menü içerik felan falan
26 Nisan 2014
yolumuz uzun
bugün sabah saatleri itibari ile, şiir olmayan şiirlerimin tamamı eklenmiş oldu bloga. geriye daha bi sürü sürü zırvalamalar kaldı ama, ne zaman sonlanır da çıkar aydınlıklar karanlığa, ve ferahlarız, hiçbir şey göremediğimiz için, bilemiyorum. bakalım.
çok iyiyim
bir insanın
kendi reklamını
kendini överek yapması kadar
itici bir şey yoktur ve
böyle bir durumda
dünyanın en harikulade
yapıtını da
ortaya koymuş olsa
bunu sunarken
oluşturduğu kibir
her şeyin önüne geçip
beni geri çeker
26.nisan.2014
21 Nisan 2014
çimento kiremit su
blog inşa halindedir. henüz sadece, şiir olmayan şiirlerimin yüzde ellisini ve bir kaç öykümü ekleyebildim. zaman içinde hepsi, yazıldığı zaman dilimlerine göre, haritadaki yerini kapsayacaktır efenim. ardından beş kitabımın pdf'ini eklerik. ilerde para bulabilirsek basarız da hatta onları, isteyen olursa.. evet efenim, bandrolsüz olarak tabe..
do it yourself
stay underground
fuck copyright
20 Nisan 2014
s.e no:22 - giriş yazısı
bazen, işsiz kalırsın. bazense,
çalışmak istemediğin halde, işe gitmek zorundasındır. bazen seni işten atarlar,
bazense sen kendin işi bırakırsın. bazen, çalışmak istediğin halde, bir iş
bulamaz, bazense gelen iş önerilerini askıya alırsın. 4 aydır fanzin
çıkarmıyorum…
bazen, bir fanzin çıkarmak
istediğin halde, yeterli içeriği bulamazsın. bazense, yeterli malzemeye sahip
olduğun halde, onları toparlayıp, bir fanzin hazırlayamazsın. ve ben, bazen
fanzin çıkarmıyorum işte, ama sadece bazen.
aslında şu an, bahsi burada
kapatabilir, ve yazdığım kadarından çıkaracağınız anlamlara teslim edebilirim
kendimi. ama yapmayacağım galiba, her ne kadar, bundan sonrası, ilk iki
paragrafın, tefsiri olacak olsa da.
bir fanzinle, iş arasında, ama elbette
eylemsel bazda, dolaylı yollardan bile, bir bağlantı kuramazsınız. para
kazanmak için fanzin çıkartıyorsanız, zaten bu eylem, bir işe dönüşmüştür. kâr
amacı gütmeden bir işle iştigal halindeyseniz, zaten kendinizi çalışıyormuş
gibi hissetmezsiniz. bir işi sürdürebilmek için, eğer gerekli olan en önemli
kriter, o işten para kazanabilmeniz ise, işin içine, kenarına köşesine, çeşitli
süslemeler yapar ya da ek donatımlarla ortalığı şenlendirmek zorunda
kalabilirsiniz. bir derginin sonraki sayısının çıkıp çıkmayacağını belirleyecek
olan tek koşul, bir önceki sayının satıp satmayacağı ise, boku yemişsiniz
demektir. bu bir fanzin için bile geçerli olabilir ve aynı koşullarda o fanzin
de boku yer. hatta, bu koşullara haiz bir yazar, bir sonraki romanını, bahsi
geçen pamuk ipliğine bağladıysa, bok yemeyi de hakkediyordur.
csns yayınları, mali
imkansızlıkların çevrelediği ihtimallerle hayatını şekillendiren bir kuruluş
olduğu halde, elbette böylesi tutarsız güftelere kulak kabartmıyor. ancak
söylemem gerekir ki, biz bu fanzinleri pek basamıyoruz abi, çünkü yeteri kadar
paramız yok. ama çıkarmaya devam etmemize engel değil bu. yerel bir fanziniz
zaten. ve yazarlarımızın pek çoğunun da, parayla yazı arasında kurdukları
bağıntı, hipotenüsün kosinüs ile arasında kurdukları bağa, hiç mi hiç
benzemiyor. ki hayatım boyunca, canım bir fanzin çıkarmak istediği zaman,
içerik sıkıntısına yenik düşmedim. o halde sorun ne moruk?
bir işle, sadece keyfi nedenlerle
meşgul olup, o işi yaparken ortaya çıkan şeyler bütününü, başkalarına da
sunmanın getirdiği külfete neden katlanırsınız? içinizden bazıları, şu an “ne
demek istiyor bu denyo” diye düşünüyor, ardından da o bazılarının bazıları
“hiçbir bok anlattığı yok” diyor, ama ben biliyorum ne anlattığımı, dahası
anlatıp anlatamadığımı da.
bir külfete, para kazanmanın
dışında da katlanmanıza neden olan durumlar vardır. bir arkadaşınızın ev
eşyasını taşımasına yardım etmeniz, işte bu başka durumlardan, ve duygu
durumlarından biridir mesela. yazdığınız zırvaları yayınlamayı seçmeniz de,
benzer bir külfeti gerektirir ve bu külfeti siz bir yayınevinde çalışan
insanlara ya da bir dergiye ya da başka bir şeye, herhangi bir fanzine ya da,
yükleyemiyorsanız, yani bizzat kendiniz kendi kendinize kendinizi yayınlıyorsanız,
elbette bu külfete, ve onun yarattığı angaryalara, ve ayak işlerine,
katlanmanızı sağlayan, motive edici ufak kırıntıların olması gerekir. tabii burada,
söz konusu kişinin, deli bir idealist olmadığını var sayıyorum ve deli bir idealist
olarak takıldığım dönemlerdeki enerjiye haiz değilim artık. on sene öncesinde
de değiliz hiçbirimiz. hiç satmayan dönemlerden geçtik, şimdi, hiç basmayalım
abi dönemlerindeyiz, çok satma ihtimaline rağmen.
uzun uzun uzun bir zamandır,
fanzin çıkarmak içimden gelmiyor. çünkü zaten, o fanzinde yer alacak olan yazıları,
o fanzini çıkarsam da çıkarmasam da okuyacağım. çoğu arkadaşlarıma ait ve
arkadaşlarımın yazılarını zaten, fanzine basmadan önce okuduğum gibi, fanzin
basmayacak olsam da okuyorum. o halde onları ve ek birkaç şeyi daha, bir araya
getirip, fanzin şeklinde sunmanın, para dışında ekstra başka bir moral yapıcı
difüzyonu olmalı ki, devam edebilesin. işyerim bana her ay sonunda, ya da
başında, ya da ortalarında bir yerde, kendi kafalarına göre uygun gördükleri
herhangi bir tarihte, ama mutlaka o ayın içinde, bir ödeme
gerçekleştirmeselerdi, bir süre sonra o işi sürdürmemi, yani her gün belli bir
saatte uyanıp evden çıkmamı ve servisi beklememi, ve iş elbiselerimi giyip
makinenin başına geçmemi ve bir takım plastik materyaller üretip onları topluma
kazandırmamı sağlayan enerji ve kararlılıktan mahrum kalır, ardından bir gün
sabah, işe gitmezdim. ve inanın bana, çıkardığım fanzinin,
onbinmilyonyüzbaloncuk satması dahi, motive edici bir tempo kazanmamı
sağlamazdı bana, ya da karşılığında üçyellibin yediyüz kırk sekiz kuruşluk geri
dönüşü olsaydı, yine başaramazdım, bunu sürdürmeyi. ya da her yeni sayısında üç
tane daha yeni kalıcı okuyucu kazanmamı sağlaması da fayda etmezdi. göz alıcı
yorumlar da beni tatmin eden bir potansiyel barındırmıyor kendi içerisinde. ve buraya kadar söylediğim her şeyde, tamamen
bireysel konuşuyorum ama, yine de yazarlarımızın bir kaçı ile de bir kısmında,
aynı fikirde olabilirim. ki öyleyimdir de muhtemelen.
buraya kadar ki kısımda, yavaş
yavaş da olsa, konumuzun ana fikrine giden kanalları açtığımıza göre, asıl
soruyu soralım? hem asıl hem de aptalca olan soruyu: o halde neden fanzin
çıkartıyorsun be adam? soruyu şu şekilde revize edelim: neden artık fanzin
çıkartmak istemiyorsun? çünkü içimden gelmiyor abi. ama çıkarmaya devam edeceğim,
bu şüphesiz, bir de basıp dağıtmayı becerebilirsek, yaşadık demektir, sırtımız
yere gelmez yani.
ama söz konusu durumdan dolayı
mustarip olacağım bel ve ayak ağrılarımı geçiştirmek üzere yapacağı masajlarla
ruhumu dinlendirecek olan bir köle ısmarlarsınız bana, mahcup olmam.
