3 Haziran 2014

gitmeyen yakup

gitmeyen yakup


“kötü bir gece ve kötü bir sabah” dedi zack
bunu kendine üç kez söyledi

mutfağa geçti, kendisinin yanından ayrılıp
öperek kendini, seni, hayatının kadınını
onla kendi arasında
herhangi bir fark gözetmiyordu

geçti, mutfağa
bir sigara sararken müzik açtı
cure tabii ki
the funeral party
sardı, özenle, şarkıyla sigarayı iç içe
çıktı balkona
kötü bir şey olacağı hissi ile
hayır, hisleri kuvvetli değildi
ezberlemişti sadece
birbirlerinin eşleniği günlerin
ardı arkası kesilmeyen görecesizliğini
cold çalıyordu bu kez
yine the cure
ve sigara
yarıya bile inmemişken
durdu müzik
şarjı bitiyordu telefonunun
bu muydu olacak olan kötü şey
sanmıyordu
bilmiyordu ama değildi
değil gibiydi
değil gibi yapmak zordu
bitirdi sigarayı
hızlıca
onu içeride bekleyen
bebeğini daha fazla
tek bırakmamak için
sarıldı
öptü
şarja taktı şarkısını
kağıt ve kalem aldı
düşündü, yazarken





belki de
dün gece planladıkları gibi
sabah otostopla
gitmelilerdi
nereye olursa
olmazdı
mektup yazmıştı ona
ikinci mektubunu
gece, cep telefonuna

kalkınca mektubu
bilgisayara aktardı ve
pinero’yu 2009. kez
tekrar izlerken kaldı uyuya

uyandı
öptü kendini
diğer yatağa taşıdı
geniş ve ferah olana
sarıldı asla bırakmamacasına

ve bu arada bir türlü
kurbağalar batmaktan gelemiyordu

denge, demişti mektupta
bugün günlerden ‘denge’
gerçekte var olanın
asla açığa çıkmamış enerjisi
dengede olmakla sabitlenebilirdi

ve o’na eğer
bir şey olursa
ağlarsa mesela
dünya hapı yutabilirdi
o kadar emindi kendinden
kendinden ve içinde çıktığı nehrinden


büyük konuştuğu söylendi
büyük susuşları sonrası
büyük oynuyordu oysa

her şeyimi verip
hiçbir şeyinizi istemiyorken
bir şeylerinizi çalmaya
mecbur etmeyin beni
dedi


siz orada seslice
karmakarışıklığınıza sabitlenebilirsiniz
sessizliğimize kulak kesilmeyin yeter
dedi zack
içinden dilediği bir serzeniş gibi


iyiydi
nihayet
iyileşmişti
şimdi iyiydi ve
gece iyileşmişti
bir saatin boşluklarla akan
tik taklarına alışmış
korktuğu karanlıkta yatışabilmişti

kötü bir gün mü, demişti
yanılmıştı
her gün kötüydü
daha kötü ne olabilsindi
bir hiç uğruna ölen onlarca işçi
ne yaptığını anlamadan dövülen kadınlar
en yakınları tarafından iğdiş edilen çocuk
düşen borsadan daha önemli olamazdı tüm bunlar
olmamıştı hiç
bekledi
aynada kendisi ile yüzleşerek zack

zamanı gelmişti zamansızlığın
bugün günlerden denge
kaosun göbek adı anarşi
motor sesleri
silah sesleri
uçaklar bombalar ağaçlar
dünyanın bütün hezeyanları
birleşin!

derin bir nefes alıp
öptü o’nu
hayatının tek kadınını
uyurken o
uyumuyor
uyanıyordu
biri dinlenirken
diğeri okunuyordu




“sarmal doku çetesi”
koydu adlarını
iki kişilikli tekil
terör örgütlerinin

kimseyi öldürmezlerdi ama
devlet bu
kendi şiddeti dışında
her şeyi yasadışılaştıran devlet
kendi sergüzeştleri dışında
herkes terörist
kendi kendileri dışında
herkes hiç

devlet bu
yalanlarını doğrulatmak için
gerekirse kan kullanır şerbet niyetine
devlet adı
soyadı her zaman ve koşula adapte bir değişkenlikte
paranoyak devlet
paranoyak devletler
herbiri
aralarında hiçbir fark gözetmeksizin
herbiri

şirketler
medyalar
ordular
polisler
çoğu bilim adamları
çoğu mühendis
hemen hemen birkaç kötü adam
illuminati
difüzyonun nosyonu
normların paralelliği
her bir ülke sınırı için ayrı ayrı
paralel eğriler
pasaportlar ve kan basıncı
beynimi didikleyen acı
beyninizi didikleyen açık çekler
para para para
hayır hayır hayır
bi saniye
lütfen bi saniye dedi zack
kurbağalara bakmaya gitmeyecekti
onlar gelsinlerdi
eğer isterlerse
prensliğin veya prensesliğin
arzusunu dışlayıp
gelsinlerdi eğer gelebiliyorlarsa
gitmedi
gitmeyecekti
bunu kendine hiç söylemedi.

dedi lethe: “dur bi
sakin adamım
çay koy sigara sarıcam”
“hay hay” dedi zack
güldü
ağladı

dünyada o kadar haksızlık varken
hangi birine karşı çıkabilirlerdi
denemeye değiyor muymuşdu ki
olabilir miymiş di ki?
mümkün müymüş dü ki değişsin dünya
hiç dert değil dedi zack
ben dünyayı değiştirmekten ziyade
kendimi değiştirmemek için veriyorum
mücadelemi

döndü lethe’sine
sarıldı ve bekledi
birbirlerine “durma” bile
demiyorlarken hiç
durmalarını diledikleri
olaylar karşısında
alkış tutup tempoyu ayarlayan
polisin gözlerinin içine
bakarak geçtiler elele yoldan
yiyosa bir şey desinlerdi

korkaktı polisler
askerler korkaktı
politikacılar
patronlar
işçiler
sendikalar
solcular ve sağcılar ve yolsuzlar
alayı ödlek bir tutkuyla bağlıyken
iktidar olmaya
senkronize bir sessizliğe gömülmeli

kendi canları yanmasın diye
canların yanmasına
göz yumabilirlerdi
ellerinde tuzaktan kumanda
beyinlerinde porno endüstrisi

durdu
gerçekten durdu zack
hiçbir şey demedi
demeyecekti
anlamasınlardı
anlamayacaklardı
bunu kendine hiç söyledi
kurbağalar dilsizdi
çağırsalardı da gitmezdi

“hiçbir şey görme” dedi
kendi kendine zack
“hiçbir şey duyma
dilini yutmadığın sürece
sorun yok nigga”

3.haz.14

26 Nisan 2014

yolumuz uzun

bugün sabah saatleri itibari ile, şiir olmayan şiirlerimin tamamı eklenmiş oldu bloga. geriye daha bi sürü sürü zırvalamalar kaldı ama, ne zaman sonlanır da çıkar aydınlıklar karanlığa, ve ferahlarız, hiçbir şey göremediğimiz için, bilemiyorum. bakalım.

