14 Aralık 2008

08

insanlara bakıyorum
çevremde dönüp duran insanlara
dönüp duran olaylarla
ve kafam almıyor gerçekten
gerçekten kafam almıyor
olan biten hiçbir şeyi
olamayan her bir şeyi

..ve sonra adamın biri gelip yanıma oturdu. bir şarapçı. elinde bira var. “rahatsız etmiyorum değil mi?” diyor. rahatsız ediyor aslında. fazlasıyla rahatsız ediyor her şey. insanlar. rahatsız eden insanlar. rahatsız etmekten çekinmeyen ama özür dilemeyi marifet sayan insanlar. bu tip bir özrün, bir bok parçası kadar değeri yoktur oysa. en azından benim için yoktur. ve benim için önemi olmayan her ne varsa, diğer herkes için hayati bir değer taşıyabilir. buradan başlayabilir, kendini toplumun dışında hissetmek. ama sorulacak olursa, eğer, “sen bir toplum dışı mısın?” diye, “ben niye toplum dışı olayım, toplum benim dışımda zaten” diyebilirdim. arada bir fark yok gibi görünüyor, önem verdiğim her şeyin varlığı ve yokluğu arasında da bir fark yokmuş gibi görüyorlar. ve sonra oturup yazıyorsun. ve sonra, sırf yazdığın için, birileri tanışmak istiyor. yolda görseler yüzüne bakmayacakları biri oysa girdap, dikkat çekmez, ve aldırmaz da buna. birçok şeye aldırmaz. aldırdığı şeylere de, insanlar aldırmaz. burada bir terslik var. var olan her şeyde bir terslik var ve baş aşağı yaşamaktan sıkıldım. parçaları eksik bir yapbozum ben.. anlaşılması güç bir bütünü toparlamaya çalışıyorum. sonra işin içinden çıkamayacağını anlayıp “tamam buraya kadar” diyorsun. oysa sadece bir mola bu. asla işin içinden çıkamıyor ve yine de buraya kadar diyemiyorsun. iş mesela. istifayı düşünmekle geçirilen günler. intiharı düşünmekle geçirilen geceler. sonra ertesi gün. sonra daha ertesi. eve geliyorum. tütün bitmiş. sigara saramıyorum. gecenin bir yarısı. ve o sigaraya ihtiyacım varmış gibi hissediyorum kendimi. ve beş kuruş para yok evde.. kalmamış.. anlıyor musunuz? biten her şeye, ihtiyacım varmış gibi hissediyorum zaman zaman. biten aşklar gibi. ya da ölen insanlar. bazı zamanlarda sırtımı sıvazlamalarına gereksinim duyduğum halde, ölmeyi seçmiş olanlar. ve sonra, olmamalarını yeğleyeceğim insanların bir çember oluşturması etrafımda. kendini baskı altında hissetmek. bir sigaraya ihtiyacım var. evden çıkıyor ve alsancak’a iniyorum. yürüyerek. epey sürüyor yol. varıyorum alsancak’a. sikik faizleri ile birilerini zengin ettiğim kredi kartından bir onluk asılıyor ve gidip bira alıyorum, nakit çekiyorum yani, yine faizleri götüme girecek biliyorum.. bira, sigara, bir de ’zamanı biraz ileri alma tuşu’. çimlerde oturuyor ve içmeye başlıyorum. yalnızım. hafiften yağan yağmur. adamın biri geliyor, “rahatsız etmiyorum değil mi” diyerek, yine parayı kaptırdık amına koyayım” diye düşünüyorum, içimden gülerek… başlıyor konuşmaya. bir üniversitede öğretim görevlisiymiş. boşanmış. hapse girmiş. falan filan. şimdi sokaklardaymış. iyi de bana ne bunlardan. belki ben de bir on yıl sonra senin gibi olacağım. ama kaybeden olmak kolaydır. ve zoru seçip kazanmaya çalışıyor bile sayılmam. sadece hayatta kalmaya çalışıyorum ben. öyle ya da böyle, burada bulunmak. bir şekilde. iyi veya kötü. hiç bir önemi yok. akıp giden zamanın. saçmalıklar ordusunun üzerime sümkürdüğü pasın. pas geçilen fırsatların. kaybın ya da kazancın. ama onların yerinde olmak istemiyorum, onlar gibi sokaklarda yaşamak istemiyorum. ama sizin gibi de yaşamak istemiyorum. … “serserilik yapmaya herkesin maddi gücü yeter” diyor ambjörnsen ve kesinlikle haklı olmalı. ve maddi gücümün yetmediği bir hayatı yaşamak zorundayım. ve sigaralar geliyor üst üste. sonra lavuğun birinin, maddi sorun ve sigara üzerine verdiği vaaz geliyor aklıma.

