10 Şubat 2005

enkaz

enkaz

10 şubat 2005
şu an, burada oturmuş, bir öykünün beni ziyaret etmesini bekliyorum tatlım.. gelmiyor uzun süredir, sanırım iki buçuk ay oldu.. küsmüş olabilir, bir daha asla gelmeyecek olabilir. ve o kadar da kötü bir kayıp sayılmaz bu.. ama şu an önemli.. geçenlerde, bir arkadaşım, dağıtım iznine gelmeme az bir zaman kala, “yazarsın askerlik günlerini” demişti, ve ben de öyle umuyordum, ama çıkmıyor bir türlü.. yoğunluktan olabilir belki.. karışıklık.. ve sıkıntı.. yeniden aynı şeylere, ve üstelik de çok daha uzun bir süre maruz kalacağını biliyor olmanın sıkıntısı.. ne yapabilirim? yapılabilecek hiç bir şey yok.. ki çoğu zaman, yapılabilecek bir şey olsa bile, ben olmadığını düşünür, veya söylerim. bu yüzden hala yerimde sayıyorum, sanırım hayatımın en büyük devinimi istanbul’a yerleşmeye çalışmamdı, ki o da pek akıllıca bişi değildi zaten, en azından sonrasında olanları düşününce, işe yaramadığını anlıyorum. yapılabilecek hiçbir şeyin olmaması ve olduğu zamanlarda bile yapmamaktan bahsediyorum, evet, şu an roads çalıyor, her zamanki gibi, şarap, kırmızı, ve her şey olması gerektiği gibi, ayarında, duvarlar, olması gerektiği şekilde ilerliyor hayat, 24, ve gerçekten yapabileceğim hiçbir şey yok.. “dene” diyor, “hayır” diyorum, “ve sen de boşuna deneme”. sonrasında bırakıyor kendini bana, öpüyorum, öpüyor, tat almıyorum ama, sadece öpüşüyoruz işte, aşk yok, hiçbir şey yok.. iyi yazdığımı söyleyip duruyor öncesinde, aylar öncesinde, sonra bir gün, dağıtım iznine geldiğim bir sırada, çıkıp geliyor, içiyoruz, sürekli burnunu çekiyor, ve kendiliğinden gelişiyor her şey, dediğim gibi, hiç bir şey yapmıyorum, tek bir şey hariç hayatım boyunca hiç bir şey yapmadım, o şeyin ney olduğunu da az önce söyledim zaten..  aptalca.. hiçbir şey yapmamak iyi, en azından olaylar sonuçlandığında üzülmüyorsun, çünkü hiç bir şey yapmamışsın, kazanmak için, ya da değiştirmek.. bazıları, aslında, çaba sarf etseydim, şu an olduğum konumdan çok daha iyi bir yerde olacağımı söyler durur, sanmıyorum.. hayır, kadercilikle ilişkin bir şey de değil bu, sadece.. hmm, hey bak bunun neyle ilgili olduğunu da bilmiyorum, hatta hiç bir şey bilmiyorum, ama hayır, bi saniye, bir şeyler biliyorum galiba, yani, en azından, ‘bir cümle içinde birden fazla ‘ve’ kullanılmaz diyen o lavuğa “evet biliyorum ama önemli değil” demiştim, ve aynı zamanda ‘ve’den önce virgül kullanılmayacağını da biliyorum, ve bir cümlenin ‘ve’ kelimesi ile başlayamayacağını da, tüm gereksiz imla kurallarını biliyorum, ve önemsemiyorum, sadece imla kurallarını değil, her şeyi biliyorum, ve bildiğim hiçbir şeyi önemsemiyorum, ve sadece ben değil, hiç kimse bildiğim hiçbir şeyi önemsemiyor, tüm eski sevgililerim de dahil buna, ve yenileri de eskilerine dahil nasıl olsa..  hiçbir şey sonsuza dek sürmez, insanın canını acıtan, kolay unutulabiliyor olmak, bazen kendimi bir yarışmanın en zor sorusuymuşum gibi hissediyorum,, herkes pas diyor bir süre sonra, ki ne önemi var, ki, bu kadarı yeterli sanırım, en azından bu konuda.. buradayım, ve bazen iyi diyorum bazen kötü, genellikle kötü. ve boş. ve aptallık.. ve belki de.. ya da neyse..

ve gerçekten şu an, kendimi yalnız hissediyorum.. bir süredir bu böyle.. aslına bakarsan uzun bir süredir böyle.. ve intihar yanı başımda bekliyor, elinde bıçakla, boğazıma yapışmaya hazır.. yapmıyorum.. yapamayacağımdan değil.. bir tercih meselesi sadece bu. ve bazılarının tercihi ölüm olduğu halde buna cesaret edemezler.. ben edebilirim.. ettim de daha önce.. ama şu an, her ne kadar en doğru şeyin bu olduğunu düşünsem de, daima en doğru şeyin bu olduğunu düşünsem de, bekliyorum.. her zaman doğru olanı seçmeyiz öyle değil mi? ki bir şeyin doğru olup olmadığını da asla bilemeyiz sanırım.. olaylar sonuçlandığında açığa çıkar her şey.. ve henüz her şey belirsizliğini koruyor.. napıcam.. napabilirim.. napmalıyım? bilmiyorum ve açıkçası pek düşünmem de napabilirim diye.. çünkü biliyorum,  yapmayacağım.. ölüyor olsam doktora gitmem mesela.. ya da yemek yemem muntazaman.. zorunlu olmadıkça hiç bir şey yapmam, ve bu zorunluluk, kendim için değil, başkalarından kaynaklanan zorunluluklar... günün birinde açlıktan öleceğimi düşünüyorum.. şimdilik değil, telaş etmeyin.. ama bir gün olabilir bu.. sigarasızlıktan ölebilirim, bu daha mantıklı bir ihtimal, en azından bana göre.. o kadar üşengecimki.. ve evet, gerçekten kendimi kötü hissediyorum. o yüzden bu kadar kötü yazıyor olabilirim.  kimbilir.. sizi sıktıysam özür dilerim, ama durum bundan ibaret, şu an için.. bekle.. beklemeye devam.. bekle ve gör. cioran’ı anımsadım bi an.. adamım.. “son savaştan beri yapılan her şeye karşısınız” derler, o da cevap verir, “son savaştan beri değil, ademden beri yapılan her şeye karşıyım”.
intihar daima geç kalınmış bir eylemdir..

inancını yitirmiş birine söylenebilecek en iyi söz nedir.. hala şansın var denilebilir mi? ya da gerçekten var mı? hala..  evet. kısalıyor gittikçe..

this empty flow çalıyor.. daima çalması gereken tek şey onlar belki de.. birlikte içtiğim insanları düşünüyorum, ve şu an, tek başına içmek dışında, yapılası hiçbir şey yok.. olsa yapardım.. inanın yapardım.. aylak olduğum söylenir.. ya da vurdumduymaz.. ki kabul edebilirim de bunu, çoğu zaman, işime geldiği zaman. ama şu an, sadece çıkmak istiyorum.. iyileşmek.. ya da devam edebilmek.. ama biliyorum, gittikçe güç kazanıyor içimdeki o şey.. işimi bitirmeye hazır, zamanını bekliyor sadece.. uygun anını bulur bulmaz yapışıcak boğazıma.. ve ben o zaman, işi şansa bırakmayacağım, daha öncekiler gibi.. gabba gabba hey..


24 nisan 2008
yaşamak için, arada sırada bulunduğun kabın şeklini alman gerekiyordu, bunu ne kadar iyi yaparsan o kadar başarılı oluyordun, ve ben 26 yılda o kadar katılaşmıştım ki, hiçbir kalıba uymuyordum, hayatı kavrayış şeklim farklıydı, hatta, doğruyu söylemek gerekirse kavrayış yeteneğinden yoksundum, aptalın tekiydim, ama yine de, ve tamamen çuvallamış olsam da, bir şey beni ertesi güne taşımaya yardım ediyordu, kendime ufak aptal bahaneler yaratarak 26 yılı tüketmiştim, tamam, kabul ediyorum, 26 yılın tümünü de bu şekilde tüketmiş olamam, ama en azından, ve muhtemelen bir 10 yılın böyle geçtiğini itiraf etmeliyim, hiçbir amaç edinmeden, ve günü kurtarmaya dahi çalışmadan zamanı tüketmek, intihar edicek cesaretten yoksun olmamak değildi sorun, sorun yoktu, her şey tam ayarında gidiyordu, ayarında gitmeyen bendim, ya da hiçbir yere gidemeyen, bir zamanlar kendimi tüm taşları yenmiş ve sadece şah taşı ile savunma yapıp hala mat edilemeyen bir satranç oyuncusuna benzetmiştim, aptallıktı, kendini kandırma provaları, hayatın hipnozuna kapılmamak için dikkat dağıtma denemeleri, savunma yapmama gerek yoktu çünkü kimse saldırmıyordu, benim dışımda, kendime karşı kendimi savunmam gerekiyordu, asıl sorun bir şeyler yapmaya zorunlu kalmaktı, insanların seni bir şeyler yapmak zorunda bırakmasıydı, insanların kendi kendilerini bir şeyler yapmak zorunda bıraktığı ve bunu da periyodiksel bir zaman dilimine yayarak hayatlarını tükettikleri aptal yaşam formuydu, kabullenemiyordum, bir şekilde yırtmam gerekiyordu, ama çaba sarf edemiyordum, eder gibi yapıyordum, her konuda hem de istinasız her konuda “gibi” yapıyordum, ayak uydurma çabaları, ki buna “çaba” demek bile yersiz, bir dakika, tıkandığımı hissediyorum, uzun süredir yazamayan biri olarak şu an bu kadar yazmış olmak bile kafi aslında, yaşama devam edebilmem için iyi bir neden bu, çok iyi bir neden, muhteşem, muhteşem taşaklar, bu kadar yazmış olmak, yazabiliyor olmak, yazar olmak için gerekli bilgi deneyim ve yetenekten yoksun bir halde, bana en uygun olan yaşam şeklinin, yazarak kazanmak olduğunu düşünmek aptallıktı, kabul ediyorum, bugün tüm aptallıklarımı kabul etme günümdeyim, ve dahası, size bir sır daha vereyim, bugün günümdeyim, sabaha dek sırtüstü uzanıp gözlerimi kırpmadan tavanı izleyip odanın aydınlanmasını ve eşyaların ve duvarların yeniden görünmesini bekledim, birkaç sigara, olasılıklar, tüm olasılıkları tükettiğimin bilincinde olarak yataktan kalkmak için hiçbir bahane üretemedim, bir süre sonra, sadece bedensel bir ihtiyacın benim günün ilk hareketini gerçekleştirmeme neden olacağını fark etim, ve bu durum çok uzun bir süredir böyle dostlarım, yatağa yapışmış durumdayım, hareket edemiyorum, isteyemiyor ve yapamıyorum, boşlukta olmaktan çok öte bir şey söz konusu, ve bu söz konusu durum dahilinde geleceğe dair olasılıkları düşünmek, pek akıl karı olmamalı, izlanda müziği dinleyerek gelecek güzel günlerin düşünü kurmak fayda etmez, beklemek gerek her zaman olduğu gibi, ve neyi beklediğini soranlara “bilmiyorum” demek, epey mantıklı geliyor bana, mantıksız olan her şey mantıklı geliyor, iş görüşmeleri, siktiriboktan iş görüşmeleri, çalışmak istemiyor ve iş arıyorum, trajikomik, hepimiz trajikomiğimiz, ve ben trajikomik ne demek tam olarak bilmiyorum, ve başta da söylediğim gibi kavrayış yeteneğinden yoksunum, donuğum, donuk, ve katılaşmış, üzülemiyor, sevinemiyor, sadece derin bir acı hissediyorum, ama unuttum, acının kaynağını yani, başlangıcı, ama sonunun başlangıç noktası ile bitişik olduğunu biliyorum, bu yüzden hiç bitmiyor, anlamayacaksınız, hiç kimse anlamayacak ve ben de “zaten bir şey anlatmıyordum ki” diyeceğim “her neyse”.. geçersiz, önemsiz, ve kaydadeğer değil, ve susacağım, ve daha neler neler..

