz oturmasını isteyerek, başımı döndürdüğünü söyledim.. itiraz etti.. o halde biraz da bana kopya ver güzelim dedim.. adam atıldı.. ne demek istiyorsun lan sen dedi.. kes lan dedim.. 2 saattir hatundan tiyo alıyosun..




solumdaki tip 30 yaşlarında ünlü bir kumarbazdı ve hatunun büyüsüne kapılmıştı..




"oooo" dedi.. "biz de beyfendi ne kadar şanslı diye düşünüyoruz."




tip tırstı.. hatun da.. tipe bir yumruk geçirdi kumarbaz.. bende masanın altından taşaklarına topuklarımla bastırdım.. sağımdaki eleman koluna sigara bastı.. tuttuğumuz gibi elemanı kaldırıp camdan aşağı attık.. 1. kat zaten.. bi bok olmadı.. kafasının üzerine düşüp bayıldı heralde.. çünkü uzunca bir süre içeri dönmedi.. solumdaki kumarbaz eleman, birlikte yaşadığı hatuna, eve gitmesini, kendisinin gecikeceğini söyledi.. oda gitti.. hatun yalnız kalmıştı ve çözmüştü işi.. istiyordu da.. az önce aşağı attığımız erkeğe aşıkmış bir zamanlar.. sürekli azalmış bu sevgi, hiç bitmeyeceğini sansa da, bir gün aniden patlamış her şey.. hiç kalmamış elde..




hatun masaya dayadı kıçını.. masanın kenarı kalçasına gömüldü ve içim cız etti.. dikildi alet.. artık duramazdım.. sadece hatunun vazgeçmesi engelleyebilirdi beni.. bir elbise vardı.. mor renk.. fırfırlı, ilginç.. saçını iki yandan, iki at kuyruğu yapmıştı.. bu saça karşı bir fetiş var bende.. ve bu, hiç gerçekleştiremediğim bir fantezi.. göğüslerinin bir kısmı dışardaydı.. sütyen yoktu belkide.. bunu anlayacaktık az sonra.. ayağa kalktım, yanına gittim.. "sevgilini düşünmüyor musun?" dedim, elimle kutucuğunu kavrayarak.. "kendime engel olamıyorum, hemen bitirelim şu işi" dedi.. "bizim için hava hoş" dedi kumarbaz herif gülerek..




ev benimdi.. dördü de arkadaşımdı.. canım sıkılıyordu ve param vardı.. kaybetmek ve eğlenmek için onları çağırmıştım.. bu hatunlaysa ilk kez karşılaşıyordum, sadece adını duymuştum, sık sık bahsediliyordu bize, az önce aşağı attığımız eleman tarafından.. övüyordu da övüyor ama hiç bizle tanıştırmıyordu sevgilisini. neyse, boynuna yanaştım ve öpmeye başladım.. çok güzel kokuyordu ve parfüm yoktu! dudaklarına sokuldum.. alt dudağımı ısırdı.. canım acıdı ve zevk aldım.. kumarbaz herif masaya çıkarak, dizlerinin üzerinde durdu.. hatunu masaya yatırarak eğildim.. açtım bölgeyi.. süperdi.. işte bu dedim kendi kendime.. yalamaya başladım.. eleman ise bizi izliyordu.. genç bir çocuktu ve neye uğradığını anlayamamıştı.. şok geçiriyordu.. şok geçerdi birazdan ve aramıza katılırdı.. sorun yoktu.. kumarbaz herif aletini çıkardı.. hatun ağzını açtı.. ben ise hatunun bacaklarını omzuma aldım.. hatun inledi.. kapı açıldı.. ve aynı anda hatuna girdim.. çıktım.. girdim.. kapıdan girdi az önce camdan aşağı attığımız eleman ve tecavüz etmediğimizi, sevgilisinin de inlediğini anlayınca geri geri yürüyerek ve sendeleyerek çıktı dışarı.. kapıyı açık bırakmıştı it oğlu it.. şoktaki elemandan kapıyı örtmesini istedim.. o ise aceleyle çarptı kapıyı.. ilk kez porno izleyen genç delikanlılar gibiydi, gözünü bile kırpmıyordu.. ben hatunun sol ayak parmaklarını teker teker aldım ağzıma, yalıyordum, emiyordum.. bir elim ile de göğüslerini açtım.. sütyen yoktu.. iyice yüklendim.. gidip gelmeyi sürdürdüm.. bu şekilde 15 dakika takıldık.. bu sırada genç eleman kenardan izleyip aletini sıvazlıyordu.. kumarbaz herif boşaldı.. genç tip de kendi eline patladı.. kovdum onları.. ev benim, ve siz gidin.. zaten boşalmışlardı.. bilirsiniz, en az 20 dakika insanın canı istemez.. gitmek için fermuarlar çekildi ve hatun da hareketlenince;




"sen nereye güzel kız?" dedim..

"eve?"

"kalsan nasıl olur?"

"ama.. yani.. şey.. sevgilim.."

"kal işte.." puşt bir gülüş salladım.. kapı çarpıldı.. yalnız kalmıştık..

"bence" dedim.. "sen ona göre değilsin."

"bunu ona söyledim zaten."

"ve bence şimdi o sana 'orospusun kızım sen' diyicek" bişi demek istedi ama durmadım.. "ve dahası senin gibileri iyi tanırım, kendinize 'kızım' denmesini hiç mi hiç istemezsiniz.. orospu kelimesinden de –zaman zaman kabullenmeniz dışında- nefret edersiniz.."

"evet.. gıcık olurum.."

"o halde seni iyi tanıyan biri ile takıl bundan sonra, hikayeni biliyorum, seks hayatında özgürsün."

"sevdim"

"yemek yapmasını bilirsin öyle değil mi?"

"elbette.. yunan yemekleri.. bir zamanlar bir yunanla sevgiliydim."




yarım saat geçti.. bu süre içinde hatunu elemandan iyice soğutmak için, kaç takla attım bir bilseniz.. ve hatun yatağın üzerindeydi.. arkasındaydım.. dört ayak.. iki at kuyruğu.. at kuyrukları ellerimce çekiliyordu.. kalçası kasıklarıma çarpıyordu.. şak şak şak diye ses çıkıyordu.. yanlış anlamayın, ters ilişki değil, -o tarzı sevmem- arkadan öne, gidip geliyordum.. durdum.. gidip dolaptan büyük bir ayna çıkardım ve yatağın önüne, yüzümüzün baktığı yöne koydum.. hatunun mimiklerini görmek istiyordum.. dudaklarını ve gözlerini.. dudaklarını ısırışını ve gözlerinin kayışını.. tekrar arkasına geçtim.. ritmimiz çok iyiydi.. kapı açıldı.. hay sikiyim böyle işi dedim içimden.. hatunsa dışından 'bi rahat yok ya' dedi.. kilidim bozuktu.. eleman hatunun eşyalarını getirmişti.. ve ağlıyordu.. eşyaları odaya attı.. sulu gözler.. bende ağlarım bazen.. ama bu şekil bir duygusallık midemi bulandırır.. "seni hep sevicem" dedi eleman ve gitti.. kapıyı açık bıraktı orospu çocuğu.. gidip kapadım. hatunun yanına geldim ve bu kez onu üzerime aldım.. elimi ısırıyordu.. çok iyiydi.. çok iyi.. boşaldık.. neyse.. indi üzerimden ve yanıma yattı..




"sende kalabilir miyim" dedi..

"sana aşık oldum" dedim..

"ben olmak üzereyim ve sende kalabilir miyim?" dedi..

"sana aşık oldum" dedim tekrar..

"adamı delirtme" dedi.. "bişi sordum"

"sana aşığım"

"kalıyorum o halde"

"gerçekten aşığım ama."

"kaldım o halde"

"sana aşı.." koluma cimcik attı.. tanrım! o ne tırnak öyle.. kalktı ve masadaki viski şişesine yöneldi.. ona giyinmesini söyledim.. sevişirken çıplaklık güzeldir.. ancak evde giyinik dolaşmak gerekir.. hem kapının kilidi bozuk..




hikayesini anlattı bana.. ufak bir hikaye.. doğru ya da yalan.. umrumda bile değildi.. inandım ona.. yarın başka bir geçmiş ile çıksa karşıma, ona da inanırdım.. aşk bir inanç meselesi değildir.. ten meselesi de değildir.. ruh işidir.. ve siz anlamazsınız.. siz bedeni sevip, o sevdiğiniz bedene sahip olmayı aşk sayarsınız.. oysa bu sözünü ettiğiniz şey seks bile değildir.. aşk ve seks bedenle alakalı, fiziksel kavramlar değildir.. seks biraz fizikseldir.. tamamen değil.




ertesi sabah bir öpücük ile uyandım ve ondan beni bir daha bu şekilde uyandırmamasını söyledim.. sabahları sinirliyimdir..

"bende sevmem ama hoşuna gidebileceğini sandım.. bilirsin"

"hoşuna gidiyorsa her sabah öp.. ama hoşuna gitmeyen bişiyi, ben seviyorum diye yapmak zorunda değilsin.. seni seviyorum, bir köleyi değil."

"gittikçe daha derine sokuyorsun beni."

"seni içime sokucam"

"seni seviyorum"

"bende ama sık sık tekrarlamayalım olur mu?"

"hı hı.. şu an tam yeriydi ama öyle değil mi?"

"evet.. tam yeri"




sevimli bir kahkaha attı hatun, nerden buldum lan seni dedi..

"can sıkıntım seni buldu" dedim

"ne?" dedi yüzünü ekşiterek

"canım sıkılıyordu ve kumar oynamak istedim."

"kumarda kaybettin"

"hile yaptın ama"

"bundan sonra sana tiyo vericem"

"hile sevmem.. kahvaltı hazır mı?"

