23 Ağustos 2008

kırık sigara

 

kırık sigara


vardiya saatleri

uzayıp giden vardiya saatleri

her yeni işin

ilk günlerinde kolay geçen

ve zaman geçtikçe bir işkence dönüşen

mesai saatleri

sen hakkettiğin kadar kazanmadığını düşünürken

yeteri kadar çalışmadığını öne süren

vardiya amirleri


ve bir uçaktan diğerine koşarken

sonra bir diğeri

ve bir diğeri daha


sevkiyatta olabilir bu

yükleme boşaltma

koliler

çuvallar

ne olursa işte

boşalt yükle boşalt yükle


ve bir süre sonra

kollarını hissetmemeye başlarsın

ve bir süre sonra

yumruğunu bile sıkamazken

koliler ağırlaşır gitgide

en hafifi bile

dünyayı sırtına aldığını

ya da çivili tahta üzerinde

yürüdüğünü düşündürtür sana


ve şiir anlamını yitirir o an

yazmak anlamını yitirir

düşünmezsin

indirir ve kaldırırsın

fırlatır sıralar dizer

boşaltır ve yüklersin

ordan oraya

ordan oraya

ordan oraya

saatten daha hızlı koşar

ve sonra zamanın geçmesini beklersin


kısa molalarda

bi sigara yakmaya ancak vaktin vardır

yakar

ve nerdeyse fondip yaparsın dumana


sonra yine iş başı

paydos ve iş başı

paydos ve iş başı

paydos ve iş başı

aynen demir’in dediği gibi yürür bu işler

demirkafes’in

kafeslenmişsindir mesai saatlerine

ve o an gerçekten dış dünya olur

ev yok olur

müzik yok olur

aşk kadın seks sanat

her şey değerini yitirir


sürekli olarak kafanda

bir sonraki tatil vardır

ve o bir sonraki tatili

bir sonraki mesaiyi düşünerek harcarsın


uyursun genellikle

bir yere çıkamazsın çünkü

ne paran kalır cebinde

ne de yürüyecek gücün

her yerin ağrıyordur

tüm kasların ağrır kuvvetli bir şekilde


ve bu ağrıyı kesicek bir ilaç

hap ya da benzeri bir şey

bulunmaz


işe yaramaz hiçbir şey

emekli olamayacaksındır

daha iyi bir iş bulamayacaksındır

benzer işlerde hayatını sürdürürken

hayatını harcarken

zaman gelir geçer ve

cebindeki son sigara

az önceki koliyi yüklerken

kolların iflas ettiği için

dizinden güç aldığın için

kırılmıştır


üşünmez ve tamir edersin sigarayı

seni tamir edicek kimse yoktu oysa

ya da sana tahammül edicek biri


evlenemezsin

biriyle birlikte yaşayamazsın

eve çıkamazsın

ailenle kalamazsın

ortadasındır

ortalık malısındır

ve yoldan geçen hiç kimse yüzüne bakmaz

seninle birlikte boka batmaz kadınlar


mantıklı bir tercihdir bu

kızamasın

kızaramazsın da

hiçbir şeyi belli edemezsin

ne hissettiğini

ne istediğini

ne yaptığını

donarsın çünkü


gittikçe daha fazla idiotlaşır

ve konuşmak zaman kaybı dersin

hadi birader şu kargoyu da atalım

uçak kalkıcak


üç buçuk ton

evet tam olarak üç buçuk ton

toplamda üç buçuk ton tutan

içi balık dolu koliler

üzerinden geçer

istanbul uçağına yüklersin onları

oradan israile gidecektir


ve kim bilir senin durumunda olan kaç kişi

aynı malı

yükleyip boşaltır

yükleyip boşaltır

yükleyip boşaltır


23.ağustos.2008











19 Ağustos 2008

siktiripgidermisin lütfen..

siktiripgidermisin lütfen..

kötüydüm. kötü olmam için neden yoktu. hiçbir şeyden emin olamayışım belki de, yada herşeyden emin oluş hali. bu hal de rahatsız edebilir beni. ve herneyse işte, kötüydüm ve içmem gerekiyordu. içersem erken ölmeyecektim. ve gece bir dokuz çalışıcaktım. yani gece bir-sabah dokuz. onbirde evde olmalı, traş olmalı, işe giriş kartımı yanıma almalı, bir soğuk su altı yapmalı, ve servis noktasında bulunmalıydım onikide. işe gidemezdim. o gün işe gitmek istemiyordum. o gün içmek istiyordum. ve içtim. ve işe gitmedim. evet evet, hiçbir sürpriz yok yazıda, her şeyi baştan deşifre ettim. devam edelim. ben yazmaya devam edeyim, dileyende okumaya devam edebilir. saçmalıyormuyum? laf kalabalığımı bu? büyük ihtimal.. bir işin bitiş haline dair, ne kadar çok ihtimal varsa, o kadar canım sıkılır. buna rağmen, tek finali ölüm olan yaşamdada çok canım sıkılır. çelişki? hayır, ara ihtimal kalabalığı. laf kalabalığımı bu. o halde, siktiripgidermisin lütfen..

evden çıktığımda, saat akşamüstü dörttü. canım çok sıkılıyordu. ana neden, son sekiz yılımın üzerime düşmesi idi. ve son 8 yıl, içinde bir çok kötü neden barındırıyordu. hiçbir zaman yolunda gitmeyen işler. asla yolunda gitmeyen işler. ben yolumda gidiyordum daima, işlerde daima yoldan çıkıyordu. böyle dostlarım. daima böyle. dostlarım dediğimde, üzerine alınabilicek insan sayısının çok az olduğunu biliyorum, ama her iki tarafta yalancı burada, bende, sizlerde.. dostum değilsiniz, kendi kendime kendimin dostu bile olamıyorum.. kendimle ilgili hiçbir sırrı tutamıyorum içimde. zihnimle dilim arasındaki yol çok kaygan, ne düşünürsem söylüyor, ne düşünüyorsam yazıyorum. samimiyet bu olabilirmi? ben samimiyetsiz ve soğuk biri olarak anılabilirim. ve anılmamak istiyorum.. herhangi bir şekilde anılmamak, tamamen yok olmak. ölmeden önce, öldükten sonra ve doğumla ölüm arası  dönemdede, bir hiç sayılmak. zaman zaman böyle istiyorum evet. ama çok kaypak bir adamım sanırım. sanırım, sanırım, sanırım. her cümlemin başında veya sonunda, bir “sanırım”, bir “bence”. kötüysen yalnızsındır. kötülere bir şey olmaz. kötüler ölmez. kötüysen yalnızsındır ve yalnızken ölmenin reytingi düşüktür. insanlar reyting oranlarına göre bir şekle bürünürler.  ve dörtte evden çıktığımı sölemiştim size. buca’dan yürüdüm. önce çevik bire kadar. sonra geri dönüp, şirinyere, sonra gürçeşme, sonra tekrar geri. altıya kadar dolaştım boş boş. sıcak ve ter ve güneş ve acı ve beyninin kıçında patlayan geçmiş… böyle olmasa bile böyle hissediyordum. böyle değildi. bir yanılsama. herşey yolunda gidiyordu, yolunda gitmeyen bendim. bu bir çelişkimi? size hiç bir şeyden emin olmadığımı söylemiştim yazının girişinde, bu yüzden kötüyüm demiştim, hangi nedenden dolayı kötü olduğumdan emindim. herşeyden emindim. bir çelişki daha.. çelişkisel kişilik bozukluğu… kişisel manyoterapi. o ne demek? edebiyat’ın venüsçe anlamı belki. kürklü venüs? olabilir. bilinç akışı dediler, bilmiyorum dedim, hala bilmiyorum. devam edelim.. evden çıktım ve dolaştım, dolaştım, dolaştım, sonra, o an izmirde bulunan bir eski sevgilimi aradım, eski sevgililerimden bir tanesi izmirdeydi. çok değil zaten onlar, toplasan gerçek anlamda 4 eder, ve toplanırlarsa ben onlarla iran vatandaşı olmayı göze alabilirim. dörde tek kalırım belki ama, yasal olur ruhumun sikilişi. bir erkeğe dört eş? böyle bir durumda, ben çocuk, onlarda annem olur. ve ben bundan şikayet etmem ama onlar edebilirler. ve, ve, ve… aradım eski sevgilimi, gelemeyecekti, gelemezdi, görüşemezdik, gerçekten gelemiyordu, haklıydı, ve doğaldı, biri doğalsa nefret edemiyorsunuz.. ben edemiyorum, sevmeyebilirim ama nefret ayrı bir boyut. ha evet, bana sürekli yazıdan bahsedip yazdığı tek birşeyi bile okumama izin vermemiş olan elemandan nefret edebilirim, sorun içip içip hatunlara sarkma gezisine çıktığını söylemesi sadece. ve daha kaç maske edinicek kendisine merak ediyorum.. turnusol adlı dostum, ben kısmen aseksüel bir herifim ve aynı zamanda profeministim. o yüzden benimle konuşurken, seni öldürebilme olasılığıma dikkat et.. pekala..