çok iyiyim

bir insanın
kendi reklamını
kendini överek yapması kadar
itici bir şey yoktur ve
böyle bir durumda
dünyanın en harikulade
yapıtını da
ortaya koymuş olsa
bunu sunarken
oluşturduğu kibir
her şeyin önüne geçip
beni geri çeker


26.nisan.2014

21 Nisan 2014

çimento kiremit su

blog inşa halindedir. henüz sadece, şiir olmayan şiirlerimin yüzde ellisini ve bir kaç öykümü ekleyebildim. zaman içinde hepsi, yazıldığı zaman dilimlerine göre, haritadaki yerini kapsayacaktır efenim. ardından beş kitabımın pdf'ini eklerik. ilerde para bulabilirsek basarız da hatta onları, isteyen olursa.. evet efenim, bandrolsüz olarak tabe.. do it yourself stay underground fuck copyright

20 Nisan 2014

s.e no:22 - giriş yazısı

bazen, işsiz kalırsın. bazense, çalışmak istemediğin halde, işe gitmek zorundasındır. bazen seni işten atarlar, bazense sen kendin işi bırakırsın. bazen, çalışmak istediğin halde, bir iş bulamaz, bazense gelen iş önerilerini askıya alırsın. 4 aydır fanzin çıkarmıyorum…

bazen, bir fanzin çıkarmak istediğin halde, yeterli içeriği bulamazsın. bazense, yeterli malzemeye sahip olduğun halde, onları toparlayıp, bir fanzin hazırlayamazsın. ve ben, bazen fanzin çıkarmıyorum işte, ama sadece bazen.

aslında şu an, bahsi burada kapatabilir, ve yazdığım kadarından çıkaracağınız anlamlara teslim edebilirim kendimi. ama yapmayacağım galiba, her ne kadar, bundan sonrası, ilk iki paragrafın, tefsiri olacak olsa da.

bir fanzinle, iş arasında, ama elbette eylemsel bazda, dolaylı yollardan bile, bir bağlantı kuramazsınız. para kazanmak için fanzin çıkartıyorsanız, zaten bu eylem, bir işe dönüşmüştür. kâr amacı gütmeden bir işle iştigal halindeyseniz, zaten kendinizi çalışıyormuş gibi hissetmezsiniz. bir işi sürdürebilmek için, eğer gerekli olan en önemli kriter, o işten para kazanabilmeniz ise, işin içine, kenarına köşesine, çeşitli süslemeler yapar ya da ek donatımlarla ortalığı şenlendirmek zorunda kalabilirsiniz. bir derginin sonraki sayısının çıkıp çıkmayacağını belirleyecek olan tek koşul, bir önceki sayının satıp satmayacağı ise, boku yemişsiniz demektir. bu bir fanzin için bile geçerli olabilir ve aynı koşullarda o fanzin de boku yer. hatta, bu koşullara haiz bir yazar, bir sonraki romanını, bahsi geçen pamuk ipliğine bağladıysa, bok yemeyi de hakkediyordur.

csns yayınları, mali imkansızlıkların çevrelediği ihtimallerle hayatını şekillendiren bir kuruluş olduğu halde, elbette böylesi tutarsız güftelere kulak kabartmıyor. ancak söylemem gerekir ki, biz bu fanzinleri pek basamıyoruz abi, çünkü yeteri kadar paramız yok. ama çıkarmaya devam etmemize engel değil bu. yerel bir fanziniz zaten. ve yazarlarımızın pek çoğunun da, parayla yazı arasında kurdukları bağıntı, hipotenüsün kosinüs ile arasında kurdukları bağa, hiç mi hiç benzemiyor. ki hayatım boyunca, canım bir fanzin çıkarmak istediği zaman, içerik sıkıntısına yenik düşmedim. o halde sorun ne moruk?

bir işle, sadece keyfi nedenlerle meşgul olup, o işi yaparken ortaya çıkan şeyler bütününü, başkalarına da sunmanın getirdiği külfete neden katlanırsınız? içinizden bazıları, şu an “ne demek istiyor bu denyo” diye düşünüyor, ardından da o bazılarının bazıları “hiçbir bok anlattığı yok” diyor, ama ben biliyorum ne anlattığımı, dahası anlatıp anlatamadığımı da.

bir külfete, para kazanmanın dışında da katlanmanıza neden olan durumlar vardır. bir arkadaşınızın ev eşyasını taşımasına yardım etmeniz, işte bu başka durumlardan, ve duygu durumlarından biridir mesela. yazdığınız zırvaları yayınlamayı seçmeniz de, benzer bir külfeti gerektirir ve bu külfeti siz bir yayınevinde çalışan insanlara ya da bir dergiye ya da başka bir şeye, herhangi bir fanzine ya da, yükleyemiyorsanız, yani bizzat kendiniz kendi kendinize kendinizi yayınlıyorsanız, elbette bu külfete, ve onun yarattığı angaryalara, ve ayak işlerine, katlanmanızı sağlayan, motive edici ufak kırıntıların olması gerekir. tabii burada, söz konusu kişinin, deli bir idealist olmadığını var sayıyorum ve deli bir idealist olarak takıldığım dönemlerdeki enerjiye haiz değilim artık. on sene öncesinde de değiliz hiçbirimiz. hiç satmayan dönemlerden geçtik, şimdi, hiç basmayalım abi dönemlerindeyiz, çok satma ihtimaline rağmen.

uzun uzun uzun bir zamandır, fanzin çıkarmak içimden gelmiyor. çünkü zaten, o fanzinde yer alacak olan yazıları, o fanzini çıkarsam da çıkarmasam da okuyacağım. çoğu arkadaşlarıma ait ve arkadaşlarımın yazılarını zaten, fanzine basmadan önce okuduğum gibi, fanzin basmayacak olsam da okuyorum. o halde onları ve ek birkaç şeyi daha, bir araya getirip, fanzin şeklinde sunmanın, para dışında ekstra başka bir moral yapıcı difüzyonu olmalı ki, devam edebilesin. işyerim bana her ay sonunda, ya da başında, ya da ortalarında bir yerde, kendi kafalarına göre uygun gördükleri herhangi bir tarihte, ama mutlaka o ayın içinde, bir ödeme gerçekleştirmeselerdi, bir süre sonra o işi sürdürmemi, yani her gün belli bir saatte uyanıp evden çıkmamı ve servisi beklememi, ve iş elbiselerimi giyip makinenin başına geçmemi ve bir takım plastik materyaller üretip onları topluma kazandırmamı sağlayan enerji ve kararlılıktan mahrum kalır, ardından bir gün sabah, işe gitmezdim. ve inanın bana, çıkardığım fanzinin, onbinmilyonyüzbaloncuk satması dahi, motive edici bir tempo kazanmamı sağlamazdı bana, ya da karşılığında üçyellibin yediyüz kırk sekiz kuruşluk geri dönüşü olsaydı, yine başaramazdım, bunu sürdürmeyi. ya da her yeni sayısında üç tane daha yeni kalıcı okuyucu kazanmamı sağlaması da fayda etmezdi. göz alıcı yorumlar da beni tatmin eden bir potansiyel barındırmıyor kendi içerisinde.  ve buraya kadar söylediğim her şeyde, tamamen bireysel konuşuyorum ama, yine de yazarlarımızın bir kaçı ile de bir kısmında, aynı fikirde olabilirim. ki öyleyimdir de muhtemelen.

buraya kadar ki kısımda, yavaş yavaş da olsa, konumuzun ana fikrine giden kanalları açtığımıza göre, asıl soruyu soralım? hem asıl hem de aptalca olan soruyu: o halde neden fanzin çıkartıyorsun be adam? soruyu şu şekilde revize edelim: neden artık fanzin çıkartmak istemiyorsun? çünkü içimden gelmiyor abi. ama çıkarmaya devam edeceğim, bu şüphesiz, bir de basıp dağıtmayı becerebilirsek, yaşadık demektir, sırtımız yere gelmez yani.

ama söz konusu durumdan dolayı mustarip olacağım bel ve ayak ağrılarımı geçiştirmek üzere yapacağı masajlarla ruhumu dinlendirecek olan bir köle ısmarlarsınız bana, mahcup olmam.

 4 ay aradan sonra, yine sizlerle beraberiz. ve bu sayıda da, her zaman yaptığımız gibi, çok ilgi çekici yazarlarımızın, hiç de ilgi çekmeyen zırvalarını, büyük bir orantısızlık yasası ile, derledik.

gazamız mübarek ola. amin.