4 ay aradan sonra, yine sizlerle beraberiz. ve
bu sayıda da, her zaman yaptığımız gibi, çok ilgi çekici yazarlarımızın, hiç de
ilgi çekmeyen zırvalarını, büyük bir orantısızlık yasası ile, derledik.
gazamız mübarek ola. amin.
20.nisan.2014
16 Nisan 2014
kırık 2
hiçbir şey yapmadan öylece oturuyorum..
günlerdir yaptığım tek şey bu. hiçbir şey yapmadan oturmak.. daha doğrusu,
uzanmak.. çift kişilikli bir yatakta, alçıdaki kolumla beraber uzanmış, bir
plan geliştirmeye çalışıyoruz. muhabbeti fena sayılmaz kolumun. sol kolumdan
bahsediyorum. kırık olan o. sağ kolumu ise, şu an, kalemi tutmakla
görevlendirdim. tırnaklarım uzadı, ama kesemiyorum onları. sakallarım da uzadı
ama tıraş olamıyorum. param olsaydı, olurdum. hatta param olsaydı, yemek bile
yerdim anasını satayım. iki gündür bir şey yemedim. yani, son paramın son
kuruşundan sonra demek istiyorum. ev telefonumu geçen hafta kestiler.
internetim, ondan bir ay önce kesilmişti zaten. cep telefonumun şarjı yok. a
söylemeyi unuttum, elektriklerimi on gün kadar önce kesmişlerdi. şu aralar
suyumu da kesmelerini bekliyorum. bugün yarın gelirler. neyse ki ev sahibim,
devlet kadar vicdansız değil, son dört aydır sabrediyor durumuma. bu noktaya
nasıl geldiğimi biliyor olsaydı, sabretmezdi belki. bilmiyorum. bir roman
yazıyorum şu an. başladım ve devam ediyorum. ama evde, romanı bitirmeme yetecek
kadar kâğıt ve kalem yok. olsun. yine de denemek lazım. intihar mektubundan
daha uzun süre oyalar hiç olmazsa beni. karnım o kadar açkı. ve canım
sıkılıyor. ve param yok. ve hiç arkadaşım kalmadı. yani nerdeyse, hiç.. iş aramıyorum
çünkü sol kolum alçıda. hastaneye gitmiyorum, çünkü zaten kolumu ikinci kez
kendi isteğimle kırdığımda, amacım rapor almaktı. beni işten attıkları için,
hastaneye gitmeme de gerek kalmadı. zamanı gelince, kendim çıkartırım alçıyı.
ama o güne kadar hayatta kalacak mıyım bilmiyorum. işleri bu derece
kötüleştirenin ben olduğumu söyleyebilirdiniz, size hikâyemi anlatsaydım. ama
yapmayacağım. daha doğrusu, yapamam. benden yazar olmaz ve bu romanı da
tamamlayamam. hatta şu an can çekişmeye başladı bile, roman. hatta ne var
biliyor musunuz, evet sol kolum alçıda ama ikinci kez kırılmış değil, ilk kez
kırıldı ve hâlâ raporluyum. az önce yemek yedim ve şu an bir bilgisayarda
yazıyorum bunları. ailemle yaşıyorum. ve 3 hafta sonra alçı çıkacak. ama o
lanet yere geri dönmek istemiyorum. tekrar çalışmak istemiyorum. yazmam karşılığında
ayda beş yüz lira verecek bir kaynağım olsaydı, durmadan yazabilirdim. şu anda
da onu deniyorum ama olmuyor. bir sürü sorun, ensemde, nefes almama fırsat
vermemek için sürekli soluk boruma dolanıyorlar. birini atıyorsun, başka bir
tanesini başlıyor ve bu bir bahane değil herhangi bir şey için. yani olmamalı.
fırsat eşitliği var sonuçta. öyle deniyor. öyle kabul ediyoruz. çalışan kazanır.
ama ben çalışmak istemiyorum. hiçbir şekilde hem de. yazmak da buna dâhil. para
için yapabileceğim hiçbir şey yok dünya üzerinde. ve size en başta, hiç para
olmadığını söylemiştim ya. bak bu doğru işte. gerçekten. ailemde de yok. ama
neyse ki bakkal, giriş kurgusundaki ev sahibi gibi bekleyebilen biri.
yazdırıyorum. yazar değilim. yazdıranım. en sevdiğim yazar, bakkalım. üzerine
tanımam. ve dahası, hayatı boyunca, yazdıkları okunmaya değer bulunmayacak bir
adamın sızlanmaları ile canınızı sıktığımın farkındayım. kısa keselim o halde..
aridoverci. böyle mi okunuyordu? nasıl yazıldığını zaten bilmiyorum..
26 Mart 2014
kırık 1
her şeyi kaybettiğini düşünmeye başlarsın.. bu, zamanla olur. ilk
sevgilinden ayrıldığında ya da ilk işini kaybettiğinde değil.. ya da istediğin
bölümü kazanamadığında.. hayır! bunlarla bir ilgisi yok, kaybediyor olduğunun
bilincine varışının.. umut, daima varlığını sürdürmeye devam eder.. bir şeylerin
değişeceğinin, bir şeyleri değiştirebileceğinin; yola, farklı bir rotayla da
olsa, devam edebileceğinin yanılsamasına kapı açan o saf ışık demetleri, odana girecek
bir delik bulur daima, zihninde ki kör karanlığa.. bu olmazsa diğeri olur, ya
da beş yıl sonra belki, dedirten o, aptal algı.. algı bozukluğu falan değil,
burada bir bozukluk göremiyorum ben.. eğer, referans çizgimizi, normal olana
göre alacaksak, ve normali, çoğunluk ya da tıp, bilim, din, tarih, toplumsal
normlar, duygusal algoritmalar veya aile bağları belirliyorsa.. burada bir
sorun yok.. her zaman, her koşulda, yapmak isteyip başaramadığın herhangi bir
şey için, olumsuzluğu olumlayan bir bahane ya da yeniden denemek için bir neden
bulabilirsin.. hatta, her hâlükârda, başka bir yol olduğunu söylerler sana..
nefes alıp verdiğini ve buna devam etmen gerektiğini ispatlamak için o kadar
çok masal anlatırlar ki, tırlatmanın eşiğinde kurduğun cümleler, anlamını
yitirir.. sessiz kalma hakkını kullanabilirsin pek tabii, ama hareket etmeme
hakkını asla..