"elbette"

"erken uyanırsam ben de hazırlarım, ve canın istemediği zamanlarda bu boku hazırlama.. zorla yaşam işkencedir.. örneğin benim erken uyanıp işe gitmem.. işkencedir.. zorla yapılan her iş işkencedir.. ve bu lanet evde işkencelerle, ekşiyen yüz ifadeleri istemem.."




kahvaltımı yapıp işe gittim.. belediyede çalışıyordum.. ziftçiydim.. mahalle mahalle gezer zift dökerdik.. başlangıçta zevkliydi aslında.. ilk bir ay zevk aldım.. 7 aydır bu işi yapıyordum ve artık çok sıkılmıştım.. 15-20 iş değiştirdim.. 25 yaşındayım.. eskiden 1-2 ay çalışır ve başka iş arardım.. ancak bu iş can sıkıcı olmasına rağmen iş başındayken beni kesen bir patron olmadığı için hala sürdürüyorum.. hangi patron gelip beni güneşin altında zift dökerken izlemek ister ki? eline patlayan genç elemanla aynı işteydik.. eleman 19 yaşındaydı.. lise 2 terk.. çok konuşup az iş yapanlarından.. ve bir de 29 yaşında evli 1 çocuk babası zifçi vardı.. iğrenç bir herif.. iki çift geyik döndüremez.. asık suratlı.. nasıl katlanabilirsiniz ki? zift dökerken, gittiğimiz mahallelerde çocuklarla konuşurdum..




beşte eve geldim.. zift işi böyledir.. zifti döker, bir süre sonra eve gidersin.. her iş böyledir.. döker ve gidersin.. zifte hayatım karışıyordu.. hayatımı ziftliyordum asfaltlara.. 8 saat zift, 1 saat yol.. yarım saat kahvaltı yarım saat akşam yemeği.. hayat nerede dostlar? ziftlere bakın.. aldığınız çaya bakın.. ekmeğe bakın.. giydiğiniz gömleğe bakın.. size pantolon satan adamın akşama kadar sizi beklediğini hiç düşündünüz mü? sinek avlayan bir dükkanda hayatını avlatan bir adam bekler sizi.. gidersin.. şu ne kadar.. bu ne kadar.. o ne kadar.. sen hayatını zift dökerek çaldırırsın, o dil dökerek, bir diğeri ekin ekerek.. hayat bu.. zift dök ve eve gel.. hayat bu.. kumar oyna.. maç izle.. bu işte.. bira iç.. sıç.. bi hatun bul.. seviş.. bulamadığın zamanlarda otuz bir çek.. porno izle.. işte hayat bu.. neyse ki ben durumu kotarmıştım.. bu aşk beni bir süre daha hayatta tutardı.. bi ara gene açardım gazları elbette.. açık unutmuşum derdim kurtarmaya gelenlere.. nasıl anlıyorlar anlamış değilim.. bırakın da öleyim işte.. hap at, mideni yıkatsınlar, tüp aç, odayı havalandırsınlar.. kapıyı ittim.. açılmadı.. hasiktir dedim.. kafamda güzel değil ama, yanlış eve mi geldim acaba? zili farkettim.. adım yazıyordu zilde.. bastım.. zırnnnn.. hatun açtı kapıyı.. öptü.. işte bunu severim..




"hoş geldin canım, misafirimiz var." tek odaydı evim.. bi de tuvalet.. tek odadaydı her şey.. bir yatak bir masa, 4 sandalye bir koltuk bir lavoba.. ucuzdu kira.. ev sahibi bölmüştü burayı ve dükkan olarak tasarlamıştı, bende eve dönüştürdüm ve kirayı hiç aksatmadım.. camdan aşağı atılan adam vardı içerde..




"oo hoş geldin kardeşim." dedim.

"ihanet ettin kardeşine."

"kes lan piç.. beni seçti.. zırlıcaksan siktirol git."

"sakin ol hayatım" dedi hatun.. tip dayanamadı.. kim olsa dayanamaz.. ben dayanırım.. takmam böyle şeyleri.. tip dayanamadı.. ayağa kalktı.. omzuna elimi koydum ve

"bak dostum" dedim.. "sana tavsiye, sen onunla yapamazsın, git kendine başka bi kız bul ve sahip ol ona."




gitti.. bi daha da gelmedi..




"kapı ne iş?" dedim hatuna

"biraz param vardı.. kızmadın ya?"

"yo.. kafana göre takıl.. ev senin.. yemekte ne var?"

"henüz yapmadım.. kaçta geleceğini bilmiyordum."

"söyledim ya çıkarken evden."

"hadi ya? duymamışım."

"iyi.. dışarı çıkalım istersen?"

"giyinsem?"

"süs püs yapma.. düğüne gitmiyoruz."

"düğün sevmem."

"sevsen bile gitmem."

"süs püs de sevmem."

" giyin hadi.."




dışarı çıktık.. her zaman takıldığım bir bar vardı.. içeri girdik.. çevrem vardı.. arkadaşlar falan.. hatunu tanıştırdım.. oturduk.. biralar geldi.. bir hatun bana bakıyordu.. karakızıl saçları vardı.. en sevdiğim renk karışımlarından biri kara kızıldır.. dans edelim dedim hatuna.. sevmem dedi.. peki o halde karşı ki hatunu alıyorum ben dedim, karakızılı işaret ederek.. "kafana göre takıl" dedi, güldük




saat 11 oldu.. eve gittik.. hatun sarhoştu.. ben az içmiştim.. iş günleri pek içmem.. hafta sonları ise abartırım.. hafta içlerimi satarak hafta sonumu kazanırım.. herkes öyle yapar.. abartılacak bir durum yok ortada.. hatun yatağa yattı.. sızmıştı.. elbiseleri ile.. ayakkabısı ile.. tokaları ile.. soydum onu.. ve giydirdim.. yanına yattım.. sırt üstü yatıyordu.. ayaklarını uzattığı yöne bir yastık dikip ayaklarımı koltuğa uzattım.. izlemeye başladım.. uyuyordu.. izliyordum.. dudaklarına baktım.. göz kapaklarına.. burnuna.. burun deliklerine.. kulaklarına.. boynuna.. göğüslerine.. nasıl oluyor diye düşündüm kendi kendime.. sadece beyaz bir sıvı.. nasıl oluyor..




işim iyiydi.. yemek yapmasını bilmiyordum.. seks sorun değildi.. konuşmasını biliyordu hatun.. gülüyordu.. ağlıyordu da.. tepkiler yerli yerindeydi.. hayattaydı yani hala.. ve pempe değildi.. anlıyor musunuz? pempe renkli hatunları sevmem..




hatun bana bağlı değildi.. sadece seviyordu.. ama adamamıştı kendini.. her türlü adanmışlık midemi bulandırır.. sabah uyandırdı.. televizyon alsak ya dedi, canım çok sıkılıyor gündüz..

al dedim,

nası alıcam?

para vericem ve alıcan.

ver o zaman..




***




işe gittim.. eve geldim.. yemek yaptı.. belki eve başka adamlarda aldı gündüz.. belki de hep televizyon izledi.. bazen bara gittik.. seviştik.. konuştuk.. hayatımızın sırrını paylaştık.. böylece sürdü.. uzun süre.. çok uzun süre.. ve şu an karşımda uyumakta.. izliyorum.. dudaklar.. dişler.. tokaları.. göz kapakları.. ayak tırnakları.. dirsekleri.. bilekleri.. parmakları.. izliyorum.. yazıyorum.. böyle yani.. sürüyor.. hala sürüyor..




// 22.08.2004 – 00:35

27 Temmuz 2004

jilet ve hap


3 kişinin horladığı bir odadayım.. karşımdaki duvar saatinin akrebi 3’ün üzerindeyken, yelkovanının 12’ye tırmandığı bir sırada; roads, boş çay bardağı, antiem, böcekler ve ‘horlama anne’-ler eşliğinde, hiç bi bok yemeden pinekliyorum..


tek bir şarkı.. saatlerdir dönüp duran tek bir şarkı.. günlerdir dönüp duran tek..bir şarkı.. aylardır dönüp duran tekbir…


uyuyor, uyanıyor, garip düşler görüyorum.. garip olan düşlerin uyandığımda da devam etmesi.. gerçeklik duygumu tamamiyle yitirdim.. ‘sanmak’la meşgülüm.. emin değilim ama, (artık hiçbir şeyden emin olamıyorum zaten) sanrı ile sanmak kelimeleri arasında bir bağlantı olmalı..


her şeyi sanmaya başladığınız anda, sanrı görmeye de başlıyorsunuzdur belki.


şarkı başlıyor.. şarkı bitiyor.. tekrar başlayıp tekrar bitiyor.. sonra tekrar başlayıp tekrar bitiyor.. ölümsüzlük?

başlıyor.. ve beş dakika beş saniye sonunda tekrar bitiyor..

yeniden başlayacağından emin olsaydınız eğer, bir son verir miydiniz hayatınıza? başka bir bedende, başka bir zamanda.. ya da aynı bedende, aynı zamanda.. ne fark eder ki? önemli olan, anıların yok edilebilmesi.. geçmişimin bir kertenkele kuyruğuna benzemesini isterdim.. bana sıkıntı verdiği anda onu düşürür ve yeni bir tanesi çıkana kadar da ‘hatırlamıyorum’ kelimesi ile idare ederdim..

