menü içerik felan falan
22 Ağustos 2004
ziftçi
ziftçi
gene yalan söylemişti işte.. ve durmadan yalan söylüyordu zaten.. sürekli gizliyordu bir şeyleri.. ve aniden.. hiç beklenmedik bir anda.. yüzünde patlıyordu her şey.. ona göre değildi.. bunu biliyordu da.. ama anlatamıyordu bir türlü.. anlamıyordu adam..
"ayrılmalıyız."
"ama neden?"
"sana göre değilim, anla işte.."
"yapma bunu."
hatunun değişmesi gerekiyordu.. ama değişmiyordu.. adam yine de seviyordu onu.. sürekli azalsa da bu sevgi, hiç bitmiyordu.. bir gün aniden patlayacak ve hiç kalmayacaktı..
***
bir kumar masasında tanıştım onlarla.. 25 yaşlarında bir adam.. ve 21 yaşında dünya tatlısı bir hatun.. çok tatlı.. içine giremeyeceğin kadar.. sadece seyredeceksin.. sonsuza kadar.. hiç bıkmadan.. hepsi bu..
oysa içi kaynıyordu hatunun.. seks bağımlısı.. nemfomanyak..
***
tip karşımda oturuyor.. poker.. ve hatun arada sırada dönüyor masanın etrafında.. işi çözdüm.. ve hatundan biraz oturmasını isteyerek, başımı döndürdüğünü söyledim.. itiraz etti.. o halde biraz da bana kopya ver güzelim dedim.. adam atıldı.. ne demek istiyorsun lan sen dedi.. kes lan dedim.. 2 saattir hatundan tiyo alıyosun..
solumdaki tip 30 yaşlarında ünlü bir kumarbazdı ve hatunun büyüsüne kapılmıştı..
"oooo" dedi.. "biz de beyfendi ne kadar şanslı diye düşünüyoruz."
tip tırstı.. hatun da.. tipe bir yumruk geçirdi kumarbaz.. bende masanın altından taşaklarına topuklarımla bastırdım.. sağımdaki eleman koluna sigara bastı.. tuttuğumuz gibi elemanı kaldırıp camdan aşağı attık.. 1. kat zaten.. bi bok olmadı.. kafasının üzerine düşüp bayıldı heralde.. çünkü uzunca bir süre içeri dönmedi.. solumdaki kumarbaz eleman, birlikte yaşadığı hatuna, eve gitmesini, kendisinin gecikeceğini söyledi.. oda gitti.. hatun yalnız kalmıştı ve çözmüştü işi.. istiyordu da.. az önce aşağı attığımız erkeğe aşıkmış bir zamanlar.. sürekli azalmış bu sevgi, hiç bitmeyeceğini sansa da, bir gün aniden patlamış her şey.. hiç kalmamış elde..
hatun masaya dayadı kıçını.. masanın kenarı kalçasına gömüldü ve içim cız etti.. dikildi alet.. artık duramazdım.. sadece hatunun vazgeçmesi engelleyebilirdi beni.. bir elbise vardı.. mor renk.. fırfırlı, ilginç.. saçını iki yandan, iki at kuyruğu yapmıştı.. bu saça karşı bir fetiş var bende.. ve bu, hiç gerçekleştiremediğim bir fantezi.. göğüslerinin bir kısmı dışardaydı.. sütyen yoktu belkide.. bunu anlayacaktık az sonra.. ayağa kalktım, yanına gittim.. "sevgilini düşünmüyor musun?" dedim, elimle kutucuğunu kavrayarak.. "kendime engel olamıyorum, hemen bitirelim şu işi" dedi.. "bizim için hava hoş" dedi kumarbaz herif gülerek..
ev benimdi.. dördü de arkadaşımdı.. canım sıkılıyordu ve param vardı.. kaybetmek ve eğlenmek için onları çağırmıştım.. bu hatunlaysa ilk kez karşılaşıyordum, sadece adını duymuştum, sık sık bahsediliyordu bize, az önce aşağı attığımız eleman tarafından.. övüyordu da övüyor ama hiç bizle tanıştırmıyordu sevgilisini. neyse, boynuna yanaştım ve öpmeye başladım.. çok güzel kokuyordu ve parfüm yoktu! dudaklarına sokuldum.. alt dudağımı ısırdı.. canım acıdı ve zevk aldım.. kumarbaz herif masaya çıkarak, dizlerinin üzerinde durdu.. hatunu masaya yatırarak eğildim.. açtım bölgeyi.. süperdi.. işte bu dedim kendi kendime.. yalamaya başladım.. eleman ise bizi izliyordu.. genç bir çocuktu ve neye uğradığını anlayamamıştı.. şok geçiriyordu.. şok geçerdi birazdan ve aramıza katılırdı.. sorun yoktu.. kumarbaz herif aletini çıkardı.. hatun ağzını açtı.. ben ise hatunun bacaklarını omzuma aldım.. hatun inledi.. kapı açıldı.. ve aynı anda hatuna girdim.. çıktım.. girdim.. kapıdan girdi az önce camdan aşağı attığımız eleman ve tecavüz etmediğimizi, sevgilisinin de inlediğini anlayınca geri geri yürüyerek ve sendeleyerek çıktı dışarı.. kapıyı açık bırakmıştı it oğlu it.. şoktaki elemandan kapıyı örtmesini istedim.. o ise aceleyle çarptı kapıyı.. ilk kez porno izleyen genç delikanlılar gibiydi, gözünü bile kırpmıyordu.. ben hatunun sol ayak parmaklarını teker teker aldım ağzıma, yalıyordum, emiyordum.. bir elim ile de göğüslerini açtım.. sütyen yoktu.. iyice yüklendim.. gidip gelmeyi sürdürdüm.. bu şekilde 15 dakika takıldık.. bu sırada genç eleman kenardan izleyip aletini sıvazlıyordu.. kumarbaz herif boşaldı.. genç tip de kendi eline patladı.. kovdum onları.. ev benim, ve siz gidin.. zaten boşalmışlardı.. bilirsiniz, en az 20 dakika insanın canı istemez.. gitmek için fermuarlar çekildi ve hatun da hareketlenince;
"sen nereye güzel kız?" dedim..
"eve?"
"kalsan nasıl olur?"
"ama.. yani.. şey.. sevgilim.."
"kal işte.." puşt bir gülüş salladım.. kapı çarpıldı.. yalnız kalmıştık..
"bence" dedim.. "sen ona göre değilsin."
"bunu ona söyledim zaten."
"ve bence şimdi o sana 'orospusun kızım sen' diyicek" bişi demek istedi ama durmadım.. "ve dahası senin gibileri iyi tanırım, kendinize 'kızım' denmesini hiç mi hiç istemezsiniz.. orospu kelimesinden de –zaman zaman kabullenmeniz dışında- nefret edersiniz.."
"evet.. gıcık olurum.."
"o halde seni iyi tanıyan biri ile takıl bundan sonra, hikayeni biliyorum, seks hayatında özgürsün."
"sevdim"
"yemek yapmasını bilirsin öyle değil mi?"
"elbette.. yunan yemekleri.. bir zamanlar bir yunanla sevgiliydim."
yarım saat geçti.. bu süre içinde hatunu elemandan iyice soğutmak için, kaç takla attım bir bilseniz.. ve hatun yatağın üzerindeydi.. arkasındaydım.. dört ayak.. iki at kuyruğu.. at kuyrukları ellerimce çekiliyordu.. kalçası kasıklarıma çarpıyordu.. şak şak şak diye ses çıkıyordu.. yanlış anlamayın, ters ilişki değil, -o tarzı sevmem- arkadan öne, gidip geliyordum.. durdum.. gidip dolaptan büyük bir ayna çıkardım ve yatağın önüne, yüzümüzün baktığı yöne koydum.. hatunun mimiklerini görmek istiyordum.. dudaklarını ve gözlerini.. dudaklarını ısırışını ve gözlerinin kayışını.. tekrar arkasına geçtim.. ritmimiz çok iyiydi.. kapı açıldı.. hay sikiyim böyle işi dedim içimden.. hatunsa dışından 'bi rahat yok ya' dedi.. kilidim bozuktu.. eleman hatunun eşyalarını getirmişti.. ve ağlıyordu.. eşyaları odaya attı.. sulu gözler.. bende ağlarım bazen.. ama bu şekil bir duygusallık midemi bulandırır.. "seni hep sevicem" dedi eleman ve gitti.. kapıyı açık bıraktı orospu çocuğu.. gidip kapadım. hatunun yanına geldim ve bu kez onu üzerime aldım.. elimi ısırıyordu.. çok iyiydi.. çok iyi.. boşaldık.. neyse.. indi üzerimden ve yanıma yattı..
"sende kalabilir miyim" dedi..
"sana aşık oldum" dedim..
"ben olmak üzereyim ve sende kalabilir miyim?" dedi..
"sana aşık oldum" dedim tekrar..
"adamı delirtme" dedi.. "bişi sordum"
"sana aşığım"
"kalıyorum o halde"
"gerçekten aşığım ama."
"kaldım o halde"
"sana aşı.." koluma cimcik attı.. tanrım! o ne tırnak öyle.. kalktı ve masadaki viski şişesine yöneldi.. ona giyinmesini söyledim.. sevişirken çıplaklık güzeldir.. ancak evde giyinik dolaşmak gerekir.. hem kapının kilidi bozuk..
hikayesini anlattı bana.. ufak bir hikaye.. doğru ya da yalan.. umrumda bile değildi.. inandım ona.. yarın başka bir geçmiş ile çıksa karşıma, ona da inanırdım.. aşk bir inanç meselesi değildir.. ten meselesi de değildir.. ruh işidir.. ve siz anlamazsınız.. siz bedeni sevip, o sevdiğiniz bedene sahip olmayı aşk sayarsınız.. oysa bu sözünü ettiğiniz şey seks bile değildir.. aşk ve seks bedenle alakalı, fiziksel kavramlar değildir.. seks biraz fizikseldir.. tamamen değil.
ertesi sabah bir öpücük ile uyandım ve ondan beni bir daha bu şekilde uyandırmamasını söyledim.. sabahları sinirliyimdir..
"bende sevmem ama hoşuna gidebileceğini sandım.. bilirsin"
"hoşuna gidiyorsa her sabah öp.. ama hoşuna gitmeyen bişiyi, ben seviyorum diye yapmak zorunda değilsin.. seni seviyorum, bir köleyi değil."
"gittikçe daha derine sokuyorsun beni."
"seni içime sokucam"
"seni seviyorum"
"bende ama sık sık tekrarlamayalım olur mu?"
"hı hı.. şu an tam yeriydi ama öyle değil mi?"
"evet.. tam yeri"
sevimli bir kahkaha attı hatun, nerden buldum lan seni dedi..
"can sıkıntım seni buldu" dedim
"ne?" dedi yüzünü ekşiterek
"canım sıkılıyordu ve kumar oynamak istedim."
"kumarda kaybettin"
"hile yaptın ama"
"bundan sonra sana tiyo vericem"
"hile sevmem.. kahvaltı hazır mı?"
"elbette"
"erken uyanırsam ben de hazırlarım, ve canın istemediği zamanlarda bu boku hazırlama.. zorla yaşam işkencedir.. örneğin benim erken uyanıp işe gitmem.. işkencedir.. zorla yapılan her iş işkencedir.. ve bu lanet evde işkencelerle, ekşiyen yüz ifadeleri istemem.."
kahvaltımı yapıp işe gittim.. belediyede çalışıyordum.. ziftçiydim.. mahalle mahalle gezer zift dökerdik.. başlangıçta zevkliydi aslında.. ilk bir ay zevk aldım.. 7 aydır bu işi yapıyordum ve artık çok sıkılmıştım.. 15-20 iş değiştirdim.. 25 yaşındayım.. eskiden 1-2 ay çalışır ve başka iş arardım.. ancak bu iş can sıkıcı olmasına rağmen iş başındayken beni kesen bir patron olmadığı için hala sürdürüyorum.. hangi patron gelip beni güneşin altında zift dökerken izlemek ister ki? eline patlayan genç elemanla aynı işteydik.. eleman 19 yaşındaydı.. lise 2 terk.. çok konuşup az iş yapanlarından.. ve bir de 29 yaşında evli 1 çocuk babası zifçi vardı.. iğrenç bir herif.. iki çift geyik döndüremez.. asık suratlı.. nasıl katlanabilirsiniz ki? zift dökerken, gittiğimiz mahallelerde çocuklarla konuşurdum..
beşte eve geldim.. zift işi böyledir.. zifti döker, bir süre sonra eve gidersin.. her iş böyledir.. döker ve gidersin.. zifte hayatım karışıyordu.. hayatımı ziftliyordum asfaltlara.. 8 saat zift, 1 saat yol.. yarım saat kahvaltı yarım saat akşam yemeği.. hayat nerede dostlar? ziftlere bakın.. aldığınız çaya bakın.. ekmeğe bakın.. giydiğiniz gömleğe bakın.. size pantolon satan adamın akşama kadar sizi beklediğini hiç düşündünüz mü? sinek avlayan bir dükkanda hayatını avlatan bir adam bekler sizi.. gidersin.. şu ne kadar.. bu ne kadar.. o ne kadar.. sen hayatını zift dökerek çaldırırsın, o dil dökerek, bir diğeri ekin ekerek.. hayat bu.. zift dök ve eve gel.. hayat bu.. kumar oyna.. maç izle.. bu işte.. bira iç.. sıç.. bi hatun bul.. seviş.. bulamadığın zamanlarda otuz bir çek.. porno izle.. işte hayat bu.. neyse ki ben durumu kotarmıştım.. bu aşk beni bir süre daha hayatta tutardı.. bi ara gene açardım gazları elbette.. açık unutmuşum derdim kurtarmaya gelenlere.. nasıl anlıyorlar anlamış değilim.. bırakın da öleyim işte.. hap at, mideni yıkatsınlar, tüp aç, odayı havalandırsınlar.. kapıyı ittim.. açılmadı.. hasiktir dedim.. kafamda güzel değil ama, yanlış eve mi geldim acaba? zili farkettim.. adım yazıyordu zilde.. bastım.. zırnnnn.. hatun açtı kapıyı.. öptü.. işte bunu severim..
"hoş geldin canım, misafirimiz var." tek odaydı evim.. bi de tuvalet.. tek odadaydı her şey.. bir yatak bir masa, 4 sandalye bir koltuk bir lavoba.. ucuzdu kira.. ev sahibi bölmüştü burayı ve dükkan olarak tasarlamıştı, bende eve dönüştürdüm ve kirayı hiç aksatmadım.. camdan aşağı atılan adam vardı içerde..
"oo hoş geldin kardeşim." dedim.
"ihanet ettin kardeşine."
"kes lan piç.. beni seçti.. zırlıcaksan siktirol git."
"sakin ol hayatım" dedi hatun.. tip dayanamadı.. kim olsa dayanamaz.. ben dayanırım.. takmam böyle şeyleri.. tip dayanamadı.. ayağa kalktı.. omzuna elimi koydum ve
"bak dostum" dedim.. "sana tavsiye, sen onunla yapamazsın, git kendine başka bi kız bul ve sahip ol ona."
gitti.. bi daha da gelmedi..
"kapı ne iş?" dedim hatuna
"biraz param vardı.. kızmadın ya?"
"yo.. kafana göre takıl.. ev senin.. yemekte ne var?"
"henüz yapmadım.. kaçta geleceğini bilmiyordum."
"söyledim ya çıkarken evden."
"hadi ya? duymamışım."
"iyi.. dışarı çıkalım istersen?"
"giyinsem?"
"süs püs yapma.. düğüne gitmiyoruz."
"düğün sevmem."
"sevsen bile gitmem."
"süs püs de sevmem."