“madem” diyor bu lavuk, “kazandıkları para yetmiyor, o halde niye sigara içiyorlar”
“evet” diyorum ona, “haklısın, sadece senin gibiler hak ediyor hayatın tüm zevklerini tatmayı, bizler sadece çalışmak için geldik buraya. küçük dişliler..”

sonra şarapçının söyleyecekleri bitiyor ve asıl konuya dönüyor. (bu arada, şarapçı ile sigaraya dair vaaz veren tip farklı.) “biraz paran var mı, ekmek alıcam” diyor şarapçı. veriyorum ona biraz para ve uzaklaşıyor. ardından biri daha gelebilir. ama önemli değil. öyle bir hayatı yaşayabilecek kadar düşüşteyse ruhları, biraz bozukluğu hak ediyor olmalılar. “başkalarının sırtından yaşıyorlar” demişti başka bir lavuk da, şarapçılar için. şişe topladıkları için demişti bunu. “senin burada ve onun orada olması sadece şans eseri” dedim. “şans değil, azim” dedi. diyebilir. herkes her şeyi diyebiliyorken, sen hiçbir şey demeden susarsın. ve sonra onlar, dün küfür ettikleri insanların boynuna sarılırken, beklemeyi sürdürmeye karar verirsin. orada burada sızarak, hep aynı şeyleri yazarak..

içmeyi sürdürdüm o gün. ve sabah olduğunda, çimlerin üzerindeydim. sabahın altısıydı. üşüyordum. sızmıştım orada. üşüyordum gerçekten. ve ayağa kalkıp üzerimi temizledim. bir sigara yaktım ve ileriki bankta bir adamın bana el salladığını gördüm. dün gece para verdiğim moruktu el sallayan. günaydın dedim. günaydın dedi. yanına gittim. “iyi bir hayat değil bu evlat” dedi bana, “vazgeç bundan”
“her zaman yaptığım bir şey değil moruk” dedim, “arada sırada benim de sokakta sabahlamaya ihtiyacım var”
“evin var o halde?”
“bir işim de var, acilen otobüse atlayıp gitmezsem geç kalacağım”
“ben buralardayım” dedi, “deniz güzel değil mi?”
“güzel” dedim
“en azından denizim var” dedi, “görüşürüz sonra, seni tutmayayım”
“görüşürüz” dedim

görüşürdük belki. denk gelirsek. eve gidip, yüzümü işçi sıfatına getirdim. iş yerine varınca bir alete basacağım kartı aldım yanıma ve evden çıktım, servis durağına doğru…


 14.aralık.2008

7 Aralık 2008

hak etmiyorsun mu demiştin?

itiraf ediyorum
evet
bu bir şiir değil
ve ben de “şiirdir bu” diye bir iddia da bulunmadım
sihir olduğuna dair bahse girerim ama sizle

tüm gevezeleri hakkımda konuşturmak gibi
ekstra bir özelliği var yazılarımın
özel bir karışım bu
“gevezeler için şiirler”
pardon,
“gevezeler için ‘şiir değil bu’lar”
edebiyatta yeni bir tür yaratmama eşlik ettiniz
teşekkür ederim
adı “şiir değil bu”
etkili bir tarz
şiir dışında her şeye benziyor
şiir dışında her şey mi?
bir dakika
şiir dışında her şey?
buna da itiraz edeceğinizi hissediyorum
ama değiştirmeyeceğim
ve sizin gibi insanlar hakkında yazmaya devam
ya da sizin gibi insanların hakkımda yazması için
devam ediyorum yazmaya