bunları niye yazdığımı bilmiyorum, en azından bu konuda anlaşalım, tamam mı? yani en azından bu konuda…



bu, kötü yaşanmış bir hayatın bir o kadarda kötü yazılmış öyküsü olabilir… ve anlatmaya nerden başlayacağımı bilemediğim için lafı eveleyip geveliyor olabilirim… anlatmaya başlayıp başlamayacağımdan emin olmadığım için de aynı zamanda.. bir diğer sorun, her şeyin ne zaman başladığını kestiremiyor oluşumdan kaynaklanıyor olabilir, yani ipin ucunu kaçırdığım ve yakalamaya zahmet etmediğim o anın.. psikolog olsaydım çocukluğuma inmeyi deneyebilirdim, ama bir seçim şansım olsaydı, bir seçim şansımın olmamasını seçerdim, ya da hiç olmamayı, salt olarak olmamaktan bahsediyorum, var olmamaktan, varsa yoksa can sıkıntısı.. can sıkıntısı neşriyat sokağı.. o günü hatırlıyorum.. yayınevi kurmak konusunda anlaşmıştık, ve işe underground olarak başlayacaktık, ve canımız çok sıkılıyordu ve underground yayınevimizin adını can sıkıntısı neşriyat sokağı koymuştuk, işimiz gücümüz absürt şeylerle uğraşmaktı, ve bir amacımız yoktu, ve yıl ikinbindi, ve “battal niyazi” adında bir fanzin yaptık tuncay ve refikle, hayaletlerimle beraber, ama fanzinin kapağına ismi yazarken “battal” yazmayı unutmuştuk, gazeteden kestiğimiz harfleri yapıştırırken niyazi’yi oluşturan her harfi öyle bir yapıştırmıştık ki, öyle kalmak zorunda oldu ismi, ve fotokopiciye gitmeye üşendik, gerçekten üşendik, refik ortada, ben sağda, tuncay solda, oturup sayfa sayfa okuduk fanzini, dışımızdan, takı tezgahında, amfetamin esiri beyinlerimizde yankılanan kahkahalarımız, sonra noldu bilmiyorum, evin bi köşesinde kaybolup gitti fanzin, ürettiğimiz her şey evin ya da tezgah açtığımız sokakların bi köşesinde kaybolup gidiyor ya da unutuluyordu, hala bu durum devam ediyor, her şey uçuyor elimden, bu yüzden neşriyat sokağı demiştim yayınevi demek yerine ve gerçekten canım çok sıkılıyor, sıkıntıdan ödüm bokuma karışıyordu, yalnızca alkollü ya da haplı iken iyiydik, diğer zamanlar uzaydan bu dünyaya fırlatılmış bir meteordan farkımız yoktu, aslında daima bir meteordan farkımız olmuyordu, sırf zarar ziyan, ama alkollü iken en azından kendimiz bunu önemsemeyerek daha esnek davranabiliyorduk ve başlangıçta da dediğim gibi esnek davranmak gerekiyordu, başka türlü hayatta kalamıyordun.. ve şimdi, aradan geçen sekiz seneyi düşününce, bi sekiz senem daha olmadığını görebiliyorum, doktor da bunu gördü geçen hafta, ve yasaklar yasaklar yasaklar, ve devam ediyor, her şey.. her şey olanca hızıyla ve tüm şiddetiyle dönmeye devam ediyor, benim dışımda.. kırmızı kart gördüğü halde sahayı terk etmeyi reddeden bir aptaldan farkım yok, ve geçen hafta beşinci arkadaşımı kaybettim, uyuşturucudan, beşi de uyuşturucudan demek istiyorum, gecenin bi yarısı telefon çalar, kendini yalnız hissettiğini söyler telefondaki ses, ve siz evden çıkmaya para bulamazken, o ölmesine yeticek kadar tozu almıştır bile, ölüme çeyrek kala… ve sen kaç kişi kaldığını düşünürsün ister istemez, gerçekten senin gibi olduğunu bildiğin kaç kişinin kaldığını, yeraltından bahsederler kitaplarda, iyi bir işi olan ve gelecek kaygısı taşımayan yazarlar bahseder yeraltından, bulundukları konumdan net görüyor olmalılar, ve sen ister istemez, her ölümün ardından kaç kişi kaldığını düşünürsün, hamam böcekleri, sinekler, ve fareler dışında konuşabileceğin kimsenin kalmayacağı o güne kaç kişi kaldığını, ve yine de, ve hala, daha çok vakit var, beklemek için, hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilerek, ve umut etmeyerek, beklemek için.. hiçliğin köpekleri.. dört.. üç.. iki.. bir..



2 Şubat 2005

zihin halim

zihin halim

bir evdeyim. alsancak olmalı. en azından ben öyle hatırlıyorum. 10 dakika önce girdik eve ve ben 10 dakikadır ayaktayım. hatun tuvalete girdi biz eve girer girmez. ve ben onun çıkmasını bekliyorum, ayakta bekliyorum, henüz herhangi bir odaya girmedim, holde bekliyorum, nedenini bilmiyorum. kafam dumanlı…

az önce, tezgahta, 2 üçlü patlattık, aslında bana yasak bu, yani ot diyorum, akciğerlerim hassas, ölebilirim, çocukluğumdan beri her an öleceğimi sanarak büyüdüm zaten, bir türlü aklımdan çıkartamıyorum bunu. intihar intihar intihar. amcık.

neyse. ölmeyi denemiştim bi kez, yeni yılın ilk haftasıydı, bir arkadaşımda kalıyordum, hatundu, bir grunge grubunda vokalistti, ama pek beğenmiyordum yaptıkları şeyleri, neyse, evde elektriklerimizin kesik olduğu bir gün onu aramış ve "sende kalabilir miyim" demiştim, ki bundan bir kaç hafta öncesinde o bana "bende dilediğin kadar kalabilirsin" demişti.
"ne yani demiştim, birlikte yaşamayı teklif etmenin başka bir yolu mu bu?"
"ne dersin?"
"olmaz derim."

üzülmüştü. üzülmesine üzülmüştüm. onu hiç ayık görmedim mesela ben. var öyle bi kaç insan hayatımda -hiç ayık görmedim. geleceğimi görebiliyorum onlara bakınca.

size doğruyu söyleyeceğim, bu öyküde hiçbir şey anlatılmıyor ve sonunda da bir yere varılacağı yok. hiç bi şeyin hiç bi yere vardığı yok zaten. dönüp dolaşıp en başa sarıyorum sürekli, bu yıllardır böyle. şu ansa, sarhoşum. şu an bu şeyi yazarken deli gibi hissediyorum kendimi.

ne diyordum? elektriklerimiz kesikti. faturayı ödemezseniz öyle oluyor, bu hayatta her şey için size bir fatura kesiliyor, hiç dikkat ettiniz mi buna? ne tuhaf bir yaşam tarzı edinmiş insanlık yüzlerce yıllık evrim süreci sonrasında. bana sorarsanız, hiç çıkmamalıydık sudan derim, ne demek istediğimi anlayabiliyor musunuz? merak ediyorum, sudan çıkmış balığa dönmek? kim bulmuş bu deyimi? kıyak bence. çok kıyak. sudan çıkmış balığa dönmek. benim gibi bir insan için ne güzel bir tanım bu. harika!

alışamıyorum yaşamaya. ağır geliyor. taşıyamıyorum. sürekli bir açık kapı. intihar intihar intihar. bok! her şeye karşı bir yabancılık hissi barındırıyorum içimde. ait olmama hissi. ait olamama. teneffüsten sonra zil çalar, ve siz yanlış bir sınıfa girersiniz mesela, herkes yabancıdır, herkes ve her şey. oturacağınız yerde bile başka biri vardır. hani olur ya, bi düşünün, bu tip bir şey işte. sudan çıkmış balık. her an ölecekmişim gibi bir his var içimde. kendi elimlen.

geceleri, yatağa girdiğimde ki bu sabahın altısından önce olmuyor genel de ki o zaman neden geceleri diyorum ben? her neyse. sabahın altısında yatağa giriyorum, aklımda, ölüm güzel ölüm. -evim güzel evim- gibi bir şey. son günlerde düşündüğüm tek şey bu. çok fazla baskı var.

hikayenin iyice karıştığının farkındayım. aslında olay şundan ibaret arkadaşlar; 2 herif var, ve 2 hatun, takı tezgahında içip muhabbet ediyorlar, sonra heriflerin biri ile hatunların biri eve gidiyor, bir süre sonra diğer herifle diğer hatunda geliyor, gece oluyor, içmeye devam, sabah, herif evine dönüyor. özet bu. şimdi dilerseniz, öykümü okumaya devam edebilirsiniz, beğenmeyenler yarıda bırakabilir. merak edilecek bir şey yok kısacası, her zamanki boktan muhabbetime devam ediyorum; hatunlar, içki, müzik.. ölüm ölüm ölüm. -ölüm daima var zaten.. hayattan, ufak ama ölümcül bir kaçamak yapmak. intihar intihar intihar. zihin halim!

yeni yılın ilk haftası elektriklerimiz kesikti, -nedeni fatura- ve 3 gündur, karanlıkta, geceleri, uykusuzlukla mücadele ederken hayatta kalmaya çalışıyor ve bu arada sürekli kapanan telefonumu açık tutmakta zorlanıyordum. şarjımız bitiyordu; telefonumun ve benim! karanlıkta zihnimin salgıladığı şeyler; bir kaç hap, dolab, git, aç kapağı, kolay olucak, inan bana, çok kolay..