" giyin hadi.."
dışarı çıktık.. her zaman takıldığım bir bar vardı.. içeri girdik.. çevrem vardı.. arkadaşlar falan.. hatunu tanıştırdım.. oturduk.. biralar geldi.. bir hatun bana bakıyordu.. karakızıl saçları vardı.. en sevdiğim renk karışımlarından biri kara kızıldır.. dans edelim dedim hatuna.. sevmem dedi.. peki o halde karşı ki hatunu alıyorum ben dedim, karakızılı işaret ederek.. "kafana göre takıl" dedi, güldük
saat 11 oldu.. eve gittik.. hatun sarhoştu.. ben az içmiştim.. iş günleri pek içmem.. hafta sonları ise abartırım.. hafta içlerimi satarak hafta sonumu kazanırım.. herkes öyle yapar.. abartılacak bir durum yok ortada.. hatun yatağa yattı.. sızmıştı.. elbiseleri ile.. ayakkabısı ile.. tokaları ile.. soydum onu.. ve giydirdim.. yanına yattım.. sırt üstü yatıyordu.. ayaklarını uzattığı yöne bir yastık dikip ayaklarımı koltuğa uzattım.. izlemeye başladım.. uyuyordu.. izliyordum.. dudaklarına baktım.. göz kapaklarına.. burnuna.. burun deliklerine.. kulaklarına.. boynuna.. göğüslerine.. nasıl oluyor diye düşündüm kendi kendime.. sadece beyaz bir sıvı.. nasıl oluyor..
işim iyiydi.. yemek yapmasını bilmiyordum.. seks sorun değildi.. konuşmasını biliyordu hatun.. gülüyordu.. ağlıyordu da.. tepkiler yerli yerindeydi.. hayattaydı yani hala.. ve pempe değildi.. anlıyor musunuz? pempe renkli hatunları sevmem..
hatun bana bağlı değildi.. sadece seviyordu.. ama adamamıştı kendini.. her türlü adanmışlık midemi bulandırır.. sabah uyandırdı.. televizyon alsak ya dedi, canım çok sıkılıyor gündüz..
al dedim,
nası alıcam?
para vericem ve alıcan.
ver o zaman..
***
işe gittim.. eve geldim.. yemek yaptı.. belki eve başka adamlarda aldı gündüz.. belki de hep televizyon izledi.. bazen bara gittik.. seviştik.. konuştuk.. hayatımızın sırrını paylaştık.. böylece sürdü.. uzun süre.. çok uzun süre.. ve şu an karşımda uyumakta.. izliyorum.. dudaklar.. dişler.. tokaları.. göz kapakları.. ayak tırnakları.. dirsekleri.. bilekleri.. parmakları.. izliyorum.. yazıyorum.. böyle yani.. sürüyor.. hala sürüyor..
// 22.08.2004 – 00:35
27 Temmuz 2004
jilet ve hap
3 kişinin horladığı bir odadayım.. karşımdaki duvar saatinin akrebi 3’ün üzerindeyken, yelkovanının 12’ye tırmandığı bir sırada; roads, boş çay bardağı, antiem, böcekler ve ‘horlama anne’-ler eşliğinde, hiç bi bok yemeden pinekliyorum..
tek bir şarkı.. saatlerdir dönüp duran tek bir şarkı.. günlerdir dönüp duran tek..bir şarkı.. aylardır dönüp duran tekbir…
uyuyor, uyanıyor, garip düşler görüyorum.. garip olan düşlerin uyandığımda da devam etmesi.. gerçeklik duygumu tamamiyle yitirdim.. ‘sanmak’la meşgülüm.. emin değilim ama, (artık hiçbir şeyden emin olamıyorum zaten) sanrı ile sanmak kelimeleri arasında bir bağlantı olmalı..
her şeyi sanmaya başladığınız anda, sanrı görmeye de başlıyorsunuzdur belki.
şarkı başlıyor.. şarkı bitiyor.. tekrar başlayıp tekrar bitiyor.. sonra tekrar başlayıp tekrar bitiyor.. ölümsüzlük?
başlıyor.. ve beş dakika beş saniye sonunda tekrar bitiyor..
yeniden başlayacağından emin olsaydınız eğer, bir son verir miydiniz hayatınıza? başka bir bedende, başka bir zamanda.. ya da aynı bedende, aynı zamanda.. ne fark eder ki? önemli olan, anıların yok edilebilmesi.. geçmişimin bir kertenkele kuyruğuna benzemesini isterdim.. bana sıkıntı verdiği anda onu düşürür ve yeni bir tanesi çıkana kadar da ‘hatırlamıyorum’ kelimesi ile idare ederdim..
şarkı tekrar başlıyor.. ve şarkıda neden bahsedildiğini ya da neden bahsedilebileceğini bilmiyorum.. çünkü o dili bilmiyorum.. ve öğrenmek de istemiyorum.. çünkü büyünün bozulmasından korkuyorum.. sadece dinliyorum.. ve sadece düşünüyorum.. bozuk bir vcd’ye benzediğimi düşünüyorum.. güzel bir film.. en azından güzel başlayan bir film.. ilerliyor.. ilerliyor.. ilerliyor.. sorun yok.. normal akışında her şey.. nefes alıp veren ve hareket edebilen bir canlı.. ve zaman geçtikçe, yani devam ettikçe dönmeye, cd çiziliyor.. ama daha filmin başı, anlaşılabilir olmak için erken bir zaman.. kimse kaptırıp koyvermemiş yani.. yavaş ilerleyen ve henüz hiçbir şeyin açığa çıkmadığı bir senaryo.. (başrolde olduğumu zannediyorum) tanrı bile merak içinde.. tanrı bir klozetin içinde bence.. ve şifonu çekmemizi bekliyor.. kıyameti koparmaktan vazgeçtiğini söylemişti bana, havada asılı kaldığım zamanların birinde.. “kıyamet kopmayacak” dedi “siz zavallı yaratıklar, zamanın sonsuz döngüsüne hapsedildiniz”
artık gücüm kalmadı.. boşlukta kanat çırpabilecek kadar gücüm yok.. bu nedenle de fazla yükselmiyorum zaten.. alçak uçuyor - hey hey bi saniye, kanat çırpamayacak kadar güçsüz olduğumu söyledim size.. daha ne uçmasından bahsediyorsunuz ki? sadece düşüyorum, hepsi bu.. yani yukardayım ama uçmuyorum.. enerjimin olduğu zamanlarda aldığım avansı harcıyorum sadece; düşüyorum! anlıyorsunuz ya?
azalmak istiyorum.. hatta yok olmak.. yok bile, olmamak.. hiçbir şey olmak.. hiçbir şey bile olmamak.. sadece olmamak. hepsi bu, ‘olmamak’
işte başlıyor.. büyük hava boşluğu, düşüsün hızlandırılışı karşısında son kanat çırpış.. boğaz kuruluğu.. ve ardından hızlı bir şekilde fethediliş.. şakak, çene, boyun, diz ve dirsekler, göz kapakları, göğüsler.. yavaşlayan nefes alışverişi.. uyuşmak, daha çok uyuşmak, sonsuza kadar uyuşmak…
eğer uçamayacak kadar güçsüzseniz ve düşemiyorsanız da yere, (ya da zemini bulamıyorsanız) o zaman kendi hava boşluğunuzu yaratmanız gerekir.. bu daha çok, tedavi edemeyeceğin ve acısını her an hissettiğin bir hastalığı, daha ağır ve daha çok hissedilebilir, ancak tedavi edilebilir bir hastalık yardımı ile süspansiyon etmeye benzer.. aşk yarasını jiletle kazımak, içinden imdat diye bağırmaktır!
öldürücü olmayan derin kesikler.. öldürücü olmayan noktalara çizilen doğru parçaları..
kan!
ve acı..
hayatta kalabilmek, için son kanat çırpış!
eğer yaşayamıyor ve aynı zamanda da ölemiyorsanız, o halde bakkaldan bir jilet alırsınız.. süspansiyon için! şefkat gösterisinin ne yeri ne zamanı diyen ya da sizin jileti ne için kullanacağınızı anlayamayacak kadar kör olan bir bakkal size jileti satar.. çünkü insanın gözleri ölür ilk önce ve bir gözün ölmüş olduğu ilk bakışta anlaşılır.. buna rağmen jileti alabildiyseniz, bu, bakkalın size şefkat göstermeyi ret ettiği anlamına gelir.. o halde ölmüş olan gözlerinizi de yanınıza alarak bakkaldan çıkarsınız.. eve gider ve yatağınıza oturarak bileğinizin üzerinde öldürücü olmayan derin bir çizik açarsınız.. acıya karşı acı! yeterince derine inerseniz, bu, doz aşımı demektir.. sızı ve sızan kan eşliğinde gözler kapanır ve bilinç o noktaya doğru yönelir.. sol el bileğinizin kölesi oluverirsiniz..
etki uzun sürer.. oldukça uzun.. bazen bir gün bazense bir hafta.. bu süre sizin bünyenizle ilgilidir.. ve bu acı, sizin geçmeyen diğer acınızı (manevi bir acıdır bu) bir çırpıda ödünç alarak, sizin, kendisini düşünmenizi sağlar.. jilet bir tür uyuşturucudur! ve müebbet hapse mahkûm edildi iseniz, dışarı çıkmanın tek yolu, derin kazmaktır. gerçek acı, insanda müebbet mahkûmudur. vücudunuza açacağınız bir tünelin sizi özgür kılacağını zannederek jiletsel doz aşımını gerçekleştirirsiniz.. dünyanın en az kullanılan uyuşturucusu jilettir.. jilet çoğunlukla tek kullanımlık alınır ve o zaman adına uyuşturucu denemez.. dünyanın en az kullanılan uyuşturucusu jilettir. hiçbir acı sonsuza kadar sürmez lafı bir safsatadır.. gerçek acı sonsuza dek sürendir! ölümcül acı!
bazen iyileşiyor gibi yapar ama asla iyileşmez.. dışarı çıkıp top oynamanıza izin verir bazen, parklarda koşmanıza aldırmaz bir süre, sonra aniden indirir sağanak, kimse görmez.. sırılsıklamsınızdır ve kimse görmez.. doğruca eve koşar, odanıza girer ve kapıyı kapatırsınız.. saatlerce, günlerce, hatta haftalarca dışarı çıkamazsınız.. alkol ve jilet ile beslenirsiniz.. ya da alkol, su ve hap ile.. ve bir gün aniden, bir tünel kazılır bedeninizde; ruhunuz hapisten kaçar..
***
o’nu bulduğumda, işte bu haldeydi.. tüneli açmaya hazır bir beden ve dışarı kaçmaya hazır bir ruh.. dışarı diyorum, çünkü bazen içeri de kaçılır..
jilet ve boş bira şişeleri.. ölü gözler.. ve şefkat isteyen gözler.. kan lekeleri bulunan bir çarşafın üzerinde bağdaş kurmuş, bir şeyler okuyordu.. hayatta kalmaya çalıştığını anlamak uzun sürmedi.. ve jilet yerine şefkat sattım.. oysa asıl jilet bendim, kalbi delik deşik edecek bir jilet.. kalbi delik deşik etmiş ve yarım kalan işini tamamlamak için geri dönmüş bir jilet…
yeterince uzun süre ot kullandı iseniz, 1 senelik tütün sonrası, ota sımsıkı sarılırsınız.. o sizin tek kurtarıcınızdır. secdeye yatıp af dilenmekten başka seçeneğiniz yoktur. o da öyle yaptı, büyük kurtarıcısına…
ama dur bi saniye.. buraya nasıl geldik? bir müptelanın gücünü asla hafife almayın.. biliyorum, bakışlarım asla bir noktaya konsantre olamıyor.. düşüncelerim kesik çizgilere benziyor; biri uzun biri kısa olan ama asla birleşmeyen çizgiler.. ama gene de anlatacak bir hikayem var benim.. bazen virajı alamayıp duvara toslayacağımız, bazen geri vitese takacağımız, hatta sayfalarca tek bir noktaya bakıp kalacağımız bir hikayem.. ama asla, bir müptelanın gücünü hafife almayın…
// 27.07.2004
18 Haziran 2004
havalandırma deliği
havalandırma deliği
dönemin son sınavıydı.. ve belkide okul hayatımın son sınavı.. okuldan atılmak üzereydim.. atılmamam için hem bu yıl ortalamayı tutturmam, ve eğer bunu başarabilirsem, ardından seneye sınıfta kalmamam gerekiyordu..
yapabileceğim bir şey yoktu, ders çalışmak istememişti gene canım ve aklımda kalanlar ile 10 sorudan ikisini yanıtlayıp sınıftan çıktım.. sınavdaki iki gözcüden biri, benimle yakından ilgilenen bir öğretim görevlisiydi ve benim kağıdımı boş görünce, daha önce yaptığı hatayı ('çıkışta beni bir gör' deme hatası, çünkü onu beklemeyip gideceğimi biliyordu) tekrarlamayıp, hemen peşimden gelerek, sınıftan çıktıktan sonra arkamdan seslendi..
arkamı döndüm, ne var dedim ve bana, konuşabilir miyiz dedi gayet kibar bir tavırla.. kendi açısından bana yardımcı olmaya çalışıyordu ve bu açıdan onu anlayabiliyordum, ama o benim açımdan bakmıyordu asla..
"benim yapabileceğim bir şey yok biliyorsun" dedi..
"önemli değil" dedim
"neden" dedi.. "atılacağının farkındasın değil mi?"
"saçma" dedim..
"ney" dedi,
"bunca çaba" dedim, "şu an ki yaşama savaşı"
"sen dünyayı değiştiremezsin ki"
"değiştirmek istiyor muyum ki?"
"ya ne istiyorsun?"
"susmanı!"
şefkat dolu bir gülüş vardı yüzünde, aynı zaman beni aptal ve çocuksu buluyordu..
"odama gidelim" dedi, "vaktin varsa yani?"
"ah evet, tabi neden olmasın.." gittik..
"otur." oturdum.. "bir şey içer misin?" dedi, "söyleyeyim.."
"gerek yok" dedim, "şimdi de ben sorayım, neden?"
"tek şansın bu" dedi, "anlamıyor musun? başka şansın yok." tekrar, tüm olan biteni saçma bulduğumu söyledim..
"n’apmak istiyorsun" dedi, "sen belki matematiği, fiziği ve daha bir yığın şeyi gereksiz buluyor olabilirsin ama bak, fotokopi çektiriyorsun dergin için, otobüse biniyorsun, film izliyorsun.. yani tüm bu şeyler, bu bilimin sayesinde oluyor, bilim ilerledikçe daha yeni şeyler çıkıyor ve hayatımız kolaylaşıyor, uçaklar, internet, cep telefonları.. anlıyorsun ya.. senin için de yararlı şeyler vardır mutlaka, en azından müziğin senin için önemli bir şey olduğunu biliyorum." beni iyi tanıyordu, oldukça iyi..