20.nisan.2014

16 Nisan 2014

kırık 2

hiçbir şey yapmadan öylece oturuyorum.. günlerdir yaptığım tek şey bu. hiçbir şey yapmadan oturmak.. daha doğrusu, uzanmak.. çift kişilikli bir yatakta, alçıdaki kolumla beraber uzanmış, bir plan geliştirmeye çalışıyoruz. muhabbeti fena sayılmaz kolumun. sol kolumdan bahsediyorum. kırık olan o. sağ kolumu ise, şu an, kalemi tutmakla görevlendirdim. tırnaklarım uzadı, ama kesemiyorum onları. sakallarım da uzadı ama tıraş olamıyorum. param olsaydı, olurdum. hatta param olsaydı, yemek bile yerdim anasını satayım. iki gündür bir şey yemedim. yani, son paramın son kuruşundan sonra demek istiyorum. ev telefonumu geçen hafta kestiler. internetim, ondan bir ay önce kesilmişti zaten. cep telefonumun şarjı yok. a söylemeyi unuttum, elektriklerimi on gün kadar önce kesmişlerdi. şu aralar suyumu da kesmelerini bekliyorum. bugün yarın gelirler. neyse ki ev sahibim, devlet kadar vicdansız değil, son dört aydır sabrediyor durumuma. bu noktaya nasıl geldiğimi biliyor olsaydı, sabretmezdi belki. bilmiyorum. bir roman yazıyorum şu an. başladım ve devam ediyorum. ama evde, romanı bitirmeme yetecek kadar kâğıt ve kalem yok. olsun. yine de denemek lazım. intihar mektubundan daha uzun süre oyalar hiç olmazsa beni. karnım o kadar açkı. ve canım sıkılıyor. ve param yok. ve hiç arkadaşım kalmadı. yani nerdeyse, hiç.. iş aramıyorum çünkü sol kolum alçıda. hastaneye gitmiyorum, çünkü zaten kolumu ikinci kez kendi isteğimle kırdığımda, amacım rapor almaktı. beni işten attıkları için, hastaneye gitmeme de gerek kalmadı. zamanı gelince, kendim çıkartırım alçıyı. ama o güne kadar hayatta kalacak mıyım bilmiyorum. işleri bu derece kötüleştirenin ben olduğumu söyleyebilirdiniz, size hikâyemi anlatsaydım. ama yapmayacağım. daha doğrusu, yapamam. benden yazar olmaz ve bu romanı da tamamlayamam. hatta şu an can çekişmeye başladı bile, roman. hatta ne var biliyor musunuz, evet sol kolum alçıda ama ikinci kez kırılmış değil, ilk kez kırıldı ve hâlâ raporluyum. az önce yemek yedim ve şu an bir bilgisayarda yazıyorum bunları. ailemle yaşıyorum. ve 3 hafta sonra alçı çıkacak. ama o lanet yere geri dönmek istemiyorum. tekrar çalışmak istemiyorum. yazmam karşılığında ayda beş yüz lira verecek bir kaynağım olsaydı, durmadan yazabilirdim. şu anda da onu deniyorum ama olmuyor. bir sürü sorun, ensemde, nefes almama fırsat vermemek için sürekli soluk boruma dolanıyorlar. birini atıyorsun, başka bir tanesini başlıyor ve bu bir bahane değil herhangi bir şey için. yani olmamalı. fırsat eşitliği var sonuçta. öyle deniyor. öyle kabul ediyoruz. çalışan kazanır. ama ben çalışmak istemiyorum. hiçbir şekilde hem de. yazmak da buna dâhil. para için yapabileceğim hiçbir şey yok dünya üzerinde. ve size en başta, hiç para olmadığını söylemiştim ya. bak bu doğru işte. gerçekten. ailemde de yok. ama neyse ki bakkal, giriş kurgusundaki ev sahibi gibi bekleyebilen biri. yazdırıyorum. yazar değilim. yazdıranım. en sevdiğim yazar, bakkalım. üzerine tanımam. ve dahası, hayatı boyunca, yazdıkları okunmaya değer bulunmayacak bir adamın sızlanmaları ile canınızı sıktığımın farkındayım. kısa keselim o halde.. aridoverci. böyle mi okunuyordu? nasıl yazıldığını zaten bilmiyorum..

26 Mart 2014

kırık 1

her şeyi kaybettiğini düşünmeye başlarsın.. bu, zamanla olur. ilk sevgilinden ayrıldığında ya da ilk işini kaybettiğinde değil.. ya da istediğin bölümü kazanamadığında.. hayır! bunlarla bir ilgisi yok, kaybediyor olduğunun bilincine varışının.. umut, daima varlığını sürdürmeye devam eder.. bir şeylerin değişeceğinin, bir şeyleri değiştirebileceğinin; yola, farklı bir rotayla da olsa, devam edebileceğinin yanılsamasına kapı açan o saf ışık demetleri, odana girecek bir delik bulur daima, zihninde ki kör karanlığa.. bu olmazsa diğeri olur, ya da beş yıl sonra belki, dedirten o, aptal algı.. algı bozukluğu falan değil, burada bir bozukluk göremiyorum ben.. eğer, referans çizgimizi, normal olana göre alacaksak, ve normali, çoğunluk ya da tıp, bilim, din, tarih, toplumsal normlar, duygusal algoritmalar veya aile bağları belirliyorsa.. burada bir sorun yok.. her zaman, her koşulda, yapmak isteyip başaramadığın herhangi bir şey için, olumsuzluğu olumlayan bir bahane ya da yeniden denemek için bir neden bulabilirsin.. hatta, her hâlükârda, başka bir yol olduğunu söylerler sana.. nefes alıp verdiğini ve buna devam etmen gerektiğini ispatlamak için o kadar çok masal anlatırlar ki, tırlatmanın eşiğinde kurduğun cümleler, anlamını yitirir.. sessiz kalma hakkını kullanabilirsin pek tabii, ama hareket etmeme hakkını asla..

çalışmak zorundasındır ve çalışmak istemediğini söylediğinde, kimse istemiyor ki denir, ama buna mecbur olduğuna inananların hakimiyetinde, -hatta karşı durduğun her şeyin yanlış olduğuna inananların hakimiyetinde- onlara ayak uydurmaya mecbur bırakılırsın.. insan toplumu, bir mecburiyetler ordusudur. bir arada yaşamı sürdürmek için yapmak zorunda olduğumuz mecburiyetler bütünü.. ve bu bütünler, tarih boyunca artarak devam edip, modernizmle beraber güçlü bir yalana işlenmiştir; yardımlaşma ve iş bölümü.. ve şu an ben, bu iş bölümünün, elektronik sayaçların dış plastik aksamını üretme görevini üstlenen plastik enjeksiyon mecburiyetine, iş olarak bakmadığımda, normalin dışına çıkıyorum.. biraz daha dışına çıkarsam, bu normalinizin, sadece düşünsel bazda değil, yaşamsal bazda da dışına çıkarsam, yaşayabileceğim bir orman aramam gerekiyor..

her şeyi kaybettiğini düşünmeye başlarsın ve bu zamanla olur. olan şey, yani kaybedilen, normallik algısıdır.. insan toplumunun algısal safsatasıdır diyelim.. çünkü, sol kolum kırıldığı için mutluyum, çünkü bir ay işe gitmicem. bir ay evden çıkmamı gerektiren pek bir şey de olmayacak.. kolum kırıldığı için mutluyum.. hatta sol ayağımı kaybedip iş görememezlik raporu alsaydım mutluluktan ölecektim..  ama ne var biliyor musunuz? asıl, benim gibi, tamamen, her türlü normallik algınızı kaybeden bi kaç tiple ormanda olsaydım, eh, o zaman işte, mutluluktan doğacaktım.. ama dediğim gibi, bu, zamanla olur..

tek kolla ancak bu kadar..