çarşambaydı, muhtemelen, ya da salı, akşam 22 sıraları.. karanlıkta oturmuş, evdeki herkesin birbirine sataşmasını izliyordum. annem babama. abim ablama. sonra hepsi birden bana. evet evet, bir porno filmin senaryosunu çağrıştırabilir size bu durum, ama hayır. olay daha çok, ödenmeyen maaşlar ve yatırılamayan faturalar ile ilgiliydi.. ve stres, daha çok stres, daha da çok stres ve her şeyin merkezine komplike bir şekilde bağlı tutulan ben.

anlamadığınızı biliyorum. ben de bi sik anlamıyorum zaten. hem anlamanız da gerekmiyor! okuyup gececeksiniz. hepsi bu. antre. bir şekilde. holde. ayakta. bekliyorum. hatun tuvalette. az önce biz. ikimiz. ve refik ile bir ikinci hatun. biz dördümüz takı tezgahındaydık. sonra ben, bu hatunla, eve geldim. o tuvalete girdi. bende holde beklemeye başladım. kafam bi milyon. şarap içtik. ve ot. ve bira. alsancakta. bir pasajda. hangisi olduğunu söylemeyeceğim.

geriye dönersek, şu grunge grubunun vokalistine. adı yeliz. en azından o bana adının bu olduğunu söylemişti. buca'da yaşıyor. buca, izmirde bir yer. 26 yaşında bu hatun. sanıyorum. "ölmeye ihtiyacım var" diyorum ona, "alo" dedikten sonra o bana. o sırada internet kafeden yeni çıkmışım. saat 22.30 olmalı. 22 sıralarında, evdeki gürültüye ve karanlığa daha fazla dayanamayıp, internet kafeye gitmiştim.  lanet olası tek bir mail.. lanet olası tek bir mesaj.. lanet olası tek bir çağrı. ama yok. yok işte. yok. ve. hikayemin bi ileri bi geri aktığının farkındayım. (cinayet cinayet cinayet-zihin halim) gene kimse mail yazmamıştı bana kısacası. kimse mail yazmıyordu o aralar zaten bana. kimse arayıp sormuyordu. ama yok. ben dedim bi kere. yok. kesinlikle bir daha yok.
 "girdap, sen iyi misin?" dedi bana yeliz, "sarhoş musun?"
"sarhoş muyum?"
"gel bana."
"hı hı."

gittim. buca. grunge grubu. vokal. "ölmeye ihtiyacım var." sarhoştu gene. ama bi şekilde, ayık sayılırdı. sarhoşluğun o tuhaf evresine ermişti işte. o kadar çok içmişti ki, artık hepimizden daha ayık kalıyordu zihni içkiyle.

"sabahları bana ilişme sakın" demişti, "benimle konuşma, tek söz etme sabahları, anlıyor musun?"
"neden?" demiştim.
"o başka biri" demişti, "gerçek yeliz, sarhoş olanı."
"peki."

sızdı o, o gece. yeni yılın ilk haftası. çarşamba. gece. "bi kaç hap sadece dostum. bu çok kolay. inan bana." ve yaptım... intihar intihar intihar.. zihin halim!

gözlerimi açtığımdaysa, gecenin onikisiydi ve hala hayattaydım. ertesi gün. hastanedeydik. "sana mesaj geldi" dendi bana.
"ne?"
"bir arkaşın seni merak etmiş, ulaşamamış."

kim olduğunu çok iyi biliyordum. abimin telefonunu elime alıp mesajı okudum. lanet olsun, ölmemiştim. buna üzüldüm. ve dahası, yıkanan midenin dışında, bir de hortum taktılar sol akciğerimin bulunduğu tarafa. çok fazla sigara demiş doktor, bu 2 sene önce de oldu. hey bakın, hastalığımın ismini bilmiyorum, çok uzun bir adı var, akciğerimde bilmemne bişileri patlıyor ve içeride hava sıkışıyor. ardından bir hortum takıyorlar size, rahat nefes alabilmeniz ve sıkışan havayı dışarı atabilmeniz için. çok fazla ağrı yapıyor bu durum. ama acı güzeldir. bunu daha önce de anlattım size. jilet. kesikler. acı. ruhsal acıyı dindirebilen bir fiziki acı. ya da her neyse işte. ölmemiştim. Anlayabiliyor musunuz? ne boktan bi durum. yılbaşının ilk haftasıydı. sikmişim yılbaşlarının ilk haftalarını..

ve bir ay sonrası.. ayakta bekliyorum. holde. şifonu çekiyor hatun. sesi duyabiliyorum. bir adı var bu hatunun, adının idil olduğunu söyledi bana. intihar intihar intihar. zihnimin her boş kaldığı anda, durmaksızın canımı acıtan hayata karşı, basit bir elveda. fısıltı halinde sürekli tekrarlanıyor bu kulağıma. hayran olduğum üç heriften biri cobain. bir gün bir tüfek edinmeliyim. yirmi üç. yirmi beş. yirmiyedi. yetmişdört. ben kaçta gidicem? 23 çok kıyak bana sorarsanız!

ölmeyi deneyip başaramadıktan bir ay sonra, alsancak kıbrıs şehitlerinde yürüyordum. arkamdan biri seslendi, "girdap, adamım." bu refik olmalıydı. "sen içimdeki boşluğu dolduruyorsun adamım." biri böyle demişti bana bir zamanlar.

"ooo, sen nerden çıktın ya?" dedim refik'e dönüp.
"hollanda maceram bitti. döndüm" dedi.

bir keş. bir ayyaş. genel anlamda tam bir junkie. 30 yaşında henüz. onunla ve seçil'le beraber amfetamin takıldığım dönemler geldi aklıma o an. manisa yolu. 5 yıl önce. 6 yıl önce, tanıştırıldık onunla, şu an ankara’da kafayı yemekle meşgul olan seçil adında bir dostum "bu herif seninle tanışmak istiyor" demişti bana.

aman Allah'ım, son bir senede ne çok duydum bu kelimeyi. tanış. tanışıklık. tanıştırılmak. "seni biriyle tanıştırcam." "seninle tanışmak isteyen biri var." "seninle tanışmak istiyorum.” sikmişim… neyse... her anlamda sikilmişim aslında, ama bunun farkına varmam zaman aldı ve sikildiğimin farkına vardığımda çoktan içime boşalmışlardı bile, tümden, tüm dünya. çok fazla uğraşıyorlar benimle. mesela şimdi de af çıkardılar, bok var diye yani, iki yıllık bir okula, 4 senemi harcadım. ne saçma bir hayat! ama en sonunda kazanan ben olucam, bundan eminim. hala umut var.. bok var!

şifonu çekti idil. çıktı. yalın ayak. harikulede yeşil ojeler sürmüş ayak parmaklarına. "içeri geçsene, neden ayakta dikiliyorsun" dedi bana.
"hangi kapı" dedim. 3 kapı vardı, biri yatak odası, biri mutfak, biri oturma odası. bi de tuvaletin kapısı. bir de çıkış kapısı. etti beş kapı. beş kapı arasında sıkışıp kalmıştım anlayacağınız. midem bulanıyordu. kusmak istemiyordum. "genç zenci, sakin ol."

ama oldu işte. çıkardım ne varsa. hole. "önemli değil" dedi idil, “ben temizlerim onu, sen içeri geç, şu kapı."

içeri geçtim. müzik sesi geliyordu. açık kalmıştı teyp. gravediggaz çalıyordu. "bu grubu biliyor musun?" dedi bana idil.
"bronx'lu rap gruplarının çoğunu bilirim" demiştim ona, neden öyle söylediğimi bilmiyorum, "bilen adam"ı oynamaktan ve dahası her şeyi bilen tiplerden nefret ederim. kötü bir izlenim yarattım onun üzerinde. ki ilk anda zaten içine etmiştim her şeyin orta yere kusmakla. ama umurumda da değildi açıkçası.. hatunların biri gelip biri giderken izmir’e, ben gitmek istiyordum izmir’den başka bir yere.. aşk iş ev - zihin halim.

refik bana "döndüm" demişti, alsancakta karşılaştığımız gün. hollanda'ya gitmiş, bir süre takılmış ve dönmüştü. takı yapıp satıyordu gene, eskisi gibi yani. 6 sene önceydi bu. seçil,
"biri seninle tanışmak istiyor" demişti 6 sene önce.
"nası yani" demiştim.
"ona senden bahsettim ve seni ilginç buldu."
"senin tuhaf bulman gibi yani" dedim seçil'e. çünkü daha öncesinde  "çok tuhaf bir herifsin sen" demişti bana seçil.. ah, evet, iyicene içine ettim öykünün. ama napabilirim? size sarhoşum demiştim. refik'le beraber o'nun takı tezgahına gittik. bu arada, 6 sene sonrasına geçiş yaptım yine. neyse..

iki hatun vardı tezgahta. idil ve cansu. "bu girdap" demişti refik, çook eski bir dostumdur, yolda karşılaştık". 'rastlantısal bir düzüşme faslı' koyabilirim bu öykümün adını, şimdi aklıma geldi. iyi fikir... ama henüz kimseyle düzüşmedik çok şükür. ne diyordum. bi süre takıldık tezgahta, hava karardı, saat sekiz sıralarında idil, "biz eve gidelim girdap'la, siz sonra gelirsiniz" dedi refik'e. tezgahı gece 22'de kapatıyorlardı. ama tezgah refik'e aitti. ve bu iki hatun öğrenciydi, refik'te bunların yanına yamanmıştı, ne güzel bir hayat diye düşünmüştüm o an. eskişehirde bir, izmirde iki adet olmak üzere, toplam üç adet, benimle birlikte yaşamak isteyen hatun var, hemen şimdi olabilecek bir şey bu, eşyanı topla, evden çık, evlerine git, kapının zilini çal, ve ben geldim de, herhangi biri ile bunu yapabilirim, ama yapmıyorum, bekliyorum.

holde ayakta bekliyordum. idil şifonu çekti. dışarı çıktı. ben kustum. sonra içeri geçtim. o da arkamdan geldi, elinde bir şişe şarap ve iki bardak vardı, teyp açıktı, gravediggaz çalıyordu. harika diye düşündüm, sonunda benim gibi sıkı rap dinleyen bir hatun buldum siktiğimin izmir’inde. karşıma oturdu. "bu herifin vokali hasta ediyor beni" dedi rza'yı kast ederek, "çok sakin.” durdu, gözlerime baktı, "sende çok sakin takılıyorsun" dedi, "çok hoş". bişey demedim. konuştu. dinledim. kısa cevaplar verdim. çok sorunluydu açıkçası ve gerçek anlamda etkilendiğimi itiraf etmeliyim bazı noktalarında.