"tüm bunlar için, 10 saat çalışıp 10 saat de uyuduğumu düşünürsek, 1 saat de yol, geriye kalan 3 saat için mi hepsi? Yorgun düşülmüş 3 saat? bunların hepsi de birbirine bağlı, yetişmiş insan gücü, bir hikaye! ben bir şey üreticem, sende bir şey üreticen, sonuçta ikimizin emeğinin yüzde ellisi ile birileri keyif çatıcak, yüzde ellisi ile biz birbirimizin ürettiği şeylerin yüzde onuna sahip olabileceğiz, yüzde doksanı ise gene üst kademe beylerinin olucak.. ah evet, ben de yükselip, süper bir hayata kavuşabilirim, haklısın, ama saçma işte, gereksiz hepsi.. sadece yiyecek ve giyecek yeter.. elektronik olan/lüks olan ve üretimi için belli bir profesyonel bilgi gerektiren şeyleri üretmek ve kullanmak için hayatımızı tüketiyoruz.. ve sen bana ölümün de zayıf işi olduğunu söyleyebilirsin, ama ölüm bazen de isyandır, bu hayata ayak uyduramayanların isyanı, redddenlerin isyanı. balinalar sence zayıf oldukları için mi intihar ediyor, ne dersin? bence reddettikleri için..
işe yaramadığını söyleyebilirsin ama zaten işe yarasın diye ölünmez.. (burada açlık grevlerine de gönderme yapıyordum ama anlamazdı pezevenk, siz anladını mı?) ritme ayak uyduramayan biri gibi algıla bunu, herkes horon tepiyor, oysa ben durup dinlenmek istiyorum, e tabi normal olarak düşüyorum durunca, ve eziyorsunuz beni, ve sizin gibiler yüzünden benim dışımda, orada, içerde, sınavda, hala sınavda, 79 kişi, HIZA ayak uydurmaya çalışıyor..
ama anlayamadıkları şey, o hızda manzararın görünmeyeceği.. o hızda dünya görünmez, yaşam görünmez.. ve aniden fren kopar.. daha sonra da bir tekrarın içinde sıkışıp kalırsın, çocuğunu da kendine benzesin diye okula yollarsın, dersin ki oku da baban gibi eşek olma. oysa fark yoktur, günümüzde okuyan da okumayan da eşektir, ceo’lar bile eşektir, nerdeyse 24 saat çalışıp milyarlarca maaş alırlar ama sadece tatillerde yaşarlar..
yüksek hız mide bulandırır, baş döndürür, zevk aldığını sanırsın başlarda ama bu sahte bir zevktir.. gittikçe manzara yok olur ve düz bir çizgiden ibaret olur gördüğün her şey, aynılaşır, aynalaşır.. ben durmayı ve böylece düşmeyi seçenlerdenim..
bir otobüs gibi algıla bunu. siz otobüste oturmuşsunuz ve otobüsün hızı aşırı yüksek.. bu hızda siz sadece camdan bakıyorsunuz, ama hiç bir şey görmüyorsunuz, bazen hostesler [gezegensel iş makinası] sizlere yeni ikramlarda bulunuyor, ama bunlar sizi tatmin etmiyor, siz durup dinlenmek istiyorsunuz, oysa sadece, arada sırada mola verebiliyorsunuz, hepsi bu..
biz aynı otobüsün içinde, otobüsün hızına eşit bir hızda terse doğru koşanlarız, bu nedenle de bizim manzaramız hep aynı kalıyor sizin yüzünüzden. sadece yanımızdan geçen koltuğa oturmuş insanlar değişiyor, anne baba, abi, abla, dayı amca, teyze hala, ilkokul öğretmeni, ortaokul lise, üniversite, çavuş, komutan, general, başbakan, imam, koca, arkadaş, dost, bir sürü ıvır zıvır..
sürekli aynı şeyi söyleyip duruyorsunuz bize; ‘otursana boş bir yere, bizimle gel, hıza ayak uydur..’
istesek yapamaz mıyız sanıyorsunuz? yapıyoruz zaten, aynı hızdayız sizinle, sadece yönümüz ters.. otobüsün kapısını bulabilsek inicez ama dayanamıyoruz sonuna kadar, ya siz bizi pencereden aşağı atıyorsunuz (içeri) ya da biz üstteki havalandırmayı bir kurtuluş olarak görüp (intihar) ölüyoruz.. ama bu zayıflık değil.. reddediş.."
sustum.. hiç bir şey söylemedi.. beni çocuksu bulduğundan eminim.. ayağa kalktı, elimi sıktı ve “sen bilirsin genç” dedi alaylı bir şekilde pis pis sırıtarak..
dışarı çıktım.. merdivenlerden indim, kampüste kimseyle görüşmeden evin yolunu tuttum.. milyarlarca insan, hıza ayak uydurmaya çalışıyordu.. manzara aynıydı ve sıkılmıştım artık.. tepedeki havalandırma deliğine takıldı gözüm.. henüz zamanı gelmemişti..
// 18.06.2004
17 Haziran 2004
hangi uyanış
hangi uyanış
sabahın yedisinde, akşam sahibi tarafından verilen görevi yerine getirmek üzere, zırlamaya başladı çalar saat.. uyanmakta güçlük çekiyordu her zaman olduğu gibi.. uyanmak istemiyordu zaten.. sonsuza kadar uyanmadan rüya görmeye razıydı aslında.. ama karısı izin vermiyordu buna; "hadi kocacım sabah oldu işe geç kalıcaksın.. kahvaltı hazır. hadiiii"
gözleri biraz açılır gibi oldu ama mücadele ediyordu bununla.. uyanmak istemiyordu.. akşamki hapın tesiri ile yine çok gerçekçi bir rüyanın içinde yaşamaya başlamıştı.. belki rüyada özgür bir iradeye sahip değildi ve bilinç altında biriktirdiklerinin bir yansımasıydı tüm görüntüler ama gerçek hayatta da özgür olduğunu düşünmüyordu zaten.. kurulu bir çalar saatin özgür iradesi ne kadarsa, onunki de o kadardı işte.. bir eksen etrafında dönüp durmak..
hafta sonları yaşıyordu sadece.. hayır, hafta sonları uyuyordu sadece. tüm haftanın yorgunluğunu başka türlü atamıyordu çünkü.. hayatını bir kum saatine, daha doğrusu, bu kum saatinin içindeki kum taneciklerine benzetiyordu..
her sabah ters çevriliyordu bu saat ve akşam 11'e kadar tüm kumlar alt bölüme taşınıyordu.. sabah aynı kumlar yeni bir ters çevrilme ile aynı döngüyü yaşamak için yavaşça kaymaya başlıyordu.. tekrar.. tekrar.. aynı hızda ve aynı oranda bitmek bilmez bir toprak kayması gibi.. ve her seferinde biraz daha ufalanıp inceliyordu kum taneleri.. böylece çözünmeye başlıyordu, dayanıksızlaşıyordu..
büyük kızı, kahvaltısını yapıp banyoya ellerini yıkamak için giderken babasına seslendi; "baba hadi saat çeyrek geçiyor, 15 dakika sonra gelicek otobüsün. işe geç kalıcaksın"
gözlerini hafifçe aralayınca, karşı duvardaki saatin ‘12’ geçtiğini gördü ve ' üç dakika daha' diye düşündü kendi kendine, (hangimiz düşünmedi ki?) oysa 12 dakika geçikmişti zaten..
“sikmişim işi” diyerek, hışımla kalktı ve lavaboya gitti.. büyük kızı dişlerini fırçalıyordu, araya girip yüzünü yıkamak isteyince kızının 'ya baba bekle biraz okula geç kalıcam' tepkisi ile karşılaştı. yüzünü yıkayıp biraz daha ayılınca karısının seslendiğini duydu;
"acele et, geç kalıcaksın"
"tamam"
mutfağa girdiğinde küçük kızının kahvaltısını yapmak üzere olduğunu, büyük kızının elindeki nescafe bardağını işaret ederek 'sana da yapayım mı?" diye sorduğunu ve karısının ise küçük kızının gömleğini ütülediğini farketti..
neden aşık oldum ki ben buna diye düşündü kendi kendine.. nesine aşık olduğunu sorguladı içinden.. bu sırada kızının elindeki çok koyu bir nescafe bardağını ona tuttuğunu fark etti.. gülümsüyordu ona kızı; 'senin için yaptım uykun açılsın diye.'
nescafeden bir yudum alıp bardağı masanın üzerine bıraktıktan sonra, yatak odasına girerek pijamasının üzerine bir pantolon geçirdi.. üzerine de bir kazak giyerek tekrar mutfağa döndü ve bir dilim ekmek ile bir parça peyniri 15 saniyede yuttuktan sonra nescafesini de bir dikişte bitirip kızına 'iyi dersler' kızım dedi..
büyük kızı lise üçe gidiyordu, aynı zamanda da dershaneye.. küçük kızı ise lise ikide idi.. büyük kızı, evliliğinden bir yaş küçüktü.. yani evlenir evlenmez aşkın büyüsü ile çocuk yapmaya karar vermişlerdi karısı ile, şimdiyse bu iki çocuğa iyi bir gelecek hazırlama adına ömrünü tüketiyordu..
evin önünden geçen servisin kornasını duyar duymaz küçük kızı da çantasını sırtına alıp 'alasmaladık' diyerek yola koyuldu.. bu sırada çekeceği dün nereye koyduğunu hatırlamaya çalışıyordu baba, 4 sene önce aldığı ayakkabısını giymeye çalışırken.. ayağa kalkıp montunu da giydikten sonra, karısına bir veda öpücü bile vermeden sadece 'ben çıkıyorum hayatım' diyerek açtı kapıyı..
bu 'hayatım' bir alışkanlıktan dolayı söyleniyordu sadece, yoksa kendine ait bir hayatının var olduğu bile söylenemezdi, değil ki başkalarına kendi hayatıymışçasına hitap edebilsin..
otobüs durağı biraz uzaktaydı.. ve her zaman olduğu gibi durağa doğru yürürken dün gece gördüğü rüyayı tüm detayları ile hatırlamaya, tüm varyasyonlarını zihninde tekrar tekrar canlandırmaya çalışıyordu.. durağa geldiğinde, aynı yerde çalıştığı arkadaşını ve aynı duraktan binip, farklı duraklarda indiği kadının çoktan gelmiş olduğunu fark etti.. adam ve kadına ‘günaydın’ dedikten sonra, kent kartını hazırlayıp, insan kusan bir otobüsü beklemeye başladı.
lise yıllarından beri, askerlik ‘hizmeti’ dışında, her sabah ve akşam bir otobüse biner ve sadece hafta sonları yaşardı. aslında lise ve üniversite yıllarında, yaşadığını biraz daha fazla hissediyordu ancak askere gidip geldikten sonra, kendisini bekleyen ve üniversitenin son yılında tanıştığı şu anki eşi ile evlenince, hayatını iyice her gün aynı rutinde tüketilir bir ekmeğe benzetmeye başladı..
her sabah yeni bir ekmek olarak güne başlıyor ve akşam olduğunda yeni bir ekmek olmak için fırına giriyordu. bu düşünceler içerisindeyken otobüsün geldiğini fark etti ve biraz sonra iyice yaklaşan otobüsün durması için elini kaldırdı. otobüs yine ağzına kadar doluydu ancak otobüsteki hiç kimsenin bu durumdan şikayetçi olduğu yoktu..
aslında herkes, onları bir robota benzeten bu sisteme karşı kendi içlerinde, tüm bedenlerini kaplayan ancak sistemin geneli ile karşılaştırılınca ufak kalan isyanlar barındırıyordu. önemli olan bu isyan dolu bedenlere aynı sıkıntıları paylaştıklarını fark ettirebilmekti.. işte o zaman yönetilmenin bir gereklilik olmadığının, ürettiklerinin çok az bir bölümünü tükettiklerinin ve hiç üretmeyenlerin onlardan yüzlerce kat fazla tükettiğinin farkına varabilirlerdi..
farkındaydılar da bunun, ama çatlak sesler çıkartmaktan korkuyorlardı.. çünkü aykırı olan her ses halkı kin ve düşmanlığa iten bir neden olarak algılanıp suç sayılabilirdi.. bu suçlu sesin sahibine ise sıfat olarak yakıştırılan tek şey bir ‘vatan haini’ olduğuydu.. bu nedenle en iyisi, ses çıkartmadan kurulu düzenin minik bir dişli çarkı olarak, otobüsün içindeki diğer dişli çarklar ile birlikte kendilerine değen büyük dişli çarkın onları topluca iteklemesi sonucunda bir bilinmeze doğru sürüklenmekti..
aslında bu en iyisi değil en kötüsüydü.. ama hepsi bir noktada çalışmak zorunda bırakılmışlardı. eğer maaş zammı için grev yapsalar işten atılır ve çok uzun bir süre aç kalabilirlerdi. sadece kendilerinden sorumlu olsalar bunu pek umursamazlardı aslında ama bir de çocukları vardı bakmaları gereken.. zaten hep bu çocuk işi yüzünden katlanıyorlardı bunca eziyete..
bu düşüncelere dalmışken birden arkadaşının dürtüklemesi ile kendine gelen baba, arkadaşının işareti ile otobüs camının dışına yöneltti gözlerini. dışarda genç bir sarışın karşıdan karşıya geçmek için beklemekteydi ve önünden geçen otobüsün içinden ona doğru bakan iki erkeği fark etmedi bile.. bu esnada adamın aklına 'ya kızlarıma da birileri bakıyorsa' diye bir düşünce gelmedi hiç.. onun, otobüsün dışındaki sarışına bakıp bakmaması ile onun kızlarına bakıp bakmamaları arasında bir bağlantı yoktu.. iki durak sonra ineceklerdi ve bu yüzden arka kapıya doğru yanaşmaya başladılar.
işyerine geldiğinde cebinden kartını çıkartıp makineye bastı, cebine kartı sokmadan önce kartta bugün, ayın 27'si için, sekiz 22'de giriş yaptığına dair mührü kontrol etti. ay sonunun yaklaştığını fark etti böylece.. ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu.. sonuçta yine maaşları geç alıcaklardı.. bu iş yerine girdiği 3 sene olmuştu ve artık alışmıştı buna.. asla maaşlar vaktinde ödenmezdi.. ancak büyük patron her yıl arabasını güncelleştirmekte gecikmiyordu..
soyunma odasına giderek tulumunu giyip ardından tuvalete gitti. tuvaletinin geldiği falan yoktu aslında, sadece “bu domuzlardan kaç dakika çalsam, kârdır” diye düşünüyordu.. saat 08:35'de tuvaletten çıkıp ellerini yıkarken aynada kendini gördü ve şaşırdı buna.. uzun zamandır dikkat etmiyordu nasıl göründüğüne.. neden şimdi birden fark etmiştiki bunu.. evet evet, kırık olan aynalar yenilenmişti de ondan. tam 3 aydır ayna yoktu tuvalette. biraz daha oyalanıp usta başını kızdırmak yerine doğrudan tezgahın başına geçmeyi tercih etti.. eline aldığı düz parçayı, önündeki resme göre işlemeye başladı.. ilk 3-4 parçada resme bakarak, ölçüleri kontrol ederek yapıyordu bu işi.. ardından gözleri başka şeylerle -örneğin arada sırada gelip geçen sekreter kızla- meşgul oluyordu ve bu sırada makinesi gibi otomatiğe bağlanan elleri parçaları alıp yerleştirip bir süre sonra işlenmiş halini kutuya atıyordu.. bu şekilde bir günde bin parça işliyordu.. öğlen vaktinin nasıl geldiğini anlamıyordu. saat 12:30'a kadar sorun yoktu.. ancak öğlen yemeğinden sonra geçmek bilmeyen zamana karşı yarışmaya başlıyordu.. çünkü büyük patron öğleden sonra işe gelir, işçilerinin saatte ne kadar parça çıkardıklarını kontrol eder ve sonra da odasına giderdi..
büyük patron odasındayken sorun yaratmıyordu, ancak bu kez de ustabaşı, büyük patronun teftişine karşılık hazırlıklı olmak için işçilerin arasında gezintiye çıkıyordu ve dinlenen bir işçi olduğu zaman anında not ediyordu.. eğer siz 3 kez dinlenirken yakalanmış iseniz, üst katta uyuklamaktan başka bir bok yemeyen müdüre şikayet ediliyordunuz.
saat beşi buldu.. işçiler arasında öğlen yemeği haricinde konuşmak yasaktı ve böylece işçilerin kendi arasında da örgütlenmesi yavaşlatılmış oluyordu.. işçilerin mesai saati bitiminde de bu konuları tartışmaya hiç hevesi kalmadığı için, patronun keyfi yerindeydi.. daha geçen ay 10 işçiyi 'tasarruf’ nedeni ile işten çıkarmış ve geride kalanlarının işten çıkarılmamak için susmasını sağlamıştı..
