4 Haziran 2017

zam isteme, fabrikayı yak

zam isteme, fabrikayı yak
. 
balkondayım. sabahın sekizinde. bir pazar sabahı, sabahın sekizinde. ister istemez, geleceği düşünüyorum. çalışmak istemiyorum mesela. ama böyle diyince ben, hep bir ağızdan, “kimse istemiyor ki canım” diyorsunuz, “ama buna mecburuz.” yok ya? harbiden mi? kim koymuş bu mecburiyeti. hepimiz birlikte karar vermiş gibiyiz sanki. el birliğiyle çalışmaya mecbur olduğumuza kendi kendimizi ikna etmişiz ve bunun veya dişli çarkların herhangi birisinin zıttına dönmeye çalışan herhangi birini de hemen sisteme adapte etmeye çalışıyoruz. kaçaklara izin veremeyiz. bir baba bile oğlunu sisteme adapte olması için yetiştirir. çünkü başka bir çıkar yol yoktur. aileden multi milyarder doğanları hesaba katmıyorum. onlar çalışmasa da olur. ama ben de çalışmasam olurdu yani, diye bir cümle kuramıyorum. ama annem ölünce işe gidebilecek miyim bilmiyorum mesela. hoş annem ölünce hayatta kalabilecek miyim onu bile bilmiyorum ya. neyse.. bulursun bir yolunu diyenler vardır şimdi. “kendini bırakma.” bayılıyorum bu lafa. “kendini bırakma.” ulan mesele bu değil ve ki herkes kendini bıraksa ne kadar güzel olur biliyor musunuz? herkes salsa bi şöyle. devrim mücadele ile değil de salınımla gelse.. hiçbir şey yapmasak yaşamak için. hiçbir şey ama. faturaları ödemeyerek başlasak. kesilirse kesilsin elektrik ve su. ama mesele bu değil. bir şeyler üretme dalgasına veya evrak işlerine bi beş gün bakıvermesek.. adına da grev demesek mesela. fenalardayım desek. bak bu aralar çok kötüyüm üstüme gelmeyin olur mu, desek. şöyle bi onbin kişi, politik düzlemden uzak bir şekilde bunu deyiverse.. ben bu cümleyi her gün anneme söylüyorum mesela. güne her gün, “anne ben bugün işe gitmesem olur mu” ile başlıyorum. otuz beş yaşında hala, işe gitmemek için patronumdan önce annemden izin alıyorum. o yüzden diyorum, annem ölünce işe gidebilecek miyim, bilmiyorum. mesela birisi, aylık beş yüz lira verse işi hemen bırakırım. alkol ve tütüne kafi bu rakam benim için. fanzin basmayıveririm olur biter. diye düşünüyorum. düşünüyorum sadece. balkondayım ve bir pazar sabahı, işe gitmiyor oluşumun şerefine içiyorum kahvemi. çünkü o kadar çok pazar sabahı işe gittim ki, sayısını unuttum. ve bir o kadar çok, cumartesi gecesi gittim işe, pazar sabah evdeydim. ama en çok sevdiğim şey, işten kaytardığım sabahlarda balkonda sigara içmek. işe gidenlerin yüzlerine bakmak. tek bir mutlu yüz göremezsiniz sabahları. muhafazakarından en radikaline kadar tek bir mutlu yüz. on yıldır fabrikalardayım, bırak da o kadarını bileyim hikmet. ve ne yazık ki, hala işçi sınıfından medet umuyor, hayatlarında bir kez olsun bir fabrika kapısından içeri adım atmamış andavallar. onlardan cacık olmaz. biliyorum. biliyorum çünkü 10 yıldır içlerindeyim. çok fabrika gezdim. daha bir tane, maaşına gelicek zam için mücadele etmek dışında herhangi başka bir şey için mücadele edicek bir işçi görmedim. vardır belki, ben görmedim sadece. ve maaşına ya da işyerindeki pozisyonuna, veya işin yapılış şekline gelicek iyileştirme için mücadele etmek bana kalırsa fazlasıyla fasa fiso bir mücadele. bütün fabrikaları yakmak için verilen mücadele en afillisi. ama buna yanaşamayız. yoksa ayfonlarımızı kim üreticek de mi ama. ya da peynir tenekelerimize kim marka basıcak. sahi onlar bir yerlerde basılıyordu değil mi? ya da elektronik sayacımızı kim üreticek. onu da birileri yapıyor. ya da ya da, malboromuzun kutusunu kim yapıcak. onu da biri. ya da kim uçağımıza bagajımızı yükleyecek. ben. hepsini yaptım çünkü. ve daha fazlasını. ve çoğumuz birkaç şeyi yaptı.. yapmaya da devam edicez. çünkü biz tüketim değil üretim toplumuyuz. nokta.