konuşun lütfen
çok sessiz bu oda
bu hayat
bu adam
hiç kimse yok geceye eşlik edecek
birkaç vokal sadece
birkaç tını
etkili ama yalnız başına
özel bir defile gibi
özel bir konser
gözlerini kapat ve izlemeye başla

sonra adamın biri gelip
yazacak hiçbir şeyim olmadığını söyledi bana
sürekli aynı şeyleri tekrar ediyordum
ve haklı olabilirdi olmasına ama
girdap’ın ustalıkla yaptığı ikinci şey
gerçek yazarların gülüp geçeceği
ve hemen akabinde unutabileceği
her türlü eleştiriyi ciddiye alıp
bir cevap şiiri yazmasaydı
ve en iyi yaptığım şeyi de ben değil
yazacak hiçbir şeyim olmadığını söyleyen adam belirledi;

“yazacak hiç bir şeyin yok
ve başın sıkıştığında da
yazmakla ilgili şeyler zırvalıyorsun
ustalıkla yaptığın ilk şey bu
ve bir de her türlü eleştiriyi
saldırı olarak görüp
savunmaya geçiyorsun
bu da iki”

evet, bunları söyledi bana
ve şu an sayfalarca gider
ve sürekli bu konu etrafında dönüp dolaşabilirim
ve adımdan da anlaşılacağı gibi
bu sarmal dokuyu o kadar iyi işlerim ki
hipnoza düşersin

beni çözdüğünü söylediğine göre
bir sonraki cümlemi de tahmin ediyor olmalısın ultra-budala

“hipnoza düşersin” den sonra
yani genellikle bu kadar kesin ifadelerin sonrasında
hemen bir olumsuz yargı belirtirim
“ama yapmayacağım” gibi
tarzım bu benim
ve evet
kabul etmeseniz bile
bir tarz yarattım!

ve oturmuş olmalı artık
ama tekrarları
kesintileri
ve sarmal dokuyu
bu kez es geçip
kısa kesiyorum

mesele gayet basit
yazmak da öyle
ve ben sürekli kolaya kaçan bir itim
zora gelemem
bu yüzden okulu bıraktım
bu yüzden askere gitmeden önce
seksen dokuz adet rapor alıp
her türlü eğitimden sıyırdım
ve şimdi de dostum
çalışmak zor geldiği için
böyle iki dakikada
on dokuz cümle yazarak
üzerinde fazla emek sarf edilmeyen
öyküler ve şiirler ile
köşeyi dönmeye çalışıyorum
her köşe başında da
bir hatunu sikmeye
haklısın!

kendime bir cennet yarattım
ama hâlâ cehenneminizden çıkamıyorum

kendi kendine yanman mümkün mü acaba, ultra-budala?
evet evet dert yanmaktan bahsediyorum
özür dilerim
gerçek anlamda ateşte yanmayı hak eden bendim
sarayları ve kadınları hak edense sen
böyle dediğini unutmuşum

dilersen hayatımı seninkiyle takas ederim moruk
biraz kas yaparsın
kadınlar yerine
bavulları kucaklayarak
günde on iki saat
yarım metre bir ambarda
asgari ücretle
ter içinde kalarak
ne dersin?


07.ağustos.2008

6 Aralık 2008

7.

büyük ikramiyeyi kazanamadığın ya da
zengin bir kadını kafalayamadığın sürece
ölene dek çalışman
kaçınılmaz dedi

birçok iyi dönemlerin de oldu
ve hayatının
bundan sonraki evresinde
geçmişte teptiğin fırsatlar
tekrar önüne çıkmayacak
ve piyango bileti de almazsın sen asla
ya da bir kadın için para ödemediğin gibi
para için bir kadına ödün de vermezsin
her şey bir düşten ibaretti
ve öyle de kaldı

artık
kaçınılmaz olan tek gerçekle
burun buruna geldiğin zamandasın
ölene dek sürecek olan vardiyalar

emeklilik yaşı
ortalama yaşam ömrünün
kat kat üstündeyken
üstelik doktorlar
böyle gidersen
birkaç yıl daha yaşarsın derken
sen yine de
alkol ve sigaraya devam edip
ölmeyeceğini iddia ediyorsun
ölümsüz olduğunu
talihin senden yana olduğunu