saat beş buçuktan sonrası, yani son bir saat geçmek bilmiyordu.. kapanan göz kapakları, yorgun düşen beden ve tüm bunlara eş zamanlı olarak büyük gürültü ile çalışmaya devam eden makineler.. akşam altıyı yirmi geçe artık iyice yavaşlıyordu zaman.. bir saat kadar uzun geliyordu her bir dakika.. paydos zili geçici bir mutluluktu sadece.. her şeyin 14 saat sonra tekrar başlayacağını haber veren bir zil.. soyunma odasında iş giysilerini, eve dönüş kıyafetleri ile değiştirmek.. ardından eve dönmek için otobüs beklemek.. ağzına kadar dolu olan otobüse binmeye çalışmak.. eve saat sekizden önce varamıyordu asla.. ve saat dokuzda anca kavuşuyordu özgürlüğüne.. bu esnada da yavaş yavaş yokluyordu bedenini esnemeler..
eve varıp yemeğini yiyip, kızlara dersleri konusunda yardım ettikten sonra saatine baktı, dokuzu on üç geçiyordu.. çıkarıp defterini, dün gece gördüğü rüyayı yazmaya başladı;
rüyamda; evimde oturmuş kızımın ödevine yardım ederken büyük bir gürültü duydum.. karım koşarak arka balkona gidip baktığında, simsiyah bir bulutun çok yükseklerden yaklaştığını söyleyip beni çağırdı büyük bir endişe ile.. gidip baktığımda gördüğüm şey çok uzaktan büyük bir hızla yaklaşan sim siyah bir toz bulutuydu. o kadar siyahtı ki.. tanrım! ve bu siyah ve büyük toz bulutu, sanki küçük siyah arılara benziyordu ve tıpkı göçmen kuşlarının göç etmesini andıran bir görünüm veriyorlardı insana.. o kadar hızlı uçuyorlardı ki.. kaçmamız için hiç bir fırsatımız yoktu.. bu sırada büyük kızımın gülümsediğini gördüm, kızıma 'neden gülümsüyorsun bu konu hakkında bir şey biliyor musun' diye sorunca bana 'baba bunlar siyah işçi arılar, özgürce yaşayabileceklerini, kimsenin buyruğu altına girmeyeceklerini anlatmak istiyorlar, merak etme asla zarar vermezler, izlemek istiyorum noluur' dedi..
kızımın bu sözleri karşısında gözlerim doluyor ve anlamaya başlıyordum.. bu sırada havada uçan onlarca motor gördüm.. biraz daha dikkatlice bakınca bunların polis motorları olduğunu fark ettim.. üstlerinde ise üniforma giymiş domuz hayvanları vardı.. rüya işte..
bizim balkonun önüne doğru yaklaşan bir motorun üzerindeki domuz, elindeki sopa ile dürtükleyerek, içeri girmemiz gerektiğini, yoksa bu arıların hışmına uğrayacağımızı söyledi.. kızım izlememiz gerekti, hatta onlara yardım etmemiz gerektiği konusunda bana yalvarsa da, kapıyı kapatıp içeri girdik.. ve televizyonda türkiye ingiltere maçının sıfır sıfır bittiğini gördüm.. tüh, yine ingilizlere gol atamamışız diye kendi kendime söylenirken, karım bir diziye bakmak istediğini söyledi.. “zaten ben uyucam, neye bakıyosanız bakın” dedim.
bu sırada büyük kızım ile küçük kızımın kavga ettiklerini gördüm.. küçük kızım 'seni babama söylücem' derken, büyük kızım 'göstermicem işte, yapma lütfen sonra bakarsın' diyordu. 'neymiş bana söyleyeceğin' diye küçük kızıma seslendim.. oda 'ya.. kitabının arasında bir dergi var göstermiyo' dedi.. büyük kızım 'baba nolur siyah işçi arılarına baksaydık, hem onlar zarar vermezki' derken ağladığını fark ettim.. ona 'kızım polisler bizim güvenliğimiz için böyle söylediler.. yarın haberlerde nelerin olduğunu gösterirler, ordan izleriz' yanıtını verdikten sonra ekledim 'neymiş senin kitabının arasında olan şey?', biraz kekeleyerek 'ya şey.. hiç bi şey değil.. ösys soru kitapçığı işte..' cevabını verdi..
'ver ben bi bakayım şuna..' dedim.. oda çekinerek uzattı.. kitabın arasından, kapağında kara bir bayrağın yanarken çekilmiş resmi olan bir dergi çıktı.. bu esnada karımın,
"hadi kocacım sabah oldu işe geç kalıcaksın.. kahvaltı hazır hadii" diyen sesini duydum.. gözlerimi biraz aralayıp daha sonra tekrar kapatınca, başka bir rüya gördüm.. bu kez dışarıdan şarkı sesleri geliyordu ve arka balkona gittiğimde kızımında aralarında bulunduğu büyük ve rengarenk bir topluluğun çağrısını duydum, arkada ise kara bir bayrak yakılıyor ve bu esnada atılan sloganlarda artık bu tip simgelere ihtiyaç kalmadığı belirtiliyordu..
bu esnada büyük kızım şöyle seslendi; "baba hadi saat çeyrek geçiyor, on beş dakika sonra gelicek otobüsün işe geç kalıcaksın."
gözlerimi ikinci kez araladım.. yeni bir gün daha başlıyordu işte.. işe gitmeliydim.. ve uyandım..
// 17.06. 2004
9 Haziran 2004
cüzdanınızın karşılığı
cüzdanınızın karşılığı
"kelime aralarına konulan noktalardan ve bir harf eksiltilerek yazılan küfürlerden nefret ederim" dedim.
"iyi ama bu şekli ile de biz yayınlayamayız, hatta bizim uygun gördüğümüz şekliyle bile devletin izin vereceğini sanmam. toplatırlar mutlaka, çok küfürlü ve politik olarak sert şeyler var."
"ah. evet. sert. beni azdırıyorlar ve sertleşiyorum. bazı destanlar kanla yazılmıştır ya. benimki de üreme sıvısı ile yazılıyor."
"benimle düzgün konuş."
"seninle düzgün konuşayım. devlete göre hâlâ reşit değil miyiz yani?"
"ben işin iç yüzü ile ilgilenmem ve riske de giremem. kabul ediyorsan et, etmiyorsan da defol git. başka yayıncı bul kendine."
"başka yayıncı bulayım kendime. asıl sen basıyorsan bas. ya da başka yazar bul kendine!"
"benimle düzgün konuşmanı söylemiştim."
kapıyı çarpıp dışarı çıktım. nereye gitmem gerektiğini bilmiyordum. elimde bir çok öykümün çıktıları vardı. değersizdiler belki de. ama tek mülkiyetim onlardı. ve hiç param yoktu. bir bara girip, bir masaya oturdum. bir kadın geldi;
"ne alırdın canım?"
"yapmacık davranmayı keser misin? buradaki hiç kimsenin canın olmadığını biliyorum.. pezevenk, puşt, göt de. ama yapmacık davranma. ve bir bira."
"peki seni adi küstah orospu çocuğu."
"ve ailemi işe karıştırma."
bir bira geldi. karşı masadaki adam oturduğumdan beri beni kesiyordu. hiç param yoktu ve dövülmeye hazır bir bedenim ile oradan buradan kırpılarak yayınlanmasına izin vermeyeceğim bir çok öyküm vardı sadece.
“hey! adi küstah orospu çocuğu bir bira daha içecek” diye bağırdım kadına. herkes bana baktı.. karşı masadaki adam ve herkes. bir bira geldi. içtim. iç cebimden müsveddeleri çıkarıp yakmayı düşündüm. çıkardım. bunu çok sık yaparım. çıkardım. ve biraz durup onları yan cebime koydum. daha sonra da yakmak için çıkartıp başka bir cebime koyacaktım muhtemelen.
“hey! canın bir bira daha içecek.” diye bağırdım kadına
herkes “goool” diye bağırarak ayağa kalktı. televizyona arkam dönüktü. bir bira daha. bir bira. bir...
"bir sıfır mı maç?"
"hayır bir bir oldu."
"güzel" kadın topuklarıma vurdu ve
"dayak yemek istemiyorsan sesini kes, buradaki herkes şu an gol yiyen takımı tutuyor." dedi. dikkatli bir okuyucum olsaydı mantık hatamı es geçmezdi.
"ama gene de güzel. gol bu. gol paraya benzer benim için, renksizdir. hesabı alabilir miyim?"
"tabi"
tuvalete gittim. arkamdan biri daha geldi. genç bir çocuktu. pisuvara iyice sokulmuş, işini görüyordu. benim işim bitince, aleti yuvasına sokup fermuarı çektim ve tipin yanından geçerken boynuna sıkı bir yumruk geçirdim. daha sonra bir tane daha. bir tane de karın boşluğuna. bir tane daha. yere yığıldı. bir kaç kez tekmeledim. eğildim. ceplerini kurcaladım. artık bir cüzdanım vardı. tipi bir tuvaletin içine doğru çektim ve kapıyı kapadım. telaş etmeye gerek yoktu. sahip olduğum tek şey bedenimdi ve dövülmeye hazırdım. hapse girmeye hazırdım. ölmeye hazırdım. bara döndüm. iki bir olmuştu. güzel dedim içimden. masama oturdum. karşı masadaki adama ‘kaç kaç’ dedim.
"iki bir mağlubuz"
"vay orospu çocukları, bi tuvalete gittik, gol yemişiz."
cebimden cüzdanı çıkardım. iyi para vardı. 3 gün idare ederdi beni. hesabı ödedim. dışarı çıkıp, ucuz bir otel aramaya başladım. hiç eşyam yoktu. ve yazdığım öyküleri yayınlatmak istemiyordum aslında. sadece yayıncılara okutuyordum. içleri gidiyordu orospu çocuklarının. bunu gözlerinden anlayabilirdiniz. kelime içine konulan noktalar ya da bir harf eksiltilerek yazılan küfürler umurum değildi. ucuz bir otel buldum ve ucuz otelin en ucuz odasını tutup tavanı izlemeye başladım.
kalemimi çıkartıp bir öykü yazmayı tasarladım. bir adam, bir bara gidiyor, bir adama tuvalette saldırıyor, bayılana kadar dövüyor ve son yazdığı öyküyü adamın cebine koyup cüzdanı alıyordu. cüzdan, öykünün karşılığıydı. ve daha sonra adam bir otel tutuyor ve bu öyküyü yazıyordu. her öykü aynıydı.. adam bir yayıncıya gider. hepsi, ufak farklar içeren ama özünde aynı olan yüzden fazla öyküsünü yayıncıya okutur. yayıncı mırın gırın eder. sonra oradan çıkar. bir bara gider. parası yoktur. tuvalette bir adamı soyar. soyduğu adama en son yazdığı öyküyü bırakır. bir otele gider ve bunu yazar. tüm öykülerdeki tek fark, yayıncı, bardaki kadın ve soyulan adamdır. ve bu öyküyü okuyor iseniz, sanırım siz de soyulanlardan birisiniz, cüzdanınızı kontrol etseniz iyi olur bayım. ve aşağılık adi puşt göt orospu çocuğu herif bir bira daha istiyor
// 09.06.2004
Farklı Kaydet
farklı kaydet
olanları anlatıyorum.. nerden başlamak gerek bilmiyorum oysa. beynimde dönüp dolaşan bir bütünü kağıt üstüne nasıl kusmalıyım. ilk ilmek. bu örgünün ilk ilmeği neydi acaba ki gerisi geldi. şu an hücremdeyim. işte.. karanlık, kapı, yatak, masa falan. bir pencere var. biraz yüksekte. geceleri bi kaç yıldız görüyorum. hepsi de bu.
arada bi, bi gazeteci geliyor ziyarete. o da “bişiler anlatırsa gazetemde yayınlarım” hesabına. başka da gelen giden yok zate. bölesi daha iyi aslında. ilk zamanlar gelen giden bi kac eş dost vardı. gözlerimin içine baktıklarında, bi kitap dolusu küfrü yemiş gibi oluyordum. bunu hissediyor olmalılar. gene de umursamıyormuş gibi, “naber’ diyorlardı ‘iyi misin burda. yemekleri nasıl? alıştın mı?”
bu soru size de tuhaf gelmiyor mu? alıştın mı? alışmak. sizce önemli olan alışmak mıdır? geçmişi özlemiyor değilim. ama bu başka bişi. yani alışmak. bazı zamanlarda artık özlemeye de alışıyor insan. ve artık hissetmiyorsun da özlediğini. sanki bıçak saplıyorlar bi tarafına. ve ilk anda acıtıyor canını. ama çıkartmıyorlar bıçağı. ve zaman geçiyo. artık o acıya alışıyorsun. bıçak saplı. acıyor da olabilir belki. ama alışmışsın ya. hissetmiyorsun bile… hah… alıştım diyorum evet. siz de gelmeyin bi kaç ay bak nasıl alışıcaksınız benim olmayışıma.
geçmişe dönüp baktığımda, sanki hayatım boyu burdaymışım gibi hissediyorum kendimi. hep burda. sanki dışardayken geçen o zaman, başka bi hayattaymış gibi. sanki ölmüşüm o hayatta da, ikinci kez burda, bu hücrede doğmuşum gibi. tuhaf.
bi de neden yaptığımı sorup durdular. sustum. mahkeme sırasında da susmuştum zaten. ne diyebi-lirsiniz ki? birisini öldürmüşsünüz sonuçta. her şey ortada. asıl serbest kalsaydım daha kötü olurdu benim için. o kadar gazete, tv, manşet falan filan. ve dışardasınız. nasıl yaşayacaksınız ki? şimdi en azından hissettiğimi hisseden insanların yanındayım. dışarsı cehennem gibi geliyor artık. “şartlı tahliye 12 yıl sonra.”
yok canım, şartlı bişi yok zaten. izlediğim bi dizi geldi de aklıma. adam birini gebertmiş. hapse girerken böle söleniyodu; “şartlı tahliye 12 yıl sonra.” oysa her şey normalmiş adam katil olmadan 2 dakika öncesine kadar. markete girmiş. alışveriş. kasa. ödemiş parayı. tam çıkarken de biri buna çarpmış. aldığı şeyler yere dökülmüş. çarpan kişi hiçbişi olmamış gibi yoluna devam edince de; boom!
bir anlık işte. görüyorsunuz. herkesin başına gelebilir yani. benimki bir anlık değildi ve öncesinde her şey normal de değildi. şimdi anlatmaya çalışıyorum işte, belki de anlamaya. gazeteci bir kağıt kalem, geceleri de yazayım diye küçük bi lamba ve bi kaç özel istek ayarladı. kabul görüldü müdür tarafından da…. hoş ben istesem ‘hadi ordan’ tarzı bi siktir çekme girişimi olurdu ya... bakış açısı işte. gazeteci ilgileniyo benle… seviyo gibi görünüyo. eğer her şeyi yazarsam bana para vericeklermiş. ben de işin ucunda para olunca, ‘yazarım’ dedim ‘ama para yerine uyuşturucu ayarla bana…’
her yerde var pislik. herkes de farkında aslında. herkes de bir noktada bulaşmış durumda. ama sadece, en son kimin üstüne bulaşmışsa çamur, o çekiyor cezasını.
geceleri yatınca uyuyamıyorum dört beş saat kadar… sabah da sayım oluyor… erkenden kaldırıyorlar. bok varmış gibi. sanki biz uyurken sayılamayız. diziyorlar sıraya. 1 mehmet akın. 2 hüseyin avni. vesaire… sonra da uyunmaz zate.