şarkı tekrar başlıyor.. ve şarkıda neden bahsedildiğini ya da neden bahsedilebileceğini bilmiyorum.. çünkü o dili bilmiyorum.. ve öğrenmek de istemiyorum.. çünkü büyünün bozulmasından korkuyorum.. sadece dinliyorum.. ve sadece düşünüyorum.. bozuk bir vcd’ye benzediğimi düşünüyorum.. güzel bir film.. en azından güzel başlayan bir film.. ilerliyor.. ilerliyor.. ilerliyor.. sorun yok.. normal akışında her şey.. nefes alıp veren ve hareket edebilen bir canlı.. ve zaman geçtikçe, yani devam ettikçe dönmeye, cd çiziliyor.. ama daha filmin başı, anlaşılabilir olmak için erken bir zaman.. kimse kaptırıp koyvermemiş yani.. yavaş ilerleyen ve henüz hiçbir şeyin açığa çıkmadığı bir senaryo.. (başrolde olduğumu zannediyorum) tanrı bile merak içinde.. tanrı bir klozetin içinde bence.. ve şifonu çekmemizi bekliyor.. kıyameti koparmaktan vazgeçtiğini söylemişti bana, havada asılı kaldığım zamanların birinde.. “kıyamet kopmayacak” dedi “siz zavallı yaratıklar, zamanın sonsuz döngüsüne hapsedildiniz”

artık gücüm kalmadı.. boşlukta kanat çırpabilecek kadar gücüm yok.. bu nedenle de fazla yükselmiyorum zaten.. alçak uçuyor - hey hey bi saniye, kanat çırpamayacak kadar güçsüz olduğumu söyledim size.. daha ne uçmasından bahsediyorsunuz ki? sadece düşüyorum, hepsi bu.. yani yukardayım ama uçmuyorum.. enerjimin olduğu zamanlarda aldığım avansı harcıyorum sadece; düşüyorum! anlıyorsunuz ya?

azalmak istiyorum.. hatta yok olmak.. yok bile, olmamak.. hiçbir şey olmak.. hiçbir şey bile olmamak.. sadece olmamak. hepsi bu, ‘olmamak’

işte başlıyor.. büyük hava boşluğu, düşüsün hızlandırılışı karşısında son kanat çırpış.. boğaz kuruluğu.. ve ardından hızlı bir şekilde fethediliş.. şakak, çene, boyun, diz ve dirsekler, göz kapakları, göğüsler.. yavaşlayan nefes alışverişi.. uyuşmak, daha çok uyuşmak, sonsuza kadar uyuşmak…


eğer uçamayacak kadar güçsüzseniz ve düşemiyorsanız da yere, (ya da zemini bulamıyorsanız) o zaman kendi hava boşluğunuzu yaratmanız gerekir.. bu daha çok, tedavi edemeyeceğin ve acısını her an hissettiğin bir hastalığı, daha ağır ve daha çok hissedilebilir, ancak tedavi edilebilir bir hastalık yardımı ile süspansiyon etmeye benzer.. aşk yarasını jiletle kazımak, içinden imdat diye bağırmaktır!

öldürücü olmayan derin kesikler.. öldürücü olmayan noktalara çizilen doğru parçaları..

kan!

ve acı..

hayatta kalabilmek, için son kanat çırpış!


eğer yaşayamıyor ve aynı zamanda da ölemiyorsanız, o halde bakkaldan bir jilet alırsınız.. süspansiyon için! şefkat gösterisinin ne yeri ne zamanı diyen ya da sizin jileti ne için kullanacağınızı anlayamayacak kadar kör olan bir bakkal size jileti satar.. çünkü insanın gözleri ölür ilk önce ve bir gözün ölmüş olduğu ilk bakışta anlaşılır.. buna rağmen jileti alabildiyseniz, bu, bakkalın size şefkat göstermeyi ret ettiği anlamına gelir.. o halde ölmüş olan gözlerinizi de yanınıza alarak bakkaldan çıkarsınız.. eve gider ve yatağınıza oturarak bileğinizin üzerinde öldürücü olmayan derin bir çizik açarsınız.. acıya karşı acı! yeterince derine inerseniz, bu, doz aşımı demektir.. sızı ve sızan kan eşliğinde gözler kapanır ve bilinç o noktaya doğru yönelir.. sol el bileğinizin kölesi oluverirsiniz..

etki uzun sürer.. oldukça uzun.. bazen bir gün bazense bir hafta.. bu süre sizin bünyenizle ilgilidir.. ve bu acı, sizin geçmeyen diğer acınızı (manevi bir acıdır bu) bir çırpıda ödünç alarak, sizin, kendisini düşünmenizi sağlar.. jilet bir tür uyuşturucudur! ve müebbet hapse mahkûm edildi iseniz, dışarı çıkmanın tek yolu, derin kazmaktır. gerçek acı, insanda müebbet mahkûmudur. vücudunuza açacağınız bir tünelin sizi özgür kılacağını zannederek jiletsel doz aşımını gerçekleştirirsiniz.. dünyanın en az kullanılan uyuşturucusu jilettir.. jilet çoğunlukla tek kullanımlık alınır ve o zaman adına uyuşturucu denemez.. dünyanın en az kullanılan uyuşturucusu jilettir. hiçbir acı sonsuza kadar sürmez lafı bir safsatadır.. gerçek acı sonsuza dek sürendir! ölümcül acı!


bazen iyileşiyor gibi yapar ama asla iyileşmez.. dışarı çıkıp top oynamanıza izin verir bazen, parklarda koşmanıza aldırmaz bir süre, sonra aniden indirir sağanak, kimse görmez.. sırılsıklamsınızdır ve kimse görmez.. doğruca eve koşar, odanıza girer ve kapıyı kapatırsınız.. saatlerce, günlerce, hatta haftalarca dışarı çıkamazsınız.. alkol ve jilet ile beslenirsiniz.. ya da alkol, su ve hap ile.. ve bir gün aniden, bir tünel kazılır bedeninizde; ruhunuz hapisten kaçar..


***

o’nu bulduğumda, işte bu haldeydi.. tüneli açmaya hazır bir beden ve dışarı kaçmaya hazır bir ruh.. dışarı diyorum, çünkü bazen içeri de kaçılır..

jilet ve boş bira şişeleri.. ölü gözler.. ve şefkat isteyen gözler.. kan lekeleri bulunan bir çarşafın üzerinde bağdaş kurmuş, bir şeyler okuyordu.. hayatta kalmaya çalıştığını anlamak uzun sürmedi.. ve jilet yerine şefkat sattım.. oysa asıl jilet bendim, kalbi delik deşik edecek bir jilet.. kalbi delik deşik etmiş ve yarım kalan işini tamamlamak için geri dönmüş bir jilet…

yeterince uzun süre ot kullandı iseniz, 1 senelik tütün sonrası, ota sımsıkı sarılırsınız.. o sizin tek kurtarıcınızdır. secdeye yatıp af dilenmekten başka seçeneğiniz yoktur. o da öyle yaptı, büyük kurtarıcısına…

ama dur bi saniye.. buraya nasıl geldik? bir müptelanın gücünü asla hafife almayın.. biliyorum, bakışlarım asla bir noktaya konsantre olamıyor.. düşüncelerim kesik çizgilere benziyor; biri uzun biri kısa olan ama asla birleşmeyen çizgiler.. ama gene de anlatacak bir hikayem var benim.. bazen virajı alamayıp duvara toslayacağımız, bazen geri vitese takacağımız, hatta sayfalarca tek bir noktaya bakıp kalacağımız bir hikayem.. ama asla, bir müptelanın gücünü hafife almayın…


// 27.07.2004

18 Haziran 2004

havalandırma deliği



havalandırma deliği




dönemin son sınavıydı.. ve belkide okul hayatımın son sınavı.. okuldan atılmak üzereydim.. atılmamam için hem bu yıl ortalamayı tutturmam, ve eğer bunu başarabilirsem, ardından seneye sınıfta kalmamam gerekiyordu..




yapabileceğim bir şey yoktu, ders çalışmak istememişti gene canım ve aklımda kalanlar ile 10 sorudan ikisini yanıtlayıp sınıftan çıktım.. sınavdaki iki gözcüden biri, benimle yakından ilgilenen bir öğretim görevlisiydi ve benim kağıdımı boş görünce, daha önce yaptığı hatayı ('çıkışta beni bir gör' deme hatası, çünkü onu beklemeyip gideceğimi biliyordu) tekrarlamayıp, hemen peşimden gelerek, sınıftan çıktıktan sonra arkamdan seslendi..




arkamı döndüm, ne var dedim ve bana, konuşabilir miyiz dedi gayet kibar bir tavırla.. kendi açısından bana yardımcı olmaya çalışıyordu ve bu açıdan onu anlayabiliyordum, ama o benim açımdan bakmıyordu asla..




"benim yapabileceğim bir şey yok biliyorsun" dedi..

"önemli değil" dedim

"neden" dedi.. "atılacağının farkındasın değil mi?"

"saçma" dedim..

"ney" dedi,

"bunca çaba" dedim, "şu an ki yaşama savaşı"

"sen dünyayı değiştiremezsin ki"

"değiştirmek istiyor muyum ki?"

"ya ne istiyorsun?"

"susmanı!"




şefkat dolu bir gülüş vardı yüzünde, aynı zaman beni aptal ve çocuksu buluyordu..

"odama gidelim" dedi, "vaktin varsa yani?"

"ah evet, tabi neden olmasın.." gittik..



"otur." oturdum.. "bir şey içer misin?" dedi, "söyleyeyim.."

"gerek yok" dedim, "şimdi de ben sorayım, neden?"

"tek şansın bu" dedi, "anlamıyor musun? başka şansın yok." tekrar, tüm olan biteni saçma bulduğumu söyledim..




"n’apmak istiyorsun" dedi, "sen belki matematiği, fiziği ve daha bir yığın şeyi gereksiz buluyor olabilirsin ama bak, fotokopi çektiriyorsun dergin için, otobüse biniyorsun, film izliyorsun.. yani tüm bu şeyler, bu bilimin sayesinde oluyor, bilim ilerledikçe daha yeni şeyler çıkıyor ve hayatımız kolaylaşıyor, uçaklar, internet, cep telefonları.. anlıyorsun ya.. senin için de yararlı şeyler vardır mutlaka, en azından müziğin senin için önemli bir şey olduğunu biliyorum." beni iyi tanıyordu, oldukça iyi..