dediğim gibi, ben, bireysel olarak, işin içinde bencillikte var, çünkü isyandan umudunu kesmiş biriyim, devrime de inanmıyorum, devrimden önce isyana gönülden bağlıyım, ama yok öyle bir ivme, ve hiç olmayacak, ufak kıvılcımlar dışında bir halta yaramayacak bağırışlarımız, o yüzden, birazda bencilce, kendi çalışmadan yaşama alanımı oluşturmaya çalışıyorum. deniyorum yani bunu. planlarım var. ya tutarsa. tutmazsa, dilenciliğe başlarız tanrısını satayım. bulunur bir yol. zengin bi hatun kafalarız bakarsın. hoş hiç bi hatunu kafalayamadım o kadar uzun süre. maksimum bir buçuk ay. sonrasında bana karşı olan tutku ve hevesleri son buluyor. kızmıyorum onlara. bu kadarlığım. biliyorum bunu. alıştım artık. mesele bu değil. mesele aslında politik falan da değil biliyor musunuz? ve ben ve etrafi, hiç de öyle sandığınız gibi, birileri sanıyor bunu, biliyorum, anarşist falan değiliz, politik hiç değiliz. yani sizin olan politikliğiniz biz de bir öğürtüye neden oluyor. özellikle solcuysanız, bu öğürtü yerinde duramayıp kusma şeklinde son buluyor. sokaktayız sadece. ve kimseyi umursamıyoruz. polis de dahil buna. içeri alınma kaygısız işler yapıyoruz. yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. ama işe yaramayacak olduğunu düşündüğümüz eylemlerinize, destek olmuyoruz. bizim derdimiz daha çok kendimizle. büyük bir buhranın içerisindeyiz. devletten önceki düşmanımız insan. devlet ikinci planda kalıyor. insan neslini yok edebilirsek eğer, herhalde hayvanlar da bir devlet kurmazlar başımıza diye düşünüyoruz ki insan nesli, tükenme tehlikesi yaşarsa, bu tehlike bertaraf edilmesin diye ilk biz destek oluruz intihar ederek. öyle değil mi etrafi? hatta giderken bir canlı bomba olup, götürebildiğimiz kadarını götürmeye meyilliyiz. ama bunlar hayal sadece. gerçeklere dönersek, dişli çarkın arasına sıkışan bir toz parçası olmaktansa, çalışmamayı yeğliyoruz. başaramıyoruz orası ayrı. en azından ben başaramıyorum. ve tüm sizin algısal dünyanızda depresyon adını verdiğiniz, canhıraş yatışlarımda bu yüzden ileri geliyor. çalışmak istemiyorum. hem de hiçbir şekilde. tarlada falan da çalışmak istemiyorum. o yüzden seviyorum avcı toplayıcı dönemi. çünkü bana çalışmak gibi gelmiyor o dönem. anlatabilir muyum? tabii ki hayır. çünkü politik terimler kullanmıyorum. felsefenin veya siyasetin peygamberlerinden alıntı yapmıyorum. en çok da aydınlanma dönemi çıkarmıştır peygamber. bütünüyle karşıyım o döneme. başımıza tüm bu çorapların örülmesine vesile oldular sağolsunlar. ha ne diyordum? hiç bişi efendim. şöyle bi beş gün, toplu halde işe gitmeyip, adına da grev değil, fenalardayım desek, fena olmucak. hepsi bu. sonra gene, bir kolu çekip bir tuşa basarız. sorun değil. bu aralar sadece. anne, tamam anne, olmaz, biliyorum, işten atarlar, biliyorum iş bulamam bu yaştan sonra, tamam anne, gidicem..


4 haziran 2017.