şimdi her şey, sanki eskiden seyrettiğim yüzlerce filmden biriymiş gibi geliyor bana. ‘kötuluk iyidir.’ bunu bir pc dergisinde görmüştüm. bir oyunu böle yorumlamışlardı. ‘kötülük iyidir.” oysa ilk başlarda güzel gidiyodu her şey. ama öylesine battım ki, tekrar su yüzüne çıktığımda bir balığa dönüştüğümü ve artık karada yaşayamayacağımı fark ettim… tersine evrim geçirmek gibi bişi.
hala örgüye başlayamadım sanırım. kafamın içindekini nasıl boşalmalıyım? hmm. onu ben öldürdüm. baştan bunu söyleyeyim… çok kez neden sorusunu sordum kendime. hiç bi zaman da verdiğim cevabın doğruluğundan emin olamadım.
bazı geceler onun, beyaz ve vücudunu tamamen gösteren incelikte bir elbiseyle, bir şekilde bana yaklaştığını görüyorum. koşmaya başlıyorum. ama kaçamıyorum ondan. yetişiyor. ve beni yakaladığında “seninle deliler gibi sevişmek istiyorum” diyor. işte o an uyanıyorum her nedense. karanlık. gördüğüm tek şey karanlık oluyor.
// 09.06.2004
aylak
aylak
bir öykü yazmaya çalışıyorum.. bir odadayım.. hep aynı odadayım! 3 kişi horluyor. ve kulaklık taktığım halde, seslerini engelleyemiyorum.. müziğin sesini fazla açarsam, kısmamı istiyorlar, ve onlara horlamamaları gerektiğini, lanet bir öykü yazmaya çalıştığımı anlatamıyorum. “yarın okula gitmicen mi? yatsana sen artık, saat sabahın beşi olmuş” diyorlar.
“yatıcam bişi yazıyom”
ve yazmaya çalıştığım şeyin içine ediliyor, ardından da duvarda bir yanılsama görülüyor, bir saniye bile durmuyor ama ürkütüyor beni, sonrasındaysa peder kalkıyor tuvalete girmek için.. odaya giriyor..
"yatmıyon mu sen? okul yok mu yarın?"
"yarın öğleden sonra gidicem, işim var, şimdi yatıcam" diyorum.. ve sanırım yalan söylüyorum, çünkü yarın sabahın yedisinde uyanacak ve derse girmek için evden çıkacağım.. bir hatun gelecek yarın, garajdan onu alacam.. ya da, du bi saniye, yoksa bu hatun sınıftan biri mi olsa? barda karşılaşsak? klasik öykü kurguları hepsi… basit.
bir öykü yazmaya çalışıyorum.. bir odadayım.. hep aynı odadayım! ve sanırım bir öykü yazamadım.. olsun.. şimdi de uyuyacağım…
***
uyuyamıyor, kalkıp defterimin arasına sakladığım 10’luk paketten 6 adet dimenhidrinat etkili atraksiyonu alıyorum avucuma.. midem bulanıyor onları her görüşümde! özellikle elimde iken onlar.. bi de suyu alınca diğer elime.. midem bulanıyor.. acı değiller! tatları çok da kötü değil aslında.. ama bazı şeyleri hatırlatıyor bu haplar.. attım ağzıma.. ve su.. kusmak üzereyim ama olmaz.. 15 dakika.. sadece 15.. sonra yoluna girecek her şey.. girecek mi gerçekten? valide uflayıp pufluyor oğlu hâlâ uyumadı diye.. bişi de diyemiyor.. hadi yat anlamında bir 'uff' sesi.. sanki sıcaktan bunalmış da öylesine söyleniyormuş gibi.. ama öyle değil işte..
telefonumu elime alıp bir numarayı tuşluyorum, karşı taraftan bir ses geliyor; "aradığınız numara geçici olarak servis dışı olmuştur, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz."
daha sonra? her gün aynı şeyi duymaktan bıktım.. 2 yıldır aynı şeyi söylüyor bu karı bana; daha sonra dene! 'geçici olarak'mış demek?
telefonumu başucuma koyup gece lambasını söndürüyorum, saat 6 olmuş.. güneş doğmak üzere.. midem hareketleniyor.. unutmuşum.. birden seviniyorum.. işte.. başlıyor.. hemen yatağıma yatıyorum.. 3 dakika sonra şakaklarım uyuşuyor.. sonrada parmaklarım.. gözlerim ağırlaşıyor.. yarım saat sonrasındaysa -ne kadar çabuk geçti bu zaman- çalar saat.. valide kalkıyor, peder de, birileri işe gidiyor işte.. gözlerim kapalı.. ağırım.. ama uyku yok.. bitkisel hayat gibi bişi.. dış dünyada nelerin olduğunu hissedebiliyorsunuz ama aynı zamanda rüya görüyor da olabilirsiniz, halüsinasyonlar da.. ya da rüya gördüğünüzü zannediyorsunuzdur hatta her şeyi zannetmeye başlarsınız bu akış içinde.. her şeyi zannettiğiniz bir zaman dilimi.. hiçbir şeyden emin olamıyorsunuz..
sanrılar görmeye başlamadan önce her cümlenin sonunda ‘sanırım’ dersiniz.. olaylar karşısındaki emin olma duyunuzu yitirdikten sonra sanrılar kendiliğinden belirecektir.. bunları nerden mi biliyorum? hayır bir psikolog değilim ben ama emin olun psikologlar da hastalarına verdikleri hapları kendi üzerlerinde denemiş değiller..
bir yarım saat daha geçiyor, annem kardeşlerimi kaldırıyor bu kez, ve yeğenimi, işe ve okula gitme vakti.. daha sonra ben.. ben? ama.. ama ben..
"hasta mısın oğlum?"
"şeey.. eeaeaa" konuşamıyorum, git başımdan anne, git, bırak beni, böyle iyiyim ben, bırak..
"okula gitmicek misin?"
"gi..de..rim.."
"hadi kalk"
"ta..mam"
"hadi kalk"
"gitmicem bugün"
"olmaz, hadi kalk"
kalkıp, soğuk suyu yüzüme vuruyorum bir kaç kez. kahvaltı yapacak mısın sorusuna sert bir şekilde, hayır diyorum, midem berbat ötesi, başım dehşet, tonlarca demir atmışlar sanki beynime, ağır, çok ağır.. valide yeğenimi okula geçiriyor.. sene başından beri üzerine tek satır yazılmamış bir defteri alıyorum yanıma, ve bir de içine uzun süredir uç koymadığım bir kalemi.. yola çıkıyorum.. kent kart parası cebimde.. kartı doldurmuyorum.. okula yayan gidiyorum.. 2 saat sürüyor.. insanları izliyorum.. napıyor bunca insan? nereye koşuyor? servisleri görüyorum.. içindeki işçilerin hepsi uyuyor.. kaçırılan otobüslerin arkasından küfürler savruluyor.. ne bu telaş? anlam veremiyor ve yoluma devam ediyorum..
okula vardım.. girişteki güvenlik görevlisi gıcık edici bir şekilde bakıyor yüzüme.. dün tartışmıştım onunla, “sana her gün öğrenci kartımı göstericem lan ben” demiştim, kafam çok iyiydi..
“seni şikayet edicem” dedi bana.. atılmak için uğraşıyorum.. atmıyorlar.. neden? neden atmıyorlar beni? neden? biliyorum derse girdiler ve geç kaldım ve kafam çok iyi ve bir cümle içinde bu kadar çok ‘ve’ kullanılmaz.. hepsini biliyorum.. c blok 4. kat, 408 numaralı sınıf.. gidiyorum.. merdivenleri çıkıyorum.. öncelikle tuvalete giriyorum.. yüzümü yıkıyorum.. bir kat daha çıkıp koridorun sonuna kadar yürüyorum.. kulağımı kapıya dayadım, hoca sınıfa girmiş mi, ders başlamış mı öğrenmek için, bir gürültü duyuyor ve gerisi geriye dönüp merdivenlerden inmeye başlıyorum..
bir tiple karşılaşıyorum, beni uzun süredir görmediğinden bahsediyor, iyi de bana ne, ben senin arada bir göresi geldiğin için ziyaret edebileceğin bir müze miyim? telefon numaramı soruyor, işte bu yüzden telefon taşımıyorum genelde, arada bir çağrı atarım diyor, veriyorum numaramı ama sanırım son rakamı yanlış söyledim.. görüşelim diyor ve elini uzatıyor..
en aşağıya iniyor ve kütüphaneye giriyorum.. bakalım ne varmış? hiç bişi yok! bugün de japon edebiyatından bir şeyler tırtıklayalım.. bir kaç kitap deniyorum.. sarmıyor.. ayağa kalkıp aşağı iniyorum.. okuldan çıkıyorum güvenlik görevlisine dik dik bakarak.. otobüse binip eve geliyor ve bir yalan uyduruyorum; ders boştu, erken çıktık, vs..
bişiler yazmak için pc'yi açtım.. annem komşuya gideceğini söylüyor, kapı çarpılıp evde yalnız başıma bırakılınca bir porno takıp izliyorum.. boşalıyorum.. sonrasındaysa uyuyorum.. akşam uyandırılıyorum..
"dayı dersim var"
"banane senin dersinden"
"ya lütfen ama ya"
"iyi de banane yapma ödev"
"zayıf alıcam"
"al"
oysa dünya üzerinde benim için en değerli varlık kendisi.. yeğenimin annesi bana bakıyor, kötü şeyler öğretiyorum kızına diye.. ödevine yardım edeyim diye girdiğim odasında, duvarlardaki bir ton poster ile yüz yüze kalıyorum.. ve küçük notlar, şarkı sözleri gibi şeyler, maniler..
telefonum çalıyor,
"alo canım, bugün görmedim seni okulda, derse de girmemişsin, bişi mi var?"
"bişi yok"
"yarın görüşelim mi?"
"her gün görüşmek zorunda mıyız?"
"kırıyorsun beni?"
"neden?"
"sensiz eksik hissediyorum kendimi"
"ama ben kendimi senin yedek parçan gibi hissetmiyorum"
"ya tamam ama keşke başarabilsem."
"başarırsın, iyi geceler"
"kapatıyor musun?"
"bişimi diceksin?"
"yoo oo"
"ee o zaman?"
"hattın diğer tarafında olman bile bana...." sözünü kesiyorum,
"iyi geceler"
"sana da"
sevgilim falan değil kendisi. bir sevgilim var zaten. yurt dışına gidip hayaletini geride bırakan. ve bu yüzden her şeye tersoyum bu aralar. en çok kendime.
gece.. bir öykü yazmaya çalışıyorum.. bir odadayım.. hep aynı odadayım! 3 kişi horluyor! ve kulaklık taktığım halde seslerini engelleyemiyorum.. sanırım ben öykü yazmasını beceremiyorum yaşamayı beceremediğim gibi.. okula da gittiğim yok, yakında atılırım, sanırım bir fabrikada da çalışmayacağım.. genlerimde asırlardır süregelen çalışmışlığın bir yorgunluğu var.. intihar etmem, telaş etmeyin, zaten beceremiyorum.. böylece sürüyor işte.. sürükleniyorum..
// 09.06.2004
8 Haziran 2004
ayyaş
ayyaş
bu mahalleye yeni taşınmıştım.. kimseyi tanımıyordum ve bana bir mutantmışım gibi bakıyordu herkes.. çoğu erkek, mahallenin kahvesinde takılırdı.. işsiz bir yığın tip..
45 yaşında, bira göbekli, kirli sakallı ve aylak bir adamdım.. evim 2. kattaydı.. ve evin karşısında ise bir bakkal vardı.. mahallenin sularının kesik olduğu bir yaz günü bakkala gittim ve "bir bira" dedim.. birayı aldım, parayı ödedim, evimin 5 metre yanında yıkık dökük bir ev vardı.. evin önündeki bir ağacın altına oturdum.. birayı açtım..
yoldan tek tük araba geçerdi.. ve sürekli insanlar.. güzel genç kızlar, pazardan dönen ev hanımları, okuldan çıkmış öğrenciler, ganyan bayiinden -ilk ayakta yan gelip- evine dönen işsizler.. biramı yudumluyordum.. biram bitince bakkala gittim ve "bir bira" dedim.. birayı aldım.. parayı ödedim.. ağacın altına geçtim.. oturdum.. biramı yudumlamaya başladım.. lüks bir araba geçti önümden.. ve güzel genç bir hatun.. ve bir de, 2. ayakta yan gelen bir işsiz.. biramı bitirip yeni bir tanesini almak için bakkala yönelince, bir ses duydum.. "bakar mısın, bana ekmek alır mısın?"
şaşırmıştım.. bir ev hanımı, benim gibi birine ekmek mi aldırıyordu? sepeti uzattı.. parasını aldım.. kaç tane, diye sordum ve daha sonra ekmeklerini alıp sepetine yerleştirdim.. 40'larında olmasına rağmen hayattaydı hâlâ.. o sepeti çekerken, ben bakkala döndüm ve "bir bira" dedim.. bakkal yaşlı bir adamdı ve üç tane oğlan yapmıştı aleti hayattayken.. 3 adet oğlan, biri askerden yeni gelmiş, bir diğeri 25'lerinde, ve en büyükleri ise 30'larında.. üçü de işsizdi.. hayır işsiz değillerdi aslında, nasıl olsa bir bakkalları vardı, ganyan için para da.. çalışmıyorlardı.. yemek yapan bir anne, çeşmesi akan bir ev ve at yarışı.. geri dönüp her gün bira yudumladığım ağacın altına yönelmişken bir ses duydum, evimin yanındaki kahveden bir adam sesleniyordu.. gittim.. elini uzattı ve tokalaştı.. “merhaba, bu mahallede kimseyi tanımıyorsunuz sanırım eğer tanışmak isterseniz.”
“merak ettiğiniz şey ne?” dedim,
“şey biz arkadaşlarla sizi çok gizemli bulduk, ne iş yaparsınız geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz acaba, 2 aydır her gün o ağacın altında içiyorsunuz, acaba kimsesiz misiniz?”
“yazarım” dedim.
“yazar mı?” dedi.
“evet” dedim, “öyküler yazarım ve bana para verirler.. ben de parayı biraya ve yumurtaya, tüpe ve suya yatırırım.”
“ilginç” dedi.
“evet” dedim “ben de bilmiyorum nasıl olduğunu ama yazdığım deli saçmaları için birileri para ödüyor.. neyse tanıştığımıza memnun oldum.”
“ben de” dedi, “bazen aramıza katılabilirsiniz, kumar sever misiniz?” anlaşılan iki elde yolunacak bir tavuk gibi görünüyordum onlara.
“evet” dedim, bir masaya geçtik, pokerdi oyunun adı ve ben ilk kez oynuyor değildim elbette.. onlara benim gibi bir ayyaşa bu oyunun nasıl oynandığını öğretip öğretemeyeceklerini sordum. içlerinden bir tanesi, gülerek anlatmaya başladı.. ve oyuna başladık.. ve oyunu bitirdik, acemi şansı işte deyip masadan kalktım.. kazandığım para ile bakkala girdim ve “2 bira, 1 yumurta bir ekmek” dedim.. az önce ekmek aldığım kadın balkonda oturmuş örgü örüyordu..
ertesi gün sabahın dokuzunda kapım çaldı.. kiramı ödemiştim bu ay ve başka kimse de gelmemişti taşındığımdan beri.. yazdığım öyküyü yarıda bırakıp kapıyı açtım.. ekmek aldıran kadın karşımdaydı.. ya da örgü ören kadın.. ya da her neyse işte, dünya üzerindeki bilmem kaç milyar çatlaktan biri karşımdaydı.. ve ben tüm çatlakları doldurmak için yaratılmıştım.. hiç vakit kaybetmeden ve duraksamadan, “içeri geç” dedim “ve öykümü bitirene kadar bekle”
“çok hızlısın” dedi “ve nasıl bu kadar eminsin.”
“ben anlarım” dedim, “senin gibi yüzlercesi ile güreştim ben, gözünden anlarım bir kadının ne istediğini ve şimdi, eğer başarabiliyorsan –genelde başaramazlar, hiç bir zaman başaramazlar, asla başaramayacaklar- sesini çıkarmadan otur.”
terliklerini çıkardı ve öykü yazdığım odada oturacak bir yer aradı
“otursana” dedim “kral suiti için daha 1000 kitap yazmalıyım, ben çok satan biri değilim güzelim”
halıya oturdu.. rekora koşuyordu, tam beş dakikadır çıt çıkarmamıştı.
tık tık tık.. tık tık.. tık tık tık tık tık. durdum ve sigara paketimi attım önüne, ardından öyküme devam ettim. tık tık tık..
sigarayı yaktı ve bir kenara atılmış üç beş şiirimi kestirdi gözüne.. kağıtları eline aldı ve 5 dakika sonra,
“sen mi yazdın bunları” dedi. asla başaramayacaklar diye düşündüm..