çalışmak zorundasındır ve çalışmak istemediğini söylediğinde, kimse
istemiyor ki denir, ama buna mecbur olduğuna inananların hakimiyetinde, -hatta
karşı durduğun her şeyin yanlış olduğuna inananların hakimiyetinde- onlara ayak
uydurmaya mecbur bırakılırsın.. insan toplumu, bir mecburiyetler ordusudur. bir
arada yaşamı sürdürmek için yapmak zorunda olduğumuz mecburiyetler bütünü.. ve
bu bütünler, tarih boyunca artarak devam edip, modernizmle beraber güçlü bir
yalana işlenmiştir; yardımlaşma ve iş bölümü.. ve şu an ben, bu iş bölümünün,
elektronik sayaçların dış plastik aksamını üretme görevini üstlenen plastik
enjeksiyon mecburiyetine, iş olarak bakmadığımda, normalin dışına çıkıyorum..
biraz daha dışına çıkarsam, bu normalinizin, sadece düşünsel bazda değil,
yaşamsal bazda da dışına çıkarsam, yaşayabileceğim bir orman aramam gerekiyor..
her şeyi kaybettiğini düşünmeye başlarsın ve bu zamanla olur. olan
şey, yani kaybedilen, normallik algısıdır.. insan toplumunun algısal
safsatasıdır diyelim.. çünkü, sol kolum kırıldığı için mutluyum, çünkü bir ay
işe gitmicem. bir ay evden çıkmamı gerektiren pek bir şey de olmayacak.. kolum
kırıldığı için mutluyum.. hatta sol ayağımı kaybedip iş görememezlik raporu
alsaydım mutluluktan ölecektim.. ama ne
var biliyor musunuz? asıl, benim gibi, tamamen, her türlü normallik algınızı
kaybeden bi kaç tiple ormanda olsaydım, eh, o zaman işte, mutluluktan doğacaktım..
ama dediğim gibi, bu, zamanla olur..
tek kolla ancak bu kadar..
25 Şubat 2014
caz (karışık)
Caz (karışık)
havaya can sıkıntısı hakimdi. oturuyorduk. evde. karşılıklı iki kanepe. müzik yok, ses yok, diyalog, görüntü, göz göze gelmek.. hiçbir şey.. bacak bacak üstüne atmış, ve havada kalan ayağımı sallıyordum ben. o ise, tırnaklarını yemekle meşguldü. bacak bacak üstüne pozisyonundan, iki ayağı da yere basan pozisyonuna geçtim. var mı öyle bir şey, ya da durumu tarif edebildim mi bilmiyorum.. yeteneksiz bir yazarım zaten. sağ ayağımı, topuğumu yerden kesmeyecek kadar kaldırıp yere vurmaya başladım bu kez. bir ritim tutuyor sayılmazdım, ama müzikten anlamayan birine göre, gayet pek tabii öyle görülecektim ve bazılarımızın sigarayla arasında olan ölümsüz aşkına inanmayanlar için de elbette para kaybıydı, bu iş. hele ki sigarayı, bakkaldan içime hazır halde almaktansa, tütün ve kağıt alarak kendiniz içilebilir hale sokuyor iseniz, bu israfa zamanı da katabilirlerdi. o da öyle yaptı. o an.. tam elimi, tütün torbasına doğru uzattığım anda
“günde ne kadar zamanını alıyor dersin bu iş?”
“hangisi? sbi saat gidiş bi saat gelişi de sayarsak on” dedim, çalıştığım fabrikayı kast ettiğini sanarak.
“o değil yahu” dedi, eliyle sigara içiyor gibi bir işaret yaparak
“haa o mu” dedim, “bilmem, hiç düşünmedim bunu”
“düşünseydin iyi ederdin” dedi, “sürekli olarak hiçbir şeye yetişemediğini de hesaba katarsak”
“yetişemiyor olmaktan şikayet eder bir halimi gördün mü benim? ya senin ki? sen onu düşündün mü?” bir elimle tırnak yemekten bahsettiğimi tariflerken ekledim “can sıkıntısını geçici süre çözmenin farklı metotları var işte”
bir süre daha konuşmadan oturduk.. ben sigaramı içerken o, bu kez de, saçları ile oynamaya başladı. sarı ve uzundu. yeni boyatmıştı daha ve ben sevmemiştim. ve bunu o da biliyordu. ve sevgili olduğumuzdan bu yana, altıncı kez, tekrar, o aptal soruyu sordu: “ayrılalım mı?” ve ben, daha önce ki beş keresinde verdiğim cevabı değiştirdim, “olur”.
daha önceki beş keresinde, “sen bilirsin” demiştim, ama bu kez, “fark etmez” tınısında söylenen bir “olur” idi cevabım daha çok, geçmişte söylediğim “ben istemiyorum ama istediğin buysa sana engel olmayacağım” anlamını ve ses tonunu barındıran bir “sen bilirsin” değildi. şimdi sadece kısa ve net olarak, “olur” demiştim ve bu, “bana uyar” demenin kısa versiyonu gibiydi.
şaşırmadı. onu uzun zamandır şaşırtan bir şey yapmamıştım zaten. hoş bunun için uğraşıyor da sayılmazdım, ansızın eve elinde çiçekle gelmek gibi mesela, ya da telefona alo dediğinde, pat diye “aşkım” ile lafa başlamak gibi, o sırada herkesin içindeyken hatta, bir metro yolculuğundayken mesela.. ve o bunu istiyordu. sormuştu hatta, bir keresinde, onunla beraber metroda iken, bir ön sıradaki elemanın telefonda sevgilisi ile olan konuşmasına şahit olmuştuk ve kapılar açılıp da, trenden dışarı çıktığımız anda, bana “gördün mü” dedi, “adam ne kadar rahattı konuşurken”
“ben de rahatım” dedim, “her zaman hem de”
ve onu orada, istasyonda, sarılarak üstelik, öpmeye başladım ve bana karşı koyup, birkaç saniye direndikten sonra, onu, yani dudaklarını serbest bırakınca, “bunu ben istediğim için yaptın” dedi, “içinden geldiği için değil”
“istediğin şey bu muydu?” dedim, “istediğin şey buydu. karşılık vermediğin şey de öyle. bana eşlik etmediğin”
“ben öyle söylemesem öpmezdin”
“tamam elif” dedim, “sen haklısın, doğru.. ama ben sıkıldım bu saçmalıklardan”
işte o gün, ilk telaffuz edişi idi, ‘ayrılalım mı’yı. benim de ilk “sen bilirsin” deyişim. ve ardından, böyle söylediğim için, o, dudaklarıma yapışmış, bir öpüşme, üstelik uzun bir öpüşme faslı sonrası, “şaka yaptım” demişti, “manyak, bi de ben bilirmişim ya. hemen de alınıyorsun”
alınmıyordum oysa, gerçekten bugüne kadar alınıp kırıldığım pek bir şey olmamıştı yaşamım da, kırıldığım çok şey olmuştu evet ama alıngan değildim, zannediyorum.. belki de algından ve farkında değildim. Ama başkalarına göre fazlasıyla rahat bulunurdum, ve ona batan da, belki, bu rahatlığımdı, herhangi bir sorun karşısında ki, sorunu büyütmeyen tavrımı o lakaytlık olarak görüyordu. değildi. sorunlar daima vardı zaten. her zaman, herkesle, her zaman olabilecek, basit ya da derin sorunlar. ama ‘bakmazsan görmezsin’ adında bir ilke edinmiştim kendime yıllar önce, yaşamı kolaylaştıran bir yöntem. bu elbette, kalbime saplayacağı bir bıçağı elinde taşıyan bir heriften gözlerimi kaçıracağım anlamına gelmiyordu ama, beraber aynı evi, ve belki bir anlamda da, hayatı paylaştığım bir hatunun, en sevmediğim huyunu, değiştirmek için az da olsa bir çaba ve enerji harcayacağım anlamına da gelmiyordu. o saçlarını sürekli bir takım renklere boyuyordu ve bence siyah iyiydi, yani boyasız hali, ama bundan şikayet eder durumda değildim, ya da bazen, özellikle bir ortamda kıskandığı güzel bir hatun varken, bana daha çok sırnaşıp nerdeyse kucağımda oturur vaziyette takılmasına karşı duracağım.. yaptığı hiçbir hareketten rahatsız olmuyordum, bir noktada kıskançlığının evirildiği güvensizlik durumu hariç.. ve bu evirilmeye katkı sağlayan hiçbir hareketim de olmamıştı üstelik. sanırım olmamıştı. Bu yaşananların bir de onun ağzından yazılmasını çok isterdim..