"yeşil. güzel." dedim.
"beğenmene sevindim."
"neden?"
"bilmem.. her renk ojem var. oje manyağıyım ben."
"asiton getirsene"
"napıcaksın"
"getir, tüm ojelerini de getir."

gidiyor, ve geliyor. gelip karşıma oturuyor.. çok yükseğiz. kendimizi bıraksak hemen sızacak bir halde.. ayağını uzatıyor, iki bacağımın arasında, kötü bi niyetim yok, sadece ojeyi çıkartıcam ayak parmaklarından, çıkartıyorum da, sonra getirdiği ojelere bakıyorum. tek tek sürüyorum, sol ayak baş parmağına. sürüyorum, şöyle bir bakıyorum, "yok bu olmadı" deyip çıkartıyorum, sürüyorum, yok bu da olmadı, çıkar, en sonunda yeşilde karar kılıyorum ve "al diyorum, yeşil iyi, bunu sür."
"yeşildi zaten" diyor.
"ne yeşildi"
"sen tüm parmaklarımdan çıkarmadan önceki hali."
"sikmişim parmaklarını. tekrar sür o zaman."

oje sürme demeye çalıştığımı nasıl anlayamadı acaba? tüm renkleri denedim halbuki başa dönene kadar. bu arada şimşek çakıyor. yağmur. boşanan yağmur. ağlamaya başlıyor bu kez de. manik depresif bişi olabilir mi bu kızcağız? hiç başıma gelmedi. bilemiyorum. benim zaman zaman paranoyaklaştığım su götürmez tabii, o ayrı mesele.

bir buçuk saat sonra kapının zili çaldı. refik ve cansu geldi yanlarında bir de şair getirdiler, pazarda satılıyormuş, alıp getirmişler bi tane.. adını unuttum şair olan herifin. "bir tane şiir kitabım yayınlandı" dedi bana, "öykülerin derinliksiz", diyor.
"farkındayım" diyorum.
"ve aynı zamanda çok basit konular."
"bok gibi yazdığımı söylüyorsun yani" diyorum gülerek, son derece sakinim.
"yok hayır öyle demek istemedim" diyor utanarak.
"diyebilirsin" diyorum, "çekinme, kimse beğenmek zorunda değil. bense senin şiirlerini çok derin buldum mesela, hiç bi sik anlayamadım. kafam iyi diyedir belki, bilemiyorum. boşversene. iyi bi adamsın sen, beni asıl sinir eden beğenmedikleri halde beğenmiş gibi yapanlar". o da gülmeye başlıyor.
"seni sevdim" diyor. kötü bir şair ama iyi bir insan diye geçiriyorum içimden..

ertesi gün sabahın köründe kalkıyoruz. sanıyorum saat altı. iki hatun da akşamdan kalma bir halde okula gidiyor. ne biçim bir hayat diyorum kendi kendime. buraya yerleşebilir ve hayatımın sonuna kadar takı satıp içki içip idil'le düzüşebilirim. bir sevgili mi? ama bunun olamayacağı açık... asla olmadı zaten. sürekli bir engel vardı, kendini birine saklama arzusu muydu  bilemiyorum, ya da yakında gidecek oldukları için miydi bu istençsizlik onu da bilemiyorum.. ben de refik'le beraber takı yapmaya başlamıştım, sabahın yedisinde. aklıma, bir zamanlar takı yapıp dikiş tutturamadığım zamanlar geldi o an. özlem'le beraber, ege üniversitesi kampüsündeydik, kendinizden 3 yaş büyük bir hatunla takılınca, içinizi acayip bir his kaplıyor. üstelik onun size “sana aşık olabilirim” demesi daha da ilginç kılıyor işi. ki o bile, bir süre sonra başka birine aşık olup terk ediyor şehri.. ve her şeye rağmen, hiç iş yapmayan tezgahımız, sürekli geç kaldığımız dersler ve etraftaki binlerce asık surata rağmen gülebiliyoruz sabahın dokuzunda o kampüste. ve sonrasında bir sabah, "ben birine aşık oldum galiba" diyor, söz konusu olan siz değilsiniz, başka biri. pufff. sihirbazlık gösterisi.. önce, seninledir, ertesi gun diğeriyle. anlıyorsunuz ya?

"ex'i bırakmak zorundasın" diyorum ona her sabah. sürekli ex atıyor. parayı nerden bulduğu hakkında hiç bir fikrim yok. intihar ediyor sonra bir sabah.
takı tezgahındayız, kimse bizden bir şey satın almıyor, (bugüne kadar bu tip bi kaç tezhahım oldu, eski kitapçılık, cd, takı, bok, amcık, ama hiç biri tutmadı) sonra, bir gün, sabah, güneşin hayatta kalmamız konusunda bize telkinde bulunduğu bir sırada gülerek geliyor ve "ben az önce tuvalette naptım bil bakalım" diyor.
"ne?" diyorum.
"bil."

bi çok şey söylüyorum ama bilemiyorum. sonra o yavaş yavaş kötüleşiyor. ve "intihar ettim" diyor, "az önce, ben bunu yapmıştım tuvalette, bilemedin.. ehehe" hala gülüyor bunu söylerken. sonra hastaneye götürüyorum onu. beş sene önce, iki ay boyunca beraber olduğum nesli tükenmek üzere olan harikulade bir canlı türü. adı özlem.

ve beş sene sonra. değişen hiç bişi yok.. hala sarhoşum. ve sürekli sarhoş kalmaya dair kendi kendime söz verdim. bu sözümü tutmama engel olan tek şey parasızlık. "sen evlenilebilecek türde bir herif değilsin" demişti bana grunge grubunun vokalisti, "ama dilersen, istediğin kadar kalabilirsin evimde." taşak. ve sonu iyi bağladım galiba. taşak.

ve. dahası.

hemen şu köşede ölümü görebiliyorum, benim içim geldi.. dünyam dört duvardan ibaret bu aralar.. intihar intihar intihar. zihin halim. [ şubat 2005 ]

23 Kasım 2004

erkekler tuvaleti

erkekler tuvaleti

sevgilimle barda oturuyorduk. bir mini etek vardı onda ve göğüslerini oldukça ele veren bir body. hiçbir şey yapmıyorduk, içmek dışında... konuşmuyorduk bile. hayır, küs değildik birbirimize ama durmadan konuşuyor da değildik. sustuğumuz zamanlar da oluyordu.

karşıdaki masada tek başına içen bir eleman sürekli yanımdaki hatuna bakıyordu ve ben sadece bekliyordum, hiçbir şey yapmadan, buna gerek de yoktu zaten. bir süre sonra, karşıdaki adam masama yaklaştı, bir makas aldı yanımdaki hatundan ve “n’aber fıstık?” dedi, bunu söylerken bana pis pis sırıtıyordu ve bardaki herkes bunu görüyordu. hiçbir şey yapmadan bekliyorduk. adam daha sonra tuvalete gitti. yanımdaki hatun da öyle ve bir arkadaşım yanıma gelerek

“neden bunu yapmasına izin veriyorsun?” dedi bana.

“neyi?” dedim.

“herif, kızına resmen asılıyor” dedi.

“hey, hey” dedim, “laflarına dikkat et, o bana ait değil, benim kızım ya da kadınım değil o”.

“öyle mi?” dedi, “ama buradan bakınca hiç de öyle görünmüyor, sevgili gibisiniz”.

“elbette öyleyiz” dedim, “ama o bana ait değil, ben de ona. sahibi değilim yani onun. istediği her şeyi yapabilir, onu kısıtlayamam ama sevmediğim bir davranışı varsa, bunu kendisine söyler ve bitiririm işi. değiştirmeye çalışmıyorum. istediğim ruh özünde yoksa sonradan eklenmesi bir boka yaramaz”.

“ama” dedi, “sen beni anlamıyorsun, adam resmen kıza asılıyor ve kız da bundan rahatsız oluyor, hiçbir şey yapmayacak mısın?”

“o kendini koruyabilir” dedim, “bu benden önce de böyleydi, şimdi de böyle. onu severek zayıflatıyor değilim. hatırlıyorsun geçen seneki kavgayı. hem bir de şu var, ben onun heriften hoşlanıp benden vazgeçmeyeceğini nereden bileyim? belki de o adama aşık oldu ve benim onu sahiplenmem her şeyi altüst edecek. hem kendini savunamazsa bana söyler. hatta söylemesine gerek kalmaz, ben bunu anlarım zaten ve devreye girerim. konuşmadan anlaşabiliyoruz, endişelenme”.

iki dakika sonra sevgilim yanıma oturdu.

    “nasılsın?” dedim, “oldukça iyi” dedi, “ama pisuvara yazık oldu”.

bir iki dakika daha geçti. pezevenk çocuğu yüzü dağılmış bir şekilde bardan çıkıyordu. üstelik başı öne eğik. erkekler tuvaletinde bir kadından dayak yemiş ve bunu tuvaletteki diğer tüm erkekler izlemişti. böyle bir şeydi işte. her an terk edilebilirdim yine de paranoya yapmıyordum. en ufak bir belirsizlik yoktu, o benimleydi ve bunu kanıtlamak için erkekler tuvaletinde olmam gerekmiyordu.