“susar mısın?”
“ama sen mi yazdın bunları?”
“sus”
“ama çok güzeller” derin bir nefes aldım ve
“ben yazdım ve sus”
10 dakika sonra “ne zaman biticek” dedi.
“bilmiyorum” dedim “ve sus!”
öykü bitti.. ayağa kalktım ve yanına gittim.. ayağa kalktı.. sarıldım.. kalçalarını okşarken boynumda nefesini hissettim.. öptüm.. öpüldüm.. güzel değildik ama boşalmıştık yine de.. giyinip evine gitti.. ve bende ağacın altında bira içmeye devam ettim.. güzel bir genç kız geçti önümden.. arkasından bakarken biramı yudumluyordum ve ‘ah keşke’ ile başlayan bir cümle kuruyordum içimden.. sanırım benden geçmişti artık.. öykü yazacak ve kaybedecektim.. ama yine de, ben yirmisindeyken on beşinde olan biri ile kırkbeşine geldiğim bir zamanda vuruşmak hayatta tutuyordu beni.. ve öyküler öyküler öyküler.. ölmek için daha vakit vardı.. biramdan bir yudum aldım ve ekmekleri sepete yerleştirdim..
// 08.06.2004
18 Şubat 2003
pejmürde
pejmürde
pejmürde
-giriş-
üzerine söz söylemeye değmez bir adamım ben.. ama bir kitap yazıyorum kendi üzerime.. değmiyecek biliyorum.. değmiyor da zaten.. değemiyor.. değemiyorum.. üzerime düşüyorum.. değer görmüyor bu estetik.. oysa filme alınmalı ve aktarılmalıyım sonrama.. bir pejmürdenin anıları.. değersiz.. tıpkı bir balığın kılçığı gibi.. insanlar değer vermez.. kediler ölür uğrunda.. bakış açısı işte.. oysa bir yaban otu olmak isterdim ben.. aniden çıkıvermek yerin dibinden.. kedi olmaya bile razıydım.. insan olmakla cezalandırıldım..
ve beni ‘yenmeye değer’ bulacak birkaç kedi bulmalıyım..
***
sanırım bir aldanış tüm kaçış planları.. ölürken söyleyeceğim son söz ‘neyse’ olucak.. ‘neyse boş ver’ gibi.. ‘neyse salla’ gibi.. ‘neyse işte’ gibi.. ‘neyse ney’ gibi değil.. ‘neyse oldu bi kere’ gibi.. ama tamamlayabilmeme izin verilmemeli.. neyse.. hepsi bu.. sonra da ölmeliyim..
sanırım bir aldanış tüm kaçış planları.. “dünyayı değiştirmeye çalışmıyorum” diye bağırdığımı hatırlıyorum, “dünyayı değiştiremezsinki” diyen bir adama.. dünyayı değiştirmeye çalışmıyorum.. ama ayak uydurmak da istemiyorum.. ayak diremek de değil bu yaptığım.. sadece yaşıyorum işte.. ama sürekli kibrit çöpü sokuyorlar kulağıma..
tüm kaçış planları.. hem de tümü.. bir aldanış.. sanırım..
‘sanırım’ en çok sevdiğim kelimelerden biridir.. en çok sevdiğim kelime ‘neyse.’ mitoloji okumak istediğimi bilmiyor kimse.. çocukken yaptığınız bir hatanın bedelini ömür boyu ödemeniz isteniyor sadece.. ödüyorsunuz.. ödüyorsunuz.. ödüyorsunuz.. sonu yok.. bir lanet.. tıpkı lilith’inki gibi.. ondan bana geçen.. bir lanet.. alıştım artık.. alıştırdım onu da.. ya da tam tersi!
sanırım.. bir aldanış.. tüm kaçış.. off.. neyse..
bu boktan öyküyü neden yazdığımı bilmiyorum.. canım sıkıldığı için yazıyorum diyorum ama gerçekten neden yazdığımı bilmiyorum.. işe yarayacak mı bilmiyorum.. bu kitap yazma işine çok taktım..
“bu para kazanma işine çok taktım” diyor pac.. “korktuğumuz bir şey yok. şimdi bana sorun çıkaran damgası vuruyorlar, çünkü bir gangsterim”
“bir katil değilim” diyor pac.. “ama beni gaza getirmeyin. öç almak am almanın yanında en zevkli şey olabilir. anlatılan paragrafları düşünün, alıntı yapılan akıllıca sözleri”
“bu kitap yazma işine çok taktım..” diyorum.. “korktuğum bir şey yok.. şimdi beni toplatmaya çalışıyorlar.. çünkü ne? yazdığım paragrafları düşünün, alıntı yaptığım akıllıca sözleri..”
sanırım bir aldanış tüm kaçış planları.. en sevdiğim kelime gruplarından biri de; ‘bakış açısı işte’dir.. bakış açısı işte..
kimse içinde bulunduğu durumdan memnun değildir yaşadığım yerde.. zerre umut yoktur yüzlerde.. “başladık bir kere, yarıda bırakmak olmaz” edası ile yaşarlar bu hayatı.. ben mi?
benim hayatım elimde patladı..
bir ölü bombaydım ben.. hayat bomba.. ben ölü.. etrafıma sarmışlar bi kere.. hayat sarmıyor beni.. hayatı sarmışlar etrafıma.. “gönül bağı” adlı ipler.. ve elimde patladı işte.. pimi ben çektim.. ölen ben değildim.. ben zaten ölüydüm, söylediğim gibi.. etrafımdakiler de ölmedi.. kimse ölmedi.. incindi ama ölmedi..
ve işte şimdi burdayım.. üzerine söz söylemeye değmez bir adamın anlatıları.. ve işte şimdi buradayım.. ama işlerin bu noktaya nasıl geldiğini anlatmayacağım.. en azından şimdilik.. neyse..
1.
“bir şeye mi kırılmıştı? insanlar çok mu kötülük yapmıştı ona? acımak mı gerekiyordu onun bu haline.. yani bu muydu doğru olan..”
sen, senin vicdanını rahatlattıran bu tip kaygılar, ve dahası bir yığın şüphe ile bakıyorsun yüzüme.. oysa bir de bana bak, bak ben sana nasıl bakıyorum, kendine bak bir defa..
günlerim sokaklarda geçiyor.. uykumun geldiği yerde, salıyorum kendimi boş bir caddeye.. ben uyuduktan sonra o caddenin kalabalıklaşması değil önemli olan, ben uykunun derinliğine inene kadar ses olmasın yeter.. sonra pazar yerine de dönecek olsa o cadde, uyandıramazsın beni.. ancak ben uyanırım, uykuya ihtiyacım kalmadığı takdirde.. lakin yeni uyandım.. güneş henüz selam durmamakta bana.. gökyüzü bulutlu.. yağmurun yağma ihtimalini hiçe saymamak gerek..
saat sabahın… saat kaç? saat yok.. sen uyuyorsun hala.. işine giderken beni görecek olan sen’ler; uyumaktasınız hala.. güneşle birlikte uyanacak, ve havanın nasıl olduğuna bakacaksınız pencerenizden.. gözlerinizde de hep bir önceki gecenin borçları birikmiş olucak. uyku borçları bunlar.. lakin her pazar ödenir bu borçlar, şimdi işe geç kalmama vaktidir, acele etmeli! bense canım isteyince uyuyor, canım isteyince uyanıyorum..
sen şimdi televizyonun ve kahvaltın arasında bir kuklasın.. ellerin ağzına bir şeyler taşırken, kulakların ve gözlerin son havadisleri naklediyor beynine.. kahvaltı haberleri mi? duvarlarını çok pahalı ve herkesin de öyle kolayca algılayamadığı tablolar ile donatmışsın.. evinin bir duvarını tamamen kaplayan kütüphanen.. ve işte cd’lerin, dvd’lerin.. hepsi de orijinal.. sen dürüst bir insansın!!
ah, işte gazeten.. bak bakalım bireysel emeklilik hakkında neler yazıyor.. ömrünün, en çok ne kadarını çalışmayarak geçirebilmeni, hangi sigorta şirketi karşılıyor.. bi de bana bak; hayatın boyunca emekliydim.. çöpleriniz ise emekli maaşım.. çöp tenekeleri bankamatik.. şifre kullanmıyorum ben! kedilerle paylaşıyorum artığınızı.. onlar şifreden anlamaz..
karına, ortada hiçbir neden olmadığı zamanlarda bile kızıp bağırıyorsun.. gerginsin çünkü.. bugünkü mesainin yarattığı stres? bi de bana bak, ne kadar dincim.. televizyonun senin olsun.. kitapların da.. ve tabloların.. hepsi senin.. bankaların, okulların, hükumetlerin, senin.. orduların.. fabrikaların.. hastanelerin.. hepsi senin… sen çok tükettiğin için mecbursun çok çalışmaya! bi de bana bak; artıklarınız kadar tüketiyorum..
2.
seninkine yaşamak mı denir?
hayır efendim, yanılıyorsun, asıl benimkine yaşamak denir..
her gün bir sürpriz çıkar ümidi ile, daldırıyorum elimi çöplere; birkaç parça kuru ekmek.. biraz süt, ama bozulmuş sanırım.. bir poşete konan makarna.. hmm, fena kokmuyorlar.. ‘yenilebilirler’ kararını verdikten sonra, torbama koyuyorum ekmekler ve makarnayı.. olursa, birkaç parça da gazete kağıdı işte.. ardından başka bir çöp tenekesine doğru yol alıyorum.. bugün bir eğlence bulamadım.. bir mizah dergisi mesela.. ya da eski püskü, yırtık pırtık bir kitap, belki yırtılmış resimler, mektuplar.. kediler ne anlar bunlardan.. çöpçüler zaten incelemez.. ama ben? bir keresinde, bir resim bulmuştum.. 3 parçaya bölünmüş bir resim, kız ve erkek sarılmış birbirine… yo hayır, saklamadım elbette.. salak değilim! ama düşündüm bu konuda, demek ki dedim, erkek kızdan ayrılmış, ya da kız erkekten, ve resmini de yırtıp atmış.. hepsi de bu kadar! daha fazla düşünmeye ne hacet! en çok bulduğum şeylere gelince; porno dergiler, gazeteler, okul kitapları, eskimiş giysiler ve yırtık ayakkabılar.. nadiren de olsa yırtılmış resimler çıkıyor işte.. ama elbet bir gün, bir tomar aşk mektubu bulacağım.. sanırım yakılıyor onlar, çöpe atılmıyor..
nasıl yiyebiliyorum bunları?
sanırım aklınızı en çok meşgul edebilecek sorulardan biri de bu.. iğrençlik mi? hayır, asla! böyle düşünmenizin sebebi, hayatınızı içinden geçirdiğiniz pota! korkularınız böyle düşünmenizin nedeni.. ve elbette ‘başkaları benim hakkımda ne düşünür’ başlığı altında sıralanan kaygılarınız.. hayatınızın, içinden geçmekte olduğu pota!
hey, ya hastalık kaparsan?
hah ha.. hastanelerden tiksindiğime göre, hastalık kapmamaya özen gösterebilirim öyle değil mi? ama tam aksine mezardan da tiksinmiyorum çok şükür.. ölebilirim.. ölebilir miyim? önemsenir miyim? önerser miyim?
ama düşündüm de, siz de pek steril besleniyor olamazsınız.. ha? özellikle lüks bir lokantadan tıkınan zengin bir pezevenk iseniz? gülerim halinize.. pazar sabahları kahvaltınızı dışarda yapıyorsanız bir de.. gülerim.. hele hele garsonlara kıllık yapan bir tip iseniz..
çayınıza tükürmeler mi ararsınız, çorbanızı parmaklamalar mı.. intikam soğuk yenen bir yemekmiş.. sıcak bir çorbanıza işemek isterdim doğrusu.. intikam sıcak içirtilen bir çorbadır..
3.
sen iştesin şu an, ilk azarını işittin patronundan ve buna mukabil azarladın ilk işçini.. peki ya ben?
yoldan geçen insanlar.. burası şehrin kalabalık bir bölgesi.. günlerden ne? ben ne biliim! bi de bunun hesabını tutmamı beklemeyin benden.. ben, hangi çöp kutusu daha çok ürün verir, bununla ilgilenirim.. bi de yoldan geçen insanlarla.. giyimleri, konuşmaları, hal ve hareketleri.. elbette dış görünüşü ile yargılamam kimseyi.. bu hastalığı henüz bulaştıramadınız bana.. ama gene de bakarım insanların giyimlerine.. ve konuşmalarına.. hal ve hareketlerine.. bir ülkenin ne kadar çok kalkındığı insanlarından belli olmaz mı dersiniz? bana ne kalkınmadan! ben insanların müsrifliğinin ne kadar çok arttığı ile ilgilenirim.. e bu da kalkınma ile alakalı olsa gerek.. adaletle de.. hah ha..
bu caddede iyi geçiyor zaman! eğleniyorum.. polisler ve korsan cd’ciler.. bir koşuşturmacadır gidiyor.. dört gün önce, yol kenarında bulduğum bir gazetede, bu konu ile ilgili bir yazı vardı.. okumamız yazmamız var çok şükür.. o kadar da cahil değiliz azizim.. şöyle diyordu yazar; “devlet bu işi bilerek engellemiyor.” ona göre, yazarların aç kalması devletin lehine imiş.. ilginç tabi.. bi ara, bu korsan kitaplara ne yapıldığına merak sarmıştım.. bi kitap okumak isterdim doğrusu.. bazen kitap edinebiliyorum elbette.. ama her kitap da okunmaz ki canım.. ‘deniz arman’ kitap yazsa mesela.. ya da ‘hadi uluengin.’ hadi canım! yok deve! yok papirüs.. şimdilik sadece 2 gazetede birer köşe işgal etmekteler çok şükür, allah daha fazlasından korusun bizi.. amin..
hayatı henüz o kadar da boşlamadık gördüğünüz gibi, biliriz kim ne bok yer bu ülkede.. bir adam var, emekli albay olsa gerek.. her gün bi kaç gazete alır, ertesi gün de onun evinin önündeki çöpten ben alırım.. ah keşke bulabilsem şu korsan kitaplar nereye götürülüyor.. benimde bu tip sıkıntılarım var işte.. peki ya senin?
sen şimdi, bu ay ki taksitlerini ödemenin derdindesin.. kendini işe veremiyor olmalısın.. uyuma!
4.
yavaş yavaş dolmakta sokaklar.. fırınlar ve gazete bayileri, çoktan yaptı şefteyi.. henüz korsan cd’ci ve kitapçılar yok görünürde.. ne zaman iş başı yapacaklarına, kendileri veriyorlar kararı..
otobüs durakları.. üniversite öğrencileri belli ediyorlar kendilerini.. hal ve hareketleri çok orijinal.. herkes bi şey sanar bunları.. oysa ben bilirim işin iç yüzünü.. boş iş bunlar.. çok boş.. okul bir şey vermez adama.. ama bi müddet gitmek iyidir.. en azından sana bir şey vermediğini anlayana kadar gitsen iyi olur.. bunu anlayabiliyorsan ne ala! ama okuma yazma öğrenmek iyidir..