ikinci seferinde.. yine bir ortamda kıskançlıkla sırnaşıp çalıştığı için, “bi dakka izin verir misin” demiştim, “sigara sarmam lazım”
o sırada evdeydik ve evde, onun burak adında bir arkadaşı, benim de zeynep ve turgut adında iki arkadaşım vardı. elif, sigara sarmama izin vermediği için, zeynep’e, “bi sigara sarsana ya” demiştim, ve bir hışımla kalkıp, mutfağa gitti ben böyle deyince. peşinden gitmedim tabii ki.. “tamam boş ver ben sararım” deyip, tütün torbama uzandım. döndüğünde elimde ki sigarayı görünce, bana, herkesin içinde, “bi gün evlenirsek, nikah şahitlerimiz, çakmakla sigara olsun mu” demişti, “biri bi masada diğeri diğer masa da oturur”
ben de hiç alınmadan, gayet sakin bir şekilde, “nikah memuru da kül tablası olacaksa uyar” demiştim, herkes gülmüştü, o da.. ama herkes gittikten sonra, yine “ayrılalım mı” dedi, ben de “sen bilirsin” dediğim için tekrar dudaklarıma yapışıp, onun öncesinde, “ben bilmem eşim bilir diyorsun yani” demişti, gülerek. bir anda ciddiyetten geyiğe nasıl dönebildiğini öğrenmek isterdim, yazarken çok işime yarayabilirdi..
aa evet tabii, ben hemen hemen her konuya, yazıma nasıl bir güç verebilir diye bakıyorum, hatta yazdıklarımı okumayan bir hatunla sevgili olmayı geç, katiyen aynı odada beş dakikadan fazla kalamam bile.. (!)
o hiç okumuyordu yazdıklarımı.. elif yani.. ve bu bana iyi geliyordu. gerçekten iyi. belki gizlice okuyor da olabilirdi ama, gündemimize bir parça bile, yazı ve yazmak ve edebiyat girmediği için aslında, onunla beraberdim. beni onunla beraber olmaya ikna eden nedenlerden biri de bu olmuştu. yazan bir insan için, bu eylem, hayatın bütününde yüzde birlik bir kısmın ötesini kapsıyorsa, tehlikeli olabilir. ne demek istediğimi daha sonra açıklarım. yani başka bir seferinde. başka bir yerde. başka bir zamanda.. dağıtmadan devam edecek olursam, üç dört ve beşinci seferlerinde de, benzer süreçler yaşandı. onları da anlatıp öyküyü gereksiz yere uzatmak istemiyorum.. sayfa başına para kazananların işi, o uzun ve gereksiz ve önemsiz detaylar.. bi de lars von trier yapıyor bunu, ama onun ki parayla ilgili değil, daha çok ben ve benim gibiler sıkılıp izlemesin diye.. ki bu konuda başarılı lars amca, izlemiyorum.
dediğim gibi, havaya can sıkıntısının hakim olduğu bir günde oturuyorduk ve vakit akşamüstünü çeyrek geçiyordu.. ortada hemen hemen hiçbir şey yokken, “ayrılalım mı” dediğinde elif, “olur” demiştim ve telefonum da o sırada çalmıştı ve meşgule atıp telefonu da ona doğru attım. fırlatmadım yahu, öyle değil, oturduğu koltuğun üzerine yani. Kimin aradığını o sormadan daha.
ayağa kalkıp yürürken, “nereye” diye sordu, “bakkala” dedim, “istediğin bir şey var mı?”
“yok”
“tamam, gelirim iki dakkaya”
“biz şimdi ayrıldık mı” dedi, gayet ciddi bir şekilde,
“evet” dedim çok net bir şekilde. odadan çıktım. holde bir iki dakika, mont ve ayakkabı için oyalanıp, ardından kapıyı yavaşça, tam kapanmayacak şekilde çekip çıktım
döndüğümde evde değildi. ilk biramı açıp, hiç ama hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. televizyonu açmak. hiçbir kanalda bir dakikadan fazla kalmayacak şekilde, yaklaşık olarak iki saat takıldım öyle.. dört bira. Bol sigara. Zihin uyuşturmasına iyi gelir, her birinde çok az kalınıp atlanan tv.. ya da benzer bir görüntü akışı da olabilir duygu barındırmasına izin vermeyin yeter.. Uyuşturucu olarak, zihin uyuşması, kullanılan şeyin (uyuşturucu maddelerden değil, televizyon vb şeylerden bahsediyorum, insansız belgesel de olabilir, hayvan veya kimya fizik uzay belgeselleri. Ve televizyon karşısında çok uzun kalananları ağır bağımlı ve beyni yıkanmış olarak kalkabilir ekran başından, yatağa uyuyakalabilir, ben anlamsızca her kanalda bir dakika falan gezip turluyorum uyuşmak için, daha doğrusu hiçbir şey düşünmemek için.. yalnızken yapılır.
telefon çaldı sonra. tekrar. zeynep’ti arayan. daha önce de o aramıştı. meşgule attığım sırada.. bu kez açtım.
“alo”
“napıyorsun”
“hiç ya zeynep.. sen?”
“ya şey, şu elife almak istediğin şeyi buldum ben, fiyatı biraz tuzlu da, ayarlatırım elemana bir şeyler, dükkan arkadaşımın zaten”
“o hediye için çok geç” dedim
“çok mu geç” dedi
“evet” dedim, “ayrılmışız biz, yani, galiba, bilmiyorum da, öyle herhalde, her neyse, sağ ol gene de, uğraştırdım seni de”
“önemli değil de, iyi misin sen?”
“he ya” dedim, “televizyon izliyorum”
“iyisin yani, televizyon?”
“evet, bitti mi? kapatıcam”
“geleyim istersen diyecem ama gene sorun yapacak seninki”
“görüşürüz”
“hıhım”
telefonu kapattığım anda odada bir sandalye hareket etti ve masanın altından elif çıktı. şapkadan tavşan çıkartmak daha kolay olmalı, masa altından sevgili çıkartmakla kıyaslarsak
“şimdi ayrıldık işte” dedim ona, “az öncesine kadar emin değildim ama şimdi tamamdır”
“ya özür dilerim.. ama.. ben..” dedi
“bakkala gittiğimde kimin aradığına baktın öyle değil mi” dedim
“evet” dedi, ağlıyordu
“sonrasında ben bu sikik eve tekrar geldiğimde, neyle meşgul olduğumu da gördün öyle değil mi?” dedim
“evet” dedi, “televizyon izliyordun”
“izliyordum yani. öyle mi?”
“yani aslında, seni televizyon izlerken ilk kez gördüm ama”
“izliyordum yani”
“pek izliyor sayılmazdın”
“ardından sikik hediyen için yapılan telefon konuşmasına kadar hiçbir şey seni o masanın altından kalkman için ikna etmedi ama”
“ya ben” dedi, “sanmıştım ki...”
“insanlar, bazen, bazı şeyleri sanarlar.. ip nerde kopar biliyor musun, sandıkları şeyin peşinden gitmekten vazgeçmeleri için, gerçeğin güneş gibi parlamasını beklediklerinde..”
tekrar özür diledi. ve tekrar. ardından bir tekrar daha.. ve bu anı, ikinci kez yaşayışımızdı. özürler ve üzgünümler.. bu arada, ilki, beşinci tekrar kısmından sonrasındaydı. ve evet, klişe bir konuyu zenginleştirmek için araya un da serpebilirdim ama, yapmadım, gerçekten can sıkıcı bir günde, başka bir can sıkıcı günü anlatmaktan başka, yapacak bir şey gelmedi elimden.. ve eğer, bir kez daha, bana, iki ay boyunca sevgili olmamız için diretirse biri, teslim olup denemeyi kabul etmeden önce ondan sigaraya başlamasını isteyeceğim. zaten sigara içiyorsa, boktan meseleler için iki ay diretmez, sigara yaşamın rutnini dengeleyen bir panzehirdir çünkü. her şey olabilir sigara, her şeye karşılık gelebilir, bir türk dünyaya bedel mi bilmiyorum, ama sigaranın bin sevgiliye bedel olduğunu söyleyebilirim.. ayrıldık tabii ki, “sana sigaranı ben sararım” dediği halde üstelik, o gün, evden çıktım, ve bi daha da dönmedim. onun eviydi. benim evim olsaydı, televizyonun ne işi olurdu ki zaten?
not: başlık, jazztral'ın, bu öyküyü yazdığım sırada bana açtığı fonlardır.. başlık bulamayan adamın hüzünlü öyküsü de olabilir ya da bu notun da başlığı..