"tüm bunlar için, 10 saat çalışıp 10 saat de uyuduğumu düşünürsek, 1 saat de yol, geriye kalan 3 saat için mi hepsi? Yorgun düşülmüş 3 saat? bunların hepsi de birbirine bağlı, yetişmiş insan gücü, bir hikaye! ben bir şey üreticem, sende bir şey üreticen, sonuçta ikimizin emeğinin yüzde ellisi ile birileri keyif çatıcak, yüzde ellisi ile biz birbirimizin ürettiği şeylerin yüzde onuna sahip olabileceğiz, yüzde doksanı ise gene üst kademe beylerinin olucak.. ah evet, ben de yükselip, süper bir hayata kavuşabilirim, haklısın, ama saçma işte, gereksiz hepsi.. sadece yiyecek ve giyecek yeter.. elektronik olan/lüks olan ve üretimi için belli bir profesyonel bilgi gerektiren şeyleri üretmek ve kullanmak için hayatımızı tüketiyoruz.. ve sen bana ölümün de zayıf işi olduğunu söyleyebilirsin, ama ölüm bazen de isyandır, bu hayata ayak uyduramayanların isyanı, redddenlerin isyanı. balinalar sence zayıf oldukları için mi intihar ediyor, ne dersin? bence reddettikleri için..




işe yaramadığını söyleyebilirsin ama zaten işe yarasın diye ölünmez.. (burada açlık grevlerine de gönderme yapıyordum ama anlamazdı pezevenk, siz anladını mı?) ritme ayak uyduramayan biri gibi algıla bunu, herkes horon tepiyor, oysa ben durup dinlenmek istiyorum, e tabi normal olarak düşüyorum durunca, ve eziyorsunuz beni, ve sizin gibiler yüzünden benim dışımda, orada, içerde, sınavda, hala sınavda, 79 kişi, HIZA ayak uydurmaya çalışıyor..




ama anlayamadıkları şey, o hızda manzararın görünmeyeceği.. o hızda dünya görünmez, yaşam görünmez.. ve aniden fren kopar.. daha sonra da bir tekrarın içinde sıkışıp kalırsın, çocuğunu da kendine benzesin diye okula yollarsın, dersin ki oku da baban gibi eşek olma. oysa fark yoktur, günümüzde okuyan da okumayan da eşektir, ceo’lar bile eşektir, nerdeyse 24 saat çalışıp milyarlarca maaş alırlar ama sadece tatillerde yaşarlar..




yüksek hız mide bulandırır, baş döndürür, zevk aldığını sanırsın başlarda ama bu sahte bir zevktir.. gittikçe manzara yok olur ve düz bir çizgiden ibaret olur gördüğün her şey, aynılaşır, aynalaşır.. ben durmayı ve böylece düşmeyi seçenlerdenim..




bir otobüs gibi algıla bunu. siz otobüste oturmuşsunuz ve otobüsün hızı aşırı yüksek.. bu hızda siz sadece camdan bakıyorsunuz, ama hiç bir şey görmüyorsunuz, bazen hostesler [gezegensel iş makinası] sizlere yeni ikramlarda bulunuyor, ama bunlar sizi tatmin etmiyor, siz durup dinlenmek istiyorsunuz, oysa sadece, arada sırada mola verebiliyorsunuz, hepsi bu..




biz aynı otobüsün içinde, otobüsün hızına eşit bir hızda terse doğru koşanlarız, bu nedenle de bizim manzaramız hep aynı kalıyor sizin yüzünüzden. sadece yanımızdan geçen koltuğa oturmuş insanlar değişiyor, anne baba, abi, abla, dayı amca, teyze hala, ilkokul öğretmeni, ortaokul lise, üniversite, çavuş, komutan, general, başbakan, imam, koca, arkadaş, dost, bir sürü ıvır zıvır..




sürekli aynı şeyi söyleyip duruyorsunuz bize; ‘otursana boş bir yere, bizimle gel, hıza ayak uydur..’




istesek yapamaz mıyız sanıyorsunuz? yapıyoruz zaten, aynı hızdayız sizinle, sadece yönümüz ters.. otobüsün kapısını bulabilsek inicez ama dayanamıyoruz sonuna kadar, ya siz bizi pencereden aşağı atıyorsunuz (içeri) ya da biz üstteki havalandırmayı bir kurtuluş olarak görüp (intihar) ölüyoruz.. ama bu zayıflık değil.. reddediş.."




sustum.. hiç bir şey söylemedi.. beni çocuksu bulduğundan eminim.. ayağa kalktı, elimi sıktı ve “sen bilirsin genç” dedi alaylı bir şekilde pis pis sırıtarak..




dışarı çıktım.. merdivenlerden indim, kampüste kimseyle görüşmeden evin yolunu tuttum.. milyarlarca insan, hıza ayak uydurmaya çalışıyordu.. manzara aynıydı ve sıkılmıştım artık.. tepedeki havalandırma deliğine takıldı gözüm.. henüz zamanı gelmemişti..




// 18.06.2004

17 Haziran 2004

hangi uyanış



hangi uyanış




sabahın yedisinde, akşam sahibi tarafından verilen görevi yerine getirmek üzere, zırlamaya başladı çalar saat.. uyanmakta güçlük çekiyordu her zaman olduğu gibi.. uyanmak istemiyordu zaten.. sonsuza kadar uyanmadan rüya görmeye razıydı aslında.. ama karısı izin vermiyordu buna; "hadi kocacım sabah oldu işe geç kalıcaksın.. kahvaltı hazır. hadiiii"




gözleri biraz açılır gibi oldu ama mücadele ediyordu bununla.. uyanmak istemiyordu.. akşamki hapın tesiri ile yine çok gerçekçi bir rüyanın içinde yaşamaya başlamıştı.. belki rüyada özgür bir iradeye sahip değildi ve bilinç altında biriktirdiklerinin bir yansımasıydı tüm görüntüler ama gerçek hayatta da özgür olduğunu düşünmüyordu zaten.. kurulu bir çalar saatin özgür iradesi ne kadarsa, onunki de o kadardı işte.. bir eksen etrafında dönüp durmak..




hafta sonları yaşıyordu sadece.. hayır, hafta sonları uyuyordu sadece. tüm haftanın yorgunluğunu başka türlü atamıyordu çünkü.. hayatını bir kum saatine, daha doğrusu, bu kum saatinin içindeki kum taneciklerine benzetiyordu..




her sabah ters çevriliyordu bu saat ve akşam 11'e kadar tüm kumlar alt bölüme taşınıyordu.. sabah aynı kumlar yeni bir ters çevrilme ile aynı döngüyü yaşamak için yavaşça kaymaya başlıyordu.. tekrar.. tekrar.. aynı hızda ve aynı oranda bitmek bilmez bir toprak kayması gibi.. ve her seferinde biraz daha ufalanıp inceliyordu kum taneleri.. böylece çözünmeye başlıyordu, dayanıksızlaşıyordu..




büyük kızı, kahvaltısını yapıp banyoya ellerini yıkamak için giderken babasına seslendi; "baba hadi saat çeyrek geçiyor, 15 dakika sonra gelicek otobüsün. işe geç kalıcaksın"




gözlerini hafifçe aralayınca, karşı duvardaki saatin ‘12’ geçtiğini gördü ve ' üç dakika daha' diye düşündü kendi kendine, (hangimiz düşünmedi ki?) oysa 12 dakika geçikmişti zaten..




“sikmişim işi” diyerek, hışımla kalktı ve lavaboya gitti.. büyük kızı dişlerini fırçalıyordu, araya girip yüzünü yıkamak isteyince kızının 'ya baba bekle biraz okula geç kalıcam' tepkisi ile karşılaştı. yüzünü yıkayıp biraz daha ayılınca karısının seslendiğini duydu;




"acele et, geç kalıcaksın"

"tamam"




mutfağa girdiğinde küçük kızının kahvaltısını yapmak üzere olduğunu, büyük kızının elindeki nescafe bardağını işaret ederek 'sana da yapayım mı?" diye sorduğunu ve karısının ise küçük kızının gömleğini ütülediğini farketti..




neden aşık oldum ki ben buna diye düşündü kendi kendine.. nesine aşık olduğunu sorguladı içinden.. bu sırada kızının elindeki çok koyu bir nescafe bardağını ona tuttuğunu fark etti.. gülümsüyordu ona kızı; 'senin için yaptım uykun açılsın diye.'




nescafeden bir yudum alıp bardağı masanın üzerine bıraktıktan sonra, yatak odasına girerek pijamasının üzerine bir pantolon geçirdi.. üzerine de bir kazak giyerek tekrar mutfağa döndü ve bir dilim ekmek ile bir parça peyniri 15 saniyede yuttuktan sonra nescafesini de bir dikişte bitirip kızına 'iyi dersler' kızım dedi..




büyük kızı lise üçe gidiyordu, aynı zamanda da dershaneye.. küçük kızı ise lise ikide idi.. büyük kızı, evliliğinden bir yaş küçüktü.. yani evlenir evlenmez aşkın büyüsü ile çocuk yapmaya karar vermişlerdi karısı ile, şimdiyse bu iki çocuğa iyi bir gelecek hazırlama adına ömrünü tüketiyordu..

evin önünden geçen servisin kornasını duyar duymaz küçük kızı da çantasını sırtına alıp 'alasmaladık' diyerek yola koyuldu.. bu sırada çekeceği dün nereye koyduğunu hatırlamaya çalışıyordu baba, 4 sene önce aldığı ayakkabısını giymeye çalışırken.. ayağa kalkıp montunu da giydikten sonra, karısına bir veda öpücü bile vermeden sadece 'ben çıkıyorum hayatım' diyerek açtı kapıyı..




bu 'hayatım' bir alışkanlıktan dolayı söyleniyordu sadece, yoksa kendine ait bir hayatının var olduğu bile söylenemezdi, değil ki başkalarına kendi hayatıymışçasına hitap edebilsin..




otobüs durağı biraz uzaktaydı.. ve her zaman olduğu gibi durağa doğru yürürken dün gece gördüğü rüyayı tüm detayları ile hatırlamaya, tüm varyasyonlarını zihninde tekrar tekrar canlandırmaya çalışıyordu.. durağa geldiğinde, aynı yerde çalıştığı arkadaşını ve aynı duraktan binip, farklı duraklarda indiği kadının çoktan gelmiş olduğunu fark etti.. adam ve kadına ‘günaydın’ dedikten sonra, kent kartını hazırlayıp, insan kusan bir otobüsü beklemeye başladı.