“bir ayyaşın öğütlerini dinlemek ilginç olsa gerek” dedi biri.. bu benim arkadaşım.. geldiğini görmemişim.. benden oldukça küçük.. henüz lise 1’e gitmekte.. ya da gitmemekte.. ben mani olmadım elbette.. bu onun kendi fikri.. bazen beni bulursa, takılırız onunla.. ama devamsızlık hakkı dolmuş.. henüz okul açılalı 1,5 ay oldu, bu ne hız! bana çekmiş, belli.. ama annesini tanımıyorum.. genlerden gelen bir şey değil kısacası bu benzerlik.. zaten tanrının bu yaptığı bana çok yanlış gelmekte.. tanrı hata yapamaz kimine göre.. kimileri de atalarını tanrılaştırır.. şimdilerde kapitalizm bir ‘gen’ gibi yapıştı içimize.. seri imalat yani.. genler.. neden genlerimiz belirler ki bazı şeyleri. tanrı neden böle bir şey icat etmiş ki.. genler.. yo hayır kapitalizm.. tüketim fetişizmi! ben dudakları tercih ederdim.. fetiş konusunda yani..
5.
arkadaşım okula gitmek için durakta beklemeye başladı.. henüz on altı yaşında.. ben mi? boş verin bunu.. onu görebiliyorum.. yolun karşısında şu an.. günlerden cuma imiş.. ve okula geç kalırsa devamsızlıktan kalabilirmiş.. ayrıca sınavının olduğunu da söyledi bana.. kopya çekecekmiş.. akşamdan hazırlamış.. aslına bakarsanız zeki bi çocuk.. ama daha öğreneceği çok şey var..
ben mi? ben öğreneceğimi öğrendim.. beynim tamamiyle doludur, istemem yeni bir fikir.. hele ki ülkenin ya da dünyanın gidişatı söz konusu ise, hiç açık değilimdir yeni ve değişik çözüm yollarına.. ama gene de merak ederim insanların ne düşündüğünü.. ama düşüncelerime pek de fazla etki edemezsiniz artık.. o yaşı çoktan geçtim ben.. eğer yapabilseydeniz, öğrencilik yıllarımda eğitebilirdiniz beni.. şimdi mi? artık sıra bende;
“çılgınlık yok, beni savunun, başaramayana kadar suçu üstleniyorum
beni sansürleyin ve öğrendiğim derslerden çocuklarınızı uzak tutun”
buradan 5-6 sokak ötede kaldığım bir yer var.. terk edilmiş, yıkık dökük bir ev.. 3 gün önce buldum orayı.. daha öncesindeyse, yetmişine basmış bir dedenin yanında kalmaktaydım, dede de bir caminin abdesthanesinde.. bu caminin abdesthanesi, camiye bağlı küçük bir kulübeydi ve 2 adet sedir vardı içerisinde.. bu dede orada kalıyordu geceleri.. gündüzleri ise, namaz vakitleri dışında limon satıyordu.. bir filesi vardı.. ve limonları.. kazandığı paranın bir kısmı ile yeni limonlar alıyor, diğer kısmı ile de gıda ihtiyaçlarını gideriyordu.. gevrek, poğaça, çay gibi ucuz yiyecekler işte.. fakirliği seçmek erdeme götürür insanı! onun yanında kalmama izin vermişti.. ancak bir süre sonra, caminin imamı karıştı işe.. “hayır” dedi.. “olamaz.. bu serseri burada kalamaz.. baksanıza namaza bile iştirak etmiyor deyyus..”
bu evi bulunca da oradan ayrıldım.. ancak hala su ve tuvalet ihtiyaçlarımı oradan gidermekteyim.. imama görünmeden tabii..
kaldığım yeri anlatayım biraz da.. 3 gün önce buldum burayı.. hiç eşya yoktu evde.. sanırım yarım kalmış bir gece kondu inşaatı ya da yıkımı yarım kalmış bir gece kondu.. belediyeden “yuva imha ekipleri” gelene kadar kalıcam burada.. elektrik ve su tesisatı yok hiç.. zaten su istersem camiye gidiyorum.. tuvalet için de aynı şekilde.. ve elektrik ile de işim olmuyor zaten..
arkadaşımın otobüsü geliyormuş.. kafamı kaldırınca, ‘ben gidiyorum’ der gibi bir el hareketi yaptı.. bende 2 kez başımı eğip ‘peki’ demiş oldum.. şu an bir bankta oturmaktayım.. arkadaşıma, bana bir defter ve kalem alabilmek gibi bir lüksü olup olmadığını sormuştum.. o da, din derslerine giren hocanın onlara bir defter aldırdığını, fakat daha sonra hiç kullandırtmadığını söylemişti.. ve bi de kalem aldı bana.. şu an bankta oturmuş bunları yazarken, yoldan gelip geçenler bakıyorlar.. ‘ne yazıyor bu deli’ diye düşünüyor olabilirler beni bu muhitte sık sık gören, yüzümü hatırlayanlar.. ilk kez görenlerin ise ne düşündüğü meçhul.. ama ben bunu umursamıyorum elbette..
başkasının benim hakkımda düşündükleri ile ilgilenseydim.. bunu düşündükçe gülesim geliyor biliyor musunuz? başkası benim hakkımda düşünür?
kendi hakkımızda kendimiz ne düşünüyoruz? yalan yok..
size bir tavsiye, birinin güvenini en kısa zamanda kazanabilmek için yapmanız gereken ilk şey, kendi hakkınızda önemsiz küçük itiraflarda bulunmanızdır.. bu itiraflar yalan da olabilir.. önemli olan küçük ve değersiz olmasına rağmen kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği şeyler olmasıdır.. daha sonra koskoca bir yalanı afiyetle yedirebilirsiniz..
insanların gözlerinin içine bakarak nasıl ustaca yalan söylenir? siktir edin böyle şeyleri.. benim yukarıdaki tavsiyemi de siktir edin.. her tür kişisel gelişim kitabını yakın.. işi bir adım ileri taşıyın.. tüm kutsal kitapları yakın.. bir adım ileri, tüm anayasa kitaplarını yakın.. daha ileri, tüm fen bilimi ve matematik kitaplarını yakın.. daha ileri gidin.. yakın.. yakın.. daha yakın.. burnumun dibine.. yaklaş yaklaş.. kafanı çevir, kulağınla ağzım aynı hizaya gelsin.. yakın.. tanrıyı da yakın.. ve devletleri de.. teknolojiyi.. medeniyeti.. en baştan başlayalım.. yeni baştan!
6.
“ne yazıyon lan”
“kitap”
bu cevabım çok güldürdü onu.. ciddiye almadı elbette.. bu adam bir korsan cd’ci.. 28 yaşında.. kendisi de iyi bir müzik dinleyicisi.. bir çok kez kaptırdı tezgahını.. ama işsiz.. mesleği de yok.. bu yaşa kadar hep bateri çalmış, bi kaç gruptan geçmiş.. iyiymiş de, öyle söylüyor.. ama bakmış olacak gibi değil, ülkede yaptığı müziği kaale alan yok, oda satmış baterisini ve paranın tümü ile cd almış.. şimdi de işi ilerletti.. her gün ne satarsa, onu evde kopyalayıp, ertesi gün tekrar getiriyor.. sipariş alıyor falan.. geçinip gidiyor işte.. ama oda kırmış benim gibi, hiç bi getirisi olmayan işlerle uğraşmaktan.. onun için de bir gelecek yok yani.. hala ailesi ile kalıyor.. hala öğrencilik yapıyor.. hala askerlikten yırtmak için kasıyor.. hala bir geleceği yok.. (hangi gelecek?) hala ‘no future.’ şimdi tezgahını açacak.. yardım etmeli.. boş durmamak gerek..
7.
günün sonu.. kulübemin önündeyim yine.. çimlere oturmuş bu satırları yazmaktayım.. yarın nolucak çok merak ediyorum.. bok gibi meraklıyım.. size kaldığım yerden biraz daha bahsedeyim.. burası bir tren yolunun yanı.. biraz ilerisi ise anayol.. bulunduğum yer otlarla kaplı boş bir arazi.. 17 adet ağaç var.. bizzat saydım.. zamanı nasıl tükettiğimi sanıyorsunuz ki? sizce zamanım nasıl geçiyor? arada sırada da tren geçiyor buradan.. ve tabi sürekli arabalar geçiyor.. yol kenarında, düzenli aralıklarla konulmuş lambalar var.. işte bu ışıklandırmadan faydalanmaktayım satırlarımı yazarken.. karşı taraf bi tepe ve işte bu tepeye inşa edilen evler varoş diye tabir edilen bölgelerden birini oluşturmakta.. düzensiz bi sırada yapılmış evler var ama göz zevkimi bozuyo değiller.. isteyen istediği yerde yapsın evini.. kime ne? ama öle değil işte, seyrekte olsa yıkım ekipleri gelebiliyo oraya.. ama evlerin hepsi de gecekondu değil elbette.. bulunduğum yerin güneyinde burası.. doğuya doğru ise, yirmi dakikalık bir yürüme sonucunda başka bir yerleşim merkezine ulaşabiliyorsunuz.. biraz daha iyi orada yaşayan insanların geliri.. batıya doğru çok fazla yürümek gerekli.. uzun bir yol uzanıyor, şehrin diğer semtlerine bağlanıyor.. kuzeyimde, yani arkamda ise bir deniz var.. elbette yüzülemiyor orada ve bir işime de yaradığı yok açıkçası.. zemin toprak.. yaban otları kaplamış heryeri..
bir yaban otu olmak isterdim.. aniden çıkıvermek yerin dibinden..
bu topraktan verim alabilir miyim dersiniz? ekip biçebilir miyim? anneme sormam gerekli bunu.. evet benim bir de ailem var.. başka bir boyuttan ışınlanmadım buraya.. k-pax gezegeninden mesela.. ama burdan k-pax’e ışınlanmak fena olmazdı doğrusu.. 3 ay kadar önce sanırım, ya da 4.. evden ayrıldım.. yo hayır bir sorunum yoktu ailemle aramda, geleceğimin nasıl olması gerektiği konusundaki ayrılıklarımız dışında.. ama yaşanmayı bekleyen bir hayat vardı önümde ve ben bunu hafta sonlarına hapsetmek istemiyordum.. şu an olduğu gibi de yaşamak istemiyordum ama.. böle işte.. artık böle.. 21. yüzyılda bir ilkel olmaya çalışmıyorum.. hiçbir şey işin çalışmıyorum.. karnım acıkınca, bi şeyler yemem gerekir.. sıçmak ya da işemem gerekirse tuvalete giderim. canım sıkılıyorsa ve uykum gelmiyorsa, fantezi kurar ve boşalırım.. uykum gelince uyurum.. bir gün de evden ayrıldım.. canım bunu istedi diye değil.. böyle olması gerekti diye.. koşullar bunu zorunlu kıldı.. bense koşulların bunu zorunlu kılmasını.. beni kim ‘koşulları buna zorunlu kılmaya’ kıldı? işte işin sırrı burada yatmakta.. sır tutmasını beceremem.. ama deneyeceğim ve bu yüzden şimdilik susmayı tercih ediyorum.. bakalım ne kadar süre dayanıcam..
bi gün, okulu bitiremeyeceğimi ve ailemin o kadar emeğine karşılık, verebileceğim bir diploma elde edemeyeceğimi anlayınca ki bu arada sırrı açıklıyor olduğumu anlamış olmalısınız, dayanamadım, neyse, bir diploma elde edemeyeceğimi anlayınca; “farz edin evlendim” dedim.. “ve beni düşünmeyin.. ben sizi ziyaret ederim..” … “elbette.. sık sık.”
bir münakaşa oldu.. olmadı değil.. hem de nasıl bir münakaşa.. hır gür.. bağrış çağrış, incitici sözler, incinmeler.. hem de nası.. ama sonuçta, değiştiremeyeceklerini anladıklarında görüşümü, onaylamasalar da engellemekten vazgeçtiler.. aynı zamanda bu fikirleri kimin bana öğrettiğini de merak ettiler.. en çok merak ettikleri şey de buydu zaten.. ‘kim öğretiyo sana bunları.’ bu ayrılık faslını size daha sonra detaylıca anlatıcam.. belkide anlatmam.. keyfime kalmış bişi.. sonuç olarak buradayım işte.. önemli olan da bu.. insan ideallerinin peşinden koşmalıdır bence.. nasıl ki steinbeck’in morgan’ı korsan olmak için bir ara köle gibi satıldıysa da, korsan olmuştur sonuçta.. insan haz almak için yaşamalıdır.. her ne olursa olsun, başkalarının canını acıtmadan, canının istediği şeyi yapmalıdır; başkalarının görüş açısına göre iyi yaşamasını sağlayacak şeylere teslim olmak yerine.. şahsen ben hiç ama hiç dayanamazdım bir şirket patronluğu yaşantısına.. dışardan çok sıkıcı görünmekte bana tüm patron takımının hayatları.. ya da patron takımının ayak işlerine bakma işi, mühendislik salatası falan yani.. dehşet sıkıcı.. bu dünyaya, hayatımı hafta sonları yaşamak hafta içi ise birilerinin hesaplarını tutmak için gelmedim ben.. neden geldiğimi sorarsanız bir cevap veremeyebilirim, tıpkı nereye gideceğimi cevaplayamayacağım gibi.. bir yere gittiğim de yok zaten, zamanın sonsuz döngüsünde bir tekrardan ibaretim sadece!!! neyse, ‘neden geldiğine dair yalın bir cevabın yok tamam ama peki neden gelmedin ve nereye gitmiyorsun’ derseniz.. neden gelmediğimi ve nereye gitmeyeceğimi söyleyebilirim, evet bunu yapabilirim, şöyle ki; cennete gitmiyorum.. cennet bu dünyada zaten. cehennem de. ama ölümden sonrasına ve ruha inanırım. ve hafta sonları yaşamak için gelmedim..
bu yaşıma kadar, yani 22 yılımı, öğrencilik taklidi yaparak harcadım.. şimdi de sabah 2 saat, akşam 2 saat olmak üzere günde 4 saat toplayıcılık yaparak harcıyorum.. mutlu musun derseniz, bunu şu alıntı ile cevaplayacağım, lakutin şöyle diyordu;
“dostum, bu başıboş hayatı seviyorum ben. soğukla, açlıkla baş başasın; ama özgürsün… karışanın görüşenin yok… istersen kendi kafanı dişleyip kopar, kimse ne yapıyorsun demez. çok açlık çektim şu günlerde. aklımdan çok kötü şeyler geçti… ama şimdi yatmış, gökyüzüne bakıyorum… yıldızlar göz kırpıyor bana… ‘lakutin’ diyorlar; ‘dünyayı dolaş, kimseye kulak asma… her şey daha iyi olacak…’ “
“everything’s gonna be alright, everything’s gonna be alright, everything’s gonna be alright, everything’s gonna be alright”
***
ama başlangıçta zorlandığımı itiraf etmeliyim.. ilk bir hafta.. zamanımı nasıl değerlendirmem gerektiği konusunda kafamda önceden tasarladığım tüm planlarım yan yatmıştı.. şimdi ise bir evdeyim işte.. buna ev denilir mi bilmiyorum.. ya da sizin modern dünyanızdaki ev tanımınızı karşılar mı burası.. bilmiyorum.. umursamıyorum.. işte burası bir ev.. ve işte burası benim evim.. siz ne derseniz deyin..