25.şubat.2014
20 Şubat 2014
test
berbat bi gece geçirdiğimi söyledim ona
“nasıl berbat bir gece geçirirsin” dedi
“berbat bi geceyi, nasıl geçirirsin?” dedim. o, sözümü kestiğinin farkında olmayarak konuşmaya devam ederken, şıkları saymaya başladım:
a) üst üste sigara içerek
b) bu arada, duvarları izleyerek
c) bu ikisi ile birlikte, bir şişe viskiye sek olarak tek başına girişerek
d) bu üçünü de…
“ne diyon sen ya” dedi
“sen ne diyon ya” dedim
“beni dinlemiyormuşsun” dedi
“her ikimiz de birbirimizi dinlemiyorduk ama, kadınlar her zaman haklıdır” dedim. bu sırada sigaramı yakıyordum. çakmak sesi efekti
“üf ya” dedi
“noldu” dedim
“sigara mı içiyorsun sen?”
“evet”
“hani bırakacaktın”
“izin vermiyorlar”
“kim izin vermiyor ya?”
“sen”
bu arada, evet, belirtmeyi, unutmuşum, telefonda konuşuyorduk, ve telefonu yüzüme kapattı. geçmişte defalarca olduğu gibi. ama bu kez, kendimden emindim, iyi bilirdi, haksız olsa bile karşısındakini suçluluk psikolojisine sokmayı. hazırlıklıydım, hazırlıklıydım çünkü… kötü bir gece geçirdiğimi söylemiş miydim bu arada? unutmuş olabilirim. aşk bazen, insana her şeyi unutturabilir, sonrasında onu unutmak için, geriye kalan ne varsa hatırlamak ister, zorlanırsın. çok mu arabesk oldu? Arada iyi gider.
bekledim. saatler geçti ve gece işe gitmem gerekiyordu. noldu dersiniz? demezsiniz ama. şu sikik öyküyü, sonrasını merak ederek okuyabilecek ve tamamlayacak insan sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyeceği için, onlara da zaten sonrasını, daha önce, geçmişte, bir arkadaş sohbetinde anlatmış olabileceğim için. için, için, için efendim. bendeki şarap
birkaç saat sonra bir mesaj geldi: “napıyosun?”
“hiç” dedim, “sigara içmeye devam ediyorum, ya sen?”
“okuldan çıktım, eve yürüyorum, konuşalım mı?”
öyküyü burada sonlandırıp, size, karşılığında çam sakızı çoban armağanı verilen bir soru sorabilirim, “onu aradım mı, aramadım mı?” gibi. ama. düşününce. son radyo yayınımızda, jazztral ile beraber, o kadar çok hediyeyi, oturup kendimiz tüketmek zorunda kaldık ki, bir daha, insanlara, yaptığımız herhangi bir işte herhangi bir yerde, herhangi bir ödüllü soru sormama kararı aldırmaya kadar gitti, bu mesele. dinliyor musunuz? Alt tarafı sorup sorup hediye dağıtacaktık yayında, basit sorular, hiç cevap gelmedi.. o halde devam edelim
aradım. O “konuşalım mı" diye mesaj attıktan tam iki saat sonra. bu kez de ben sordum, aynı lanet soruyu:
“napıyorsun?”
“hiç. ödev. sen?” güzel sanatlarda bilmemne bölümü okuyordu. okuyabilir. ben işteçalışıyordum ve işten atılmama ramak kalmıştı ve bu onun nerdeyse umurunda bile değild,..
“sigara içmeye devam ediyorum” dedim
“özür dilerim” dedi
bu, genellikle, ya benim de özür dilememi gerektiren konularda, ya da benim de özür dilememi istediği zamanlarda kullandığı bir cümleydi. özür dilerim. a ben de özür dilerim. üzgünüm. ben de üzgünüm. barışalım mı?
bazense, yani ilk zamanlarda, saatlerce zorlardı beni, lanet telefonu açmak, ya da bir cevap yazmak için. öğrenmiştim ama. zamanla tüm burçların kadınsal algoritmasını çözücem, sırayla gidiyorum ve evet başak, üzgünüm ama sıranın sana gelmesi için daha çok burç var sırada, ve başak dediğim bir burç değil, isim, hatunun ismi başak, burcu koçak.. başak terazi akrep yay ve oğlakla kötü tecbülerim oldu. Aynen bu sırayla üstelik. Sırayla gittiğimi söylemiştim.. kova burcu kadınlar ve dört memesi olan uzaylılar (gerçeğe çağrı adlı bilimkurgu filmindeki gibi) sevgilim olmak için, boydan profilden ve yakın çekim yüz fotoğrafları ile en sevdikleri gök cisminin adını el yazısı yazdıkları bir mektup ggönderebilir. Başka bir şey yazmasınlar, el yazısından kişilik analiz yapabiliyorum.. geyiği bırakırsak, ne diyordum jessika?
“en son sevgiliniz özür dilemişti efendim"
“hah tamam hatırladım"
“ne için?” dedim, üzerine gitmektense
“kötü bir gece geçirmişsin, anlayamamıştım”
“ve gece işe gidicem”
“gitmek zorunda mısın?” dedi, tahminen bu arada dudaklarını büzüyordu
“hı hı” dedim
“gitmesen olmaz mı?”
“işten atarlar”
“daha iyi bir iş bulsana”
bu teklifi, hayatı boyunca hiç çalışmamış veya bi süre işsiz kalsa da durumu kotarabilecek durumda olan insanlar, rahatlıkla kullanılabilir
“beynimi düzecek bir işten bahsediyorsun yani?” dedim, ve araya girmesine fırsat vermeden ekledim “o tip işlerin ağzına sokayım”
“kaba konuşma benimle” dedi
“kaba?” dedim
“cinsiyetçi” dedi
“pardon ama hangi kısmı cinsiyetçi bunun? bir işin ağzına vericek oluşum mu? bir beynim olduğunu kabul edişim ve onun düzelecek olması mı? Beynimi düzecek bir işe ağzına sokayım dedim sadece, neresi cinsiyetçi bunun anlamadım?”
“madonna seni anlıyor olmalı” dedi. madonna diyordu, aramda hiçbir şekilde çekimsel bazda minimal düzeyde bile ivme kazanmamış ve kazanmayacak olan bir hatuna. madonna diyerek hakaret ettiğini düşünüyordu, ama madonna da fena değilmiş hani bi zamanlar
zamanın birinde onu delirtmiş olmam, arkadaşım olan hatunun tekine bu lakabı takmasına neden olmuştu. ve lakabını madonna koyduğu hatun da aslında fena sayılmazdı. en azından türkçe bilmediği ve benim çat pat ingilizcemle anlaştığımız madonna, kafamı düzemiyordu
“madonna seni anlıyor olmalı” dedi
“anlamıyor” dedim, “türkçe bilmiyor o”
“sen ingilizce biliyorsun ama”
“hayır bilmiyorum”
“evet biliyorsun, bir keresinde bana bildiğini söylemiştin”
“bi çok keresinde de bilmediğimi”
“üf ya” dedi. bunu o kadar çok sık söylerdi ki, alışmıştım artık ve bu arada, sayın seyirciler, sayın dinleyenler, sayın okuyucular, sayın sayınlar, o kadar çok kez o kadar çok aynı muhabbete şahit olduğum için, sıkılmıştım gerçekten. bu kez, noldu diye sormayı tercih etmektense, “evet” dedim, “sigara içiyorum”
çakmak sesi efektini almıştı çünkü ahizeden
“hani bırakacaktın” dedi
“madonna izin vermiyor” dedim bu kez. ve gene telefonu yüzümü kapattı. ve ben de, telefonu komple kapatıp, duvara fırlatarak, uykuya dalmıştım. bunu söylediğimden eminim, daha önce, size, ama tekrar edeyim: gece işe gidecektim
uyandım. telefonu yanıma almadan işe gittim ve ertesi sabah eve geldiğimde, baktım, telefona, duvara çarpma sonucu dağılmış halini toparlayarak
bir dolu. bir şeyler bir şeyler. sabah. eve gelirken bi şişe şarap almıştım. divino. black. bir buçukluk. ve bir öykü yazmaya başladım, başka bir öykü. telefonu, evin ücra bir köşesine iterek, öykü bitti, telefou elime aldım, gelenleri hatmettim. Gelen mesajları.. ondan gelen mesajları.. bi kısmını cevapladım, yazdığım öyküyü gönderdim, bir ara konuştuk, sonra uyudum, ve sonra işe gene işe gittim
madonna sordu, “hayırdır, geçen gece iyi değil miydin?”