2 Haziran 2017

christopher lydon

christopher lydon işportadayız. refik’le. refik dün ufak bi kasetçalar yürüttü dükkanın tekinden. pilli. cypress hill çalıyor. alkole ihtiyacımız var. ama hiç paramız yok. öyle ki, biri bir şey alsa, para üstü bile veremeyiz. işportada, refik’in takıları ve benim fanzinler var. her ikimizde kasvetliyiz. refik kendine bi tekli sarıyor. ben bıraktım. yılda bir iki üç kez takılıyorum. alkolü ise abartıyorum. sabahlıycaksam on onbir oniki şişede sabah oluyor zaten. olmasa devam edicem. sigaraya da abanıyorum. iki üç dört paket. mütamadiyen her gün ayran içiyorum. annem vücudumu temizlediğimi söylüyor böylece. sigara ve alkolü dengeliyormuşum. belki de bu yüzden içiyorum. bilmiyorum. bi çok şeyi bilmiyorum. yaptığım çoğu şeyi sorgulamadan yaşıyorum. özlem gittiğinden beri bu böyle. yerine koyabileceğim hiç kimse yok. olur gibi olanlar oldu sadece. hatta bir tanesi, 2007 sonunda, her şeyin yerine geçmişti. dördünün de. kısa bi süre. gerçeğe bağlamıştı beni. sonra yine hayaletlerime döndüm. gerçeklerle aram iyi değil. gerçek insanlarla. çoğunda çuvallıyorum. ama ihtiyacım var gerçek hislere. gerçekten bir şey hissetmeye ya da. çoğu şeyi bilemiyorum. nedenler ve sonuçların arasında sıkışmışım, ikisinden de bi haber olarak.. biri geliyor işportaya. bi hatun. dün benden kitabımı almıştı. refik’i görmüyor tabii. “bayıldım” diyor, “kahkahalarla güldüm bazı yerlerinde”. kahkalarla gülünecek bir şey yazdığımı düşünmüyorum. ama bunu demiyorum. onun yerine, “eyvallah” diyorum. çoğu zaman, çoğu kişiye, eyvallah demekle yetindim. iyiye de eyvallah, kötüye de. muhtemelen bitirince bana aşık olucak falan diye düşünüyorum. çoğu zaman başıma gelen şey bu çünkü. ve egomu falan okşadığı yok bu durumun. oldukça sıkıcı hatta. çoğunu elimin tersiyle itiyorum. çoğu hatunu. çoğu herifi. çoğu şeyi. yalnız kalmak istediğimden falan değil. azıyla yetinmek istediğimden. az insan. keşke hiç anlatmasaydım hayaletlerimi size. bunları ben uydurmuyorum. kurgu falan yok ortada. gerçekten görüyorum. gerçekten duyuyorum. gerçekten konuşuyorum. onların söyledikleri şeyleri uyduruyor falan değilim. çoğu öykümü uydururum, tamam kabul. ama onları ve bi kaç şeyi daha, değil. değil olmak istiyorum aslında. değil olmak. anlatabiliyor muyum. tabii ki hayır. kadın oturmuyor neyse ki. refik’le başbaşa kalmaya ihtiyacım var. maaşım dört gün sonra yatıcak. etrafi götünü kaldırıp gelemedi bugün. geçen hafta bi gecede 200 lira yedim. yarısını ben yedim, yarısını ısmarladım. bugün bana bira ısmarlayabilecek kimse yok. refik çantasından bir kaset çıkartıyor. hiç konuşmadan müzik dinliyoruz işportaya geldiğimizden beri. o arada bir kendine bi tekli sarıp içiyor. çıkardığı kaset the dresden dolls. “onu nerden buldun amına koyayım” diyorum. “cd’den çektirttim.” refik doksan sonrası gelen her şeye karşı. bunu biliyor muydunuz? hayır bunu ilk kez söylüyor olmalıyım ama şu an uydurmadım. ne diyordum? refik sadece müzik konusunda, o da çok azına, doksan sonrası için tahammül edebiliyor. film ya da kitapla bile ilgilenmiyor yani. doksanaltı da kıyametin koptuğuna inanan biri. o günden sonra