25 Şubat 2014

caz (karışık)

Caz (karışık)
havaya can sıkıntısı hakimdi. oturuyorduk. evde. karşılıklı iki kanepe. müzik yok, ses yok, diyalog, görüntü, göz göze gelmek.. hiçbir şey.. bacak bacak üstüne atmış, ve havada kalan ayağımı sallıyordum ben. o ise, tırnaklarını yemekle meşguldü. bacak bacak üstüne pozisyonundan, iki ayağı da yere basan pozisyonuna geçtim. var mı öyle bir şey, ya da durumu tarif edebildim mi bilmiyorum.. yeteneksiz bir yazarım zaten. sağ ayağımı, topuğumu yerden kesmeyecek kadar kaldırıp yere vurmaya başladım bu kez. bir ritim tutuyor sayılmazdım, ama müzikten anlamayan birine göre, gayet pek tabii öyle görülecektim ve bazılarımızın sigarayla arasında olan ölümsüz aşkına inanmayanlar için de elbette para kaybıydı, bu iş. hele ki sigarayı, bakkaldan içime hazır halde almaktansa, tütün ve kağıt alarak kendiniz içilebilir hale sokuyor iseniz, bu israfa zamanı da katabilirlerdi. o da öyle yaptı. o an.. tam elimi, tütün torbasına doğru uzattığım anda

“günde ne kadar zamanını alıyor dersin bu iş?”
“hangisi? sbi saat gidiş bi saat gelişi de sayarsak on” dedim, çalıştığım fabrikayı kast ettiğini sanarak. 
“o değil yahu” dedi, eliyle sigara içiyor gibi bir işaret yaparak
“haa o mu” dedim, “bilmem, hiç düşünmedim bunu”
“düşünseydin iyi ederdin” dedi, “sürekli olarak hiçbir şeye yetişemediğini de hesaba katarsak”
“yetişemiyor olmaktan şikayet eder bir halimi gördün mü benim? ya senin ki? sen onu düşündün mü?” bir elimle tırnak yemekten bahsettiğimi tariflerken ekledim “can sıkıntısını geçici süre çözmenin farklı metotları var işte”

bir süre daha konuşmadan oturduk.. ben sigaramı içerken o, bu kez de, saçları ile oynamaya başladı. sarı ve uzundu. yeni boyatmıştı daha ve ben sevmemiştim. ve bunu o da biliyordu. ve sevgili olduğumuzdan bu yana, altıncı kez, tekrar, o aptal soruyu sordu: “ayrılalım mı?” ve ben, daha önce ki beş keresinde verdiğim cevabı değiştirdim, “olur”.
daha önceki beş keresinde, “sen bilirsin” demiştim, ama bu kez, “fark etmez” tınısında söylenen bir “olur” idi cevabım daha çok, geçmişte söylediğim “ben istemiyorum ama istediğin buysa sana engel olmayacağım” anlamını ve ses tonunu barındıran bir “sen bilirsin” değildi. şimdi sadece kısa ve net olarak, “olur” demiştim ve bu, “bana uyar” demenin kısa versiyonu gibiydi. 
şaşırmadı. onu uzun zamandır şaşırtan bir şey yapmamıştım zaten. hoş bunun için uğraşıyor da sayılmazdım, ansızın eve elinde çiçekle gelmek gibi mesela, ya da telefona alo dediğinde, pat diye “aşkım” ile lafa başlamak gibi, o sırada herkesin içindeyken hatta, bir metro yolculuğundayken mesela.. ve o bunu istiyordu. sormuştu hatta, bir keresinde, onunla beraber metroda iken, bir ön sıradaki elemanın telefonda sevgilisi ile olan konuşmasına şahit olmuştuk ve kapılar açılıp da, trenden dışarı çıktığımız anda, bana “gördün mü” dedi, “adam ne kadar rahattı konuşurken”
“ben de rahatım” dedim, “her zaman hem de”
ve onu orada, istasyonda, sarılarak üstelik, öpmeye başladım ve bana karşı koyup, birkaç saniye direndikten sonra, onu, yani dudaklarını serbest bırakınca, “bunu ben istediğim için yaptın” dedi, “içinden geldiği için değil”
“istediğin şey bu muydu?” dedim, “istediğin şey buydu. karşılık vermediğin şey de öyle. bana eşlik etmediğin”
“ben öyle söylemesem öpmezdin”
“tamam elif” dedim, “sen haklısın, doğru.. ama ben sıkıldım bu saçmalıklardan”

 işte o gün, ilk telaffuz edişi idi, ‘ayrılalım mı’yı. benim de ilk “sen bilirsin” deyişim. ve ardından, böyle söylediğim için, o, dudaklarıma yapışmış, bir öpüşme, üstelik uzun bir öpüşme faslı sonrası, “şaka yaptım” demişti, “manyak, bi de ben bilirmişim ya. hemen de alınıyorsun”
alınmıyordum oysa, gerçekten bugüne kadar alınıp kırıldığım pek bir şey olmamıştı yaşamım da, kırıldığım çok şey olmuştu evet ama alıngan değildim, zannediyorum.. belki de algından ve farkında değildim. Ama başkalarına göre fazlasıyla rahat bulunurdum, ve ona batan da, belki, bu rahatlığımdı, herhangi bir sorun karşısında ki, sorunu büyütmeyen tavrımı o lakaytlık olarak görüyordu. değildi. sorunlar daima vardı zaten. her zaman, herkesle, her zaman olabilecek, basit ya da derin sorunlar. ama ‘bakmazsan görmezsin’ adında bir ilke edinmiştim kendime yıllar önce, yaşamı kolaylaştıran bir yöntem. bu elbette, kalbime saplayacağı bir bıçağı elinde taşıyan bir heriften gözlerimi kaçıracağım anlamına gelmiyordu ama, beraber aynı evi, ve belki bir anlamda da, hayatı paylaştığım bir hatunun, en sevmediğim huyunu, değiştirmek için az da olsa bir çaba ve enerji harcayacağım anlamına da gelmiyordu. o saçlarını sürekli bir takım renklere boyuyordu ve bence siyah iyiydi, yani boyasız hali, ama bundan şikayet eder durumda değildim, ya da bazen, özellikle bir ortamda kıskandığı güzel bir hatun varken, bana daha çok sırnaşıp nerdeyse kucağımda oturur vaziyette takılmasına karşı duracağım.. yaptığı hiçbir hareketten rahatsız olmuyordum, bir noktada kıskançlığının evirildiği güvensizlik durumu hariç.. ve bu evirilmeye katkı sağlayan hiçbir hareketim de olmamıştı üstelik. sanırım olmamıştı. Bu yaşananların bir de onun ağzından yazılmasını çok isterdim.. 

ikinci seferinde.. yine bir ortamda kıskançlıkla sırnaşıp çalıştığı için, “bi dakka izin verir misin” demiştim, “sigara sarmam lazım”
 o sırada evdeydik ve evde, onun burak adında bir arkadaşı, benim de zeynep ve turgut adında iki arkadaşım vardı. elif, sigara sarmama izin vermediği için, zeynep’e, “bi sigara sarsana ya” demiştim, ve bir hışımla kalkıp, mutfağa gitti ben böyle deyince. peşinden gitmedim tabii ki.. “tamam boş ver ben sararım” deyip, tütün torbama uzandım. döndüğünde elimde ki sigarayı görünce, bana, herkesin içinde, “bi gün evlenirsek, nikah şahitlerimiz, çakmakla sigara olsun mu” demişti, “biri bi masada diğeri diğer masa da oturur”
 ben de hiç alınmadan, gayet sakin bir şekilde, “nikah memuru da kül tablası olacaksa uyar” demiştim, herkes gülmüştü, o da.. ama herkes gittikten sonra, yine “ayrılalım mı” dedi, ben de “sen bilirsin” dediğim için tekrar dudaklarıma yapışıp, onun öncesinde, “ben bilmem eşim bilir diyorsun yani” demişti, gülerek. bir anda ciddiyetten geyiğe nasıl dönebildiğini öğrenmek isterdim, yazarken çok işime yarayabilirdi.. 

aa evet tabii, ben hemen hemen her konuya, yazıma nasıl bir güç verebilir diye bakıyorum, hatta yazdıklarımı okumayan bir hatunla sevgili olmayı geç, katiyen aynı odada beş dakikadan fazla kalamam bile.. (!)

o hiç okumuyordu yazdıklarımı.. elif yani.. ve bu bana iyi geliyordu. gerçekten iyi. belki gizlice okuyor da olabilirdi ama, gündemimize bir parça bile, yazı ve yazmak ve edebiyat girmediği için aslında, onunla beraberdim. beni onunla beraber olmaya ikna eden nedenlerden biri de bu olmuştu. yazan bir insan için, bu eylem, hayatın bütününde yüzde birlik bir kısmın ötesini kapsıyorsa, tehlikeli olabilir. ne demek istediğimi daha sonra açıklarım. yani başka bir seferinde. başka bir yerde. başka bir zamanda.. dağıtmadan devam edecek olursam, üç dört ve beşinci seferlerinde de, benzer süreçler yaşandı. onları da anlatıp öyküyü gereksiz yere uzatmak istemiyorum.. sayfa başına para kazananların işi, o uzun ve gereksiz ve önemsiz detaylar.. bi de lars von trier yapıyor bunu, ama onun ki parayla ilgili değil, daha çok ben ve benim gibiler sıkılıp izlemesin diye.. ki bu konuda başarılı lars amca, izlemiyorum.