23.10.2004 - 01:05 ]

22 Kasım 2004

isimsiz – 2

isimsiz – 2

orta okuldaydım. 3. sınıfta. kimseyle konuşmuyordum, çünkü konuşmaya çalıştığım zaman harfler boğazıma takılıp kalır, ne dediğim anlaşılmaz ve karşımdaki insan genellikle gülerdi buna, ya da sorduğu soruyu geri alırdı, bazılarının cümlelerimi tamamladığı da oluyordu, en nefret ettiğim şey de, “istersen yaz” denilmesiydi, “istersen yaz denilmesinden nefret ediyorum” demek isterdim ama çıkmazdı işte harfler. kekemeydim ve bu nedenle de susuyordum hep. o zamanlar çok düşünüyordum insanların benim hakkımda ne düşündüğünü, hatta davranışlarımı bile bunun belirlediğini söyleyebilirim – sadece o dönemler için. yok hayır, öfkelendiğim zaman başka, o zaman kelimeler ardı ardına dökülürdü ve bu da insanların beni inandırıcı bulmamasına yol açardı. sözlüye kaldırılmıyordum mesela, hem zaten böyle bir risk ile karşı karşıya olduğum zamanlar okulu ekiyordum. o zamanlar, bir icat çıkmıştı başıma, bir hoca, sanırım sosyal bilgisi dersiydi, hoca bizi beşerli gruplara böldü ve her hafta bir grup verilen konuya hazırlanıp geliyor, konuyu hoca yerine o grup sırayla anlatıyordu. benim grubumdaki en çalışkan olan tip bana bir konu verdi, ve ben, anlatma sırası bizim gruba geldiğinde dersi ektim, ilk devamsızlığımı da o gün yapmış oldum, ve sonrası da devam işte, hatta peşpeşe okulu ektiğim zamanlar oldu, lisede bazı zamanlar 1 hafta boyunca okula gitmediğim olurdu ve ertesi hafta tüm arkadaşlarıma ayrı ayrı cevap verirdim, “merak ettik seni” derlerdi, “hasta mıydın?”. Ortadan kaybolmak gibisi yoktu. hala bazı zamanlar ortadan kaybolurum… ve eğer gene intihar etmeyi başaramamışsam, aynı soruları duyarım, “merak ettik seni”. Neden merak edilirki bir insan. kimseye yaşadığımı ispatlamak ve nasıl olduğumu açıklamak zorunda değilim, bunu kafanıza sokun! telefon kapalı ise ve çalan zil sonucunda açılmıyorsa kapı, üstelik  perdeler örtük ve hatta ev telefonunun kablosu sökükse, sadece bekleyin, gürültü çıkarmadan, eğer hayatta isem, mutlaka geri döner ve size “merhaba” derim. ama çoğu zaman hayatta olmamayı yeğliyorum…

Orta okulun son senesinde, bir hatun, yan sınıftan biri ile çıkmaya başladı. bütün okul biliyordu bunu, müdüre kadar herkes derya ile ilhan’ın sevgili olduğunu öğrendi, 14 yaşındaydı derya, ilhan ise 13. ikisi de orta 3’te idi, ve teneffüste elele geziyorlar, hatta okul çıkışı birbirlerini bekliyorlardı. bir gün, veli toplantısından sonra annem eve geldi ve bana bunu anlattı, sınıf öğretmenimiz, toplantıda bunu söylemişti alenen, kızlarınıza dikkat edin diye de bitirmişti lafını, etek boylarına dikkat edin. henüz orta üçteydik ve meraklıydık diz altınıza bile! oysa yan sırada oturan canan dizinden yukarısını da gösteriyordu bize, bunu bilerek yaptığını sanmıyorum, ama sıra arkadaşım hasan dürtüyordu beni bazen, ve kafamı çevirince, merak ediyordum daha yukarlarını… herkes böyle zamanlardan sonra evde napıldığını bilir, utanılıcak bir şey değil bu… saklamayın artık.

Ben de 13 yaşındaydım o zamanlar ve henüz kimseye aşık olmamıştım, bu aniden gelişti. neyse, bir gün matematik dersinde, hoca bir soru sordu ve ekledi, “bilenin sözlü notu beş olucak”, bize anlatmadığı bir konudandı soru ve pekala mantığımı kullanarak çözebilirdim, çözdüm de zaten. ama bunu turgay dışında kimseye söylemedim, çünkü matematik hocası şöyle bir şey de eklemişti sorunun ardından, “sözlüden beş vermem için, tahtaya çıkıp, yaptığınız işlemi anlatıcaksınız”, anlatmak mı, ben mi? Bu halimle üstelik, ve üstüne üstlük 50 kişinin karşısında… hoca şöyle bir şey söyledi beş dakika sonra, “1 dakika daha size”, ve 1 dakika sonra kimseden ses çıkmayınca, işlemi tahtada yaptı kendi, defterime baktım, az önce karaladığım şey ile hocanın tahtada karaladığı şey aynıydı, sınıfta benden başka kaçık var mıydı bilmiyorum ama ben sözlüden beş almayı ıskalamış ve orta ile geçmiştim o dersten. bazen süküt altın değildir…

Arka sırada derya otuyordu, bazen konuşmaya çalışıyordu benimle ama ben hiç bir sorusunu cevaplayamıyordum, ve bir gün bütün okul çalkalandı, derya ile ilhan ayrılmıştı… herkes bunu konuşuyordu, gerçek miydi değil miydi? Artık teneffüslerde yanyana gelmiyorlar, okul çıkışı hemen eve gidiyorlardı tek başlarına. bu olaydan 2 hafta sonra, tenefüste, ben canan’ın bacaklarına bakarken, hasan geldi ve kulağıma şunu dedi, “derya seninle çıkmak istiyormuş, ne diyorsun?”, kızlardan korkuyordum, bunu net olarak itiraf ediyorum işte, nedenini bilmiyordum, ama korkuyordum, bu korku bir vampirin yada kurtadamın verdiği korkuya benzemiyordu, beni korkutan şey kekeme oluşum, yani konuşamıyor olmamdı… ve hasan’a tek kelime söyledim, “bilmiyorum” ve bunu o kadar hızlı söyledim ki, hastalığım gafil avlandı ve hiç takılmadım. hasan arkaya giderek, derya ile konuşmaya başladı. bende ön sıradaki muhabbeti dinlemeye başladım, dün gece ki maçı tartışıyordu iki tip, ofsayt mıydı değil miydi? Ya da gerçekten ofsayttın ne demek olduğunu biliyorlar mıydı… her gün top alırdım, 4 kişi ile paramı birleştirip. ve hergün de patlardı top ve her teneffüs derse geç kalırdık, minyatür kale maç yapıyorduk, ve o gün, “bilmiyorum” cevabımdan sonra hasan tekrar geldi yanıma, “derya kesin bir cevap söylemeni istiyor” dedi, ve ben net olarak “hayır” dedim, oysa o gün, gerçekten evet demek istediğimi biliyordum, hatta şarkı söylemek istiyordum bazen, müzik dersine kaçık bir adam giriyor ve sırayla herkese şarkı söyletiyordu, 40 dakikada, en az 10 kişi şarkı söylüyordu, solo olarak… ve ben bu solo bokunu hiç deneyemedim, sıra bana gelince, hasan kalktı ve, “hocam, arkadaş konuşurken…” diye girdi söze, durumumu anlattı, ve hoca tamam dedi, ön sıradan devam etti olay. ve bir gün, beden dersinden sonra sınıfa girerken, canan beni kenara çekti ve dedi ki, “bence sen rol yapıyorsun, kekeme falan değilsin sen, sözlü olmamak için rol kesiyorsun”, o an, arkamdaki bina üzerime yıkıldı, donup kaldım öylece, tek bir harf çıkmadı cevap olarak, ağlamak istedim, bunu bile beceremedim! kaçıp saklanmalıydım hemen. ama gidebileceğim bir yer yoktu, tüm okul tanıyordu beni, okulun futbol takımında sağ bek oynuyordum ben, tüm okul biliyordu beni, maç yaparken kekelemiyordum, “pas ver”, “sola kaç”, “orta yap”, “adama bas”, hepsi takır takır çıkıyordu ağzımdan, hem de onca seyirciye rağmen… rol kesmiyordum, bunu defalarca söylemek istedim ona, “tamam bacaklarına bakıyorum ama herkes 13 yaşında bacaklara bakar, ama rol kesmiyorum!”, oysa tüm sınıf çoktan binaya girmiş ve beden hocası, ve aynı zamanda okul takımına beni alan tip seslendi, “sınıfta yoklama alıp serbest bırakıcam” dedi bana ve gene yoklama da benim adımı söylemedi, beni tanıyan hocalar zaten yoklama esnasında adımı okumazlardı, listede sıra bana gelince kafalarını kaldırıp sınıfta mıyım diye bakıyorlardı. ‘burda’ bile diyemiyordum çünkü!

Derya’ya, o ilhanla çıkarken, ondan öncesinde de, onu ret ettiğim dönemde de aşıktım. yani o yaşlarda aşk nasıl bişi ise, öyleydi bu his. ve bazen de şunu düşünüyordum, acaba sadece ilhanı kıskandırmak için mi bana çıkma teklif etti, ya da bu da hasan’ın bir şakası mıydı, ya da gerçekten derya da beni….” Hasan benimle dalga geçerdi bazen, şaka olarak, ve beni öfkelendirdiği zamanlarda olmuyor değildi, ama ilk o iletişim kurmuştu benimle, ve bana adımı sorduğunda ve ben bunu söyleyemediğimde, en ufak bir sırıtış bile yoktu yüzünde. içi dışı birdi, ve bu nedenle bazen bana kızardı, “ne biçim adamsın oğlum sen” derdi, “içinden ne geliyorsa onu söyle, bunu söylemen 10 dakika bile sürse, bırak karşındaki ne düşünürse düşünsün”. Oysa, lise 2’e kadar bunu başaramadım, ta ki, kafasındaki her şeyi tüm dünyaya haykıran, üstüne de, “fuck the world” adında bir şarkı yapan adamı duyana kadar. ve tabi daha sonra “Fuck All Y'all” da dedi.