sonrasında, bir süre sonrasında, sokakta boş boş gezerken, alsancağa inip içmem gerektiğini hissettim ve inmeden önce birkaç kişiyi aramalıydım. bir kişi yeticekti bana. sabaha dek karakolda polislere küfür ettiğim için joplanmamı engelleyecek bir kişi belki? ama ben daha çok, kafasını düzmek için aranıyordum birini. yukarıdada anlattığım gibi, eski sevgilim gelemezdi. sonra kurşun kalem’i aradım. gelemezdi. ahmet kavga ettiği için içeri alınmıştı. onun başındaydı kurşun kalem. sonra duvar dibi’ni aradım, gelemezdi çünkü, haklı bir çünküsü vardı, uğrayabilirdi bir ara belki.. sonra otobüs durağını aradım. meşgul çalmıyordu. hızlıda aktı namuzsuz. cami durağında inip, çimlere doğru uzadım. ve bira aldım. ve sigara aldım. ve oturdum. ve yağmurcuyu arayacakken o beni aradı. “napıyorsun” dedi, “içiyorum” dedim, “tek başıma çimler”. “geliyorum”. “tamam”. kesin ve net.. sonra, ha pardon bu arada, fenris gelemezdi, aramadım, dün beraberdik onunla ve bugun işi vardı. güzedüşen’i arayacaktım, ama o hal ile numarasını hangi isimle kaydettiğimi bulamadım.. birkaç kişiyi daha aradım ama es geçiyorum, gelemediler.. ve müzik dinliyordum. eski bir sevgilimin hediyesi idi ipod. işe yarıyordu, hediyeside, kendiside. işe yaramayan bendim. kendi kendimin işine yaramayan demek istedim.. sonra, bir dönem uzak aşk, bir dönemde bir gecelik aşk yaşadığım birini aradım. kadınlar tuvaletinde öpmüştüm ilk kez onu. ve birkaç saatten ibaretti aşkımız. gerçek ve kısa. ve açmadı telefonu. işi olabilirdi. ölmüş olabilirdi. konuşmak istemiyor olabilirdi.. her üç durumda doğal göründü gözüme ve eski bir sevgilimi aradım, açtı, konuştuk, “napıyorsun” dedi, “güneşin batışını izliyorum” dedim, güzeldi güneşin batışı ama o manzaraya değil sesime inandı; “sesin kötü geliyor”. kötü geliyordu elbette.. ve bir süre konuştuk. uzun bir süre. işim iyiydi. fanzinler iyiydi. herşey iyiydi anasını satayım. ve sesim kötü geliyordu. bira bitti o an. telefon görüşmeside. ve her ikisinide tazeledim. bira aldım ve az önce aradığımda açmayan kişi beni geri aradı. “duymadım ev çok kalabalık.” pekala pekala, beş yada on dakika konuştu benimle. konuştu ve dinledi. dinlemeden konuştum açıkçası… ve sonra yağmurcu geldi.. elinde gitar.. ve biram üçe çıkmıştı..  bakın burada çok içiyorum sıkı içerim muhabbeti yapmıyorum.. alkol oranımla ilgili olarak değişicek olan psikolojimi betimlemek istiyorum.. anlaştıkmı saygısever anti-girdap timi? bira üç. kontur üç. sigara pall mall. yağmurcu ve girdap..

“abi noldu ya” dedi bana, o kendine has tarzı ile yağmurcu..
“bilmiyorum abi” dedim, yalan söylüyordum, sizede yalan söylüyorum ve gerçekten bilmiyorum anasını satayım. bir çelişki daha…
“kötü işte” dedim, “kötü, kötüyüm, geldiğin için teşekkür ederim”. ben çağırmamıştım ve bu nedenle gelmemişti. çağırsam gelirdi ama.. ve o beni kötüyken çağırdığında ben gitmemiştim. bencil bir pezevengim.

bir süre konuştuk. alkol. sigara. ve duvar dibi ile veronika yanımıza geldi. onlarada teşekkür ettim. teşekkür gerektiren bir eylem değildi bu onlarca. ve içtik onlarlada. sonra yağmurcu gitar çalarken, tipin teki, bir şarapçı yada bir sinyalci, bir şarkı istedi. yağmurcu o şarkıyı bilmiyordu ama şarapçı yanımıza katıldı. katılabilirdi. ve kafamı dağıttı, çünkü erzurumda öğretim görevlisi idi, istifa etmişti, adı selimdi, ve dahası politika konuşarak kafamı düzdü, kafamı dağıttı. bir noktaya kadar. ona, eski bir sevgilim için özel hazırladığım fanzini vericek oldum. çok sarhoştum. ama geri aldım ve geri aldığım için ondan özür diledim, “abi telefonunu alayım, seni arıcam, fanzin getiricem sana” dedim. ve ertesi gün selim abiye fanzini verdim.. o günse, selim abinin numarasını aldıktan sonra, eski sevgilimi aradım ve yarın kaçta dönüyorsun dedim. garaj evet. vs vs. ve ayağa kalkıp, “gitmem gerekiyor” dedim. nereye gideceğimi bilemiyordum. muhtemelen, son on yıldır bazen içip içip sabahladığım kilise sokağıma dönücektim.. ama yağmurcu beni bırakmıyordu. selim abi’nin yanından kalktı ve benle geldi,
“nereye gidiyorsun” dedi, “bilmiyorum” dedim,
“bırakmam seni” dedi, “bırakmalısın” dedim.
“benle kalıcaksın abi” dedi, “abi benle kilise sokağına gel” dedim. geldi, gittim. biralar tazelendi. bendeki 12 olabilir. onunkide 9 olabilir. önemi yok sayıların. ama alkol, insanı ölümden alı koyar kimi zaman… yada süreci yavaşlatır. içiyorduk, konuşuyorduk, ve o an yoldan geçen bir gruptan, biri geldi yanımıza, sigara istediğini sandım, “bi siktiripgidermisin lütfen” dedim. arkadaş grubu tipe güldü, çocuk mahçup oldu ve döndü. napabilirim? o an bana sorulacak “iyimisin” sorusuna bile silah çekebilirdim. iyi değildim. kötü değildim. “değil” olmak istiyordum, “değil” bir ruh halinde. hiç birşeyi sıfat edinmemiş bir hal. bu değil o değil şu değil. ama birşeyler kalbimdeki çift çekirdekli zaman makinesinin kontak anahtarını çevirmişti işte. 2000-2008 arasında dönüp dolaşıyordu zihnim. ben herşeyi kaybetmiştim. herkes de beni kaybetmişti. ben yavaş yavaş eriyordum, hızlı bir şekilde üzerime kar atıyordu birileri.. yada tam tersi. ama bir terslik vardı, anlıyormusunuz? “böyle olmamalı” dediğin anlar. işlem hatasımı yaptım? sorumu hatalı? bir sınavda, bulduğunuz cevap, aşağıdaki şıklar içinde yer almıyorsa naparız?
a)    hocam soru hatalı deriz
b)    kafadan sallarız
c)     baştan çözeriz işlemimiz hatalı diye düşünüp
d)    o soruyu es geçeriz

yine, bulduğum cevap aşağıdaki şıklar içinde yok, e) sınav kağıdını yakıp sınıfı terk etmek ister ama yapamayız.