çat pat ingilizcemle, anladığım kadarıyla konuştuk onunla. ve bana, tahminen, neden işten atılmak üzere olduğumu sordu, ve ben de ona, tahminen, durumu anlatabildim. çünkü, sonrasında, bana, o aynı, aptal cümleyi, kurmamıştı: “başka bir iş bulursun”
seviyordum hatunu, avusturyalıydı, ve orada yaşıyordu. erasmus muhabbetine izmire geldiği vakit tanışmıştık onunla. ve her ortamda, herkes hakkında herkesin her şeyini şapdadanak ortaya dökebilecek olan bir arkadaşım, şu bizim güzel sanatlar güzelinin yanında, yani sevgilim olan güzel sanat güzelinden bahsediyorum.. madonna’yı sormuştu bana. “o napıyo?” diye. orda kopmuştu kıyamet. ardından benim telefonumdan madonna ile olan konuşmalarımızı okumuş, ve her telefon konuşmasında, adını anmaya başlamıştı. göndermelerle birlikte. gerçekten sıkıldığım bir noktada, onunla, son derece tatlı bir akşam sonrası, işe gitmiş, ve sabahında, kötü bir gece geçirdiğimi söylemiştim ona.. olabilirdi.. bir işyerinde her an her şey olabilirdi, hele ki alt kademeden bir işçiyseniz, ki ben, sınıf kavramından bile münezzeh bir insan olarak, diyebilirim ki, herhangi bir yer de, her an, herkesin, başı, sıkışabilir. bizim güzel sanatlar güzelinin bile.. ama o, bunu, anlayamamıştı
gece, ikinci ihtar tutanağını imzalamıştım, ve üçüncüsün de, tazminatsız işten atılabilirdim. ve sormadı. ve söylemedim. ve sonra. bi gün. bitti. bazen biter. bazen bitmesini istediğin için olur bu. bu sefer öyle bir şeydi.. ve, ona, iki şey dışında sözünü verdiğim her şeyi yerine getirmiştim. Ayrıldıktan sonra ona söz verdiğim dövme makinesini bile iletmiştim ortak bir arkadaşımız ile.
Sonra bir gün, bi kaç gün önce, eve geldim. şarap aldım. bi kaç saat önce üçüncü ihtarımı da aldım, ve bunu, madonna’ya söylediğimde, bana dedi ki: “amına koyyim onların”
güzel sanatlar güzelinin güzelliğine veda ettikten sonra ise, yerine getirdiğim bi söz daha vardı, ona bir dövme makinesi almak.. yeni bir iş bulmuştum.. ilk maaşımla aldım.. ayrıldığımız halde bir hediye gönderdim ona, çünkü söz vermiştim, geç de olsa verdiğim sözleri tutarım..
ha bu arada, öykünün başlangıcındaki sorunun cevap şıkları arasında; d şıkkı ise, “bu üçünü de yapamazsınız çünkü iştesinizdir” idi
20 şubat 2014
16 Şubat 2014
static
Static
buluştuk. bir barda. iki sıkı dost olmamıza rağmen, önemli sorunlarımız vardı. anlaşamıyor sayılmazdık aslında, birlikte harika zamanlar da geçirdik, ta ki, o evi tutana kadar. ufak bir ev. o bulmuştu. “eve çıkalım abi ya” demişti, “olmaz mı?”
“olur” dedim ben de, “ama nasıl yapıcaz, ailemizle yaşarken bile parasal anlamda fasolu ilerliyoruz”
“deneriz” dedi. denedik
sonra, yani birkaç ay sonrasında, bir barda buluştuk. bana, napmak istediğimi sordu. ona, çok klasik bir şekilde, “yapmak istediğim hiçbir şey yok” yanıtını verebilirdim ama, bu da çok salakça ve bukowski vari olurdu ve salakça girişilen bukowski pozları eğretiydi, hem yazı da hem de gerçek hayatta. ve dahası, benim yapmak istediğim şeyler de vardı üstelik ve yapıyordum da.. en azından istediğim ve tek başıma yürütebileceğim her şeyi yapıyordum.. küçük şeyler olabilir bunlar, ama beni tatmin ediyordu, büyük beklentiler içinde olmadım hiçbir zaman, büyük işlere kalkıştığım doğru, zaman zaman, ama onlar bir beklenti ve umuttan yoksun, ve yine de büyük bir hırsla girişilen deneylerdi. giderek insanı yılgınlaştıran, duvarda bir delik açma çabaları. gençken.. nefesin tıkanmıyorken ve 3 birayla kafayı bulabiliyorken. ve geriye dönüp baktığında, pişman olduğu hiçbir şey olmaması bir insanın, işte asıl önemli olan buydu bana göre. yoksa herkes ister, iyi ya da daha doğrusu ‘sıkıntısız’ ve ‘yorucu’ olmayan bir hayat, ama bunun için katlanılması gereken fedakarlıklardan ziyade, kendi ruhundan azat edeceğin ödünleri düşününce, ‘boş ver’ demiştim yıllar önce, yıllar içerisinde, birkaç kare, “boş ver.. böyle iyi”
en sonunda da yıllardır düşünü kurduğum bir işe kavuşmuştum işte. her işte olabilecek türlü sıkıntı ve iç bunaltılarına rağmen, kafa sikmeyen türde olanlarından, bir kolu çek bir tuşa bas gibi yani. böyle bir iş. böyle bir işi düşlediğimde onyediydi yaşım, ulaştığımda 29. fena sayılmaz.. 12 yıl. kendi adıma, isteyerek başardığımı söyleyebileceğim, ki orada ki başarı kelimesinin yerine ‘ulaşmayı’ kullansak doğru olacaktı, her neyse, isteyerek höpürdettiğim diyelim, bi çok şeyin gerçekleşmesi, uzun yıllar aldı, ve en sonunda, bundan birkaç on trilyon gün önce, tamam demiştim, oldu, oluyor, olmaya devam edicek, zaman içinde, sadece birkaç asrı daha neşterledikten sonra, ölmeye doğru yürümeye devam etmekten başka bir hiçbir şey yapmadığının farkına varmalı herkes, ve bundan şikayet ediyorsak, yani ben etmiyorum da, siz ediyorsanız, başınız büyük belada demektir, sorunların ardı arkası kesilmez çünkü ve işin içinden çıkamazsınız.. ben çıkmadım. çünkü işin içine burnumu sokmamaya kararlıyım. neden mi bahsediyorum? hiç… koca bir hiçten.. hayatın özünü kavrarsanız, geriye hiçbir şey kalmaz.. aslında gerçekte var olmayan bir özü kavradığınızı ve her şeyi çözdüğünüzü zannedersiniz hepsi bu.. halbuki asıl o çözmeye çalışmaktan vazgeçip ölümü kabullendiğiniz anda, hayatın geri kalanı kapısını açar size ve hayatın özü falan yoktur, özgürlüğünüzü savunmak ve kimseye zarar vermek dışında, özet arıyorsanız, alın size yaşamın özü tözü her şeyi: özgürlüğünü, herkesin ve her varlığın özgürlüğünü savun, kimseyi ve hiçbir varlığı incitme, öleceğini ve yeterince uzun vadede herkesin öleceğini kabullen.. ama siz, bunun farkına varamayıp, hep, daha fazla, ya da daha ötesi, ya da bir adım daha, diye, debelenir durursanız, “hayırlı işler niyazi” demekten öte diyecek bir şeyim olmaz size.