kalanlar dünyaya sıkışmış durumda. ölüp ölüp tekrar dünyaya geliyorlar. diğerleri çoktan cennet ya da cehenneme ya da diğer dinlerde ne varsa öldükten sonra, ya da yoksa, olan ya da olmayana, göçüp gitti. ona göre. bi kere ağzından zemt’i kaçırdı sadece. sonra, bir dakika bundan sana bahsetmemeliyiz diyerek kapattı çenesini. ben de üstelemedim. ileri sarıyor kaseti. oldukça ileri. arada durup, başlatıyor. sonra aradığı yere gelmediğini fark edip ileri sarmaya devam ediyor. neyi aradığını biliyorum. christopher lydon’u arıyor. şarkının adı bu. ya da adamın. ne fark eder ki. bazı şarkılar kişilik sahibidir. ben neyi aradığımı bilmiyorum. bazen bulduğumu sandığım zamanlar dışında, boşlukta slalom yapıyorum. aşağı ya da yukarı doğru değil. yön duygusundan azadeyim. bu yüzden biriyle buluşucaksam ve buluşacağım kişi mekanı bilmiyorsa gider bildiği bi yerden alırım. tarif etme ve tarif bulma konusunda oldukça yeteneksizim. görsel hafızam yüzde sıfır. çoğu yüz unutulur tarafımdan. varsa eğer öyle bir şey, dilsel hafızam da sıfır. konuşulan çoğu şeyi de unuturum. unutarak yaşıyorum. unutmadığım şeyler de, ağzıma sıçmakla mükellef hissediyor kendini. refik buluyor şarkıyı. son ses dayıyor. sikko aletten ne kadar ses çıkabilirse işte. çok değil. ama bize yetiyor. bitince başa almak uğraştırcak bizi.. ama seçil kotarıcak bu işi bizim için. üst üste tek bir şarkıyı kasete çektiğimiz çok oldu. seçil halletti bu işleri. yüzlerce kasetimiz vardı 2000 yılında. çoğunda tek bir şarkı kayıtlıydı. kasetin a ve b yüzünde tüm kaset boyunca tek bir şarkı vardı demek istiyorum. boşluk yok. boşlukları müzikle tamamladık daima. müzik hafızamız oldu. çoğu anım müzikle eşleniktir. çalan ya da söylenen şarkıya göre hatırlarım olayları ve insanları. şarkı bittikçe başa sarıcak refik. bugün işi bu. rutin işleri çok seviyor. saatlerce hiç durmaksızın takı yapabilir. saatlerce hiç durmadan bir kolu çek bir tuşa bas türü şeyler yaptığın işlerde çalıştım. bu sefer ki öyle değil ve bu yüzden oldukça sıkıcı. düşünmeni gerektiren hiçbir işi sevmiyorum. düşünmeni gerektiren insanları da. düşünmeyi sevmiyorum çünkü. hiç düşünmeden ve aklımdan hiçbir şey geçmeden saatlerce durabiliyorum ben. bir şeyler düşünmemi gerektiren insanlardan da, olaylardan da hazzetmiyorum o yüzden. o yüzden özlem’den sonrası, olmadı. özlem’le akışına göre yaşıyorduk, ve daima açıktık birbirimize karşı. kavgalarımız bile sonuçsuz kalmazdı. hiçbir şeyi ucu açık bırakmazdık. tamamlamazdık da belki ama havada da kalmazdı. askıda yani. sonrası bu yüzden olmadı. bi anda gittiler çünkü. sihirbazlık gösterisi gibi. özellikle aslı. hepsi bir günde değişti. ama aslı bir saatte. ve nedenleri düşünmek zorunda bırakılmak kötüydü. açıklamaların günler sonra gelmesi ya da hiç gelmemesi bir şeyi değiştirmezdi. anlık yaşıyorum çünkü. öncesiz ve sonrasız. bu akışımı bozan şeyler can sıkıcı. refik “öyle değil” diyor. “ne öyle değil amına koyayım” diyorum. “bunu, şurdan geçireceksin moruk. kızmana gerek yoktu” “he tamam.” diyorum. bana takı yapmayı öğretiyordu da. bu sırada. kendisi bi tekli daha sarıyor. hiç satış yapamadık. üç saattir oturuyoruz. refik