böyle bir şık yok. böyle bir imkanda yok. oradayız. kilise sokağında. hiç kimse yok. orası bana ait, anlaştıkmı? akşamüstü orada takılan emolar, akşamları orada içen memolar, orası bana ait.. “burası bana ait” dedim yağmurcuya, demek istediğim, “kendimi buraya ait hissediyorum” idi aslında, ama tersini söyledim. ve bir gecelik orada sabahlamamış iseniz, yılbaşları hariç, bu bahsi es geçin.. kışın soğukta ramazan ayında orada sabahlarken polis tarafından iteklenmiş, kovulmuş, geri dönüp tekrar sabahlamıştım. eğlenceliydi. artık eğlenceli gelmiyor. artık hiçbir yer bana eğlenceli gelmiyor. çünkü kendime bile ait kalamadım, değilki kendimi bir yere ait hissedebileyim. değişmedim, dönüşmedim, sadece saflığımı yitirdim. yani herkes gibi. yani yağmurcu gibi.. ertesi gün bana yağmurcu, gülerek demiştiki, “o siktirip gidermisin lütfen” dediğin eleman, o gece senden sigara istemedi, sana bir yer sordu. “hadi ya” dedim, “üzüldüm sonrasında ya aslında, ama o an bana sormaması gerekiyordu”. “siktiret”.

sonra, “ben burda sabahlıcam” dedim, yağmurcu “bize gidicez” dedi. uzun süre tartıştık bu konuda, “burda sabahlıcam” dedim, “abi bırakmam seni, bize gidicez” dedi.. bostanlıya gittik. diğer iki dostum ahmet ve kurşun kalem ordaydı. onlarla takıldık. biraz daha alkol. biraz daha sigara. ve sonra yağmurcu beni evine götürdü, saat dörtte evdeydik. “garaja gidiceksen sabah, şurdan kalkıyor dolmuş” dedi, sarhoştum ama ezberledim anlattığı sokağı. yön duygum aşırı zayıftı oysa. ve ilk kez bir yol tarifini ezberlemiştim, sarhoşken birkaç sokağı ezberlemiştim. telefonumu yediye kurdum. ve altıda kendi kendime kalkıp, hala sarhoşken, evden çıktım, karşıyakadan, garaja giden dolmuşlara bindim. sigara içtim. müzik dinledim. ve bekledim… ve beklediğim geldi. beklediğim herşey gelirdi. er yada geç. çoğu zaman beklediğim ile istediğim farklı olsada. beklediğim şeyler geliyordu başıma. istediğim şeylerse gitmek zorunda kalıyordu. “aptal kapitalizm” dedim içimden, “aptal kapitalizm”. ve sonra sonra sonra, kötü bir gecenin ardından, iyi bir sabahta.. yeniden, aslında herşeyin tıkırında gittiğini farkettim.. “böyle hayatın amına koyucam” demiştim, kurşun kalemle, bir dönemler bu oyunu oynamıştık. “böyle hayatın” diyordum ben, kurşun kalemde “amına koyim”. yada tam tersi. bunu bağırarak yürüyorduk. hala yürüyoruz. bağıra bağıra şarkı söylerek. ve “böyle hayatın amına koyim” derken, şaka yapmıyordum, bu hayatın amına koyucaktım, içime boşalan hayattan çocuklar doğura doğura yapıcaktım bunu.. zamanı var dedim kendi kendime, hala hamilesin girdap… ama şimdi bir doğum anı daha sona erdi galiba.. bu arada, bu yazıyı yazarken açık olan msn’inme gelen herkese “şu an yazıyorum, sen yaz, sonra okurum” demiştim. onları okuyacağım şimdi. onlarda bunu belkide.. takas? unuttuğum bir şey daha, evet o gün işime gitmedim, işime gelmedi bu.. anlıyorsunuz ya?


19ağustos2008

18 Ağustos 2008

güzel bir gelecek tablosu – YANG

güzel bir gelecek tablosu – YANG

aramızda yoğun bir elektriklenme olduğunu sanmıyorum, bundan kaçınmıştık sanırım, belki de yeniden aşık olmaya korkuyorduk, birbirimize ya da bir başkasına yeniden aşık olma limitimizi tüketmiştik. ben kimseye güvenmiyordum, aşk istemiyordum, seks de istemiyordum, kısmen aseksüel sayılırdım. o bana doğru kayıyordu, beni ilgilendirmiyordu cinsel tercihi, benimle hayatının sonuna kadar sevişmeyebilirdi de, ama zaman zaman aşırı tutkulu bir şekilde sevişiyorduk.. onu yatakta düşlemiyordum hiçbir zaman. pardon, yatakta düşlüyordum evet, ama çıplak olarak değil de, yatağın üzerine bağdaş kurmuş otururken düşlüyordum, ben de karşısında oturmuştum. müzik dinliyor, sohbet ediyorduk. sabahlara dek sohbet… hiç sıkılmadan. ya da bir film, onun seçtiği bir filmi izlerdik. ben uzaktım sinema dünyasına, ama onunla en kötü filmi bile eğlenceli kılabiliyorduk, bir şeyler çıkartıyorduk mutlaka, gülünecek ya da üzerinde tartışılabilecek bir şeyler. böylece akıyordu günlerimiz. sevgili olup olmadığımızı bilmiyorduk, galiba değildik. daha çok, birlikte yaşayan iki ayrı insandık. cinsiyetimiz yoktu birbirimize karşı. evli miydik bilmiyorum. ailelerimizin iç huzuru ve bizim kafamızın rahat olması için evlenmiş olabilirdik. ama birimiz karı ve diğerimiz koca değildi. iki sıkı dosttuk sadece. ve yaşıyorduk bu hayatı, son damlasına kadar yaşayacaktık, gülecek, ağlayacak, kavga edecek, gezip dolaşacak ve hep birlikte olacaktık. ama söz vermemiştik sonsuza dek birlikte olacağımıza dair. hiçbir konuda birbirimize söz vermemiştik. ve soru sormuyorduk asla. birimizin yaptığı herhangi bir şey için, bir diğerimiz “neden?” diye sormazdı.

“neden böyle yapıyorsun, niçin böyle davranıyorsun?”.

yoktu bunlar, sorgu yoktu, eleştiri yoktu. ikimiz de kendi hayatımızı yaşıyorduk aslında. bazen dışarıya beraber çıkıyor, bazen tek başımıza başka arkadaşlarımızla oluyorduk.