lise yıllarından beri, askerlik ‘hizmeti’ dışında, her sabah ve akşam bir otobüse biner ve sadece hafta sonları yaşardı. aslında lise ve üniversite yıllarında, yaşadığını biraz daha fazla hissediyordu ancak askere gidip geldikten sonra, kendisini bekleyen ve üniversitenin son yılında tanıştığı şu anki eşi ile evlenince, hayatını iyice her gün aynı rutinde tüketilir bir ekmeğe benzetmeye başladı..




her sabah yeni bir ekmek olarak güne başlıyor ve akşam olduğunda yeni bir ekmek olmak için fırına giriyordu. bu düşünceler içerisindeyken otobüsün geldiğini fark etti ve biraz sonra iyice yaklaşan otobüsün durması için elini kaldırdı. otobüs yine ağzına kadar doluydu ancak otobüsteki hiç kimsenin bu durumdan şikayetçi olduğu yoktu..




aslında herkes, onları bir robota benzeten bu sisteme karşı kendi içlerinde, tüm bedenlerini kaplayan ancak sistemin geneli ile karşılaştırılınca ufak kalan isyanlar barındırıyordu. önemli olan bu isyan dolu bedenlere aynı sıkıntıları paylaştıklarını fark ettirebilmekti.. işte o zaman yönetilmenin bir gereklilik olmadığının, ürettiklerinin çok az bir bölümünü tükettiklerinin ve hiç üretmeyenlerin onlardan yüzlerce kat fazla tükettiğinin farkına varabilirlerdi..




farkındaydılar da bunun, ama çatlak sesler çıkartmaktan korkuyorlardı.. çünkü aykırı olan her ses halkı kin ve düşmanlığa iten bir neden olarak algılanıp suç sayılabilirdi.. bu suçlu sesin sahibine ise sıfat olarak yakıştırılan tek şey bir ‘vatan haini’ olduğuydu.. bu nedenle en iyisi, ses çıkartmadan kurulu düzenin minik bir dişli çarkı olarak, otobüsün içindeki diğer dişli çarklar ile birlikte kendilerine değen büyük dişli çarkın onları topluca iteklemesi sonucunda bir bilinmeze doğru sürüklenmekti..




aslında bu en iyisi değil en kötüsüydü.. ama hepsi bir noktada çalışmak zorunda bırakılmışlardı. eğer maaş zammı için grev yapsalar işten atılır ve çok uzun bir süre aç kalabilirlerdi. sadece kendilerinden sorumlu olsalar bunu pek umursamazlardı aslında ama bir de çocukları vardı bakmaları gereken.. zaten hep bu çocuk işi yüzünden katlanıyorlardı bunca eziyete..




bu düşüncelere dalmışken birden arkadaşının dürtüklemesi ile kendine gelen baba, arkadaşının işareti ile otobüs camının dışına yöneltti gözlerini. dışarda genç bir sarışın karşıdan karşıya geçmek için beklemekteydi ve önünden geçen otobüsün içinden ona doğru bakan iki erkeği fark etmedi bile.. bu esnada adamın aklına 'ya kızlarıma da birileri bakıyorsa' diye bir düşünce gelmedi hiç.. onun, otobüsün dışındaki sarışına bakıp bakmaması ile onun kızlarına bakıp bakmamaları arasında bir bağlantı yoktu.. iki durak sonra ineceklerdi ve bu yüzden arka kapıya doğru yanaşmaya başladılar.




işyerine geldiğinde cebinden kartını çıkartıp makineye bastı, cebine kartı sokmadan önce kartta bugün, ayın 27'si için, sekiz 22'de giriş yaptığına dair mührü kontrol etti. ay sonunun yaklaştığını fark etti böylece.. ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu.. sonuçta yine maaşları geç alıcaklardı.. bu iş yerine girdiği 3 sene olmuştu ve artık alışmıştı buna.. asla maaşlar vaktinde ödenmezdi.. ancak büyük patron her yıl arabasını güncelleştirmekte gecikmiyordu..




soyunma odasına giderek tulumunu giyip ardından tuvalete gitti. tuvaletinin geldiği falan yoktu aslında, sadece “bu domuzlardan kaç dakika çalsam, kârdır” diye düşünüyordu.. saat 08:35'de tuvaletten çıkıp ellerini yıkarken aynada kendini gördü ve şaşırdı buna.. uzun zamandır dikkat etmiyordu nasıl göründüğüne.. neden şimdi birden fark etmiştiki bunu.. evet evet, kırık olan aynalar yenilenmişti de ondan. tam 3 aydır ayna yoktu tuvalette. biraz daha oyalanıp usta başını kızdırmak yerine doğrudan tezgahın başına geçmeyi tercih etti.. eline aldığı düz parçayı, önündeki resme göre işlemeye başladı.. ilk 3-4 parçada resme bakarak, ölçüleri kontrol ederek yapıyordu bu işi.. ardından gözleri başka şeylerle -örneğin arada sırada gelip geçen sekreter kızla- meşgul oluyordu ve bu sırada makinesi gibi otomatiğe bağlanan elleri parçaları alıp yerleştirip bir süre sonra işlenmiş halini kutuya atıyordu.. bu şekilde bir günde bin parça işliyordu.. öğlen vaktinin nasıl geldiğini anlamıyordu. saat 12:30'a kadar sorun yoktu.. ancak öğlen yemeğinden sonra geçmek bilmeyen zamana karşı yarışmaya başlıyordu.. çünkü büyük patron öğleden sonra işe gelir, işçilerinin saatte ne kadar parça çıkardıklarını kontrol eder ve sonra da odasına giderdi..




büyük patron odasındayken sorun yaratmıyordu, ancak bu kez de ustabaşı, büyük patronun teftişine karşılık hazırlıklı olmak için işçilerin arasında gezintiye çıkıyordu ve dinlenen bir işçi olduğu zaman anında not ediyordu.. eğer siz 3 kez dinlenirken yakalanmış iseniz, üst katta uyuklamaktan başka bir bok yemeyen müdüre şikayet ediliyordunuz.




saat beşi buldu.. işçiler arasında öğlen yemeği haricinde konuşmak yasaktı ve böylece işçilerin kendi arasında da örgütlenmesi yavaşlatılmış oluyordu.. işçilerin mesai saati bitiminde de bu konuları tartışmaya hiç hevesi kalmadığı için, patronun keyfi yerindeydi.. daha geçen ay 10 işçiyi 'tasarruf’ nedeni ile işten çıkarmış ve geride kalanlarının işten çıkarılmamak için susmasını sağlamıştı..




saat beş buçuktan sonrası, yani son bir saat geçmek bilmiyordu.. kapanan göz kapakları, yorgun düşen beden ve tüm bunlara eş zamanlı olarak büyük gürültü ile çalışmaya devam eden makineler.. akşam altıyı yirmi geçe artık iyice yavaşlıyordu zaman.. bir saat kadar uzun geliyordu her bir dakika.. paydos zili geçici bir mutluluktu sadece.. her şeyin 14 saat sonra tekrar başlayacağını haber veren bir zil.. soyunma odasında iş giysilerini, eve dönüş kıyafetleri ile değiştirmek.. ardından eve dönmek için otobüs beklemek.. ağzına kadar dolu olan otobüse binmeye çalışmak.. eve saat sekizden önce varamıyordu asla.. ve saat dokuzda anca kavuşuyordu özgürlüğüne.. bu esnada da yavaş yavaş yokluyordu bedenini esnemeler..




eve varıp yemeğini yiyip, kızlara dersleri konusunda yardım ettikten sonra saatine baktı, dokuzu on üç geçiyordu.. çıkarıp defterini, dün gece gördüğü rüyayı yazmaya başladı;




rüyamda; evimde oturmuş kızımın ödevine yardım ederken büyük bir gürültü duydum.. karım koşarak arka balkona gidip baktığında, simsiyah bir bulutun çok yükseklerden yaklaştığını söyleyip beni çağırdı büyük bir endişe ile.. gidip baktığımda gördüğüm şey çok uzaktan büyük bir hızla yaklaşan sim siyah bir toz bulutuydu. o kadar siyahtı ki.. tanrım! ve bu siyah ve büyük toz bulutu, sanki küçük siyah arılara benziyordu ve tıpkı göçmen kuşlarının göç etmesini andıran bir görünüm veriyorlardı insana.. o kadar hızlı uçuyorlardı ki.. kaçmamız için hiç bir fırsatımız yoktu.. bu sırada büyük kızımın gülümsediğini gördüm, kızıma 'neden gülümsüyorsun bu konu hakkında bir şey biliyor musun' diye sorunca bana 'baba bunlar siyah işçi arılar, özgürce yaşayabileceklerini, kimsenin buyruğu altına girmeyeceklerini anlatmak istiyorlar, merak etme asla zarar vermezler, izlemek istiyorum noluur' dedi..




kızımın bu sözleri karşısında gözlerim doluyor ve anlamaya başlıyordum.. bu sırada havada uçan onlarca motor gördüm.. biraz daha dikkatlice bakınca bunların polis motorları olduğunu fark ettim.. üstlerinde ise üniforma giymiş domuz hayvanları vardı.. rüya işte..




bizim balkonun önüne doğru yaklaşan bir motorun üzerindeki domuz, elindeki sopa ile dürtükleyerek, içeri girmemiz gerektiğini, yoksa bu arıların hışmına uğrayacağımızı söyledi.. kızım izlememiz gerekti, hatta onlara yardım etmemiz gerektiği konusunda bana yalvarsa da, kapıyı kapatıp içeri girdik.. ve televizyonda türkiye ingiltere maçının sıfır sıfır bittiğini gördüm.. tüh, yine ingilizlere gol atamamışız diye kendi kendime söylenirken, karım bir diziye bakmak istediğini söyledi.. “zaten ben uyucam, neye bakıyosanız bakın” dedim.




bu sırada büyük kızım ile küçük kızımın kavga ettiklerini gördüm.. küçük kızım 'seni babama söylücem' derken, büyük kızım 'göstermicem işte, yapma lütfen sonra bakarsın' diyordu. 'neymiş bana söyleyeceğin' diye küçük kızıma seslendim.. oda 'ya.. kitabının arasında bir dergi var göstermiyo' dedi.. büyük kızım 'baba nolur siyah işçi arılarına baksaydık, hem onlar zarar vermezki' derken ağladığını fark ettim.. ona 'kızım polisler bizim güvenliğimiz için böyle söylediler.. yarın haberlerde nelerin olduğunu gösterirler, ordan izleriz' yanıtını verdikten sonra ekledim 'neymiş senin kitabının arasında olan şey?', biraz kekeleyerek 'ya şey.. hiç bi şey değil.. ösys soru kitapçığı işte..' cevabını verdi..