Sınıf öğretmenimiz olan kadın, beşli grup anlatımından sonra yeni bir icat daha geliştirdi, yıl başında herkes bir kura çekicekti ve öncelikle herkesin adı küçük kağıtlara yazılmalıydı, yazıldı da ve kurayı çektim, bana kimin çıktığını kimseye söylememeliydim, bu önemli değil, ama sorun şu ki, sıran gelince tahtaya çıkıp sana kimin çıktığını söylemeli, sonrada hediyeni vermeliydin. kuraların üzerinden iki hafta geçti, ve yıl başından 2 gün önce, rehberlik dersine herkes hediyeleri ile geldi, derya tahtaya çıktı ve adımı söyledi, şok olmuştum, ve üstelik millet birbirine hediye verirken dikkatimi çeken şey de şuydu, erkekler erkeklere hediye verirken, ya da kızlar kızlara, yanaklarından öpüyorlardı birbirlerini, oysa bir kız bir erkeğe, ya da bir erkek bir kız hediye verirken sadece tokalaşıyorlardı. bana ferat çıkmıştı ve ben bunu ona söylemiştim daha önce, kuralı bozmuştum ama buna mecburdum, sınıftaki herkesin gözü üzerimdeyken tahtaya çıkıp da, “bana”, ferat”, “çıktı” evet bu üç kelime, söylemesi o kadar zor ki. ya o gün okulu ekicek, ya da önceden ferata durumu izah edip, bana sıra gelince hemen tahtaya çıkmasını sağlayacaktım, öyle de oldu ve bunun için her ikimiz de hocadan azar işittik. en çokta ben, sonuçta hata bendeydi. aslına bakarsanız, bir çok kişi zaten kime kimin çıktığını öğrenmişti bile, çünkü çocuklar sır saklamasını pek beceremezler, oysa hasan ve derya şu sırrı uzun bir süre sakladı. hasan’a ben çıkmıştım ve onlar değişmişlerdi kuralarını, derya tahtaya çıktı ve adımı söyledi, ve hediyesini verdi, üstelikte beni yanaklarımdan öptü. tüm sınıf alkışladı bunu, bizim dışımızda diğer tüm birbirine çıkan kız ve erkekler tokalaşmakla yetindi. cesur bi kızdı zaten o, ama bana göre değildi, bunu daha sonra fark edebildim. genelde, eğer yüzeysel bir aşk yaşıyorsanız, kendinizi budarsınız, karşınızdakini de. ve sonuçta her iki tarafta, aşık oldukları yüze, istedikleri ruhu giydirip öyle evlenirler.  bu nedenle, kısa bir süre öncesine kadar, son dönemde bir hayli yaygın olan sanal aşklara, ve onların evlilikle bitmesine olumlu bakıyordum. oysa bir gün maillerime bakmak için nete girdim, ve sikik yahoo açılana kadar yan masadaki elemanı kestim… inbox’unda, tam 5 adet farklı hatundan, (en azından farklı hatun isimlerinden) mail olduğunu gördüm. izledim onu, ben herkesi izlerim, çünkü yazar olmaya çalışıyorum, bazıları yazar oldular bile ve şimdi daha çok zengin olmak için kapandıkları köşklerinde hiç bi sik yazamıyorlar… tip, yani yan masada ki, maillerini cevaplıyordu, bir tek yahoo açıktı ekranında, ve size yemin edebilirim, 3 saat sürdü beş adet maili cevaplaması. şöyle oldu, ben yarım saat nete girdim, kendi maillerimi cevapladım ve çıktım, bu esnada tip ilk maili cevaplamakla meşguldü, uzun yazmıyordu, alt tarafı yaptığı şey şuydu, hatun demiştiki, “merhaba, naber? Okuyup okumadığımı sormuşsun, ben adana da okuyorum, haftaya açılıyor okul, yarın ankaradan adanaya gitmek için yola çıkıcam, umarım iyisindir, kendine iyi bak”, ve tip bunun karşılığında, “meraba, ben adanaya da gelebilirim aslında” diye başlayan ve 2 cümle sonrasında, “görüşmek üzere” ile biten bir mail yazıyordu, toplam 3 cümle. abartmıyorum, gerçekten 3 saat. yarım saat sonra, tip hala ilk mailine çeki düzen vermekle meşgulken, netten çıkıp, 2 saat sonra bana gelen 2 çağrı nedeni ile tekrar nete girdim, ve aynı masaya gittim, tip hala ordaydı ve 4. maile kısa bir cevap yazmakla meşguldü, yazıyor, siliyor, tekrar yazıyor, tekrar siliyor ve bir türlü emin olamıyordu hangi kelimelerin karşı tarafı etkileyebileceğinden. ince eleyip sık dokumak bana göre değil, işte orta 3teki ben ile üniversiteden şutlanmış ben arasındaki en belirgin fark. bu arada, üniversitedeki ilk yılımda, hocaya karşılık verdiğim için, sanırım 4 kez dersten atılmıştım… artık her zaman her yerde, eğer konuşmak istiyorsam, konuşurum. bir diğer farkta, evet canan’ın bacakları güzeldi, ama artık çırılçıplak da gelseniz üzerime, etkileyebileceğinizi sanmıyorum… bu nedenle, lütfen başka bir yol dene! (İşte bazen böyle tek bir kişiye ithafen kurduğum bir cümle ile de bitirebiliyorum öyküyü, çok tuhaf, ama üstüne alınan birileri olmalı) [ 22.10.2004 – 02:15 ]

1 Kasım 2004

siyah - kırmızı - mavi

orada öylece duruyordu işte, en arka koltukta. birini beklediği açıktı. ama niye beklediğini kestirmek güçtü. her dakika derin bir nefes alıyor ve iri göğüslerini daha da şişiriyordu, sonra aldığı nefesi geri verip gözlerini kısa bir süreliğine kapatıyordu. yorgundu, uyumak istiyordu, onu orada öylece bıraksam ve çıkıp gitsem, sabah onu arka koltuğa kıvrılmış uyurken bulabilirdim, ama yapmadım bunu, otobüsün şoför koltuğundan kalkıp, arkaya doğru yürüdüm ve “iyi geceler” dedim, “burası son durak ve son seferimi yaptım, artık arabayı kapatıp gitmem gerekiyor”
“üzgünüm” dedi, “farkında değildim arabanın gitmediğinin, demek durdu ha?”
“sürekli gidemeyeceği açık” dedim, “ama yürüyebiliriz, ne dersin?”
“olabilir” dedi, “peki ama insan sürekli yürüyebilir mi? neyse, deneyelim”

ve ayağa kalkmaya çalıştı, bana tutunarak, ve yürüyorduk işte sonuçta, 5 dakikadır yürüyorduk -arada bir bok kokan denizin dibindeki çimenleri ezerek. başını omzuma dayamış ve elini belime atmıştı, onu taşıyor gibiydim, ama sorun yoktu, taşıyabildiğim kadar taşımaya razıydım, ya düşecek ya da pes edecek ve bir banka oturacaktık, ama bir karar alınması için ses çıkarmak gerekiyordu.

“oturalım mı şu banka” gibi, ya da “bu geceyi çimlerde geçirelim mi ne dersin” gibi, ama sesim çıkmıyordu, her dakika göğüsleri daha da büyüyor ve sonra tekrar iniyor, ve gözleri daha uzun süre kapalı kalıp, tekrar açılıyordu.

“yoruldun mu” dedim,
“çok uzun süre önce yorulmuştum” dedi, “tekrar yorulmak için dinlenmek şart” banklar fena fikir değildi, ya da çimenler, ya da ev. ama sorunun ney olduğunu bilmiyor ve ses çıkartamıyordum, gözlerini arada bir yumuyor, ve bir süre açmıyordu işte, eğer yürümüyor olsaydık öldüğünü düşünürdüm, ama hayır, ölseydi yürüyemezdi ve belki de yaşamıyordu da, sadece gidiyordu, nereye veya kime olduğunu bilmeden… ya da kaçıyordu, birinden, kaçmıştı ve kaçmaya devam ediyordu.

“şimdi yoruldun mu peki” dedim,
“dinlenmeye ne dersin” dedi gülerek ve elini belimden çekip, kafasını da omzumdan kaldırarak benden ayrıldı, sanki etimden bir parça kopuyormuş gibi hissettim, bedeninin ruhuma değen kısımları uzaklaşırken benden… ve gidip yanına oturdum.. saat gecenin biriydi ve bugüne kadar, gecenin bu saatinde dünyanın bu noktasına kimse ayak basmamıştı belki de… 

ben yanına oturunca, dizlerime yattı ve “uyumak istiyorum” dedi, “hepsi bu, sadece uyumak, sana güvenebilir miyim?”
“evim var” dedim, “bu iş için bir evim var, uyumak için, yanlış anlama, uyursun, hepsi bu, sadece uyuruz, günlerce uyuruz, haftalarca uyuruz, aylarca, yıllarca… ölene dek uyuruz, ne dersin?”
“soba?”
“soba da var”
“peki ya halı, yastık, yorgan, kanepe, duvar”
“normal bir ev işte” dedim
“senden başka kimse var mı evde” dedi

“çoğunlukla ben bile olmuyorum” cevabını verdim ve o an bi' şey oldu, kendini bıraktı, nefes alış verişleri normale döndü, zaten hep normaldi, sadece o her dakika derin bir nefes alıyordu, sanki ciğerleri onu kandırıyormuş gibi, iç organlarına bile güvenmiyordu, güvenebileceği hiçbir şey kalmamıştı. ve gözleri, evet, göz kapaklarının arkasında uzun bir süre huzurlu bir şekilde saklandı onlar… ne her dakika olan derin nefes alışverişi, ne de arada bir kapalı kalıp, sonrasında korkuyla açılan göz kapakları… ölmüş olamazdı, sadece uyuyordu, hala ruhunu hissedebiliyordum çünkü, onun içinde, içeride bir yerlerde, saklanıp kalmıştı, ya da daha önce hiç kimse fark etmemişti bir ruh taşıdığını, ama taşıyordu işte, ve sırf bu nedenle, yaşamak bu kadar zordu onun için… ve beklemek istedim, ta ki denizdeki dalgaları görebilene dek beklemek istedim, gökyüzü siyahtan kırmızıya, sonrasında da maviye dönüşene dek beklemek istedim - uyumadan. farkında mısınız? havanın aydınlanışı mucizevi bir şeydir, siyah, kırmızı, ve mavi.. ama tüm bu dönüşüm esnasında, bir yerlerde bir mor saklanıyor gibi, bu renk karışımları sanki O’nu vericekmiş gibi, ama vermedi, bir ara dalmıştım, ve gözlerimi açtığımda, O’nun haklı olduğunu anladım, hiç kimse güvenilir değildi, ve o -her nasılsa- bana güvenip, gözlerini kapatmış, ve kendini bırakmıştı… adını bilmiyordum, ona çeşitli isimlerde seslendim, ve birkaç güzel sıfat, mucizevi, esrarlı, ve harikulade. ama yine de, kaybetmiştim işte, orada öylece yatıyordu ve bir daha gözlerini açmayacaktı. tuhaf olansa, rüzgarın sert oluşuna rağmen, gözlerinin dışında eteklerinin de hiç açılmayışıydı –elbiseleri bile ölmüştü belkide. öylece bekledim, ta ki, tekrar hava kararana, ve O, o karanlıktan sağ çıkıncaya kadar... kim nasıl ölürdü, nasıl fark etmedim, bilmiyorum. siyah.. kırmızı.. ve mavi.. arada, bir mor gözden kaçmıştı işte –belki beş saniye belki de beş dakika uyuyakaldığım için. [ 01.11.2004 – 00:35 ]