“alo, nerdesin?” derdim ona, işten çıkmış olurdum o sırada
“alsancak’tayım” derdi, “arkadaşlarımla, sen napıyorsun?”
“işten yeni çıktım” derdim, “eve gidiyorum”
“tamam, akşam evde görüşürüz”
“tamam”

başka bir gün bu diyalog bir noktadan sonra,

“arkadaşlarımlayım, gelsene sen de” olabilirdi. giderdim ben de. ya da ben çağırırdım. bazen tek takılırdık, bazen beraber, dediğim gibi. her ikimizde özgürdük her konuda. tek başımıza yaşarken ki halimizden daha fazla özgür hissediyorduk kendimizi birlikte yaşarken. aslında sadece, aynı evde tek başına yaşayan iki insandık sanırım. bir elmanın iki yarısı değildik yani. iki tane farklı elmaydık. ve beraberdik. çok seviyorduk birbirimizi, buna katılıyorum ve bu yüzden karışmıyorduk birbirimize. olduğumuz gibiydik. neysek o’yduk. ve bu halimizi seviyorduk, birbirimizin bu halini de seviyorduk. doğal hallerimizi. değiştirmeye çalışmıyorduk birbirimizi, ya da revize etmeye. gerçekti bu yüzden her şey. ben havaalanında kadrolu bir çalışandım. o da bir yerde çalışıyordu. bir ev tutmuştuk. zaman akıp geçiyordu. hatta her birimizin, kendine ait birer ayrı odası vardı. ama beraber de kalıyorduk. benim vardiya saatlerim karışık olduğu için, bazen gündüz bazen gece evdeydim. o da bazen eve gelmiyor, bir arkadaşında kalıyordu. eğer keyfi yerindeyse, nerede olduğunu önemsemiyordum, merak da etmiyordum, bazen anlatırdı neler yaptığını bensizken, bazen anlatmazdı. soru sormazdım ama. o da sormazdı. sevgili pozisyonunda olmadığımız için, bir gün birbirimizi terk etme korkusunu da yaşamıyorduk. yalnız da yaşayabilirdik elbet bir gün, ya da birbirimizden sıkılabilirdik, ama her gün yeni bir şeyler keşfeder ve paylaşırdık. yeni bir kitap, yeni bir müzik grubu, yeni bir sokak belki de… ağaçlarla kaplı şirin bir sokak…

“burayı görmelisin girdap!” der, kolumdan çekiştirir götürürdü beni. birkaç fotoğraf çeker, sonra başka bir yere giderdik. gezmekten nefret ettiğim halde, onunla gezmekten hiç sıkılmazdım, kimsenin göremediği detayları gösterirdi bana çünkü. görür ve gösterirdi. ve bir gün izlanda’yı gösterecektim o’na. beraber gidecektik. en büyük hayalimdi bu; izlanda’ya gitmek. ve gidecektik, ufaktan da olsa para biriktiriyorduk bunun için. dünyayı gezecektik yavaş yavaş. ben yazar olacaktım. ve sonsuza dek tatil yapacaktım o’nunla, yazarlık kolay bir işti, günde iki saat yazar, geri kalan zamanda hayatı yaşardım. bekliyorduk bunu. birçok yeni insanla tanışır, arada bir beni de tanıştırırdı, bende onun sayesinde, öykülerime yeni karakterler kazandırırdım. yazıma güç katıyordu, yaşamıma güç katıyordu, bana güç katıyordu. bir kez bile tartışmadık onunla, çünkü tartışma konusu olacak bir şey yoktu, her ikimiz de birbirimizi zorla bir yere götürmeye çalışmaz ya da bir şeyleri yasaklamazdık. sigarayı bırakmıştım ben, arada sırada içiyordum, alkol alacakken birkaç tane belki. bana iyi bakıyordu. bakıyordu derken, sağlığıma dikkat etmeme yardım ediyordu. dikkat etmek istiyordum sağlığıma. onunla çok daha uzun bir hayat geçirmek istiyordum. birbirimize karşı üstünlük de taslamıyorduk, hiçkimseye karşı üstünlük taslamıyor ya da kendimizden üstün görmüyorduk.. inanmıyorduk “üstünlük” adlı bir şeye. “farklı” kelimesini kullanırdık daha çok, bir kıyaslama yapacaksak. ali ayşe’den daha üstün değil, farklı insanlar. herkes farklı. herkes eşit. kimi insanları sever, kimilerinden nefret ederiz. gayet doğal bir şey… gayet doğal bir şeyiz biz de. buna rağmen zaman zaman çevremizdeki insanların eleştirilerine maruz kalırdık, takmazdık eleştirileri, bu şekilde yaşamak istiyorduk çünkü bu şekilde mutluyduk. tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştu. hem uzun uzadıya planlar yapmamıştık. o benimle yaşamak istiyordu, ben o’nunla yaşamak istiyordum, kabul ettik. böyleydi işte. arada bir bana harikulade filmler izletirdi. ama her açık sahnede “şşşt, gözünü kapat bakayım” derdi şakayla. ya da ciddiydi, bilmiyorum bunu. ama kısmen aseksüel sayılırdım ben, kadın çıplaklığı çekmiyordu ilgimi. kadınların ruhu daha çok… ve aradığımı bulmuştum. aramamıştım aslında, karşıma çıkmıştı sadece. çıkmasaydı, tek başıma yaşıyor olurdum hayat boyu. bir kadına ihtiyacım yoktu, ruhuma denk bir dosta ihtiyacım vardı. ve o çıkmıştı karşıma, ve ona sormuyordum hiçbir şey, anlatmak istediği kadarını anlatırdı. dinlerdim. bir erkekle de sevişmiş olabilirdi dün gece. merak etmiyordum. kıskanmıyordum. ruhu benimleydi. ama bakın, bir fark var, ruhu benim değildi, ruhu benimleydi sadece. sahip değildim hiçbir şeyine. “arkanda ben varım” demezdim ona, “yanındayım” derdim. önemliydi bu. arkasında değil yanında olmak. kendimizi yalnız hissetmiyorduk. gözlerine saatlerce bakabiliyordum derinlemesine, gözlerinin içinde kayboluyordum. ama aşık değildim. benimkisi aşk ise çünkü diğerlerininki başka bir şey olmalıydı. herkes gibi düşünmüyordum zaten. insan olmadığımı düşünmeye başlamıştım. ama üstün değildim, insanlar da benden üstün değildi. farklı düşünüyordum sadece çoğu insandan, hepsi bu.

yazıyordum. iyi bir okuyucu kitlesine doğru gidiyordum. umurumda değildi okuyucu kitlesi. yazmam yeterliydi. sonra o benim yazdıklarımı düzenlerdi, kelime hatalarımı mesela. imlâma karışmazdı. hiç kimse imlâma karışamazdı. bunun savaşını vermiştim yıllarca ve kazanmıştım. kitaplarım basılıyordu artık, diğer dillere çevrilecekti, bizler diğer dilleri öğrenecektik biraz yurtdışı gezilerimizde. diğer halkları. diğer sokakları. dünyayı tüketecek ve yeni baştan inşa edicektik, devrim an meselesiydi, o derece deliydik. ama ikimizi bir hücreye kitleselerdi de, hiç sıkılmazdık. konuşurduk paso. zihnimiz bedenimizin dışına çıkar, kahkahalarımız gıcık ederdi bazı insanları. ağlardık da bazen, tek başımıza ya da beraberken. her zaman iyi değildik. hiçbir şey her zaman iyi gidemezdi. denge gerekiyordu. bazen dipteydik ruhen, bazen zirvede. ama her iki şekilde de, sorun etmiyorduk hiçbir şeyi. o benim için gazeteden kolaj keserdi bazen, bir yerde görür ve keser eve getirirdi, “bu işine yarar mı canım?” derdi. ya da fotoğraf çekerdi, “bu işine yarar mı?”. bazen birlikte oturur fanzin hazırlardık, sırf zevk için yapardık bunu. “something in the way”i dinliyorduk bir gün evde, sessiz, sakin, oturmuş, “something in the way”i dinliyorduk, karşımdaki koltuktaydı o ve bana bakıyordu, “iyi ki varsın” dedi, “iyi ki varsın” dedim. biraz gözyaşı döktük. yıllarca gözyaşı dökmüştük farklı zamanlarda, tek başımıza. ama şimdi, başka bir nedenden dolayı idi bu yaş. ve zaman akıp geçiyordu. günler, aylar, yıllar. biz izmir’deydik, izmir bizdeydi. ben onun içindeydim, o da benim içimde. dengeliyorduk birbirimizi. ve bir açıdan da, tek başımıza yaşıyor gibiydik işte, tek başınaymış gibi özgür. birbirimize karşı sorumlu olduğumuz bir şey yoktu çünkü. bir gün eve geldiğimde, yoktu evde, telefon açtım, kapalıydı. merak ettim, mesaj attım bir tane, iletilirdi elbet bir ara. “merak ettim seni, iyi misin?” diye yazmıştım. iletildi mesaj, iyiydi, “iyiyim” diye yazmıştı, şarjı bittiği için kapalıymış telefonu, gelecekmiş yarın. yarın oldu. öğlen çıkıp gelmişti, arkadaşlarıyla takılmış, bir grubu izlemişti bir barda. bazen beraber izlerdik grupları, bazen tek başımıza. pazar günüydü ve onun tatil günüydü cumartesi pazar, benim belli olmuyordu tatil günüm. ve öğlen, ben çıkarken gelmişti eve, sarıldık, “ben çıkıyorum” dedim, “ben de giriyorum” dedi. “akşam görüşürüz” dedim, “kolay gelsin canım” dedi. çıkıp işe gittim. eve gelip kitap okudu. sormadım o gün nerde olduğunu ona. daha sonra bir gün anlattı. böylece akıp gitti işte. akıp gitti. her şey yolunda gitmese de, biz yolumuzda gittik daima, hiçbir şeyi umursamadan. ne kazandık, ne de kaybettik, yaşadık sadece. hepsi bu. yaşadık. gerçekten. tam olarak istediğimiz gibi olmasa da, istediğimizin imkanlar dahilinde olabileceği en maksimum hali ile,