su akar yolunu bulur demişler, bunu büyük tao ihtişamından araklamış da olabilirler, ama gerçek olan şu ki, hayatta ki en büyük mürşit ölümdür.. ve öldükten sonra anılma sevdası, yavşaklıktan öte bir şey değildir çok affedersiniz.. affetmez misiniz? ebenizin amı o zaman.. ne diyordum? mühim olan, dişli çark mücadelesinde bir eksen kayması oluşturmuş olmaktır, bunu ölümünüzden sonra da gerçekleştirmiş olabilirsiniz üstelik.. yapanlar var.. bazı insanlar için bazı insanlar çok şeyi değiştirmiş ve mutluluğun anahtarını vermektense huzurun kapısını tarif edebilmişlerdir.. ve bunu yapmanın en kestirme yolu sanatsal bir takım aktivitelerle, düşünceyle birlikte oluşan duygu nakli operasyonudur.. bunu ona anlatamamış mıydım, ya da o anladığı halde, ki anladığından eminim, içine mi sindiremiyordu, bilemiyorum, bana tekrar, her şeyi, her şeyimi, her şeyimizi, en başa döndüren o soruyu sordu: “napmak istiyorsun?”
bir bardaydım efendim en son, sıkı bir dostumla, unutmadınız değil mi? hani eve çıkmıştık falan da.. sordu ve ben de ona, “varmak istediğim bir yer olup olmadığını sorsaydın daha net konuşabilirdim” dedim, sordu. vardığımı söyledim ben de. “varıyorum da aynı zamanda” diye ekledim. “yani ilerliyorum, geri sarıyorum, bazen duruyorum, bazen hiçbir şey yapmak istemez canım, bazen de çok şey yaparım, ki bunları biliyorsun, yoldayım kısaca, vardım, varıyorum, bir gün de var olmayacağım.”
“hayallerin vardı senin” diye ekledi
“yo hayır yoktu” diye verdim cevabı “var olan şeylerin yok da olabildiğini kanıksadığında hayal kurmayı bırakıyorsun biliyon mu” dedim
“biliyorum” dedi, işaret parmağı ile sol burun deliğini kapatıp, burnunu çekerek.. bunu yapmamış da olabilir ama.. ben hikayeye derinlik katmak için eklemişimdir belki.. gelen eleştiriler sonucunda biraz daha fazla tasvir ve betimleme yapmaya ve boş konuşmalarımı azaltmaya karar verdim. öyle yaparsam olurmuşum, satarmışım yani, ya da okunurmuşum, okunabilirmişmiş, falan filan falan filan.. okunabilirlilik? ne diyordum angelica?
burnu kalkık biri ile kendinden emin biri arasındaki yedi farkı bulursanız, tekrar konuşalım bu konuyu
burnunu çekti ve, ardından, “güzel bir hayatımız olabilirdi” dedi
“zaten güzel bir hayatımız var” dedim
“gecenin köründe işe gidiyorsun, üç kuruş için götünden ter akıyor, bu mu güzel olan” dedi
“üçbinaltmışyedi kuruş için nöronlarımdan da ter akmasını istemezdim” deyip masadan kalktım. tuvalet için
döndüğümde telefonunu kurcalıyordu, “var mı bi gelişme” diye sordum, “yok” dedi, “aynı şeyler işte”
“tamam”
“yürümüyor”
“bazen yürümez abi”
“bana abi deyip durma”
“yaşlandık kızım” dedim, “mortluyoruz işte”. bu sırada sıkı dostumun hatun olmasına şaşıran bir dostum, “oha” diyecek, “benden bahsediyorsun sandım” geçelim.
“ya abi ne istiyorum biliyor musun?” dedi hatun. adı buket bu arada..
“biliyorum” dedim, “daha iyi bir hayat”
“ya hayır, öyle değil, sorunlarımızla ilgili”
“sorunlarımız evle başladı farkında mısın?”
“ya tamam, evet, aynı evde yaşamaya başlayınca daha iyi tanıyormuşsun insanları, onu anladım”
“biz aynı evde yaşamıyoruz” dedim, “ben bi evde yaşıyorum, sen o eve ayda üç gün geliyorsun, geri kalan günlerde de nerde olduğunu merak etmiyorum artık. ne istiyorsun? daha iyi bir başka bir şey. daha iyi bir buket istiyorsun sen hatta. ve daha iyi bir girdap”
“kendimi sevmiyorum, hiçbir konuda yeteri kadar iyi değilim, hiçbir şeyi yeteri kadar iyi yapamıyorum, bugün çay taşırken tepsi elimden düştü gene, bi ton fırça yedim”
“ben fırça yemiyorum biliyorsun değil mi?”
“sen başkasın, işin başka, bi çok şeyin başka işte”
“değil de.. işi bıraksan artık?”
“para?”
“çalışıyorum ya işte, bi süre araverme şansın var daha iyi bir iş bulmak, bu konuda bana güvenebileceğini biliyorsun”
yüzünü ekşitti, gene aynı hikaye der gibi. Benim de daha iyi bir iş bulmamı istiyordu aynı zamanda, kendine istedikleri yetmiyormuş gibi, benim için de bi ton ‘ona göre’ iyi olan şey isteyip duruyordu. sevgili gibiydik, ya da değil gibi, her ikisi de.. bazı geceler sevişir, bazı geceler nerde uyuduğumuzu önemsemezdik.. hayatında benden başkası olmadığını biliyordum, olup olmadığını merak edip dert edinmiyor ama olmadığını da biliyordum. Olsa, herhangi negatif bir tepki vermeyeceğimi de o biliyordu.. ama ben onun hayatında mıydım emin değilim.. ve sorun da etmiyordum açıkçası.. ona, bulunduğum noktaya gelmesi için girmesi gereken ‘çıkış’ kapısını göstermiştim, ve o inatla, ve bir umutla, ve de korkuyla, geri çekilmişti.
deneyecekti, bir şeyleri değiştirmek için, yaşanmaz olduğunu düşündüğü hayatını yaşanılır kılmak için, hayat içinde bir şeyler yapıyor olmak için, bir şeyler yapıyor olduğunu hissetmek için, bir şeyleri iyi yaptığından emin olmak için hatta.. ama “hep daha iyi” çabası, kum torbasını yumruklamaktan farksızdır dostlarım, hazır olmadığını ve kaybedeceğini bile bile o ringe çıkmalı ve dövüşmelisin, birkaç nakavt sonrası kum torbasından vazgeçiyor insan.. duvarla veriyor mücadelesini.. duvarlarla.. yeni birkaç duvar daha örme uğraşıyla.. ben ördüm.. ve o aşmıştı, tüm duvarlarımı üstelik, ben izin vermiştim aşmasına, açılmasına, açılmamıza, sonrasında, içiçe geçen benlik savaşı, bizi birlikte olmaya çevirmek yerine, birbirimizi kendimize dönüştürmeye yol açmıştı. ben hoşnut değildim bu durumdan, onun da hoşnut olduğu söylenemez, ama sorun şu ki, ben buket’ten hoşnuttum. o benden olmadı. ve çekiştirilmeye gelemiyordum. yaşadığım bir hayat vardı. dolanıp duruyordum işte. o ise debelenip duruyordu. seviyordum bu halini.. en azından girdiği mücadelelerde, daha en başında hükmen yenik olduğunu görsem bile ona destek oluyordum, deniyordu hiç olmazsa, ben denemeyi bırakmıştım.. o da bırakmış olsaydı, birlikte çok iyi bir hayatımız olabilirdi. boktan diye tabir edebileceğiniz, benim için dört çarpı dört duvar evimizde, bir şeyler bir şeyler, kovalarken bir şeyleri, dünya dönüp dururken hem kendi hem de güneşin etrafında, bizim de onunla beraber yol aldığımızın ama varmak istediğimiz noktayı belirlediğimiz anda bu keyifli döngüden çıkıp sürekli yeni bir hedef belirleme ve ilerleme telaşına tutuşacağımızın, ve dahası bunun sadece bizi değil, bizim de birbirimizi yememize yol açacağının, farkına varması olanaksız gibiydi buketin. birer bira daha söyleyip havadan sudan konuştuk sonra. o bana dün işe başlayan elamandan bahsetti, ben salak işimde personel eksikliğinden dolayı tekrar belirsiz bir süre günde oniki saat çalışma ihtimalimin olduğundan.. gözü parlıyordu elamandan bahsederken.. benim gözüm de parlamıştır bazı yeni tanıştığım birini bir arkadaşıma bahsederken.. ama gözünün kısa aralıklarla yanıp sönmesine yol açtıklarım dışında da, bir süre parlatabildiğim kimse olmamıştır.. aslı hariç. sonra mı? sonrası yok. hesabı ödeyip kalktık. ardından bir daha, o gece ki kadar yakın olmadık hiç. son kez beraber uyuyup, sabah farklı saatlerde uyandık. ben işe gittim. bir pazar sabahı. o bulaşıkları yıkamış, sonra bana bir not yazıp, çıkmış..