dediğim gibi, havaya can sıkıntısının hakim olduğu bir günde oturuyorduk ve vakit akşamüstünü çeyrek geçiyordu.. ortada hemen hemen hiçbir şey yokken, “ayrılalım mı” dediğinde elif, “olur” demiştim ve telefonum da o sırada çalmıştı ve meşgule atıp telefonu da ona doğru attım. fırlatmadım yahu, öyle değil, oturduğu koltuğun üzerine yani. Kimin aradığını o sormadan daha. 

ayağa kalkıp yürürken, “nereye” diye sordu, “bakkala” dedim, “istediğin bir şey var mı?”
“yok”
“tamam, gelirim iki dakkaya”
“biz şimdi ayrıldık mı” dedi, gayet ciddi bir şekilde,
“evet” dedim çok net bir şekilde. odadan çıktım. holde bir iki dakika, mont ve ayakkabı için oyalanıp, ardından kapıyı yavaşça, tam kapanmayacak şekilde çekip çıktım

döndüğümde evde değildi. ilk biramı açıp, hiç ama hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. televizyonu açmak. hiçbir kanalda bir dakikadan fazla kalmayacak şekilde, yaklaşık olarak iki saat takıldım öyle.. dört bira. Bol sigara. Zihin uyuşturmasına iyi gelir, her birinde çok az kalınıp atlanan tv.. ya da benzer bir görüntü akışı da olabilir duygu barındırmasına izin vermeyin yeter.. Uyuşturucu olarak, zihin uyuşması, kullanılan şeyin (uyuşturucu maddelerden değil, televizyon vb şeylerden bahsediyorum, insansız belgesel de olabilir, hayvan veya kimya fizik uzay belgeselleri. Ve televizyon karşısında çok uzun kalananları ağır bağımlı ve beyni yıkanmış olarak kalkabilir ekran başından, yatağa uyuyakalabilir, ben anlamsızca her kanalda bir dakika falan gezip turluyorum uyuşmak için, daha doğrusu hiçbir şey düşünmemek için.. yalnızken yapılır.

telefon çaldı sonra. tekrar. zeynep’ti arayan. daha önce de o aramıştı. meşgule attığım sırada.. bu kez açtım.
“alo”
“napıyorsun”
“hiç ya zeynep.. sen?”
“ya şey, şu elife almak istediğin şeyi buldum ben, fiyatı biraz tuzlu da, ayarlatırım elemana bir şeyler, dükkan arkadaşımın zaten”
“o hediye için çok geç” dedim
“çok mu geç” dedi
“evet” dedim, “ayrılmışız biz, yani, galiba, bilmiyorum da, öyle herhalde, her neyse, sağ ol gene de, uğraştırdım seni de”
“önemli değil de, iyi misin sen?”
“he ya” dedim, “televizyon izliyorum”
“iyisin yani, televizyon?”
“evet, bitti mi? kapatıcam”
“geleyim istersen diyecem ama gene sorun yapacak seninki”
“görüşürüz”
“hıhım”

telefonu kapattığım anda odada bir sandalye hareket etti ve masanın altından elif çıktı. şapkadan tavşan çıkartmak daha kolay olmalı, masa altından sevgili çıkartmakla kıyaslarsak

“şimdi ayrıldık işte” dedim ona, “az öncesine kadar emin değildim ama şimdi tamamdır”
“ya özür dilerim.. ama.. ben..” dedi
“bakkala gittiğimde kimin aradığına baktın öyle değil mi” dedim
“evet” dedi, ağlıyordu
“sonrasında ben bu sikik eve tekrar geldiğimde, neyle meşgul olduğumu da gördün öyle değil mi?” dedim
“evet” dedi, “televizyon izliyordun”
“izliyordum yani. öyle mi?”
“yani aslında, seni televizyon izlerken ilk kez gördüm ama”
“izliyordum yani”
“pek izliyor sayılmazdın”
“ardından sikik hediyen için yapılan telefon konuşmasına kadar hiçbir şey seni o masanın altından kalkman için ikna etmedi ama”
“ya ben” dedi, “sanmıştım ki...”
“insanlar, bazen, bazı şeyleri sanarlar.. ip nerde kopar biliyor musun, sandıkları şeyin peşinden gitmekten vazgeçmeleri için, gerçeğin güneş gibi parlamasını beklediklerinde..”
tekrar özür diledi. ve tekrar. ardından bir tekrar daha.. ve bu anı, ikinci kez yaşayışımızdı. özürler ve üzgünümler.. bu arada, ilki, beşinci tekrar kısmından sonrasındaydı. ve evet, klişe bir konuyu zenginleştirmek için araya un da serpebilirdim ama, yapmadım, gerçekten can sıkıcı bir günde, başka bir can sıkıcı günü anlatmaktan başka, yapacak bir şey gelmedi elimden.. ve eğer, bir kez daha, bana, iki ay boyunca sevgili olmamız için diretirse biri, teslim olup denemeyi kabul etmeden önce ondan sigaraya başlamasını isteyeceğim. zaten sigara içiyorsa, boktan meseleler için iki ay diretmez, sigara yaşamın rutnini dengeleyen bir panzehirdir çünkü. her şey olabilir sigara, her şeye karşılık gelebilir, bir türk dünyaya bedel mi bilmiyorum, ama sigaranın bin sevgiliye bedel olduğunu söyleyebilirim.. ayrıldık tabii ki, “sana sigaranı ben sararım” dediği halde üstelik, o gün, evden çıktım, ve bi daha da dönmedim. onun eviydi. benim evim olsaydı, televizyonun ne işi olurdu ki zaten?

not: başlık, jazztral'ın, bu öyküyü yazdığım sırada bana açtığı fonlardır.. başlık bulamayan adamın hüzünlü öyküsü de olabilir ya da bu notun da başlığı..
25.şubat.2014


20 Şubat 2014

test

berbat bi gece geçirdiğimi söyledim ona
“nasıl berbat bir gece geçirirsin” dedi
“berbat bi geceyi, nasıl geçirirsin?” dedim. o, sözümü kestiğinin farkında olmayarak konuşmaya devam ederken, şıkları saymaya başladım:
a) üst üste sigara içerek
b) bu arada, duvarları izleyerek
c) bu ikisi ile birlikte, bir şişe viskiye sek olarak tek başına girişerek
d) bu üçünü de…

“ne diyon sen ya” dedi
“sen ne diyon ya” dedim
“beni dinlemiyormuşsun” dedi
“her ikimiz de birbirimizi dinlemiyorduk ama, kadınlar her zaman haklıdır” dedim. bu sırada sigaramı yakıyordum. çakmak sesi efekti
“üf ya” dedi
“noldu” dedim
“sigara mı içiyorsun sen?”
“evet”
“hani bırakacaktın”
“izin vermiyorlar”
“kim izin vermiyor ya?”
“sen”

bu arada, evet, belirtmeyi, unutmuşum, telefonda konuşuyorduk, ve telefonu yüzüme kapattı. geçmişte defalarca olduğu gibi. ama bu kez, kendimden emindim, iyi bilirdi, haksız olsa bile karşısındakini suçluluk psikolojisine sokmayı. hazırlıklıydım, hazırlıklıydım çünkü… kötü bir gece geçirdiğimi söylemiş miydim bu arada? unutmuş olabilirim. aşk bazen, insana her şeyi unutturabilir, sonrasında onu unutmak için, geriye kalan ne varsa hatırlamak ister, zorlanırsın. çok mu arabesk oldu? Arada iyi gider. 

bekledim. saatler geçti ve gece işe gitmem gerekiyordu. noldu dersiniz? demezsiniz ama. şu sikik öyküyü, sonrasını merak ederek okuyabilecek ve tamamlayacak insan sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyeceği için, onlara da zaten sonrasını, daha önce, geçmişte, bir arkadaş sohbetinde anlatmış olabileceğim için. için, için, için efendim. bendeki şarap

birkaç saat sonra bir mesaj geldi: “napıyosun?”
“hiç” dedim, “sigara içmeye devam ediyorum, ya sen?”
“okuldan çıktım, eve yürüyorum, konuşalım mı?”