'ver ben bi bakayım şuna..' dedim.. oda çekinerek uzattı.. kitabın arasından, kapağında kara bir bayrağın yanarken çekilmiş resmi olan bir dergi çıktı.. bu esnada karımın,




"hadi kocacım sabah oldu işe geç kalıcaksın.. kahvaltı hazır hadii" diyen sesini duydum.. gözlerimi biraz aralayıp daha sonra tekrar kapatınca, başka bir rüya gördüm.. bu kez dışarıdan şarkı sesleri geliyordu ve arka balkona gittiğimde kızımında aralarında bulunduğu büyük ve rengarenk bir topluluğun çağrısını duydum, arkada ise kara bir bayrak yakılıyor ve bu esnada atılan sloganlarda artık bu tip simgelere ihtiyaç kalmadığı belirtiliyordu..




bu esnada büyük kızım şöyle seslendi; "baba hadi saat çeyrek geçiyor, on beş dakika sonra gelicek otobüsün işe geç kalıcaksın."



gözlerimi ikinci kez araladım.. yeni bir gün daha başlıyordu işte.. işe gitmeliydim.. ve uyandım..




// 17.06. 2004

9 Haziran 2004

cüzdanınızın karşılığı



cüzdanınızın karşılığı




"kelime aralarına konulan noktalardan ve bir harf eksiltilerek yazılan küfürlerden nefret ederim" dedim.

"iyi ama bu şekli ile de biz yayınlayamayız, hatta bizim uygun gördüğümüz şekliyle bile devletin izin vereceğini sanmam. toplatırlar mutlaka, çok küfürlü ve politik olarak sert şeyler var."

"ah. evet. sert. beni azdırıyorlar ve sertleşiyorum. bazı destanlar kanla yazılmıştır ya. benimki de üreme sıvısı ile yazılıyor."

"benimle düzgün konuş."

"seninle düzgün konuşayım. devlete göre hâlâ reşit değil miyiz yani?"

"ben işin iç yüzü ile ilgilenmem ve riske de giremem. kabul ediyorsan et, etmiyorsan da defol git. başka yayıncı bul kendine."

"başka yayıncı bulayım kendime. asıl sen basıyorsan bas. ya da başka yazar bul kendine!"

"benimle düzgün konuşmanı söylemiştim."




kapıyı çarpıp dışarı çıktım. nereye gitmem gerektiğini bilmiyordum. elimde bir çok öykümün çıktıları vardı. değersizdiler belki de. ama tek mülkiyetim onlardı. ve hiç param yoktu. bir bara girip, bir masaya oturdum. bir kadın geldi;




"ne alırdın canım?"

"yapmacık davranmayı keser misin? buradaki hiç kimsenin canın olmadığını biliyorum.. pezevenk, puşt, göt de. ama yapmacık davranma. ve bir bira."

"peki seni adi küstah orospu çocuğu."

"ve ailemi işe karıştırma."




bir bira geldi. karşı masadaki adam oturduğumdan beri beni kesiyordu. hiç param yoktu ve dövülmeye hazır bir bedenim ile oradan buradan kırpılarak yayınlanmasına izin vermeyeceğim bir çok öyküm vardı sadece.




“hey! adi küstah orospu çocuğu bir bira daha içecek” diye bağırdım kadına. herkes bana baktı.. karşı masadaki adam ve herkes. bir bira geldi. içtim. iç cebimden müsveddeleri çıkarıp yakmayı düşündüm. çıkardım. bunu çok sık yaparım. çıkardım. ve biraz durup onları yan cebime koydum. daha sonra da yakmak için çıkartıp başka bir cebime koyacaktım muhtemelen.




“hey! canın bir bira daha içecek.” diye bağırdım kadına




herkes “goool” diye bağırarak ayağa kalktı. televizyona arkam dönüktü. bir bira daha. bir bira. bir...

"bir sıfır mı maç?"

"hayır bir bir oldu."

"güzel" kadın topuklarıma vurdu ve

"dayak yemek istemiyorsan sesini kes, buradaki herkes şu an gol yiyen takımı tutuyor." dedi. dikkatli bir okuyucum olsaydı mantık hatamı es geçmezdi.

"ama gene de güzel. gol bu. gol paraya benzer benim için, renksizdir. hesabı alabilir miyim?"

"tabi"




tuvalete gittim. arkamdan biri daha geldi. genç bir çocuktu. pisuvara iyice sokulmuş, işini görüyordu. benim işim bitince, aleti yuvasına sokup fermuarı çektim ve tipin yanından geçerken boynuna sıkı bir yumruk geçirdim. daha sonra bir tane daha. bir tane de karın boşluğuna. bir tane daha. yere yığıldı. bir kaç kez tekmeledim. eğildim. ceplerini kurcaladım. artık bir cüzdanım vardı. tipi bir tuvaletin içine doğru çektim ve kapıyı kapadım. telaş etmeye gerek yoktu. sahip olduğum tek şey bedenimdi ve dövülmeye hazırdım. hapse girmeye hazırdım. ölmeye hazırdım. bara döndüm. iki bir olmuştu. güzel dedim içimden. masama oturdum. karşı masadaki adama ‘kaç kaç’ dedim.

"iki bir mağlubuz"

"vay orospu çocukları, bi tuvalete gittik, gol yemişiz."




cebimden cüzdanı çıkardım. iyi para vardı. 3 gün idare ederdi beni. hesabı ödedim. dışarı çıkıp, ucuz bir otel aramaya başladım. hiç eşyam yoktu. ve yazdığım öyküleri yayınlatmak istemiyordum aslında. sadece yayıncılara okutuyordum. içleri gidiyordu orospu çocuklarının. bunu gözlerinden anlayabilirdiniz. kelime içine konulan noktalar ya da bir harf eksiltilerek yazılan küfürler umurum değildi. ucuz bir otel buldum ve ucuz otelin en ucuz odasını tutup tavanı izlemeye başladım.




kalemimi çıkartıp bir öykü yazmayı tasarladım. bir adam, bir bara gidiyor, bir adama tuvalette saldırıyor, bayılana kadar dövüyor ve son yazdığı öyküyü adamın cebine koyup cüzdanı alıyordu. cüzdan, öykünün karşılığıydı. ve daha sonra adam bir otel tutuyor ve bu öyküyü yazıyordu. her öykü aynıydı.. adam bir yayıncıya gider. hepsi, ufak farklar içeren ama özünde aynı olan yüzden fazla öyküsünü yayıncıya okutur. yayıncı mırın gırın eder. sonra oradan çıkar. bir bara gider. parası yoktur. tuvalette bir adamı soyar. soyduğu adama en son yazdığı öyküyü bırakır. bir otele gider ve bunu yazar. tüm öykülerdeki tek fark, yayıncı, bardaki kadın ve soyulan adamdır. ve bu öyküyü okuyor iseniz, sanırım siz de soyulanlardan birisiniz, cüzdanınızı kontrol etseniz iyi olur bayım. ve aşağılık adi puşt göt orospu çocuğu herif bir bira daha istiyor




// 09.06.2004

Farklı Kaydet



farklı kaydet




olanları anlatıyorum.. nerden başlamak gerek bilmiyorum oysa. beynimde dönüp dolaşan bir bütünü kağıt üstüne nasıl kusmalıyım. ilk ilmek. bu örgünün ilk ilmeği neydi acaba ki gerisi geldi. şu an hücremdeyim. işte.. karanlık, kapı, yatak, masa falan. bir pencere var. biraz yüksekte. geceleri bi kaç yıldız görüyorum. hepsi de bu.




arada bi, bi gazeteci geliyor ziyarete. o da “bişiler anlatırsa gazetemde yayınlarım” hesabına. başka da gelen giden yok zate. bölesi daha iyi aslında. ilk zamanlar gelen giden bi kac eş dost vardı. gözlerimin içine baktıklarında, bi kitap dolusu küfrü yemiş gibi oluyordum. bunu hissediyor olmalılar. gene de umursamıyormuş gibi, “naber’ diyorlardı ‘iyi misin burda. yemekleri nasıl? alıştın mı?”




bu soru size de tuhaf gelmiyor mu? alıştın mı? alışmak. sizce önemli olan alışmak mıdır? geçmişi özlemiyor değilim. ama bu başka bişi. yani alışmak. bazı zamanlarda artık özlemeye de alışıyor insan. ve artık hissetmiyorsun da özlediğini. sanki bıçak saplıyorlar bi tarafına. ve ilk anda acıtıyor canını. ama çıkartmıyorlar bıçağı. ve zaman geçiyo. artık o acıya alışıyorsun. bıçak saplı. acıyor da olabilir belki. ama alışmışsın ya. hissetmiyorsun bile… hah… alıştım diyorum evet. siz de gelmeyin bi kaç ay bak nasıl alışıcaksınız benim olmayışıma.




geçmişe dönüp baktığımda, sanki hayatım boyu burdaymışım gibi hissediyorum kendimi. hep burda. sanki dışardayken geçen o zaman, başka bi hayattaymış gibi. sanki ölmüşüm o hayatta da, ikinci kez burda, bu hücrede doğmuşum gibi. tuhaf.




bi de neden yaptığımı sorup durdular. sustum. mahkeme sırasında da susmuştum zaten. ne diyebi-lirsiniz ki? birisini öldürmüşsünüz sonuçta. her şey ortada. asıl serbest kalsaydım daha kötü olurdu benim için. o kadar gazete, tv, manşet falan filan. ve dışardasınız. nasıl yaşayacaksınız ki? şimdi en azından hissettiğimi hisseden insanların yanındayım. dışarsı cehennem gibi geliyor artık. “şartlı tahliye 12 yıl sonra.”