kötü hissetmedim kendimi.. kötü hissetmek için, öncesinde iyi olmak gerekir.. en son iyi olduğumda 31 aralık iki bin yediydi.. yedi de harbiden.. böyle iyi dedim.. hemen ardından. böyle iyi. iyiyim. iyiydim.. sonra gelip giden, bi kaç parça ruh çalkantısı dışında, hiçbir şey için koşmadım, koşmayı denediğim zamanlarda da düştüm zaten o çalkantılar esnasında. mecazi anlamda değil. gerçekten düştüm.. dizim kanadı. ve ben kanadığını üç gün sonra yara izini görünce fark ettim. bazen olur. bir şeylerin farkına çok geç varırsın.. buket için de geçerli bu. ama tekrar kapıyı çaldığında, evde olacağımın garantisini veremem ona.. ya da daha önce ki gibi yelkenleri suya indirebileceğimin.. bi kaç kez denersin.. sonrasında.. denemekten vazgeçtiğinde.. bu kez olacağını ya da olduğunu bilsen bile, yerinden kalkmak yerine sigara paketine uzanırsın sadece.. hepsi bu. şimdi uyuyacağım. sabah işten geldim ve gece iş var. bugün pazar mıydı? Fark eder mi Cuma cumartesi Pazar. Her gün var işte iş.. e eyvallah o zaman..
* başlık “no clear mind” adlı grubun bir şarkısının adıdır
16.şubat.2014
5 Şubat 2014
plastik enjeksiyon kalemi
bu
gece
yeni
bir şeyler yazmaya
başlamanın
zamanını aştım
çünkü
yarın
olan
iş
erken
kalkmayı
gerekli
kıldığı için
onbirden
sonra
başlanılan
heceleme çabaları
ertesi
günün telaşıyla
yarım
bırakılabilir
oysa,
“önemli olan yazmaktır”
diyebilir
şu an biri
“çalışmaktan
ya da paradan daha önemlidir de”
diye
ekleyebilir hatta başka biri
her
şeye tercih edilebilir zannederler
yazmanın
yani
bir şeyler yazabiliyor olmanın
yarattığı
sahte çekiciliği
oysa
bu gece
ben
bedeli
hayatım
boyunca hiçbir şey yazmamak olan
bir
anlaşmaya imza atıp
sonucunda
hiç çalışmamayı
tercih
edebilirim
sadece
bu gece değil
hayatımın
herhangi bir evresinde
yazmaya
tercih edebileceğim
bir
çok şey olabilir moruk
o
kadar da önemli değil bu
mesela
şu an
yani
az sonra
yazının
başından kalkıp
işeyeceğim
ah
evet
geçmişte
yazdığım
bir
saçmalığı
farklı
bir düzeyde
tekrar
ettim
bir
dakika geliyorum
geldim
ne
diyordum?
işedim…
mesela
abi
hayatımdaki
tüm sıkıntıların
bertaraf
edildiği vakit
sadece
karnımı doyurma telaşından
mustarip
olmayacağım gün değil
bu
yüzden hiçbir canlının
fiziki
veya ruhani
bir
katliama maruz bırakılmayacağı an da
yazmaya
karşı
bir
gereksinim hissetmeyebilirim
herhangi
bir ağaçtaki
meyveyi
koparma
özgürlüğüne
sahip olsak
yani
onu aşılamak
ya
da tohumunu satmak için
kafa
yormak zorunda bırakılmazsak
neden
bahsedelim ki
yazıyla
bu buhranî
meselelerin
getirdiği
angarya
sıkıntılardan
gerçekten
angarya ama
çektiğimiz
çoğu sıkıntı
sıkıntının
bizzat kendisi
burada,
angarya olan
mantıksız
çalışmak
bizim
gibi çalışanların
ürettiği
materyallere ve masallara
geçici
ya da kalıcı
sahiplik
belgesini
hak
etmek için
hak
etmek mi, dedim?
o
ne ki?
kim
uydurdu?
çok
güzel sayaçlarım var
plastikten
plastikten
düğmelerim
fırınlarda
kullanılanlarından
ve
plastikten her ne varsa
basıp
verebileceğim
makineleri
kullanma bilgim
var
yani
o
yüzden gerekiyor
sabahın
sikinde
hatta
sabahın ereksiyonundan da önce
uyanıp
bir yere gitmem
bu
bir yer, iş abi
fabrika
paprika
adında bir film var bu arada
15
yaşındaydım onu izlediğimde
onaltı
yaşından sonra girebileceğiniz
bir
salonda görmüştüm
içeri
girmeden önce bakılan kimliğimde
bir
oynama yapılmadığı halde üstelik
gişedeki
elemana
iki
yerine dört vermeyi
teklif
edince liseden bir arkadaşım
lisedeydim
yani
film,
erotikti
ben
değildim
hiç
olmadım
bizim
iş yeri çok erotik ama
hatta
pornografik abi
hatta
tüm işyerleri öyle
hatta
işin içinden
grafiği
atabiliriz
direk
porno bir şey, çalışmak
patronla
orgy yapıyoruz
hepimize
karşı tekler
nerden
nereye
öyle
değil mi?
demiştim
ama
daha
en başında demiştim
bir
şeyler yazmak için
saat
bir hayli geç
ertesi
günün telaşı
işin
içine karışıp
bir
yılan gibi tıslayabilir
oysa
moruk
bildiğim
bu
plastik
enjeksiyon kamışı
size
her şeyini bedelsiz
sunabilecek
bir adamın
hiçbir
şeyi, para hesabını yapmadan
alamamasına
yol açar
hatta
çağrıldığın hiçbir yere
saat
ve gün hesabı yapmadan
gidememene
ve
zamanla
beleşe
verdiğin harf kırıntılarını
satsam,
para eder mi düşünc…
dur
dur, bi dakika…
hayır!
asla!
gerçekten
asla!
hiç
öyle düşünmemiştim miydim?
yarın
iş var
gideceğim
muhtemelen
ve
bu kelimeleri yazmak için
uykumdan
çaldığım dakikalardan
daha
ucuz olsaydı
sekiz
ile dört arasını kapsayan
yarın
ki saatlerim
sizin
için oturup
sabaha
kadar
bu
sikik modernizmin
ve
post’unun ve pre’sinin
çok
ötesinde ve berisinde
bir
zamanı anlatan
hikayeler
yazabilirdim
“gerçek
mi?” diye
şüphe
duyabileceğiniz
ama
dediğim
gibi dostlar
yarın
iş var ve
artık
uyku vakti geldi
ve
çalışmak yerine yazmayı tercih etme
lüksüne
sahip olan
ve
bu edebi bokları
bir
takıntı haline getirip
amaçsallaştıran
hıyarlara
dileyebileceğim
hiçbir
iyi gece olmayacak
gündüzlerinin
sona ermemesi için
güneşlerimizi
kapatanlara karşı
bizimle
beraber olup
kalemlerinin
de kırılmasından
endişe
duymadıkları sürece
5.şubat.2014
– 23:45
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)