öyküyü burada sonlandırıp, size, karşılığında çam sakızı çoban armağanı verilen bir soru sorabilirim, “onu aradım mı, aramadım mı?” gibi. ama. düşününce. son radyo yayınımızda, jazztral ile beraber, o kadar çok hediyeyi, oturup kendimiz tüketmek zorunda kaldık ki, bir daha, insanlara, yaptığımız herhangi bir işte herhangi bir yerde, herhangi bir ödüllü soru sormama kararı aldırmaya kadar gitti, bu mesele. dinliyor musunuz? Alt tarafı sorup sorup hediye dağıtacaktık yayında, basit sorular, hiç cevap gelmedi.. o halde devam edelim

aradım. O “konuşalım mı" diye mesaj attıktan tam iki saat sonra. bu kez de ben sordum, aynı lanet soruyu:
“napıyorsun?”
“hiç. ödev. sen?” güzel sanatlarda bilmemne bölümü okuyordu. okuyabilir. ben işteçalışıyordum ve işten atılmama ramak kalmıştı ve bu onun nerdeyse umurunda bile değild,..
“sigara içmeye devam ediyorum” dedim
“özür dilerim” dedi

bu, genellikle, ya benim de özür dilememi gerektiren konularda, ya da benim de özür dilememi istediği zamanlarda kullandığı bir cümleydi. özür dilerim. a ben de özür dilerim. üzgünüm. ben de üzgünüm. barışalım mı?

bazense, yani ilk zamanlarda, saatlerce zorlardı beni, lanet telefonu açmak, ya da bir cevap yazmak için. öğrenmiştim ama. zamanla tüm burçların kadınsal algoritmasını çözücem, sırayla gidiyorum ve evet başak, üzgünüm ama sıranın sana gelmesi için daha çok burç var sırada, ve başak dediğim bir burç değil, isim, hatunun ismi başak, burcu koçak.. başak terazi akrep yay ve oğlakla kötü tecbülerim oldu. Aynen bu sırayla üstelik. Sırayla gittiğimi söylemiştim.. kova burcu kadınlar ve dört memesi olan uzaylılar (gerçeğe çağrı adlı bilimkurgu filmindeki gibi) sevgilim olmak için, boydan profilden ve yakın çekim yüz fotoğrafları ile en sevdikleri gök cisminin adını el yazısı yazdıkları bir mektup ggönderebilir. Başka bir şey yazmasınlar, el yazısından kişilik analiz yapabiliyorum.. geyiği bırakırsak, ne diyordum jessika?

“en son sevgiliniz özür dilemişti efendim"
“hah tamam hatırladım"


“ne için?” dedim, üzerine gitmektense
“kötü bir gece geçirmişsin, anlayamamıştım”
“ve gece işe gidicem”
“gitmek zorunda mısın?” dedi, tahminen bu arada dudaklarını büzüyordu
“hı hı” dedim
“gitmesen olmaz mı?”
“işten atarlar”
“daha iyi bir iş bulsana”

bu teklifi, hayatı boyunca hiç çalışmamış veya bi süre işsiz kalsa da durumu kotarabilecek durumda olan insanlar, rahatlıkla kullanılabilir

“beynimi düzecek bir işten bahsediyorsun yani?” dedim, ve araya girmesine fırsat vermeden ekledim “o tip işlerin ağzına sokayım”
“kaba konuşma benimle” dedi
“kaba?” dedim
“cinsiyetçi” dedi
“pardon ama hangi kısmı cinsiyetçi bunun? bir işin ağzına vericek oluşum mu? bir beynim olduğunu kabul edişim ve onun düzelecek olması mı? Beynimi düzecek bir işe ağzına sokayım dedim sadece, neresi cinsiyetçi bunun anlamadım?”
 “madonna seni anlıyor olmalı” dedi. madonna diyordu, aramda hiçbir şekilde çekimsel bazda minimal düzeyde bile ivme kazanmamış ve kazanmayacak olan bir hatuna. madonna diyerek hakaret ettiğini düşünüyordu, ama madonna da fena değilmiş hani bi zamanlar

zamanın birinde onu delirtmiş olmam, arkadaşım olan hatunun tekine bu lakabı takmasına neden olmuştu.  ve lakabını madonna koyduğu hatun da aslında fena sayılmazdı. en azından türkçe bilmediği ve benim çat pat ingilizcemle anlaştığımız madonna, kafamı düzemiyordu
“madonna seni anlıyor olmalı” dedi
“anlamıyor” dedim, “türkçe bilmiyor o”
“sen ingilizce biliyorsun ama”
“hayır bilmiyorum”
“evet biliyorsun, bir keresinde bana bildiğini söylemiştin”
“bi çok keresinde de bilmediğimi”
“üf ya” dedi. bunu o kadar çok sık söylerdi ki, alışmıştım artık ve bu arada, sayın seyirciler, sayın dinleyenler, sayın okuyucular, sayın sayınlar, o kadar çok kez o kadar çok aynı muhabbete şahit olduğum için, sıkılmıştım gerçekten. bu kez, noldu diye sormayı tercih etmektense, “evet” dedim, “sigara içiyorum”
çakmak sesi efektini almıştı çünkü ahizeden
“hani bırakacaktın” dedi
“madonna izin vermiyor” dedim bu kez. ve gene telefonu yüzümü kapattı. ve ben de, telefonu komple kapatıp, duvara fırlatarak, uykuya dalmıştım. bunu söylediğimden eminim, daha önce, size, ama tekrar edeyim: gece işe gidecektim

uyandım. telefonu yanıma almadan işe gittim ve ertesi sabah eve geldiğimde, baktım, telefona, duvara çarpma sonucu dağılmış halini toparlayarak

bir dolu. bir şeyler bir şeyler. sabah. eve gelirken bi şişe şarap almıştım. divino. black. bir buçukluk. ve bir öykü yazmaya başladım, başka bir öykü. telefonu, evin ücra bir köşesine iterek, öykü bitti, telefou elime aldım, gelenleri hatmettim. Gelen mesajları.. ondan gelen mesajları.. bi kısmını cevapladım, yazdığım öyküyü gönderdim, bir ara konuştuk, sonra uyudum, ve sonra işe gene işe gittim

madonna sordu, “hayırdır, geçen gece iyi değil miydin?”
çat pat ingilizcemle, anladığım kadarıyla konuştuk onunla. ve bana, tahminen, neden işten atılmak üzere olduğumu sordu, ve ben de ona, tahminen, durumu anlatabildim. çünkü, sonrasında, bana, o aynı, aptal cümleyi, kurmamıştı: “başka bir iş bulursun”

seviyordum hatunu, avusturyalıydı, ve orada yaşıyordu. erasmus muhabbetine izmire geldiği vakit tanışmıştık onunla. ve her ortamda, herkes hakkında herkesin her şeyini şapdadanak ortaya dökebilecek olan bir arkadaşım, şu bizim güzel sanatlar güzelinin yanında, yani sevgilim olan güzel sanat güzelinden bahsediyorum.. madonna’yı sormuştu bana. “o napıyo?” diye. orda kopmuştu kıyamet. ardından benim telefonumdan madonna ile olan konuşmalarımızı okumuş, ve her telefon konuşmasında, adını anmaya başlamıştı. göndermelerle birlikte. gerçekten sıkıldığım bir noktada, onunla, son derece tatlı bir akşam sonrası, işe gitmiş, ve sabahında, kötü bir gece geçirdiğimi söylemiştim ona.. olabilirdi.. bir işyerinde her an her şey olabilirdi, hele ki alt kademeden bir işçiyseniz, ki ben, sınıf kavramından bile münezzeh bir insan olarak, diyebilirim ki, herhangi bir yer de, her an, herkesin, başı, sıkışabilir. bizim güzel sanatlar güzelinin bile.. ama o, bunu, anlayamamıştı

gece, ikinci ihtar tutanağını imzalamıştım, ve üçüncüsün de, tazminatsız işten atılabilirdim. ve sormadı. ve söylemedim. ve sonra. bi gün. bitti. bazen biter. bazen bitmesini istediğin için olur bu. bu sefer öyle bir şeydi.. ve, ona, iki şey dışında sözünü verdiğim her şeyi yerine getirmiştim. Ayrıldıktan sonra ona söz verdiğim dövme makinesini bile iletmiştim ortak bir arkadaşımız ile.