14 Ekim 2004

isimsiz - 4

isimsiz – 4

okul da ki son senemdi, ve hâlâ 1. sınıftaydım.. yani atılmak üzereydim, salı günkü menü şöyleydi; sabahtan ilk iki ders tarih ve sonraki iki ders boş ve ondan sonra öğle tatili, ve bir ders daha boş, ardından 3 ders statik.. 10:20’de bitiyordu ilk 2 ders, yani ilk iki dersi atlattıktan sonrasında, saat 14:40’a kadar beklemem gerekiyordu.. lanet olası salı günlerimin lanet olası 5 saat yirmi dakikasını nasıl geçirebileceğimi hala çözebilmiş değildim ve okulun açıldığı 5 hafta olmasına rağmen hâlâ statik dersine girmeyi başaramamıştım.. bu dersten 4 hafta devamsızlık hakkım vardı, ilk haftayı saymazsak, bu son şansım demekti ve bundan sonra da o dersi aksatmamalıydım.. o gün sekiz buçukta uyandım, erken uyanıp kahvaltı etmeyi bünyem kaldırmıyor, kusabiliyorum, bu nedenle bir bardak çay faslı sonrasında yola çıktım.. otobüs beklemek, binmek, inmek, biraz yürümek, kapıdaki görevliye öğrenci kartını kaybettiğini tekrar tekrar anlatabilme faslı ve blok yapılan ilk iki derse giriş.. buraya kadar sorun yok.. ama dersin blok yapılması nedeni ile katlanılması gereken fazladan bir 10 dakikam daha var.. hoca çıkabilirsiniz dedi ve defterimi katlayıp, kalemi de cebime atıp tuvalete gittim.. okulda kıdemliydim ve benim dönemimden herkes ya okulu bırakmış ya da mezun olmuştu, sanırım 6 kişi kalmıştık 2000 yılında giriş yapanlar olarak.. benim 2 devrem sonrası olan bi tip arkamdan geldi ve, "statiğe giricek misin" dedi, onunla takılıyordum bazı zamanlar.. "bilmiyorum" dedim, "deneyeceğim". dışarı çıkıp, okulun içindeki bir kafeye gittik.. oturduk.. bu okul derste olmadığım zamanlar,  derste olduğum zamanlara göre ruhumu daha çok sikiyordu, en azından hocaların yanında bu tipler ses çıkarmıyordu, ve ses çıkarmadıkları zaman onlara katlanması daha kolaydı.. 4 senedir geçip giden tiplere bakıyor ve yerimde sayıyordum, “istikrar” demişti geçen sene bana bir hatun, “hâlâ 1. Sınıfta mısın sen?” dedi, “evet”, dedim, “istikrarlısın” dedi gülerek.. ben gülmemiştim ve bu nedenle yüzü asılmıştı, insanları gerçekten anlayamıyordum, karşılarındaki insan beklediğin tepkiyi vermediklerinde bozuluyorlardı bu duruma.. her şey karşılıklıydı.. ve sanırım 4500 kişi içinde, en çok dikkat çeken 2 kişi, ben ve oğuzdu. Çünkü koskoca kampüste, hiç kimsenin hiçbir zaman oturmadığı bir yere oturuyorduk, merkez kafenin merdivenlerine.. ve beni istikrarlı bulan hatun bir keresinde 5 basamaklı o merdivenlerden geçip kafeye girerken bize 100binlira attı, dilenci gibi görünüyorsunuz dedi, ne bu haliniz, “zamanın geçmesini bekliyoruz” dedim.. ama o gün dersten çıktıktan sonra merdivene değil, bir masaya geçtik.. biz otururken oğuzun bir arkadaşı geldi, daha sonra başka bir arkadaşı, ve bir tane daha.. susup onların muhabbetini dinlemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.. konuştular, konuştular, konuştular ve ardından idil bana dönüp, "neden konuş muyorsun" dedi, "üzerine söz söyleyebileceğim bir şey yok ortada" dedim, "ooo" dedi, hepsi de buydu.. ardından bu 4 sınıf arkadaşı sınıflarına gitti ve oğuz ile tekrar gelip geçen tiplere bakmaya başladık.. "ne düşünüyorsun" dedi, "gözleri güzel" dedim, "2 gündür öğlen tatillerinde karşılaşıyorum onunla ve beni kesiyor" dedi, zaten ona göre herkes onu kesiyordu.. deniz adında bir hatun okuyordu müzik bölümünde, saçları kızıldı, "sürekli bana bakıyor" demişti oğuz, "e bana da bakıyor" demiştim ve o gün yanımızda olan oktay, "herkese bakıyor o" dedi, "ama sevgilisi var, bizim ordan otobüse biniyor sabahları". benim umrumda bile değildi ancak oğuz üzüldü, bir sevgili istiyordu o, ve bir de müzik grubunun bir üyesi olmak, ve birde tyler durden olmak, ve birde, ımm - her şey olmak istiyordu aslında ve ona kimsenin "hiçbir şey değilsin" diyerek bir iyilik yaptığı yoktu..

"baterist arıyorum" dedi bana,
"sen ne çalıyorsun ki?" dedim
"gitar", dedi
"hmm, bundan haberim yoktu",
"lise 3’ten beri bir grubum vardı, 2 ay önce dağıldı, şimdi tekrardan toparlamak istiyorum yeni bir grup",
"adı neydi grubunuzun, belki duymuşumdur",
"yok biz bir yerde çalmıyorduk, sen duymamışındır".

elbette duymadım göt, 2 senedir tanıyorum seni ve hiç bahsi geçmedi bunun! her gün yeni bir fikir ile çıkıyordu karşıma ve eğer yalanını açığa vurursanız, o halde beyniniz yarım saatlik bir ispat seremonisini dinlemek ile geçerdi, kurtuluş yoktu, inanmış gibi görünmek dışında, ben inanmış gibi görünmüyordum ama ses de çıkarmıyordum.. hayatım boyunca çekmişimdir bu tip insanları üzerime; sinek ve bok?  bu çocuk yalan söylediği zamanlar canım sıkılıyordu, ve iki yüzlünün biriydi, tamam, pekala, ama en azından fikirleri vardı onun, diğerleri gibi bu kafese sıkışıp kalmamıştı.. sabah siz gözlerinizi açık tutmaya çalışırken o gayet uyanık bir şekilde okula gelir ve “hey hey otobüste aklıma bir şey geldi” diye başlardı yeni ve saçma projesini anlatmaya, kaçıp kurtulmak istiyordu ama sadece bunu istemekle yetiniyordu, gücü yoktu çok uzağa adım atabilmeye.. ölmek istiyordu, hatta denemişti de bunu, hem de 2 kez, öyle diyordu. “gene intihar edicem, sadece uygun zamanı kolluyorum” demişti bana, ama söylediği her şeyi lafta kalıyordu.. ve lanet olası kafettonun lanet olası kapısının lanet olası merdivenlerine oturmuş, gelip geçeni kesiyorduk, geçen seneden beri hoşuma giden ancak bir sevgilisi olan hatunu gördüm tekrar, önümden geçip gitti.. doğru insan ile birlikte doğru zamanı da yakalamak gerekir dedim.. "ben masa altı yapçam" dedi oğuz, kalkıp içeri girdik ve bir şeyler satın alınan o büfenin altını derinlemesine görebilicek kadar uzaklıktaki bir masaya oturduk.. büfenin altına bakıyorduk, 3 adet bozukluk parlıyordu.. kaç para olduğunu bilmiyorduk, ama bir gevrek, belki de yanında bir çay, bir tanıdıkta bulursak, iki adet sigara edinmiş olucaktık.. kafeden bir şeyler satın alan öğrenciler, ceplerinden ya da cüzdanlarından para çıkartırken buraya düşürürler ve eğer düşen para yüzbinlira kadar yere eğilip almaya onlar için değmeyecek bir meblağ ise orada bırakırlardı.. her gün bi kaç adet bozukluk buluyorduk.. ve hemen harcıyorduk.. bu kez iki adet yüzlük ve bir adette ikiyüzellilik vardı.. oğuz yanıma geldi ve, "450 bin” dedi “bir çay ve gevreğe ne dersin?",
"bir şarkı ve bir çay" dedim,
"ne dinleyelim?",
 "ol dirty bastard - fantasy",

lanet olası müzik kutusundaki 500 şarkının arasındaki tek rap şarkısı buydu, 500de bir! iki yüzlüğü alete atıp şarkıyı seçti ve çay alıp yanıma geldi.. bir çay, ve müzik, hepsi bu.. oğuz çayı şekersiz içiyordu, ben ise iki adet küp şeker koyuyordum, ve tanıdık yoktu hiç, ve sigara da.. ve bardağın yarısına inince o, geri kalanına bir kaşık şeker atıp karıştırmak kaldı bana.. idil geldi, hani şu istikrar hatunu, ya da bize dilenci muamelesi yapan, ya da, “ooo” diyen, ya da benimle sevgili olmak isteyen, henüz bunu itiraf etmedi ve itiraf etmemesi daha iyi olur ikimiz içinde.. neyse neyse, yanımıza oturdu.. "sigara?" dedi, "elbette". çıkarıp uzattı..

“bu kez ortaya üzerine söz söyleyebileceğim bir konu at” dedim,
“nelerle ilgilenirsin” dedi,
“müzik”,
“ne dinlersin”,
“bi çok şey, mesela şu an çalan şeyi”,
“neee?”,
“şu an çalan şeyi biz attık”,
“ama bu rap” dedi yüzünü ekşiterek
“evet”.

Ve birkaç cümle sonra vakit doldu, derse gitmesi gerekiyordu.. “burda takılıyosanız öbür ders uğrarım” dedi ve gitti.. ardından oğuzun başka arkadaşları geldi, okulda popülaritesi olan bir kaç kişi, ve onunda popülaritesi olması gerekiyordu, en azından bunu olabilirdi o, popüler.. ve bekliyorduk, bir süre sonra canım sıkıldı ve “ben gidiyorum ya” dedim oğuza,
“nereye” dedi,
“eve”,
“ee devamsızlık? Kalırsın oğlum sınıfta, otur işte”,
“ne bileyim ya, 3 saat daha burada beklemek ve bunu dönem sonuna kadar sürdürmek, nası olsa en sonunda sikerim deyip ekicem, bare baştan hiç girmeyeyim..”,

bir diskman’im olsaydı, -tabi o zaman pil sorununu çözebileceğimi sanmıyordum-, ya da bir sınıfa girip okuyabileceğim bir kitap, beni 4 saat 20 dakika oyalayabilicek herhangi bir şey işte.. masada ki muhabbet, bir bilgisayar oyunu hakkındaydı, ve iyice sıkıldığım bir sırada masadan kalktım, binadan çıkıyordum ki, -siz şimdi arkamdan idil seslendi diyeceğimi düşünüyorsunuz, ama hayır, öyle bir şey olmadı- kapıdaki güvenlik görevlisi seslendi bana,

“meraba” dedim, elindeki öğrenci kartını bana doğru uzatarak,
“bu senin, öyle değil mi” dedi,
“aa, nerden buldunuz” dedim,
“bir öğrenci getirdi” dedi, “artık her sabah gösterebileceğin bir kartın var”.