sonra, sonra, sonra…


sonra bilgisayar başından kalktım. balkona çıktım. içeri girdim. diğer balkona çıktım. tekrar içeri girdim ve zamanın geçmesini bekledim. düş kurdum. hepsi bu. ikinci bir “güzel bir gelecek tablosu” çizdim kendime. ikisinden biri gelecek elbet, iki tablodan biri. yin ve yang. tek ya da ikili. ben bekleyeceğim. burada yin’imi.. ya tek başıma olduğum bir gelecek bekliyor beni. ya da aynı zamanda tek başına da olabilen bir insanla birlikte olduğum bir gelecek. her ikisi de kabulüm. ama bir üçüncü seçeneğim yok. olsa da seçmezdim. elimizdeki iki seçenekten birini de seçmiyorum aslında, yani gerçekleşmesi için bir şeylerin, çaba sarf etmiyorum. bekliyorum sadece. her şey kendi kendine oluyor nasılsa. hayır kendi kendine değil, bir yaratıcıya inancım tam hâlâ, düzenleyiciyle, var edene ve sürdürene…

ben mükemmelim. geri kalan her şey boktan. ben boktanım. geri kalan her şey mükemmel. bu işte bir terslik var. ben de bir terslik var. sen de bir terslik var. ve dört yanlış bir doğruyu götürür. dört kötü adam, dünyayı havaya uçurabilir. ama dünya doğru bir yer değil. başka bir gezegende var olabilir belki, düşlediğim her şey. cennet değil, cehennem değil. zihnimin içinden kâğıt üstüne akan masal dünyasında. ben başka bir gezegenden geldim. ejderha adım. uçamayan bir ejderha. ağzından ateş değil duman çıkan bir ejderha.

18.ağustos.2008

16 Ağustos 2008

178

geçen gün annem
14 yaşındayken karaladığım
bir defteri buldu eski püsküler arasında
ve şimdi ona bakıyorum da
bu işin buralara nasıl geldiğini düşünüyorum
ve allah bilir
daha nerelere gidecek
hiçbir şey yapmadan üstelik
yazmak ve yayınlamak dışında

hatta çoğu zaman
yayınlamayı bile es geçerek
odanın bir köşesine atılıp unutulan
kağıt parçaları gibi
ya da bilgisayarımda
unutulup giden
ve bir süre sonra da silinen
metin dosyaları gibi
ben de bir gün
ama, her neyse

ve düşünüyorum da şimdi
birilerinin nefret edilenler listesine
dahil oldum bile
ve birileri de beni
okuduğu yazarlar arasında sayabiliyor
görüyorum ve şaşırıyorum bu işe

nefret mektupları
aşk mektupları
tavsiye veya
teşekkür için kimi zaman
ve kimi zaman tehdit için yazılan
ve tanışalım diyenler
ya da eleştiri bekleyenler
yazıları için
öneri övgü tavsiye

bilmiyorum diyorum onlara
okudum evet
ama gerçekten dostum
ben bir yazar değilim
iyi bir okuyucu bile sayılmam hatta
okuyup bitirdiğim kitap sayısı
sıkılıp yarıda bıraktıklarımın
yüzde birini geçmez

ve bu iş buralara gelirken
ben hâlâ aynı boktan hayatın içinde
yazmaktan daha önemli sorunlarla cebelleşiyorum

"hey, son şiirin çok iyiydi moruk"
faturamı ödeyemiyor ama son şiirim
ve çoğu son şiir
mesai saatlerim arasında sıkışıp kalıyor
yitiyor
zihinde oluşup
daha doğmadan ölüyor
ve milyarlar kaybetmekten
daha üzgün hissettiriyor bana kendimi bu durum

güneşin altında eriyen dizeler
ve güneşim o anki üstlerim oluyor
patronum şefim veya amirim

ben ayı ve geceyi severim oysa
parasının veya mevkisinin
tüm foyalarını gizlediği
ve kendini güneşim sayan adamları değil


16.ağustos.2008

9 Ağustos 2008

şiiri öldüren bir ses

şiiri öldüren bir ses

eskiden deli diye bağırırlardı arkamdan
8 sene önceydi bu
halüsinasyondan bir hatunla birlikte yaşıyordum o sıralar
fanzinler yapıyor
ama dağıtmıyordum
elimde görüp isteyene veriyordum sadece
ve sunmuyordum hiçbir şeyi
ne kendimi ne fanzinleri ne de başka bir şey
kendimden bile bahsetmiyordum
o on sekiz yaşının verdiği heyecanla yazılmış
salak şiirlerimde

bir sitem vardı ve adını
“sokak edebiyatı” koymuştum
yeraltı edebiyatı denen zırvadan
zerre haberim yokken
ismi buydu ve
bir blog tarzında inşa edilmişti
kişisel zırvalar

sonra
yıllar geçti ve değişen bişi olmadı
yıllar geçti
çoğalan tek şey
deli diye bağıranların sayısı iken
araya birkaç tane de
“delirmek istiyorum” diyenler eklendi

deliydim deli olmasına
hayatım boyunca çalışmayacak olmanın
düşünü kurabilicek kadar deli

üç kuruş geri döndürmeyen
takı tezgahları ile
günümü geçirip
sadece alkol parası kafi diyecektim

yani öyle sanıyordum
öyle süreceğini ya da
iki birayla sarhoş oluyor
ve kızıyordum kendime
daha sık içmelisin evlat diyordum
ve daha sıkı
iki birayla sarhoş olmanın
maddi açıdan
çok daha sağlıklı olacağını bilmezken

ki işin aslı
hiç bir şey bilmiyordum
öğrenme safhasındaydım daha çok
öğreniyordum
ve öğrendikçe yazıyor
yenileri yazdıkça
eskileri yok ediyordum
sonra
yıllar geçti ve
artık yazılan şeyler
yok edilmeye bile değer görülmeyen bir
nesne haline geldi

kendimi bile
yok etmeye ya da
var olma savaşı vermeye
değer görmüyordum

yıllar geçti ve
aşk işe yaramamaya başladı
yazmak işe yaramamaya başladı
bira işe yaramamaya başladı
votka ya da
daha sert bir şeye
ihtiyacımız var artık

yıllar geçti
ışık hızıyla yol olan zaman
ve alkol parası yeter diyen
o küçük şapşal genç
hiçbir çıkış yolunun kalmadığını biliyor artık

faturalar ağzına sıçarken
son ödeme tarihleri
elektrik
su
kira
fidye
gecikme faizleri
ve giymek için alınan bir bez parçası bile yok
buna gerek de yok
ya da şaşalı bir yemek faslı