Sonra bir gün, bi kaç gün önce, eve geldim. şarap aldım. bi kaç saat önce üçüncü ihtarımı da aldım, ve bunu, madonna’ya söylediğimde,  bana dedi ki: “amına koyyim onların”

güzel sanatlar güzelinin güzelliğine veda ettikten sonra ise, yerine getirdiğim bi söz daha vardı, ona bir dövme makinesi almak.. yeni bir iş bulmuştum.. ilk maaşımla aldım.. ayrıldığımız halde bir hediye gönderdim ona, çünkü söz vermiştim, geç de olsa verdiğim sözleri tutarım.. 

ha bu arada, öykünün başlangıcındaki sorunun cevap şıkları arasında; d şıkkı ise, “bu üçünü de yapamazsınız çünkü iştesinizdir” idi

20 şubat 2014


16 Şubat 2014

static

Static

buluştuk. bir barda. iki sıkı dost olmamıza rağmen, önemli sorunlarımız vardı. anlaşamıyor sayılmazdık aslında, birlikte harika zamanlar da geçirdik, ta ki, o evi tutana kadar. ufak bir ev. o bulmuştu. “eve çıkalım abi ya” demişti, “olmaz mı?”
“olur” dedim ben de, “ama nasıl yapıcaz, ailemizle yaşarken bile parasal anlamda fasolu ilerliyoruz”
“deneriz” dedi. denedik

sonra, yani birkaç ay sonrasında, bir barda buluştuk. bana, napmak istediğimi sordu. ona, çok klasik bir şekilde, “yapmak istediğim hiçbir şey yok” yanıtını verebilirdim ama, bu da çok salakça ve bukowski vari olurdu ve salakça girişilen bukowski pozları eğretiydi, hem yazı da hem de gerçek hayatta. ve dahası, benim yapmak istediğim şeyler de vardı üstelik ve yapıyordum da.. en azından istediğim ve tek başıma yürütebileceğim her şeyi yapıyordum.. küçük şeyler olabilir bunlar, ama beni tatmin ediyordu, büyük beklentiler içinde olmadım hiçbir zaman, büyük işlere kalkıştığım doğru, zaman zaman, ama onlar bir beklenti ve umuttan yoksun, ve yine de büyük bir hırsla girişilen deneylerdi. giderek insanı yılgınlaştıran, duvarda bir delik açma çabaları. gençken.. nefesin tıkanmıyorken ve 3 birayla kafayı bulabiliyorken. ve geriye dönüp baktığında, pişman olduğu hiçbir şey olmaması bir insanın, işte asıl önemli olan buydu bana göre. yoksa herkes ister, iyi ya da daha doğrusu ‘sıkıntısız’ ve ‘yorucu’ olmayan bir hayat, ama bunun için katlanılması gereken fedakarlıklardan ziyade, kendi ruhundan azat edeceğin ödünleri düşününce, ‘boş ver’ demiştim yıllar önce, yıllar içerisinde, birkaç kare, “boş ver.. böyle iyi”

en sonunda da yıllardır düşünü kurduğum bir işe kavuşmuştum işte. her işte olabilecek türlü sıkıntı ve iç bunaltılarına rağmen, kafa sikmeyen türde olanlarından, bir kolu çek bir tuşa bas gibi yani. böyle bir iş. böyle bir işi düşlediğimde onyediydi yaşım, ulaştığımda 29. fena sayılmaz.. 12 yıl. kendi adıma, isteyerek başardığımı söyleyebileceğim, ki orada ki başarı kelimesinin yerine ‘ulaşmayı’ kullansak doğru olacaktı, her neyse, isteyerek höpürdettiğim diyelim, bi çok şeyin gerçekleşmesi, uzun yıllar aldı, ve en sonunda, bundan birkaç on trilyon gün önce, tamam demiştim, oldu, oluyor, olmaya devam edicek, zaman içinde, sadece birkaç asrı daha neşterledikten sonra, ölmeye doğru yürümeye devam etmekten başka bir hiçbir şey yapmadığının farkına varmalı herkes, ve bundan şikayet ediyorsak, yani ben etmiyorum da, siz ediyorsanız, başınız büyük belada demektir, sorunların ardı arkası kesilmez çünkü ve işin içinden çıkamazsınız.. ben çıkmadım. çünkü işin içine burnumu sokmamaya kararlıyım. neden mi bahsediyorum? hiç… koca bir hiçten.. hayatın özünü kavrarsanız, geriye hiçbir şey kalmaz.. aslında gerçekte var olmayan bir özü kavradığınızı ve her şeyi çözdüğünüzü zannedersiniz hepsi bu.. halbuki asıl o çözmeye çalışmaktan vazgeçip ölümü kabullendiğiniz anda, hayatın geri kalanı kapısını açar size ve hayatın özü falan yoktur, özgürlüğünüzü savunmak ve kimseye zarar vermek dışında, özet arıyorsanız, alın size yaşamın özü tözü her şeyi: özgürlüğünü, herkesin ve her varlığın özgürlüğünü savun, kimseyi ve hiçbir varlığı incitme, öleceğini ve yeterince uzun vadede herkesin öleceğini kabullen.. ama siz, bunun farkına varamayıp, hep, daha fazla, ya da daha ötesi, ya da bir adım daha, diye, debelenir durursanız, “hayırlı işler niyazi” demekten öte diyecek bir şeyim olmaz size.

su akar yolunu bulur demişler, bunu büyük tao ihtişamından araklamış da olabilirler, ama gerçek olan şu ki, hayatta ki en büyük mürşit ölümdür.. ve öldükten sonra anılma sevdası, yavşaklıktan öte bir şey değildir çok affedersiniz.. affetmez misiniz? ebenizin amı o zaman.. ne diyordum? mühim olan, dişli çark mücadelesinde bir eksen kayması oluşturmuş olmaktır, bunu ölümünüzden sonra da gerçekleştirmiş olabilirsiniz üstelik.. yapanlar var.. bazı insanlar için bazı insanlar çok şeyi değiştirmiş ve mutluluğun anahtarını vermektense huzurun kapısını tarif edebilmişlerdir.. ve bunu yapmanın en kestirme yolu sanatsal bir takım aktivitelerle, düşünceyle birlikte oluşan duygu nakli operasyonudur.. bunu ona anlatamamış mıydım, ya da o anladığı halde, ki anladığından eminim, içine mi sindiremiyordu, bilemiyorum, bana tekrar, her şeyi, her şeyimi, her şeyimizi, en başa döndüren o soruyu sordu: “napmak istiyorsun?”

bir bardaydım efendim en son, sıkı bir dostumla, unutmadınız değil mi? hani eve çıkmıştık falan da.. sordu ve ben de ona, “varmak istediğim bir yer olup olmadığını sorsaydın daha net konuşabilirdim” dedim, sordu. vardığımı söyledim ben de. “varıyorum da aynı zamanda” diye ekledim. “yani ilerliyorum, geri sarıyorum, bazen duruyorum, bazen hiçbir şey yapmak istemez canım, bazen de çok şey yaparım, ki bunları biliyorsun, yoldayım kısaca, vardım, varıyorum, bir gün de var olmayacağım.”
“hayallerin vardı senin” diye ekledi
“yo hayır yoktu” diye verdim cevabı “var olan şeylerin yok da olabildiğini kanıksadığında hayal kurmayı bırakıyorsun biliyon mu” dedim
“biliyorum” dedi, işaret parmağı ile sol burun deliğini kapatıp, burnunu çekerek.. bunu yapmamış da olabilir ama.. ben hikayeye derinlik katmak için eklemişimdir belki.. gelen eleştiriler sonucunda biraz daha fazla tasvir ve betimleme yapmaya ve boş konuşmalarımı azaltmaya karar verdim. öyle yaparsam olurmuşum, satarmışım yani, ya da okunurmuşum, okunabilirmişmiş, falan filan falan filan.. okunabilirlilik? ne diyordum angelica?