değil oysa
ve ölümsüz de değilsin
ve talih yüzüne gülse bile
somurtarak sırtını döner
ve bir çukur daha kazarsın kendine

ya da tüm felaketler
ardı ardına gelirken
isyan etmekten öte
yeter bile demezsin

biliyorsun çünkü
eğer isteseydin
düşledikleri her şeyi yapabileceğini
ve gücün vardı buna
mühendis olmaya mesela
ya da doktor
hakim
savcı
olmadın ama
olmak istemedin

ve yazılarının
beş para etmeyeceğini söyledi herkes
fanzinlerinin
bir boka yaramadığını
adam olmayacağını
“size ne!” dedin onlara

kapana kısıldığını düşünürken herkes
isyan ederken
mutsuz olmayı sürdürürken
sen
yarattığın o küçük evrenin
tanrısı olmaya devam ettin

ufak bir oda
boğuk bir tını
nem ve rutubet
alkol kokusu
uhu kokusu
duman altı geceler

böyle iyiyim ben dedin
böyle iyiyim
şikâyet yok
pişmanlık yok
alınganlık yok
her şey olması gerektiği gibi
her şey hak ettiğim gibi
kimse bana bir şey vaat etmedi
ben kimseye bir söz vermedim

siz şimdi orada
mutsuzluktan inlerken
ve elde edemediklerinizin
düşünü kurarken
bana gelip de
boktan yazıyorsun demeyin
ya da beş para etmediğimi

biliyorum bunları
bunları biliyorum
hemen hemen her şeyi
ama değişmeye ya da
gelişmeye çalışmıyorum
beynim kendi rayında ilerliyor
yaşananlardan memnun olmasa da
kendi halinden memnun

pişman değil
mutsuz değil
mutlu değil
hayal kurmuyor
oyalanıyor sadece
girdap oyalanıyor
hemen hemen her şey bundan ibaret
oyalanmak

oya topu at
ayşe zili çal

seviyordum okuma fişlerini
onları kesip kesip
yeni cümleler üretmeyi

ve hiçbir şey değişmedi aslında
şimdi de gazeteleri kesip
sonra yapıştırıyorum
kolaj deniyor adına

bir ilkokul çocuğu kadar
mutlu olabilirim artık
farkına vardığım şeyleri
göz ardı edersem

ya da sekseninde bir nine kadar
mutsuz olurdum,
istemediğim şeylerin peşinden
iyi bir gelecek için koşup
sonra pişmanlık çekseydim

yapmadım ama

bir kadın geldi
bir kadın gitti
elde var iki
böyle düşündüm
hâlâ böyle düşünüyorum

kimseye küsmeden
kimseye kızmadan
anlamaya çalışmadan hiçbir şeyi
ve aldırmadan geçip giden zamana
dört duvar arasında
kendimle ödeşiyorum

size iyi bir şiir borcum yok
boktan olması
sadece beni ilgilendirir
ve boktan olduğunu düşünseydim bile
şifonu çekmezdim


6 aralık 2008

4 Aralık 2008

baş gargamel


odada volta atıyorum şimdi
bir ileri bir geri
bir geri bir ileri
ne yapacağını bilmez bir şekilde
ve hiç bir şey yapamayacağının bilincinde
senin için uygun görülen asgari ücretle
sorun;
çalışmak zorunda olmak
ve yine de paranın yetmemesi

günde ortalama on iki saat
hafta da beş gün
bazen altı
ve bazen gündüz bazen gece giderek işe
ve her geçen gün biraz daha bıkarak
ve bırakamayacağını bildiğin halde
istifayı düşünmek servisi beklerken
sabahın dördünde
beş iş başı için
kimse yokken dışarıda
herkes uyurken
sinek kaydı yanaklar
yarı uykulu gözler
aç karnına üçüncü sigarayı içerken
ve on beş saat sonra evdeyim derken
beş iş başı
on sekiz paydos
on dokuz ev
bedenen bitik
ruhen bitik
tahammül sınırın çoktan patlamışken
yama dolu ruhunla
soğuktan titreyerek
maaşı hesap ederek
faturaları ve kirayı
ve biriken bakkalı
ve hiçbir şeye ilaç olmayan zamanı
nereye kadar derken
hiçbir yere gitmediğini biliyorken
yerinde bile sayamayıp
aynı odada
aynı tempoda
dakikalarca attığın volta
bir ileri bir geri
bir geri bir ileri