yok canım, şartlı bişi yok zaten. izlediğim bi dizi geldi de aklıma. adam birini gebertmiş. hapse girerken böle söleniyodu; “şartlı tahliye 12 yıl sonra.” oysa her şey normalmiş adam katil olmadan 2 dakika öncesine kadar. markete girmiş. alışveriş. kasa. ödemiş parayı. tam çıkarken de biri buna çarpmış. aldığı şeyler yere dökülmüş. çarpan kişi hiçbişi olmamış gibi yoluna devam edince de; boom!




bir anlık işte. görüyorsunuz. herkesin başına gelebilir yani. benimki bir anlık değildi ve öncesinde her şey normal de değildi. şimdi anlatmaya çalışıyorum işte, belki de anlamaya. gazeteci bir kağıt kalem, geceleri de yazayım diye küçük bi lamba ve bi kaç özel istek ayarladı. kabul görüldü müdür tarafından da…. hoş ben istesem ‘hadi ordan’ tarzı bi siktir çekme girişimi olurdu ya... bakış açısı işte. gazeteci ilgileniyo benle… seviyo gibi görünüyo. eğer her şeyi yazarsam bana para vericeklermiş. ben de işin ucunda para olunca, ‘yazarım’ dedim ‘ama para yerine uyuşturucu ayarla bana…’




her yerde var pislik. herkes de farkında aslında. herkes de bir noktada bulaşmış durumda. ama sadece, en son kimin üstüne bulaşmışsa çamur, o çekiyor cezasını.




geceleri yatınca uyuyamıyorum dört beş saat kadar… sabah da sayım oluyor… erkenden kaldırıyorlar. bok varmış gibi. sanki biz uyurken sayılamayız. diziyorlar sıraya. 1 mehmet akın. 2 hüseyin avni. vesaire… sonra da uyunmaz zate.




şimdi her şey, sanki eskiden seyrettiğim yüzlerce filmden biriymiş gibi geliyor bana. ‘kötuluk iyidir.’ bunu bir pc dergisinde görmüştüm. bir oyunu böle yorumlamışlardı. ‘kötülük iyidir.” oysa ilk başlarda güzel gidiyodu her şey. ama öylesine battım ki, tekrar su yüzüne çıktığımda bir balığa dönüştüğümü ve artık karada yaşayamayacağımı fark ettim… tersine evrim geçirmek gibi bişi.




hala örgüye başlayamadım sanırım. kafamın içindekini nasıl boşalmalıyım? hmm. onu ben öldürdüm. baştan bunu söyleyeyim… çok kez neden sorusunu sordum kendime. hiç bi zaman da verdiğim cevabın doğruluğundan emin olamadım.




bazı geceler onun, beyaz ve vücudunu tamamen gösteren incelikte bir elbiseyle, bir şekilde bana yaklaştığını görüyorum. koşmaya başlıyorum. ama kaçamıyorum ondan. yetişiyor. ve beni yakaladığında “seninle deliler gibi sevişmek istiyorum” diyor. işte o an uyanıyorum her nedense. karanlık. gördüğüm tek şey karanlık oluyor.




// 09.06.2004

aylak

aylak


bir öykü yazmaya çalışıyorum.. bir odadayım.. hep aynı odadayım! 3 kişi horluyor. ve kulaklık taktığım halde, seslerini engelleyemiyorum.. müziğin sesini fazla açarsam, kısmamı istiyorlar, ve onlara horlamamaları gerektiğini, lanet bir öykü yazmaya çalıştığımı anlatamıyorum. “yarın okula gitmicen mi? yatsana sen artık, saat sabahın beşi olmuş” diyorlar.

yatıcam bişi yazıyom”


ve yazmaya çalıştığım şeyin içine ediliyor, ardından da duvarda bir yanılsama görülüyor, bir saniye bile durmuyor ama ürkütüyor beni, sonrasındaysa peder kalkıyor tuvalete girmek için.. odaya giriyor..

"yatmıyon mu sen? okul yok mu yarın?"

"yarın öğleden sonra gidicem, işim var, şimdi yatıcam" diyorum.. ve sanırım yalan söylüyorum, çünkü yarın sabahın yedisinde uyanacak ve derse girmek için evden çıkacağım.. bir hatun gelecek yarın, garajdan onu alacam.. ya da, du bi saniye, yoksa bu hatun sınıftan biri mi olsa? barda karşılaşsak? klasik öykü kurguları hepsi… basit.


bir öykü yazmaya çalışıyorum.. bir odadayım.. hep aynı odadayım! ve sanırım bir öykü yazamadım.. olsun.. şimdi de uyuyacağım…


***


uyuyamıyor, kalkıp defterimin arasına sakladığım 10’luk paketten 6 adet dimenhidrinat etkili atraksiyonu alıyorum avucuma.. midem bulanıyor onları her görüşümde! özellikle elimde iken onlar.. bi de suyu alınca diğer elime.. midem bulanıyor.. acı değiller! tatları çok da kötü değil aslında.. ama bazı şeyleri hatırlatıyor bu haplar.. attım ağzıma.. ve su.. kusmak üzereyim ama olmaz.. 15 dakika.. sadece 15.. sonra yoluna girecek her şey.. girecek mi gerçekten? valide uflayıp pufluyor oğlu hâlâ uyumadı diye.. bişi de diyemiyor.. hadi yat anlamında bir 'uff' sesi.. sanki sıcaktan bunalmış da öylesine söyleniyormuş gibi.. ama öyle değil işte..


telefonumu elime alıp bir numarayı tuşluyorum, karşı taraftan bir ses geliyor; "aradığınız numara geçici olarak servis dışı olmuştur, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz."


daha sonra? her gün aynı şeyi duymaktan bıktım.. 2 yıldır aynı şeyi söylüyor bu karı bana; daha sonra dene! 'geçici olarak'mış demek?


telefonumu başucuma koyup gece lambasını söndürüyorum, saat 6 olmuş.. güneş doğmak üzere.. midem hareketleniyor.. unutmuşum.. birden seviniyorum.. işte.. başlıyor.. hemen yatağıma yatıyorum.. 3 dakika sonra şakaklarım uyuşuyor.. sonrada parmaklarım.. gözlerim ağırlaşıyor.. yarım saat sonrasındaysa -ne kadar çabuk geçti bu zaman- çalar saat.. valide kalkıyor, peder de, birileri işe gidiyor işte.. gözlerim kapalı.. ağırım.. ama uyku yok.. bitkisel hayat gibi bişi.. dış dünyada nelerin olduğunu hissedebiliyorsunuz ama aynı zamanda rüya görüyor da olabilirsiniz, halüsinasyonlar da.. ya da rüya gördüğünüzü zannediyorsunuzdur hatta her şeyi zannetmeye başlarsınız bu akış içinde.. her şeyi zannettiğiniz bir zaman dilimi.. hiçbir şeyden emin olamıyorsunuz..


sanrılar görmeye başlamadan önce her cümlenin sonunda ‘sanırım’ dersiniz.. olaylar karşısındaki emin olma duyunuzu yitirdikten sonra sanrılar kendiliğinden belirecektir.. bunları nerden mi biliyorum? hayır bir psikolog değilim ben ama emin olun psikologlar da hastalarına verdikleri hapları kendi üzerlerinde denemiş değiller..

bir yarım saat daha geçiyor, annem kardeşlerimi kaldırıyor bu kez, ve yeğenimi, işe ve okula gitme vakti.. daha sonra ben.. ben? ama.. ama ben..


"hasta mısın oğlum?"

"şeey.. eeaeaa" konuşamıyorum, git başımdan anne, git, bırak beni, böyle iyiyim ben, bırak..

"okula gitmicek misin?"

"gi..de..rim.."

"hadi kalk"

"ta..mam"

"hadi kalk"

"gitmicem bugün"

"olmaz, hadi kalk"


kalkıp, soğuk suyu yüzüme vuruyorum bir kaç kez. kahvaltı yapacak mısın sorusuna sert bir şekilde, hayır diyorum, midem berbat ötesi, başım dehşet, tonlarca demir atmışlar sanki beynime, ağır, çok ağır.. valide yeğenimi okula geçiriyor.. sene başından beri üzerine tek satır yazılmamış bir defteri alıyorum yanıma, ve bir de içine uzun süredir uç koymadığım bir kalemi.. yola çıkıyorum.. kent kart parası cebimde.. kartı doldurmuyorum.. okula yayan gidiyorum.. 2 saat sürüyor.. insanları izliyorum.. napıyor bunca insan? nereye koşuyor? servisleri görüyorum.. içindeki işçilerin hepsi uyuyor.. kaçırılan otobüslerin arkasından küfürler savruluyor.. ne bu telaş? anlam veremiyor ve yoluma devam ediyorum..


okula vardım.. girişteki güvenlik görevlisi gıcık edici bir şekilde bakıyor yüzüme.. dün tartışmıştım onunla, “sana her gün öğrenci kartımı göstericem lan ben” demiştim, kafam çok iyiydi..


seni şikayet edicem” dedi bana.. atılmak için uğraşıyorum.. atmıyorlar.. neden? neden atmıyorlar beni? neden? biliyorum derse girdiler ve geç kaldım ve kafam çok iyi ve bir cümle içinde bu kadar çok ‘ve’ kullanılmaz.. hepsini biliyorum.. c blok 4. kat, 408 numaralı sınıf.. gidiyorum.. merdivenleri çıkıyorum.. öncelikle tuvalete giriyorum.. yüzümü yıkıyorum.. bir kat daha çıkıp koridorun sonuna kadar yürüyorum.. kulağımı kapıya dayadım, hoca sınıfa girmiş mi, ders başlamış mı öğrenmek için, bir gürültü duyuyor ve gerisi geriye dönüp merdivenlerden inmeye başlıyorum..


bir tiple karşılaşıyorum, beni uzun süredir görmediğinden bahsediyor, iyi de bana ne, ben senin arada bir göresi geldiğin için ziyaret edebileceğin bir müze miyim? telefon numaramı soruyor, işte bu yüzden telefon taşımıyorum genelde, arada bir çağrı atarım diyor, veriyorum numaramı ama sanırım son rakamı yanlış söyledim.. görüşelim diyor ve elini uzatıyor..


en aşağıya iniyor ve kütüphaneye giriyorum.. bakalım ne varmış? hiç bişi yok! bugün de japon edebiyatından bir şeyler tırtıklayalım.. bir kaç kitap deniyorum.. sarmıyor.. ayağa kalkıp aşağı iniyorum.. okuldan çıkıyorum güvenlik görevlisine dik dik bakarak.. otobüse binip eve geliyor ve bir yalan uyduruyorum; ders boştu, erken çıktık, vs..


bişiler yazmak için pc'yi açtım.. annem komşuya gideceğini söylüyor, kapı çarpılıp evde yalnız başıma bırakılınca bir porno takıp izliyorum.. boşalıyorum.. sonrasındaysa uyuyorum.. akşam uyandırılıyorum..