ve yaşamak zor
ve çalışmak yerine
bok yemeyi tercih eden
o küçük şapşal genci düşünüyorum
sekiz sene önce
nerden geldiği belli olmayan parayla
üç beş meşe
üç beş şişe
üç beş hap

güzeldi sanırım
ve gelecek güzel olucak diyorduk hep birlikte

güzel bir hatun olabilir
bir erkeğe geleceği güzel gösteren
bilemiyorum ama
onunla nerdeyse birlikte yaşıyor ve
sevgili olmadığımızı iddia ediyorduk

her gelen güneşi
birlikte selamlasak da
hayır sevgili değiliz
ama aşığız köpek gibi

ve sonra bir gün sabah
odada uyandığımda
yan odadan gelen sesleri duydum
sevgilim olan hatun
sevgilim olmayan hatun
köpek gibi aşık olduğum hatun
abisinin sevgilisi ile sevişiyordu
yani lezbiyen faktoring
biseksüel mecralar

ve benim kusmam gerekiyordu
yaşanan olaydan değil hayır
aldatılmıyordum
aldatıldığımı düşünmüyordum

nedeni onun
bir kadınla sevişmesi değil
bir erkek de olabilirdi üstündeki
aldatılmış sayılmazdım
aldatmak daha çok
kelimelerle vuku bulan bir eylemdi
fiziksel dokunuşlarla değil

ve her neyse
bulantı
kusmak
sabahın körü
nedeni aşırı alkol
cigara ve hap

camdan aşağı mı kussam
ya da iki kadının seviştikleri odadan geçilen banyoya mı?

bilemedim
kaldım öylece
bekledim
bekledim
bekledim
bulantı geçti
iyi hissediyordum kendimi
yeniden iyi

sonra hatunlardan biri
aşık olmadığım
yani diğeri
adı seçildi hatunun
odaya girdi ve uyandın mı dedi
uyandırdınız dedim
güldü sadece
elindeki birayı uzatırken

sonra yıllar geçti
yıllar geçti ve
ben o çemberden çıkamadım

“hep aynı şeyleri yazıyorsun girdo”

çünkü zihnim
dönüp dolaşıp
aynı yere geliyor
artık ölü olan bir kadının
cehennemden gelen çığlıkları

“alo”
“girdap yardım et ölüyorum”

evden koşarak çıkar
ve evine gelirdim
hayır ölmüyordu
birkaç yerini kesmişti ve halıda oturuyordu öylece
yeşil bir halı
halı saha gibi yeşil
üzerinde kan lekeleri olan

orada öylece oturur ve
“geldin mi” derdi
“seni özlemiştim
denemek ister misin?”
jileti mi derdim?
“hayır bu yeni bir şey
çok güçlü
abimden çaldım
doktorlar kullanıyormuş
adı neşe kökünden geliyor sanırım”

neşterle yaptığı
acı nakli ameliyatına son verir ve
kolunu sarardım

sonra
dediğim gibi
yıllar geçti
“ben ölüyorum” diyecek kimse kalmadı etrafta
ya da “ben ölüyorum” dediğimde
koşup gelicek biri
bekliyorum öylece
odada oturmuş
çalan müzik eşliğinde
sigara içip bekliyorum


9.ağustos.2008

7 Ağustos 2008

tanıdık olan birkaç şair

bir kitapları olan, eski arkadaşlarımı düşünüyorum şimdi
pardon
arkadaşım diyemem onlara
ve onlar da beni arkadaş olarak görmüyorlardır sanırım
tanıdık diyelim
birkaç kez görüşmüş olmak
birkaç ayak üstü sohbet belki
bir iki ortak arkadaş
ve sürekli olarak onların gözünde
bu yarışta saf dışı kalması gereken ben

itiraz etmiyordum elbette
yarış onların yarışıydı
seyirci bile olmak istemiyordum bu yarışta üstelik
ama yine de
zaman zaman
gözüm kayabiliyor ya da
gözümün içine sokulabiliyorlardı

birkaç yıl önce tanıdığım
birkaç şair adam söz konusu
hâlâ zaman zaman tanışıyorum böyleleri ile
eskiden de olduğu gibi yani
fanzinleri ya da siteyi görüp veya
bir ortak arkadaşın benden ona veya ondan bana
bahsetmesi sonucu gerçekleşen tanışma fasılları
ve ardından gelen övgüye gelmeyen karşılık

“iyi yazıyorsun” diyor
“eyvallah” diyorum, hepsi bu
yalan söylemenin gereği yok
ya da “sen de kötü yazıyorsun ben de” deyip
ortama gerçek bir kurşun sıkmanın
ki her seferinde
üstelik çok kısa bir süre içinde
gözlerindeki değerim sıfıra iner
ki normaldir bu
şu yazarı biliyor musun bu kitabı okudun mu şu dergiyi gördün mü
uzar gider sorular ve ben hepsine seri halde “hayır” derim
“hayır bilmiyorum”
“hayır okumadım”
“hayır görmedim”
sonra karşındaki insanın
aslında bir edebiyat muhafızı olduğunu fark edersin
ve yıllar sonra ya da birkaç ay içinde
bu adamın bir kitabı yayınlanır
ve sen bu kitabı
kitap çıktıktan yıllar sonra fark edersin
yıllar sonra bir gün karşılaşınca yolda
“napıyorsun”
“iyilik sen”
ve birkaç saniye içinden konu
onun unutulmaz şaheserine döner
“bir kitabım çıktı”
“haberim yok”
“birkaç yıl oldu, ufak bir yayınevi”

“güzel bir duygu olmalı” dersin
onun adına düşünerek
çünkü ona göre
benim asla ulaşamayacağım
bir zirve noktasıdır bu ve
tek kitabı olan
yitip giden
ve yine de konuşmaya devam eden
seni hiçe sayan
ve üstelik artık bir kitabı olan bu adam
“sen neler yapıyorsun” der “fanzinlere devam mı?”
ufak bir alay vardır bu soruda ve
hâlâ devrimden söz ediyordur sana
hâlâ mücadele
savaş
iktidar karşıtı
savaş karşıtı
ayrım ve sömürü karşıtı
bana da karşı
kendi dışında her şeye karşı hatta
ve hâlâ çalışmıyor
bir gün bile çalışmamış bir insan
işçilerin adına
onların haklarını haykıran
şiirler yazıyor sağda solda
yeraltı edebiyatı nasıl olmalı diye sana konferans çekip
üzerine sanattan dem vuruyorlar
sanki çok sikimdeymiş gibi yeraltı edebiyatı
ya da sanat
sıkıcı bir konuşma
ama kaçış şansın yok
işim var dersen
gideceğin yere kadar seninle gelirler
benimle konuşmak değil niyetleri
ben bok kafalıyım
o da devrimin tanrısı
bunu ispat etmek ister sana
sonunda sabrın taşar ve
bak dersin
anlıyorum seni
son kutsal kitabı yazan bir peygambersin sen
ama benim eve gidip uyumam gerekiyor
çalışıyorum ben
bir işim var
senin savunduğun işçilerden biriyim ben
izin ver bana
kafamı dinlemeye ihtiyacım var anlıyor musun?
ve üç kuruş için günümün yarısını heba ederken
kendi haklarımı savunmaya zamanım kalmıyor
sen bunu benim için yapıyorsun
benim için yazıyorsun sen
bense kıçımı göstermek için yazıyorum
ama şimdi gitmeliyim
“siz hep böylesiniz” der ardından
“kendinizi bi bok sanıyorsunuz”

bir daha onunla görüşmeyeceğiz muhtemelen
kaç tane kaldı bilmiyorum geriye
beş mi altı mı
izmirli tanıdık şairler
şimdilerde bir kitapları var her birinin
ve arada sırada onları yolda görür
üç beş nasihat dinlerim
kimisi otuz beş kırkında
kimisi benle yaşıt
ve maddi sıkıntıları yok
ruhsal sıkıntılarının kaynağı ise
hak ettikleri yerde olmadıklarına dair olan
saf inançlarından geliyor
çoktan keşfedilip yaldızlanmaları gerekiyordu
etraflarında hayranlar topluluğu
on beş yirmi kitap
ve görsel şölen