odamdayım şimdi
duvarlarımla baş başa
kesilmeyi bekleyen yüzlerce gazete sayfası
ve yapıştırılmayı bekleyen kolajlar ile
bir sigara sarıp
bir boklar yazıyorum
siz ne derseniz deyin adına
şiir ya da değil
ya da ölümün son hecesi
umurumda bile değil hiçbir şey diyorum
umurumda oysa
uçup giden günler
kayıp giden zaman
ve her geçen gün biraz daha
ayak uydurmakta zorlanan ruhum
hayatta kalma mücadelesi
bir şekilde kalırsın hayatta
iyi veya kötü
günleri yaşarsın
çalışarak ya da dilenerek
direnmekten vazgeçerek patronlara
sorun yaşam şartların değildir oysa
sorun
seninle birlikte yaşamaya çalışan insanların
çalışmana muhtaç olmasıdır
ve öyle ya da böyle
bir vefa borcun vardır onlara
yetmişindeki babana mesela
ve karışıp gitmeden o toprağa

balkondayım şimdi moruk
gecenin bir yarısı
elimde yazmayan bir kalemle
harflerin izini bırakıyorum kâğıtta
bir sigara daha yakıyorum
ve biliyorum yaşamanın
yazmaktan daha zor olduğunu
bir cümle için iki saat düşünerek
best-seller olan adamlara
yazmanın daha zor geldiğini de biliyorum
ve odada volta atıyorum işte
bir ileri bir geri
bir geri bir ileri
sonra duvarlara bakıyorum
sanki bir şey delip içeri girecekmiş gibi
kahrolası atlar
her geçen gün daha kötü koşarken
kuponlar peş peşe yatarken
ve tat almazken artık aşka dair cümlelerden
ağzına yapışan sigara kokusunu umursamazken
duvarlara bakıyorum
ve bir duvar daha görüyorum arkasında
sonra bir duvar daha
sonra bir duvar daha

ve başımızdaki gargamel
 “kriz bizi etkilemez” derken
27 yıldır kriz geçirip
şirinleri göremiyorum