toplam 3 bölmeden oluşmakta benim cici evim.. bir duvar tamamen yok.. savaş gazisi gibi.. ve bu duvarı olmayan bölüm ile birlikte ikinci odanın da çatısı yok.. sokaklar gibi.. son bölmenin ise üstü kapalı olmasına rağmen, dışarıya bakan 2 duvarında diktörtgen şeklinde küçük boşluklar var.. hayatım gibi.. sanırım bu boşluklar pencere olarak kullanılmaktaymış.. odaların ikisi küçük, biri de o iki küçük odanın toplamı büyüklüğünde.. yani bir kareyi ortadan ikiye bölmek sureti ile elde ettiğimiz parçalardan birini olduğu gibi bırakıp, diğerini de ikiye bölüyoruz.. işte size 3 adet oda.. anladınız değil mi? bi duvarı olmayan odanın, işte bu duvarsız tarafından sızıyoruz içeriye.. ve bu oda büyük (diğerlerine göre büyük bir oda ama aslında çok küçük) odaya, o ise sonuncu olan üstü kapalı odaya bağlanıyor.. ancak üstü kapalı oda ile büyük oda arasında bir duvar ve kapı olarak kullanabileceğimiz bir boşluk yer almakta.. bir duvarı olmayan oda ile büyük oda arasında, odaları bölen bir duvar yok.. aslında ikisini tek oda sayarsak bir L şeklinde oda elde edebiliyoruz. tavan ise oldukça alçak.. boyumdan 2-3 karış yüksek diyebiliriz.. zıplarsam eğer, başım tavana çarpabilir.. zemin ise toprak.. henüz soğuklar başlamadı.. ancak montum var, şimdilik evde bırakıyorum onu.. çöpten buldum.. çok kullanışlı.. ve sıcak tutacağa benzer.. neden atmışlar bilmem.. zenginlik işte.. tüketim fetişizmi.. aah dudaklar..
artık yavaş yavaş bir çeki düzen vermeliyim kendime.. sonra da evime elbette.. işe sakallarımı keserek başlamam gerekmekte.. uzun zamandır yapmadım bunu.. çöpten tıraş bıçakları da bulmuyor değilim hani.. ama şu an onları bir makas yardımı ile azaltmam gerekmekte.. bir berduş değilim ben! ayyaş hiç değilim; ama olanları da çok severim.. bir şarapçıdan zarar gelmez adama.. ama şarap satarak zengin olma planları kurandan zarar gelebilir.. kurandan da zarar gelebilir.. namaz karşılığı huri satın almanız için kandırabilirler sizi.. bunun neresi kötü? bu uzun bir öykü..
façamı düzelttikten sonra da evimi düzelticem.. henüz yağmurlar başlamadı ancak havalar griye bürünmüştü bugün.. bu dengesiz şehrin yağmurunu bilir misiniz? bir naylon ile üstü kapalı odanın pencerelerini kaplayayım diyorum.. nası olur sizce? canım biraz konuşun siz de ama ya, hep ben anlatıyorum, kafa sallamaktan ya da yüz ekşitmekten başka bişi yaptığınız yok.. hadi canlanın biraz.. ne diyordum, bak beni de şaşırttınız şimdi, hah hatırladım, biraz giyim biriktireyim istiyorum.. ıslanınca değiştirmek gerekebilir.. ayakkabılarım idare ediyor şimdilik, ama bir çift daha bulursam yedeklerim. ne dersiniz, sizce başarabilir miyim bu şekilde yaşamayı?
8.
işte başlıyoruz.. hava kızıllaşmakta.. yani yaklaşmakta sarı dev.. şimdi, öncelikle çöpler kurcalanmalı.. getirilmeli kullanışlı ne varsa eve.. yemeli bir şeyler.. sonrasındaysa sürmeli eşeği albayımızın çöplüğüne.. bir banka oturulmalı.. okunulmalı dün nelerin olduğu.. sonra mı? sonrası allah kerim.. fırıncılar yapar öncelikle işbaşı.. ve gazete bayileri takip eder onları.. işe giden insanlar belirir ardından.. ve seyyar satıcılar almaya başlar yerlerini.. akşama doğru ise birkaç parça eski gazeteyi, kağıdı ve teneke kutuyu toplayıp satarım.. bir demli çay.. bir poğaça.. allah ne verdiyse artık yumulurum.. bu arada beni ziyaret etmeye gelir belki eş dost arkadaş.. aaa yapmayın ama.. arkadaşlarım da var benim tabi.. size bir serseri olmadığımı söylemiştim.. sadece sokakta yaşıyorum ve çalışmıyorum.. tek farkım bu değil elbette.. bir makas bulmalıyım, makas.. böyle gitmez bu.. sonrada tıraş makinesi.. ardından biraz naylon.. tahta.. çivi.. uzun bir gün bekliyor beni.. yola çıkmalı.. boş durmamak gerek..
9.
heey.. bir banktayım yine.. arkamda bir butik var.. müzik çalıyor orada.. güzel bir şarkı.. ama ne olduğunu söylemeyeceğim.. vazgeçtim, ipucu vermek istiyorum.. şöyle diyor efsane; “avladığım hayvanları beslemeye başladım.”
güne müzikle başlardım lise ve üniversite yıllarımda.. evet ben bir zamanlar o haltı da yedim.. biraz anlatmıştım.
“günaydın abi”
“suss! şarkı bitsin”
işte ali geldi.. lise 1’e giden arkadaşım.. ve bugün cumartesi..
10.
yolunda gitti işlerim.. makas getirdi ali evinden.. “annemden izin aldım” dedi ama tabi koca bir yalan bu.. ben bilmez miyim.. bu çocuk bana iyilik yapmayı seviyor.. çöplerden 17 adet tıraş bıçağı buldum.. 5’i çok az kullanılmış tam on yedi bıçak.. az buz değil, 17! ve büyük bir parça naylon.. kalıncana üstelik.. onu evin üstüne çekmeyi planlıyorum.. çivileri de bulur bulmaz bu işi halledicem ilk olarak.. ve elbette kırık bir ayna.. yüzümü komple görebiliyorum ama.. evvelcene bir parça sabun bulmuş idim.. deniz kayalıkların biraz aşağısında kalmakta.. inilmiyor.. bende ipe bağladım çanağımı.. sarkıttım ipimi.. ve bingo! sabun, jilet ve deniz suyu.. olmadı elbette.. hiç deniz suyu ile tıraş olunur muymuş azizim? cami ne güne icat edilmiş sanıyorsunuz ki? sonuç olarak sakallardan kurtuldum.. rahatladım biraz.. camide, yani ihtiyarın kaldığı yerde, üstünkörü bi duş aldım.. dırırırımmm.. işte prensiniz hazır.. arada bir yapmalı bunu..
11.
bu sabah gazetede bir şey okudum.. ‘us army’ hakkında.. onların düzenledikleri bir eylem hakkında.. canım acıdı biliyor musunuz? sizinde acıdı mı? bundan haberiniz var mı? yani 9 çocuğun ölümünden.. gerçekten ne kadar ilgilisiniz sadece yakın çevrenizde dahi olup bitenlerlen? gerçekten hiç suçluluk duygusu oluşmuyor mu içinizde.. bir zincirlemenin farkında değil misiniz yoksa? herşeyin birbiri ile ilintili olduğunu düşünmüyor musunuz siz? gerçekten bir zincirlemenin farkında değil misiniz? öz babasının tecavüz ettiği, on altısına bile girmemiş kızlar, sadece 3. sayfayı, o da bir günlüğüne işgal ediyor.. üstelik bedevi kanun şey pardon yani medeni kanun diyor ki; sana tecavüz eden kişi ile evleneceksin.. kendi cinsimden utanıyorum genellikle.. lilith’e ise tapıyorum.. her şeyin birbiri ile ilintili olduğunun farkında değil misiniz gerçekten? her şey genlerden mi kaynaklanıyor yoksa? ya da gerçekten tüm suçu üzerine yıktığınız şu zavallı şeytan mı yoksa olan biten hiçbir şey de suçu kabahati bulunmayan tanrı mı bunların nedeni? mesela o dokuz çocuğun ölümü? bir general, bir evde terörist olduğuna dair istihbarat alıyor, pilotlarına emir veriyor.. ve pilotlarda ‘eve’ hava saldırısı düzenliyor.. daha sonra eve gidilip bakılıyor.. ve evde 9 çocuk ceseti bulunuyor.. ve sen bundan sorumlu değilsin öyle mi? nah değilsin!
“ben bunu nasıl engelleyebilirim ki?”
bana bunu söylüyorsun öyle değil mi? ben bunu nasıl engelleyebilirim ki diyorsun bana.. ama bunu engellemek isteyen, başka bir dünya isteyen, başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanan insanları bir ‘ütopya’nın peşinde koşmakla suçlamakta da üstüne yok ha? öyle değil mi? değil değil mi? öyle değil.. başka bi dünya mümkün değil..
***
işte böyle başladım ben güne.. sabah sabah.. daha şehir uyanmamışken, gazetede gördüğüm bir haber ile.. işte ben bugün böle başladım güne.. işte ben böyle de başlıyabiliyorum güne.. sırf bu döngünün içinde yer almamak için, sırf bu ‘aptal döngünüzün’ bir parçası olmamak için, sırf bu ‘dev dişli çarkın’ dişlileri arasına bi taraflarımı kaptırıp, istemeden de olsa o yöne doğru dönmemek için.. sırf bu nedenle böyle başlıyorum ben güne.. sırf sorumluluğumu azaltmak için, sırf suçluluk duygusunu en aza indirmek için ben böle başlıyorum güne.. önce hafif bi kızıllık.. karakızıl gök.. camilerden yükselen ‘allah en büyük’ naraları.. ve işte bir pejmürde gözlerini açtı.. yıkık dökük kulübesinde yeni bir gün.. önce şu çok lüks semtlerden birine gidiliyor ve bir çöpe yaklaşılıyor.. el çöpe daldırılıyor.. el pisliğe bulanıyor.. el buna aldırmıyor.. el hissetmeye çalışıyor.. el aranıyor.. diğer el ise bir torbayı tutmakla meşgul o an.. derken bir evin önünden bi kaç gazete toplanılıyor.. derken kulübeye geliniliyor.. derken gazetedeki “9 çocuk yanlışlıkla öldü” başlığı göze çarpıyor.. derken göz habere takılıyor.. el gazeteyi tutuyor.. el gazeteyi göze yaklaştırıyor.. derken göz haberi okuyor.. derken can sıkılıyor.. işte ben böle başlıyorum güne.. peki ya sen?
çalan bir saat! “oww yine mi?” ya da ya da ya da.. “hadi oğlum okula geç kalıcaksın” diyen bir ses.. “oww yine mi anne?”
açılmak istemeyen göz kapakları.. işe gitme zorunluluğu.. ya da okula.. ama önce kahvaltı.. gazete? ne o, gazeteyi okumaya son sayfadan mı başlıyorsun sen? sadece fenerbahçenin dünkü antremanı nasıl geçmiş, bu mu seni ilgilendiren? orta sayfaya ulaşabildin mi bugüne kadar.. gerçekten o seni içene çeken ‘futbol’ haberlerini aşıp gelebildin mi sağ sağlim orta sayfaya bir kez olsun.. ya da bugüne kadar spor gazetesi dışında bir gazeteye el sürdün mü sen? gerçekten aşıp engelleri, borsafinans çukurlarına batmadan arşınlayıp sayfaları, görebildin mi “9 çocuk yanlışlıkla öldü” başlığını.. banane mi? dolar mı çıkmış? faizler düşmüş mü? başbakan ‘huzur dolu günlere az kaldı’mı demiş? 2005’de ab’ye girecekmiymişiz? siktir be!
işte ben bunları yazdım bugün.. ve işte güne böyle başladım ben bugün.. bir pejmürdenin anıları.. alıngan ve başı öne eğik.. usulca.. yaklaşmakta..
12.
biliyorum bir sonu olmalı bu gidişin.. kaçıp saklanmalıyım.. olmamalıyım.. kayıt dışı ekonomi de ne demek? ben kayıt dışı insan olmalıyım.. ne kimlik no ne vergi.. ne mülkiyet ne alışveriş.. tıpkı bir kedi gibi..
biliyorum bir sonu olmalı bu gidişin.. yorganımın altında biriktirdiğim göz yaşları, temiz içme suyu olabilsin isterdim.. afrika afrika..
sahne? sahne yok.. ben ne zaman çıksam sahneye, bir diğeri düşücek.. bir diğeri ne zaman çıksa sahneye, beni aşağı itecek.. bir izleyici şart, herkes sahneye çıkamaz, sahne dar..
biliyorum bir sonu olmalı bu gidişin.. bir bebeğin gözyaşlarından oluşan havuzda ölmeliyim; boğularak..
“ah ne kötü bir senaryo bu.. senden yazar olmaz”
“yaaa öyle mi? peki ya senden hissedebilen bir canlı olur mu?”
13.
öykünün nasıl devam ettirilmesi gerektiğini bilmiyorum.. takıldım ve öykünün nasıl devam ettirilmesi gerekiyor bilmiyorum.. sadece yazıyorum işte.. sadece yazıyorum ve sadece yaşıyorum.. sabah kalkıyorum, öncelikle çöpler kurcalanıyor, ardından albayın evinin önünden çöpe atılmış gazeteler alınıyor ve kulübeye dönülüyor.. tüm bunlar 2 saatimi alıyor.. 2 saat de akşam, 4 saat.. ancak bu ‘çöpten beslenme’ ve ‘kağıt ve metal satımı’ olayı uzun sürmeyecek.. beslenme olayı da uzun sürecek değil zaten ama ‘çöpten beslenme’den daha uzun süreceği açık..
bir gün çok uzaklara uçucaz ve geçmişi geride bırakıcaz.
14.
bu öykünün sonunun nereye varacağını gerçekten ben de sizin gibi merak ediyorum.. bok gibi meraklıyım..
15.
birkaç gündür hiçbir şey yazmıyorum..
16.
çocukken ben bir adamla karşılaştım.. çoğu insanın ‘adam’ sıfatını layık görmeyeceği bir adamdı.. yaşı 45-50 civarı.. torbalar ile sarmıştı bedenini.. ve bir ip ile bağlamıştı beline naylon torbaları. nasıl yaptığını bilmiyorum, çocuktum ben o zamanlar, bantlamış da olabilir.. ama bir ip vardı kemer şeklinde beline sarılı duran ve dizlerine kadar uzanıyordu torbalar.. ama düşmüyorlardı işte.. aynı, hamamdan çıkarken belinize sardığınız havlu gibi sarılmışlardı.. onlarca torba.. ve bedeninin üstü çıplaktı.. inanmaya bilirsiniz, ama öyleydi ya işte.. bugün aklıma geldi birden.. ben o zamanlar ilk okula gitmekteydim ve ailem ile bir hafta sonu çarşıya giderken bu adamı görmüştüm.. biz, bana bayramlık almaya gidiyorduk.. son bayramlığımdı o.. hayır büyüdüm diye değildi son oluşu.. ama sondu işte.. bi daha istemedim, elde giyicek şeylerim varken fuzuli masraf yaptırmayı istemedim.. neye yaradı bilmiyorum ama ben bi daha eldekiler eskiyene ve kullanılmayacak hale gelene kadar istemedim yeni bir şey.. bu neye yaradı bilmiyorum.. yo hayır vicdan rahatlatması değildi bu seferki.. sadece.. böle yani.. böle..
17.
yazamıyorum..
18.
yazmak can sıkıntımı gideren tek şey.. yazmıyorsam, iyidir.. iyiyimdir! ama yazıyorum işte.. tekrar yazıyorum.. tekrarları yazıyorum.. hah ha.. ‘pazarları yazıyorum’ gibi oldu bu da..
“bir gazetede tekrarları yazıyorum..”
“hangi gazetede?”
“sen tanımazsın”
19.
bugün bir adam bana dedi ki;
‘senin adın ne’
ona dedim ki; ‘mikronezya’
durdu ve ‘böyle isim mi olur lan’ demesini beklerken ben,
‘ne iş yaparsın sen?’ diye sordu..
‘yaşarım..’ dedim..
‘peki ya başka?’
‘hepsi bu.. kadınlar ve hayaller.. ölmeyi bekliyorum.’
durdu.. ve yüzüme bir deliymişimcesine baktı.. gözlemledi beni.. saygıdeğer beyefendi önünde kobaymışım gibi davrandım.. elimi kafamın üstünden aşırarak, sağ elimle sol kulağımı tuttum.. ve dilimi dışarı çıkardım bunu yaparken.. anladı ne kastettiğimi ve uzaklaştı..
20.
tekrar yazamıyorum..
21.
asla yazamayacağım
// 18.şubat.2003