bazısı yanlış ülkedeyim der
bazısı suçu çarpık yayıncılık sisteminde arar
bazısı kendisine yeterli şansın tanınmadığını öne sürmekte
ama her birinin tek sıkıntısı
hak ettiklerine inandıkları yerde olamamak
ki haklı olabilirler de bu konuda
bilemiyorum
ben hak ettiğim yerde miyim bunu da bilmiyorum
edebi anlamda hak ettiğimi almaktansa
çalıştığım sikik işlerde görmek isterim hak edileni
fazla mesai ödemesi ya da zamanında maaş gibi

edebiyat muhafızları beni öldürebilir
ve evet evet evet
bu bir şiir değil
kafamı sikip durmayın lütfen
ve yayınlanmayı da hak etmiyorum
bu doğru
ama lütfen artık
her seferinde karşıma çıkıp
bana edebiyattan ve
o harikulade yazarlığınızdan
dem vurmayın

öfkesi yatışıyor veda ederken
“içelim bir gün” diyor
“içeriz” deyip dönüp uzaklaşıyorum
içer miyiz harbiden?
ama bu kez de
bara girmeden önceki konumuz
ne kadar sıkı bir içici olduğunuz yönünde gelişecek
birkaç bira sonra
sarhoş bir adamı çekmek zorunda kalacağım
“içeriz” diye yalan söylüyor
ve evime geliyorum
bir daha karşılaşmayız umarım
ne onunla
ne diğerleri ile


7ağustos2008

sasha grey

dün gece işteydim
evdeyim şimdi
içiyorum
kendi halimde
bir konserin içinde tek başına zihnim
gözlerim kapalı
özel bir konser
tek kişilik
aynı özel defileler gibi
zihnimin içinden geçip giden hayat
gerçek değil, evet
ama gerçek olamayacak her şey dahil menüme
kuzeylere gidiş mesela
ya da sasha grey ile bir gece
seks değil, hayır
sadece kokain çekip, müzik dinlemek belki
ve konuşmadan beklemek öylece
yanında sasha
içine aldığı onlarca adamın anısı ile
senin yanında dinlendiğini düşünüyor
dinlendiğini -her üç anlamda da-
otuzunda mesela
ve bir film için yaşlanmış artık
bir porno yıldızı
otuzunda ve emekli edilmiş
yanında oturuyor
az önce birkaç çizik tüketmişiz
ve müzik dinliyoruz
ve dönüp bana
“sence en iyi sahnem hangisiydi” diye soruyor
“bilmiyorum güzelim” diyorum
“hiçbir filmini izlemedim senin
bir röportajını okudum sadece
ve birkaç fotoğraf
kayık gözlerine baktım
yüz ifadene
hepsi bu kadar”

otuzuna gelmiş sasha
ben otuz altımdayım o sırada

gözlerimi açıyor
sigaramı tazeliyor
ve bir bira daha açıp
tekrar düşe dalıyorum
sabahın yedisindeyiz
işten geldim az önce
ve birazdan uyuyacağım


7 ağustos 2008

4 Ağustos 2008

ölene dek tek başına

odamdayım
yo hayır kilise sokağındayım

ellerimi başımın altına almışım
tavanı izliyorum
yo hayır, sevgilimle karşılıklı şarap içiyorum

parmaklarımı çakmakla yakmaya çalışıyorum
yo hayır, sevgilimin kollarındaki jilet izlerine bakıyorum

odamda tek başımayım
yo hayır, sevgilime kiraladığım evde tek başımayım

odamda iki sek votkayı peş peşe dikiyorum
yo hayır, okuldan çıkacak olan sevgilime
iyi bir gece hazırlıyorum mutfakta

geleceği düşlüyorum
yo hayır
geçmişin bir düşten ibaret olduğunu düşünüyorum

odamda bir başıma volta atıyorum
yo hayır, sevgilimle istiklalde yürüyorum

kendi ruhumla sevişiyorum
yo hayır, sevgilime harikulade bir gece yaşatıyorum

ruhumun bedenimden ayrıldığı günü hayal ediyorum
yo hayır, sevgililerimin benden ayrıldıkları
birbirine eş anıları hayal ediyorum

odamdayım dedim sana, tek başına

yo hayır
hayır yok
gözünü aç artık
sokağa atılan yaşlı bir av köpeğinden farkın yok
avlamayı bilmiyorsun
avlanılmayı biliyorsun
bütün dünya üstüne abanıyor sanıyorsun
oysa, ayakta bile duramıyorsun

kendini boş ver
onları boş ver
herkes seni boş verdi
ve o yüzden bu şekilde
dört duvar içinde
geçmiş ve gelecek üzerine
kararsız ve beklentisiz bir şekilde
sikik şiirler yazıyorsun
sikikler çünkü
sen de sikiksin

ruhun bekaretini yitirdi
defalarca üstelik
ve her yeni bir sikişte
o ilk seferki heyecan ve zevk kadar kuvvetli olan
acı ve tiksinti ile karşılaştın
hediyen bu senin
acı ve tiksinti
dünyaya duyduğun nefret
yo hayır, kendine duyduğun nefret

sağırsın oysa
ve kör
gerçekleri göremiyor
sana anlatılanla yetiniyorsun
yetiniyordun yıllar önce
ama saf değilsin artık ve
“keşke saf olabilseydim” diyorsun her yeni gelene
ama güvenmiyorum artık hiç kimseye
kendime bile güvenmiyorum
odamın içinde
sürekli hayaletler dolaşıyor
kendini bir bok sanmana neden olan
sonra kendini bok kadar değersiz hissettiren
çiğnenip tükürülmüş gibi
ya da sakat bırakılmış
eksitilmiş
yo hayır eskitilmiş
ekşitilmiş?
o da kabul
ve saflığı çalınmış
bir sülük gibi bile
yapışkan olamayan
öylece bekleyen saatlerce
konuşmayan ve hareket etmeyen
ama içen ve ağzından duman çıkartan
işeyen ve ağlayan bir ejderha

ve bir de, insanı ölümsüz hissettiren
ve yeni bir aşkın kapısını aralamaya çalışan
yeni bir vücut ile tanıştıran
ölümsüz dizeler inşa eden

ama hayır
ölüm var sadece
dizeler ölü zaten
sen de öldüğünü reddeden bir zombi gibisin
ve iğrenç bir orospu çocuğu olmamak için
herkesi itiyorsun başlangıçta

bak, diyorum ona
bu gecenin sabahında
romantik bir uyanış ya da
tatlı bir gülümseme bekleme benden
gülümseyebilirim elbette
ve bu sana çok tatlı da gelebilir ama
sonrası olmamalı, anlıyor musun diyorum
zaten olmayacak diyorum
kırık bir ray üzerinde yürümeye
mecbur etme beni
senin için kırık görünmediğini biliyorum şu an
ama tatlım
ben öyle görüyorum
ve kıracak olan da sensin
yolun yarısında arabayı durdurup
beni aşağı indirerek tek başına gaza basacak olan
ve bu o kadar da önemli olmamalı artık
ya da bir düşe kapılıp
ölümsüz aşk palavraları ile
öldürmeyelim birbirimizi diyorum

ufak ve tatlı bir öpüşme faslı gerçekleşiyor
sonra göğüsler
sonra göbek
sonra daha aşağısı
ayak parmakları
topuklar
sonra yukarı
sonra tekrar aşağı
ileri ve geri
ve sabah doğan güneş

ve bir kahve yapıyor
onu yudumlarken, güzel bir geceydi diyorsun
güzel bir sabah diye karşılık veriyorum
ve harikulade bir vücuda sahip aslında ama beni
bedeninden çok
seviştikten sonra söylediği
sihirli sözcükler etkiliyor
gözlerime çivi çakıp
bir düşü askıya alıyor ve
aşk yok diyorum, kendi kendime
ona dönüyor ve
yanıma gelsene diyorum
sabah sabah
bir kez de mutfakta sevişiyor
ve tekrar uykuya dalıyoruz