04.aralık.2008

3 Aralık 2008

apron

çoğu zaman iyidir ama
bazen kendimi
kafese tıkılmış gibi hissederim
apronda
yüzlerce insanın arasında
tanıdık bir yüz görmek umuduyla
yolculara bakarken camın ardında
aşağıda
ve konuşup dururken insanlar
izledikleri diziler
becerdikleri kadınlar
ve ek iş yapma planları
ve hep aynı cümleler
aynı hayaller
aynı espriler
üzerine tek bir söz bile söylemeye
gerek duymayacağın kadar
ölü muhabbetler
döner durur çevrende
dönüp dururken uçaklar
“sen niye hiç konuşmuyorsun” derler
“a-a sen televizyon izlemiyor musun?”
“hosteslere neden bakmıyorsun?”
“neden tütün içiyorsun”
adam gibi sigara alsana”
senle aynı yaşta olup
kaliteli sigara içen adamlar
marka giyinen
kira ödemeyen
ailesinin yanında yaşayıp
evlenmeyi bekleyen
çeyiz düzen mesela
çocuk yapan sonra
sağlam bir işi olmadan daha
parası olmadan
ve düşünmeden bunları
boş zamanı önemsemeyen
bıraksalar yirmi dört saat çalışabilecek durumda
maaşı az bulsa da
halinden memnun
iktidardan memnun
ülkeden memnun
tek sorun terörmüş gibi sanki
tek ihtiyaçları kadınmış gibi
ve sonra yolcular
oradan oraya giderken
bagajları elli kilo gelen
ve check in’e geç gelen
ve hostesler, hostlar, kaptanlar
dünyanın bütün insanları
üzerine geliyormuşçasına
çaresiz ve bitkin bir halde
o uçaktan o uçağa koşarken
sürünürken hatta
tek bir sigara içemeden
yemek yiyemeden
güneşi görmeden
yitip giden günler
üstelik artan baş ağrısıyla
günden güne çürüyen iç organlarınla
ruhunu korumaya çalışırken
kaybederek biraz daha
biraz daha yaşlanırken
düşünmeden geleceği
kimseyle konuşmadan
saate bakmadan
takvime bakmadan
yirmiyediye yaklaşırken
seksenyedi gibi hisseden
çoktan ölmesi gerekirken
şans eseri hayatta kalmış gibi
yaşamak için çabalamadan
ölmek için çabalamadan
öylesine işte
gerçekten öylesine yaşaman
ve hiç biri senden üstün değilken
sen hiçbirinden üstün değilken
aynı işi yapıp
farklı hayatlar sürdürürken
ve anlatamazken farklı olduğunuzu
farklı hissettiğini
sadece farklı
bir amcık yerine
pall mall’ı tercih edebileceğini
yanında votka ile
kordonda bir gece
sessiz sakin
gerçekten konuşabileceğin
iki sıkı dost ile
haftada bir gün olsa bile
ve sadece bunun için belki de
atlatman gereken iki gece
iki gündüz
iki akşam
sonra tatil
sonra başa saran vardiya
başa saran kabus
sarpa saran hayat
karıncalar misali işçiler
ağustos böceği misali iş verenler
ve masaldaki gibi gitmeyen işler
güçlü ağustos böcekleri
aptal karıncalar
çalış dur sabahtan akşama
ne için olduğunu düşünme
işe git ve eve gel sadece
televizyon izle
gazete oku
çocuk yap
bir maske çıkarıp bir maske tak
aynen bukalemunlar gibi
renk değiştiren yüzler
renk değiştiren ruhlar
ve renk körü olan insanlar
renk körü bir bukalemun gibi hissederken ben
savunmaya geçemezken
nerde nasıl davranılır bilemezken
ve önemsemezken bunu
önemsemezken toplumu
adab-ı muaşereti mesela
ya da her boksa
içimden geldiği gibi giderken ayaklarım
mesai saatleri dışında
orada
haftanın altı günü
acayip insanlarla
bir arada olurken
atıp tutanları izlerken
tüm bu komediye gülmek isterken
ya da yüzlerine vurmak isterken
sahte unutkanlıklarını
kendimi kafese tıkılmış gibi hissederim
sadece kendimi değil
herkesin kafese tıkıldığını
ve bir anahtarın olmadığını
ya da ölüm dışında
bir çıkış kapısının
ama onlar parmaklıkları görmez
ve el izleri de yoktur onların
ya da dünü hatırlayabilecek kadar
samimi olmaz hafızaları
yoktur
ve yok olmak istesen de
var olmak istesen de
elinden
bu sıkıcı aptal dizeler dışında
hiç bir şey gelmediğini bilirsin
ve olan biteni anlatmakta
zaten hiç bir şeyi çözmez
bir günü daha atlattım dersin sadece
önünde binlercesi olsa bile..
ve sonra eve gelip
odanda
tek başına
kağıt uhu ve makasla
nefes almaya başlarsın


3.aralık.2008

1 Aralık 2008

içimdeki ölü makine / ve tüm ölmüşlerime

içimdeki ölü makine / ve tüm ölmüşlerime

şimdi sana
her şeyin yolunda gittiğini
ve mutlu olduğumu söylesem
inanmazsın biliyorum

ben de inanmıyorum zaten
nasıl olduğumu da bilmiyorum
ya da nasıl hissettiğimi

galiba hiçbir şey hissetmiyorum son zamanlarda
ve bundan bile emin olamıyorum
peşinden koştuğum bir şeyler olduğu doğru
ve yaptığım şeyler de var arada sırada
işe gitmek ya da
fanzin hazırlamak mesela
beyhude uğraşlar kısaca
fanzin neyi kurtarır?
çalışmak neyi askıya alır?