burnu kalkık biri ile kendinden emin biri arasındaki yedi farkı bulursanız, tekrar konuşalım bu konuyu

burnunu çekti ve, ardından, “güzel bir hayatımız olabilirdi” dedi
“zaten güzel bir hayatımız var” dedim
“gecenin köründe işe gidiyorsun, üç kuruş için götünden ter akıyor, bu mu güzel olan” dedi
“üçbinaltmışyedi kuruş için nöronlarımdan da ter akmasını istemezdim” deyip masadan kalktım. tuvalet için

döndüğümde telefonunu kurcalıyordu, “var mı bi gelişme” diye sordum, “yok” dedi, “aynı şeyler işte”
“tamam”
“yürümüyor”
“bazen yürümez abi”
“bana abi deyip durma”
“yaşlandık kızım” dedim, “mortluyoruz işte”. bu sırada sıkı dostumun hatun olmasına şaşıran bir dostum, “oha” diyecek, “benden bahsediyorsun sandım” geçelim.
“ya abi ne istiyorum biliyor musun?” dedi hatun. adı buket bu arada..
“biliyorum” dedim, “daha iyi bir hayat”
“ya hayır, öyle değil, sorunlarımızla ilgili”
“sorunlarımız evle başladı farkında mısın?”
“ya tamam, evet, aynı evde yaşamaya başlayınca daha iyi tanıyormuşsun insanları, onu anladım”
“biz aynı evde yaşamıyoruz” dedim, “ben bi evde yaşıyorum, sen o eve ayda üç gün geliyorsun, geri kalan günlerde de nerde olduğunu merak etmiyorum artık. ne istiyorsun? daha iyi bir başka bir şey. daha iyi bir buket istiyorsun sen hatta. ve daha iyi bir girdap”
“kendimi sevmiyorum, hiçbir konuda yeteri kadar iyi değilim, hiçbir şeyi yeteri kadar iyi yapamıyorum, bugün çay taşırken tepsi elimden düştü gene, bi ton fırça yedim”
“ben fırça yemiyorum biliyorsun değil mi?”
“sen başkasın, işin başka, bi çok şeyin başka işte”
“değil de.. işi bıraksan artık?”
“para?”
“çalışıyorum ya işte, bi süre araverme şansın var daha iyi bir iş bulmak, bu konuda bana güvenebileceğini biliyorsun”

yüzünü ekşitti, gene aynı hikaye der gibi. Benim de daha iyi bir iş bulmamı istiyordu aynı zamanda, kendine istedikleri yetmiyormuş gibi, benim için de bi ton ‘ona göre’ iyi olan şey isteyip duruyordu. sevgili gibiydik, ya da değil gibi, her ikisi de.. bazı geceler sevişir, bazı geceler nerde uyuduğumuzu önemsemezdik.. hayatında benden başkası olmadığını biliyordum, olup olmadığını merak edip dert edinmiyor ama olmadığını da biliyordum. Olsa, herhangi negatif bir tepki vermeyeceğimi de o biliyordu.. ama ben onun hayatında mıydım emin değilim.. ve sorun da etmiyordum açıkçası.. ona, bulunduğum noktaya gelmesi için girmesi gereken ‘çıkış’ kapısını göstermiştim, ve o inatla, ve bir umutla, ve de korkuyla, geri çekilmişti.

deneyecekti, bir şeyleri değiştirmek için, yaşanmaz olduğunu düşündüğü hayatını yaşanılır kılmak için, hayat içinde bir şeyler yapıyor olmak için, bir şeyler yapıyor olduğunu hissetmek için, bir şeyleri iyi yaptığından emin olmak için hatta.. ama “hep daha iyi” çabası, kum torbasını yumruklamaktan farksızdır dostlarım, hazır olmadığını ve kaybedeceğini bile bile o ringe çıkmalı ve dövüşmelisin, birkaç nakavt sonrası kum torbasından vazgeçiyor insan.. duvarla veriyor mücadelesini.. duvarlarla.. yeni birkaç duvar daha örme uğraşıyla.. ben ördüm.. ve o aşmıştı, tüm duvarlarımı üstelik, ben izin vermiştim aşmasına, açılmasına, açılmamıza, sonrasında, içiçe geçen benlik savaşı, bizi birlikte olmaya çevirmek yerine, birbirimizi kendimize dönüştürmeye yol açmıştı. ben hoşnut değildim bu durumdan, onun da hoşnut olduğu söylenemez, ama sorun şu ki, ben buket’ten hoşnuttum. o benden olmadı. ve çekiştirilmeye gelemiyordum. yaşadığım bir hayat vardı. dolanıp duruyordum işte. o ise debelenip duruyordu. seviyordum bu halini.. en azından girdiği mücadelelerde, daha en başında hükmen yenik olduğunu görsem bile ona destek oluyordum, deniyordu hiç olmazsa, ben denemeyi bırakmıştım.. o da bırakmış olsaydı, birlikte çok iyi bir hayatımız olabilirdi. boktan diye tabir edebileceğiniz, benim için dört çarpı dört duvar evimizde, bir şeyler bir şeyler, kovalarken bir şeyleri, dünya dönüp dururken hem kendi hem de güneşin etrafında, bizim de onunla beraber yol aldığımızın ama varmak istediğimiz noktayı belirlediğimiz anda bu keyifli döngüden çıkıp sürekli yeni bir hedef belirleme ve ilerleme telaşına tutuşacağımızın, ve dahası bunun sadece bizi değil, bizim de birbirimizi yememize yol açacağının, farkına varması olanaksız gibiydi buketin. birer bira daha söyleyip havadan sudan konuştuk sonra. o bana dün işe başlayan elamandan bahsetti, ben salak işimde personel eksikliğinden dolayı tekrar belirsiz bir süre günde oniki saat çalışma ihtimalimin olduğundan.. gözü parlıyordu elamandan bahsederken.. benim gözüm de parlamıştır bazı yeni tanıştığım birini bir arkadaşıma bahsederken.. ama gözünün kısa aralıklarla yanıp sönmesine yol açtıklarım dışında da, bir süre parlatabildiğim kimse olmamıştır.. aslı hariç. sonra mı? sonrası yok. hesabı ödeyip kalktık. ardından bir daha, o gece ki kadar yakın olmadık hiç. son kez beraber uyuyup, sabah farklı saatlerde uyandık. ben işe gittim. bir pazar sabahı. o bulaşıkları yıkamış, sonra bana bir not yazıp, çıkmış.. 

kötü hissetmedim kendimi.. kötü hissetmek için, öncesinde iyi olmak gerekir.. en son iyi olduğumda 31 aralık iki bin yediydi.. yedi de harbiden.. böyle iyi dedim.. hemen ardından. böyle iyi. iyiyim. iyiydim.. sonra gelip giden, bi kaç parça ruh çalkantısı dışında, hiçbir şey için koşmadım, koşmayı denediğim zamanlarda da düştüm zaten o çalkantılar esnasında. mecazi anlamda değil. gerçekten düştüm.. dizim kanadı. ve ben kanadığını üç gün sonra yara izini görünce fark ettim. bazen olur. bir şeylerin farkına çok geç varırsın.. buket için de geçerli bu. ama tekrar kapıyı çaldığında, evde olacağımın garantisini veremem ona.. ya da daha önce ki gibi yelkenleri suya indirebileceğimin.. bi kaç kez denersin.. sonrasında.. denemekten vazgeçtiğinde.. bu kez olacağını ya da olduğunu bilsen bile, yerinden kalkmak yerine sigara paketine uzanırsın sadece.. hepsi bu. şimdi uyuyacağım. sabah işten geldim ve gece iş var. bugün pazar mıydı? Fark eder mi Cuma cumartesi Pazar.  Her gün var işte iş.. e eyvallah o zaman..

* başlık “no clear mind” adlı grubun bir şarkısının adıdır


16.şubat.2014