"dayı dersim var"

"banane senin dersinden"

"ya lütfen ama ya"

"iyi de banane yapma ödev"

"zayıf alıcam"

"al"


oysa dünya üzerinde benim için en değerli varlık kendisi.. yeğenimin annesi bana bakıyor, kötü şeyler öğretiyorum kızına diye.. ödevine yardım edeyim diye girdiğim odasında, duvarlardaki bir ton poster ile yüz yüze kalıyorum.. ve küçük notlar, şarkı sözleri gibi şeyler, maniler..


telefonum çalıyor,

"alo canım, bugün görmedim seni okulda, derse de girmemişsin, bişi mi var?"

"bişi yok"

"yarın görüşelim mi?"

"her gün görüşmek zorunda mıyız?"

"kırıyorsun beni?"

"neden?"

"sensiz eksik hissediyorum kendimi"

"ama ben kendimi senin yedek parçan gibi hissetmiyorum"

"ya tamam ama keşke başarabilsem."

"başarırsın, iyi geceler"

"kapatıyor musun?"

"bişimi diceksin?"

"yoo oo"

"ee o zaman?"

"hattın diğer tarafında olman bile bana...." sözünü kesiyorum,

"iyi geceler"

"sana da"


sevgilim falan değil kendisi. bir sevgilim var zaten. yurt dışına gidip hayaletini geride bırakan. ve bu yüzden her şeye tersoyum bu aralar. en çok kendime.


gece.. bir öykü yazmaya çalışıyorum.. bir odadayım.. hep aynı odadayım! 3 kişi horluyor! ve kulaklık taktığım halde seslerini engelleyemiyorum.. sanırım ben öykü yazmasını beceremiyorum yaşamayı beceremediğim gibi.. okula da gittiğim yok, yakında atılırım, sanırım bir fabrikada da çalışmayacağım.. genlerimde asırlardır süregelen çalışmışlığın bir yorgunluğu var.. intihar etmem, telaş etmeyin, zaten beceremiyorum.. böylece sürüyor işte.. sürükleniyorum..


// 09.06.2004

8 Haziran 2004

ayyaş

ayyaş


bu mahalleye yeni taşınmıştım.. kimseyi tanımıyordum ve bana bir mutantmışım gibi bakıyordu herkes.. çoğu erkek, mahallenin kahvesinde takılırdı.. işsiz bir yığın tip..


45 yaşında, bira göbekli, kirli sakallı ve aylak bir adamdım.. evim 2. kattaydı.. ve evin karşısında ise bir bakkal vardı.. mahallenin sularının kesik olduğu bir yaz günü bakkala gittim ve "bir bira" dedim.. birayı aldım, parayı ödedim, evimin 5 metre yanında yıkık dökük bir ev vardı.. evin önündeki bir ağacın altına oturdum.. birayı açtım..


yoldan tek tük araba geçerdi.. ve sürekli insanlar.. güzel genç kızlar, pazardan dönen ev hanımları, okuldan çıkmış öğrenciler, ganyan bayiinden -ilk ayakta yan gelip- evine dönen işsizler.. biramı yudumluyordum.. biram bitince bakkala gittim ve "bir bira" dedim.. birayı aldım.. parayı ödedim.. ağacın altına geçtim.. oturdum.. biramı yudumlamaya başladım.. lüks bir araba geçti önümden.. ve güzel genç bir hatun.. ve bir de, 2. ayakta yan gelen bir işsiz.. biramı bitirip yeni bir tanesini almak için bakkala yönelince, bir ses duydum.. "bakar mısın, bana ekmek alır mısın?"


şaşırmıştım.. bir ev hanımı, benim gibi birine ekmek mi aldırıyordu? sepeti uzattı.. parasını aldım.. kaç tane, diye sordum ve daha sonra ekmeklerini alıp sepetine yerleştirdim.. 40'larında olmasına rağmen hayattaydı hâlâ.. o sepeti çekerken, ben bakkala döndüm ve "bir bira" dedim.. bakkal yaşlı bir adamdı ve üç tane oğlan yapmıştı aleti hayattayken.. 3 adet oğlan, biri askerden yeni gelmiş, bir diğeri 25'lerinde, ve en büyükleri ise 30'larında.. üçü de işsizdi.. hayır işsiz değillerdi aslında, nasıl olsa bir bakkalları vardı, ganyan için para da.. çalışmıyorlardı.. yemek yapan bir anne, çeşmesi akan bir ev ve at yarışı.. geri dönüp her gün bira yudumladığım ağacın altına yönelmişken bir ses duydum, evimin yanındaki kahveden bir adam sesleniyordu.. gittim.. elini uzattı ve tokalaştı.. “merhaba, bu mahallede kimseyi tanımıyorsunuz sanırım eğer tanışmak isterseniz.”


merak ettiğiniz şey ne?” dedim,

şey biz arkadaşlarla sizi çok gizemli bulduk, ne iş yaparsınız geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz acaba, 2 aydır her gün o ağacın altında içiyorsunuz, acaba kimsesiz misiniz?”

yazarım” dedim.

yazar mı?” dedi.

evet” dedim, “öyküler yazarım ve bana para verirler.. ben de parayı biraya ve yumurtaya, tüpe ve suya yatırırım.”

ilginç” dedi.

evet” dedim “ben de bilmiyorum nasıl olduğunu ama yazdığım deli saçmaları için birileri para ödüyor.. neyse tanıştığımıza memnun oldum.”

ben de” dedi, “bazen aramıza katılabilirsiniz, kumar sever misiniz?” anlaşılan iki elde yolunacak bir tavuk gibi görünüyordum onlara.

evet” dedim, bir masaya geçtik, pokerdi oyunun adı ve ben ilk kez oynuyor değildim elbette.. onlara benim gibi bir ayyaşa bu oyunun nasıl oynandığını öğretip öğretemeyeceklerini sordum. içlerinden bir tanesi, gülerek anlatmaya başladı.. ve oyuna başladık.. ve oyunu bitirdik, acemi şansı işte deyip masadan kalktım.. kazandığım para ile bakkala girdim ve “2 bira, 1 yumurta bir ekmek” dedim.. az önce ekmek aldığım kadın balkonda oturmuş örgü örüyordu..


ertesi gün sabahın dokuzunda kapım çaldı.. kiramı ödemiştim bu ay ve başka kimse de gelmemişti taşındığımdan beri.. yazdığım öyküyü yarıda bırakıp kapıyı açtım.. ekmek aldıran kadın karşımdaydı.. ya da örgü ören kadın.. ya da her neyse işte, dünya üzerindeki bilmem kaç milyar çatlaktan biri karşımdaydı.. ve ben tüm çatlakları doldurmak için yaratılmıştım.. hiç vakit kaybetmeden ve duraksamadan, “içeri geç” dedim “ve öykümü bitirene kadar bekle”

çok hızlısın” dedi “ve nasıl bu kadar eminsin.”

ben anlarım” dedim, “senin gibi yüzlercesi ile güreştim ben, gözünden anlarım bir kadının ne istediğini ve şimdi, eğer başarabiliyorsan –genelde başaramazlar, hiç bir zaman başaramazlar, asla başaramayacaklar- sesini çıkarmadan otur.”


terliklerini çıkardı ve öykü yazdığım odada oturacak bir yer aradı

otursana” dedim “kral suiti için daha 1000 kitap yazmalıyım, ben çok satan biri değilim güzelim”


halıya oturdu.. rekora koşuyordu, tam beş dakikadır çıt çıkarmamıştı.


tık tık tık.. tık tık.. tık tık tık tık tık. durdum ve sigara paketimi attım önüne, ardından öyküme devam ettim. tık tık tık..


sigarayı yaktı ve bir kenara atılmış üç beş şiirimi kestirdi gözüne.. kağıtları eline aldı ve 5 dakika sonra,

sen mi yazdın bunları” dedi. asla başaramayacaklar diye düşündüm..

susar mısın?”

ama sen mi yazdın bunları?”

sus”

ama çok güzeller” derin bir nefes aldım ve

ben yazdım ve sus”


10 dakika sonra “ne zaman biticek” dedi.

bilmiyorum” dedim “ve sus!”


öykü bitti.. ayağa kalktım ve yanına gittim.. ayağa kalktı.. sarıldım.. kalçalarını okşarken boynumda nefesini hissettim.. öptüm.. öpüldüm.. güzel değildik ama boşalmıştık yine de.. giyinip evine gitti.. ve bende ağacın altında bira içmeye devam ettim.. güzel bir genç kız geçti önümden.. arkasından bakarken biramı yudumluyordum ve ‘ah keşke’ ile başlayan bir cümle kuruyordum içimden.. sanırım benden geçmişti artık.. öykü yazacak ve kaybedecektim.. ama yine de, ben yirmisindeyken on beşinde olan biri ile kırkbeşine geldiğim bir zamanda vuruşmak hayatta tutuyordu beni.. ve öyküler öyküler öyküler.. ölmek için daha vakit vardı.. biramdan bir yudum aldım ve ekmekleri sepete yerleştirdim..


// 08.06.2004