koca bir hiçliğe karşı
var olma savaşı vermek istemiyorum moruk
kendimi var etmeye de çalışmıyorum
bekliyorum sadece
ve beklerken de boş durmuyorum işte
oyalanma süreci hepsi
iş, yazı, kolâj, alkol, sigara, fanzin
bekleme süresini uzatmak için
süre gelen sıkıntıyı bertaraf etme yolları

ama arayış yok
senin de dediğin gibi
çoktan kapattık biz o sayfayı
8 yıl önce bu şehirde
bir fincanın içine bakıp
bana söylediğin gibi geçiyor her şey

ve senden sonra ölenlerin sayısı çoğaldı
ama senden önce ölmedi hiç kimse
benim için ölmemişti
ve ikimizin en iyi dostu
yanıma gelip
“o öldü” dediğinde
arkasından çıkıp
“bu amcık ağızlıya inanma girdo”
demeni bekledim
ve inanmadım da
hâlâ inanmıyorum

bana daima
“hayatını yaşa” derken sen
üstelik rotterdam’daki bir squat’ta
önce kafayı bulup
sonra damarlarını kanatmışsın…

öyle dediler
hep bir ağızdan
tüm dünya bağırdı suratıma sanki
istenmeyen bir ruhtan kurtulmuş gibi:
“o öldü”

aradan üç yıl geçti moruk
toprağın altında üç yıl
seni görmeyeli sekiz yıl oldu
ve “yirmi iki” deyip
delice bağırdığı günden
dokuz yıl sonra
özlem’in intiharı geldi

haberini almışsındır
ve belki de berabersinizdir o tarafta
sonra mı?
sonra nejat
sonra ebru
sonra ilker

ben buradayım hâlâ
bekliyorum
birileri ölürken
birileri ses etmeden yaşarken uzaklarda
arayıp sormazken
birileri telefonlarımı açmazken ve
birilerine de ben telefon açmazken
yaşanan her şeyin
bir ispatı olamayacak kadar donuk
teslim olmuş bir yüz ile
ve asla hiçbir şeyi
tam olarak karşılayamayan kelimelerimle
hayatta kalmayı sürdürüyorum

“neden?” diye sormazsın biliyorum
“yaşamalısın” dediğinde
aklından kendini öldürtmenin geçtiğini de biliyorum
ve doğru olanı yaptığını da

doğduğum andan itibaren
her defasında başa saran
ve artık
baştan başlamak istemediğim
bir evredeyim
sen buna “tırlatmak” derdin
teslim olmak değil
kabullenmek değil
yenilmek değil
olsa olsa
istesen kazanacağın bir maçta
kazanmak istemediğin bir kupa için
koşup boşa yorulmamak

burada böylece bekliyorum işte
zaman geçiyor hepsi bu
gerçekten hepsi bu

ve şimdi eğer
bana soracaksan tekrar
aradan geçen 3 yıldan sonra
“neler yapıyorsun ve ne değişti?” diye
dediğim gibi adlî tıp uzmanı
mutlu ya da mutsuz değilim
umursamıyorum
aynen senin gibi
ve senden çalarak biraz ritmini
hayatta kalıyorum
tüm yaptığım bu aslında
hayatta kalmak
yemek, uyku, nefes, su
gerisi hortlaklar kasabasındaki bir gerçek kadar
sıra dışı ve düzensiz akmakta

ve dahası
seninle
sıradaki plâka için
tek mi çift mi yaptığımız
o can sıkıcı günleri
her türlü düşe yeğlerim.

ama düş yok artık
düşüş de yok
dedim ya
hissetmiyorum
mutsuz bile olamıyorum
mutlu olamıyorum
ölemiyorum
sevemiyorum
bir şeyin öldürdüğü bir şeyi taşıyorum içimde
hareket etmiyor
nefes almıyor
heyecan duymuyor
aynen kurulu bir saat gibi
yapması gerekenleri yapmak dışında
geri kalan tüm zamanlarda
bu aptal ekranın karşısında
saçmalıklar dolu dizeler karalayıp
müzik dinliyor
hep aynı şeyleri dinliyor
hep aynı şeyleri izliyor
hep aynı şeyleri yapıyor
ve hep aynı şeyleri yaşıyor
kapasitesi bu kadar

daha fazlasını beklerseniz
ya da buna zorlar
iteler
ve istemediği bir şeyi
yapmak zorunda bırakırsanız
stop eder.
hıza ayak uyduramayıp
kendini imha eden
tüm eski dostlarım gibi


1.aralık.2008