Onunla daha önce tartışmıştım, kartımı kaybettim ve yenisini çıkarmak için uğraşmak zor geldi, otobüs şoförleri sormuyordu zaten, ve vapurda da sorun yoktu.. lanet olası metrodaki güvenlik görevlileri dışında hiç kimse, benim öğrenci olup olmadığımı merak etmiyordu, birde okulun girişindeki güvenlik görevlileri.. bilemiyorum, belki bir bankaya girersem, kapıdaki güvenlik görevlisi bana öğrenci kartı sorabilir.. üniforma giyen herkesin, ama herkezin, mevkiine göre bir takıntısı oluyor ne de olsa… ve her salı saatlerce beklemek dışında yapabileceğim başka bir şey de eve gidip öykü yazmaktı.. sonuç olarak ikisi de işime yaramıyordu.. ama en azından öykü yazarken eğleniyordum.. ve sanırım şu an derse girmek üzereler.. tekrar otobüse binip derse yetişebilirim, ama sorun bu değil sanırım, ve ne olduğunu asla anlayamazsınız.. ama bir insanın, t cetvelini görünce tüm bünyesi alt üst oluyorsa, ve yıllar sonra bile bu his geçmiyorsa, o halde beklemek ya da beklememek değildir problem, ki problem de yoktur aslında, öykü yazar ve gene de aç kalırsın.. sonuç olarak zaman geçmiştir.. öyle ya da böyle.. değişen bir şey olmaz… zaman daha hızlı veya daha yavaş geçecektir.. işte okulda ya da evde olmam arasında ki tek fark..  ve bir de, müzik dinleyebilmek için kutuya para atmam gerekmiyor -  en önemlisi de bu! [ 14.10.2004 – 22:45 ]

10 Ekim 2004

kolaj edebiyatı

     kolaj Edebiyatı

her şeyin saçma geldiği ve yok olmanın bile bir anlam ifade etmediği zamanlardan biriydi. iyi yazıyordum o aralar. iyi derken, çok yazıyordum demek istiyorum. ve para geliyordu işte bir şekilde, ve içiyordum. ve bir gece, ilahı çektim içime, bir süre sonra çenem uyuştu, ani oldu bu, hiç böyle olmamıştı, beynimin arka kısmı ağrıyordu, ve devam etti gece. gece hep devam eder zaten, ama bazen duvar saatinin akrebini izlemek gibi gelir size havanın aydınlanışı. elime kumandayı alıp 134 kanala teker teker ve birer saniye takılarak 2 dakika 14 saniye tükettim, bu iyi geldi ruhuma. izlenebilicek bir şey bulmak değildi niyetim, ki televizyonda kanal gezerken istediğim tek şey zaman geçirmektir, ne kadar çok kanal o kadar çok 1 saniye. ufak bir cd çalarım vardı. bir cd takılıydı,  sürekli dönüp duruyordu parçalar rastgele bir şekilde. o an krazy çalıyordu, ve gerçekten deli gibi hissediyordum. isteksiz bir şekilde alete uzanıp, bu şarkıyı kesintisiz çalması için gereken düğmeye bastım. ve bekledim. bunun kaçıncı olduğunu bilmiyordum ama sanırım gene yeniden başlayacaktım. "gene yeniden” başlamak üzere olan şeyin ne olduğundan daha çok bu iki kelimenin aynı anlama geldiği ve  arkaarkaya kullanmanın manasız olduğunu düşünenleri siklemiyordum. bir yere gittiğim yoktu ve biryerden de geliyor değildim, sadece bir format atıcaktım hayatıma o gece, hepsi bu. evet evet, çok klişe cümleler kullanıyorum, ama napabilirim? neyin klişeleştiğini belirleyen ben değilim, ben konuşurum, siz etiketlendirirsiniz, olay bundan ibaret. "sürrealist akımın öncülerinde olan" diye girer biri lafa, bir başkasının hayatıdır söz konusu olan ve herif çoktan yokolmuştur zaten. ben öldükten sonra hakkımda metiyeler düzülmesi kimin umrunda? benim değil. yaşayamadıktan sonra, napayım adımın anılmasını. hem herhangi bir akıma da ait değilim ki. neden gruplandırılıyoruz? O an tek istediğim krazy'yi dinlemekti, bu aptal düşüncelerle neden meşgul ediyordumki sikik beynimi. 2 dakika 14 saniye daha tüketmek için kumandayı elime almışken kapı çaldı. saate baktım, ikiyi on dört geçiyordu ve hava karanlıktı. toplarsam yedi ederdi, sadece aptal bir tesadüf dostum, kapıyı aç, sikmişim mucizeyi. "kim o", "Bana bi sigara uzat adamım!".[1] açtım kapıyı. içeri girdi. az önce benim oturduğum yere oturup öykülerimi aldı eline. cd dönmeye devam ediyordu, ve bende 96’da çarmığa gerilen siyah isa'ya bakıyordum uzaktan. evet, olabilir, neden olmasın, belkide gerçekten ölmemiştir.  elimdeki üçlüden derin bir nefes alıp ona uzattım, "Deli gibi hissetmeme neden oldular"[2] dedim. "geçen yıl zor bir yıldı ama hayat devam ediyor".[3] dedi. derin bir nefes. gözünü tekrar öykülere dikti ve ben ayağa kalkıp mutfağa gittim. Hennesey. ona ve bana. "benden çok sık söz ediyorsun" dedi bana, sende benden söz ediyor gibiydin dedim, her cümlen benim cümlem gibi, söylemek istediklerimi söylüyor, yapmak istediklerimi yapıyor ve yaşamak istediğim gibi yaşıyordun. - benim istediğim bu değildi dedi "tek isteğim, sevmediğim bu kıskanç korkak itlerin üzerine çıkmaktı"[4] geçen gün herifin teki ile senin hakkında söz ediyorduk dedim. ve bana ‘kendini boşu boşuna öldürttü o, susabilirdi, çok fazla işe burnunu soktu, aptalcaydı’ dedi dedim. bundan haberim yok dedi bana.
"herifin teki, 70lerin rock'ını dinliyormuş, benim 4 cd'mi hacıladı hatta, dinleyebileceği şeyler değil, ki bunun önemi de yok öyleleri için, bilirsin, ve daha bi ton ıvır zıvır, böcek öldürmeyip alkol kullanmayan ve et yemeyen insan türlerinden. ve birde devrimci, hayatını buna adamış, bu uğurda ölebilir. ve senin çok konuşarak hayatını mahvettiğini söylüyor, ve dünyayı değiştirmek istiyor,"
"değişmez. böyle kurulmuş işte"[5]
"hı hı" parmaklarımın arasında çıtır çıtır yanan tanrıya göz atıp, "Yeşil", dedim, "Zencinin hayal görmesine neden oldu". Hala onun bir halüsyünasyon olduğunu düşünüyordum.
"Niye ota sarılıp Tanrıya uçmak için dua ediyorsun"[6] dedi.
"Acıyı gidermesi için bir marihuana içiyorum ve uçmuş olmasaydım, belki de beynimi dağıtmayı denerdim"[7] dedim.
"rahatla” dedi “Gangster yaşamı faturaları öder"[8]
"Uzun bir yol katettim ama hala gidecek çok yolum var"[9] dedim,
"artık gitmeliyim" dedi.
"Hennesey'nin beşte birini içtin sağlıklı olduğunu sanmıyorum" dedim.
"kapalı bir tabut ve orda kimsecikler yok"[10] dedi. "yapman gerekeni yap,     Vahşileş, ama akıllı ol. Oyunu kurallarına göre oyna. Bazen karışık oluyo biliyorum. Ama oyunun kuralları seni kazandıracak, hergün.  Bu yılan ve sahtekarlara dikkat et,"[11]. Öğütlerin için teşekkür ederim demek istedim ama konuşmaya çalıştığımda çıkan şey buydu - tüm duyduğum buydu.
ve kapıyı açtı. çıktı. merdivenlerden aşağıya indiğini sanmıyorum, ayak sesi yoktu, görüntü de yok oldu. kapıyı örtüp içeri geçtim ve az önce bahsettiğim o zamanı atlattığımı farkettim. (“Gerçek arkadaşlar seni zor durumdan çıkarır”-pac), genelde böyle zamanlarda herşeyimi yakarım, ayırt etmem, tümü yakılır ve üzerine kötü bir uykuya yatılır. sabah uyanırsınız ve "yeniden yazabilicekmiyim acaba aynı şeyleri" dersiniz. mütamadiyen yılda bir kez bu bana olur, herşey yakılır, herşeyden vazgeçilir, ve ölmek bile aptalca gelir o an. eğer ölmek bile aptalca geliyorsa, o halde kaçılabilicek hiçbiryer yok demektir. 
beynimin arka kısmındaki ağrı devam ediyordu, içeriye geçip boş hennesey şişesini elime aldım ve cd player'a fırlattım. alet sabah uyandığımda çalışmıyordu, oysa o gece, üzerinde patlayan şişeye rağmen müzik kesilmemişti. beynimin bana oynadığı bir oyundu hepsi. yada gerçekten tanrım beni ziyaret etmişti. ve o gece nereye gittiğimi anladım, beni hiçbirşey kurtaramaz. o yüzden şimdi öykülerimi okuyup okuyup, aptal ve iğreti bir gülümseyişle bana, kolaj edebiyatı yaptığımı ve boş işlerle uğraştığımı iddia eden o piçe şunu söyleyeceğim, bu bir kolaj edebiyatı. ve “öleceğim kesin olsa da, nefes alamayana kadar içicem”pac…  [ 10.10.2004 – 04:25 ]



[1] 2pac - Krazy
[2] 2pac - Krazy
[3] 2pac - Krazy
[4] 2pac - Ambitionz az a ridah
[5] 2pac – Keep ya Head Up
[6] 2pac – Street Fame
[7] 2pac – Lord Knows
[8] 2pac – Street Fame
[9] 2pac - krazy
[10] 2pac – Only Fear of Death
[11] 2pac - Letter 2 My Unborn Child