öğleden sonra uyanıyorum
ve hiç kimse
bir diğerini ruhen bıçaklamamışken
son veriyoruz bu işkenceye

evden ayrılıp durağa geliyor
ve servisi bekliyorum
servis geliyor
içine giriyor
ve işe gidiyorum

ve heriflerin çoğu
gelip geçen hatunlara bakıp
iç geçiriyorlar
gerek duymuyorum iç geçirmeye
kafamı çevirip bakmaya bile gerek duymuyorum
onlar zaten benim diye düşünüyorum
hepsi gelecek ve aşk dilenecekler
bu şekilde devam ettiği sürece
ve ben de her ne kadar
bir zamanlar başka birilerinden aşk dilenmiş olsam da
seksin aşktan daha gerçek
ve dolambaçsız olduğunu düşüneceğim
ve bağlılık yeminleri edilmeden
gerçekleşen bir düzüşün
her an ihanete
terk edilmeye ya da
bir boktan farksız görünmeye
meyilli gidişattan arınmış bir düzüşün
aşktan daha saf olduğu gerçek
-daha üstün olmasa bile-


bir dakika
bir dakika
odamdayım şu an
sabah mutfak sevişmesi yok
aşık olmadığın biri ile sevişilen tek bir gece yok
gündüz yok
ikindi yok
tek başıma odamdayım sadece
yalan gerçekleri diziyorum bir ipe

yo hayır sevgilimin odasındayım
tekrar mı başlıyoruz?

sevgili yok, düşler yok
yitip giden
ölen ya da öldüren
tüm eski sevgililerimin
kalplerini bantlayıp
dolabıma kitledim
ve o dolabın kapısı sadece
sarhoş ve yalnız gecelerde açılıyor

az önce açıktı ve
içinden dört ağır silahlı kadın çıkıp
barut yerine anı dolu kurşunları
üzerime boşalttılar
ben de bunun üzerine
onlara teşekkür edip
tekrar kapıyı kitlemeleri için
seks isteyen herhangi bir kadına
ödemeli çağrı yaptım ve
bu gece olabilir, dedim
o da bana, her gece olabilir dedi

biliyordum her gece olmayacağını
her gece olabilirdi elbette
her gece de sevişebilirdik
ama onun benimle
ya da benim onunla
ölene dek depdebeli aşk tınısını
birbirimize söyleyeceğimizi sanmıyordum

ve aşkın içinden
tutkulu bir sevişme faslını
cımbızla çekip çıkartarak
geriye kalan her ne varsa
yalan, nefret, küfür, kin, aldatma
orada bırakıp
sek olarak sevişmek istedim
istedim sadece
ve sonra tekrar odamda
iş çıkışı
bir başıma kaldım

pardon bir başıma değil
votka pall mall ve
müzik ile baş başa
bekle şimdi salak dedim kendime
bir kadını ret ettin
bir çok kadını ret edeceksin
ve bu bir intikam değil
çünkü nefret bile etmiyorsun hiç birinden
arada bir sana yeniden aşk kurşunu sıkacaklar
ama aşk silahının kuru sıkı olduğunu biliyorsun artık
sesine aldanmıyorsun
vurulmuş numarasına bile gerek yok üstelik
geçmişte vurulduğunu biliyorlar zaten
ama yeniden aynı yerden yara almayacak kadar
sağlam bir çelik yelek edindiğini de biliyorlar
her şeyi biliyor ama yine de deniyorlar

denemek istemiyorsun artık
deney yok
ve sen de kobay değilsin
yalnızsın sadece
ve yine de kadınlardan oluşan bir ordu
üzerine ateş etmeye devam ediyor
diğerleri o seri katilleri izleyip
“beni de öldür bebek” derken
kalçalara ve göğüslere bakıyor
yanlarındaki arkadaşlarına fantezilerini anlatıyorlar
nasıl da yalarım onu diyerek
serviste, işyerinde, orda burda
sağır olmanı dilemene neden olan
salak erkek muhabbetleri
“öldür beni bebek”

sen ölmek istemiyorsun artık
ve ölmeyeceksin de
ama onların dişleri
daima etinde olacak
sert ve ufak ısırıklar
tırnak izleri
ıslaklık
alkol
sigara
sabah doğan güneş
gece batan güneş
ve hiç kimse bilmeyecek bunu
yani bilmemeli

anlatırsan
ertesi gün gelip sana
“o hatunu bana da ayarlasana” derler
sende onlara güzel bir yumruk geçirip yere sermek istersin
çünkü hiçbir hatun senin gözünde
üzerinden geçip
sonra arkadaşına ikram edebileceğin
bir et parçası değildir

ama bu yüzden değil de
yine de o mucizevi gecelerin
bir başkasının
otuzbir malzemesine dönüşmemesi için
susarsın

ve onlar da seni
başka bir şey sanarlar
ve o başka bir şey
yani ibnelik
onların gözünde,
güçsüz
iğrenç
ve aşağılayıcı bir sıfattır
ki anlatırsan da başka bir açıdan
palavracı görülebilirsin
herkes bir diğerinin başarısını kıskanır ya da
inkar eder

ve bu genellikle
seksi ya da
bir kadının içinden geçmeyi
başarı olarak niteleyenlerin
yaptığı bir şeydir

sonra adamın biri gelir ve sana
saçma birkaç şey fısıldar
ilgilenmezsin
kısa cevaplar verir
bir süre sonra da dinliyormuş gibi yaparsın ve
“sen neden hiç konuşmuyorsun” der adam
sigara içiyor musun der ve paketi masaya koyarsın
“kullanmıyorum” der adam
“alkol?”
“hayır kullanmıyorum”
“hatunları götürmekten bahsediyordun” derim
“bu şekilde olmaz”

sonra bana alkolün günah olduğuna dair
birkaç komik vaaz verir
günahtır günah olmasına
ama aynı nedenden ötürü
zina ya da palavra da günah olmalı
değildir ona göre

herkes yapabildiği kadar
cenneti görür
ben cehennemin en dibinde yanmayı
düşlüyorum sadece

“ne? dün gece bir kadınla mıydın?”
üstünlük değil bu
ya da ayrıcalık
ya da önem arz eden bir olağanüstü hal
hiçbir şey değil.

sonunda
her şey bitince
odana dönüyor ve
şu dolaptaki eli kanlı kadınların
yıllar sonra bile
“beni aldatıyor musun” demelerinden korkuyorsun
ama bunu bile demiyorlar
düşlüyorsun sadece
ve yalnızsın
ve votka bitince
evinin dibindeki
24 saat açık olan markete gidiyor
bir paket sigara
iki şişe şarap
kibrit ve
huzur satın alıyorsun


insanlar talihli olduğumu düşünüyor

evet, bir düşünelim
odamdayım
geçmiş günleri geri getiremeyişimin tasası ile
ama en azından şu an
boşalan tüm bardakları doldurmama
yetecek kadar paraya sahip olduğum için
talihli sayılabilirim

ama iki tane aleti
dört tane dili
on sekiz de kalbi olan
bir uzaylı olmayı ve
on sekiz aşk ile
tek başıma savaşmayı yeğlerdim

düşler bazen öldürücü olabilir
geçmiş günlere duyulan özlem de öyle
o yüzden
var olmayan şeyler üzerine
hesaplanan olasılıkları es geçip
şiiri bitirelim

gece devam ediyor.
ve ölene kadar da
devam edecek

4ağustos2008

sesli hali: https://soundcloud.com/unthatow/odamdayim-okuyan-oncel-inanliizmarit-adam-2013-siir-girdap-zack-unthatow2008