arada müziği değiştiriyordu. şu ansa tek yaptığı, şarkı bitince başa sarmak. biri geliyor tezgaha. fanzinlerle ilgileniyor tabii ki. refik’in siktiriboktan takılarını kim ne yapsın. ilk işi tezgaha on lira bırakmak oluyor. sonra, hiç izlemediğim ıssız adam adlı filmin senaristlerinden biri olduğunu söylüyor. ilgilenmiyorum. böyle işlere çok saygı duyduğundan çok sevdiğinden falan dem vuruyor fanzinlerden bahsederek. inceliyor bir kaçını. hiçbir şey almadan gidiyor. hiç almadan on lira attı. abi fanzin vereyim diyorum. almıyor. hangisi daha kötü bilmiyorum. fanzin almaya parası olmadığı için, işportaya gelememek ki, hiç fanzin almadan on lira vermek mi. ilki tabii ki.. ilkine kitabımı hediye ettim, ikinciye kanımı bile bağışlamam. hoş benim kanım da ne temizdir ya. refik, “yeter lan biraz da sen başa sar” diyor. “seçil” diyorum, “seçil alsın.” “o akşam gelicek” diyor, “çalışıyor biliyorsun.” “işi bırakıp gelsin.” “bırakamaz, paraya ihtiyacımız var.” “ben işi bırakıp geleyim?” “o da olmaz. annen var.” “bak birilerinin işi bırakması gerekiyor tamam mı? işportayı bırakıp gidelim.” “karşı kaldırıma geçelim moruk” diyor, “bakalım nolucak. biri sorarsa da, sahipleri nerde diye, ilgilenmeyiz.” diyor. “iyi fikir” diyorum. “bekle az. şarap alıcam.” “on lira yetmez.” “biliyorum yetmeyeceğini. bekle sen.” gidip, meto’dan 12 buçuk lira alıyorum. neyseki o iş yapmış. hayrına almıyorum bu parayı. şarabı bölüşücez. şarabı alıp, bir pet şişeye metonun payını aktarıp, refik’in yanına dönüyorum. bu sırada biri fanzinlere bakıyor. ilgilenmiyorum. refik’in yanına oturup, bardaklara şarabı dolduruyorum. herif bana dönüp, “sahibi nerede buranın” diyor. “bilmiyorum” diyorum, “ben buranın yabancısıyım.” bok yabancısıyım. 20 yıldır içtiğim sokak. miladıma sahne olan sokak. bana bıçak çekilen sokak. üzerime taş yağan sokak. zabıtalarla kavga ettiğim sokak. öleceğim sokak. dirildiğim sokak. ben buranın yabancısıyım. ha burada okul sokağınızın amına koyayım.. yeri gelmişken.. adam iki üç fanzini inceleyip gidiyor. ben şarabıma eşlik etsin diye bi sigara sarıyorum. refik şarkıyı başa sarmaya devam ediyor. “akşam size geleyim mi” diyorum refik’e. “şimdi gidelim moruk” diyor. “seçil yarım saate işten çıkıyor. para vardır onda. tezgahı toplucak mısın? “yo hayır. böyle kalsın.” tezgahı toplamadan, şarabımızı yanımıza alıp, meto’ya eyvallah deyip gidiyoruz. *başlık the dresden dolls’un bir şarkısının adıdır. 2 haziran 2017

31 Mayıs 2017

lost in the cliff

lost in the cliff

işten yeni gelmiştim. gecenin birinde. oldukça yorucu bir gün ve haftaydı. hemen yatıp uyumak istiyordum. odama girdiğimde, seçil’i buldum karşımda. “seni bekliyorum saatlerdir adamım” dedi.
“bir yıl oldu” dedim, “ne saatleri. yoksunuz ortada.”
“olur öyle” dedi, “hadi kalk gidiyoruz.” kalkıp, evde giydiğim eşofmanımı çıkarıp diğerini giydim. nereye diye sormadım. hazırlandım sadece. o beni dışarda bekleyeceğini söylemişti. kapının önünde. evden çıkarken, anneme izmarit’le buluşçam dedim, bucadayım, geç kalkmam. alkol almıcam.” annemi teskin etmek için kuruluş sihirli kelimelerdi bunlar. başka türlü başa çıkamıyordum kendisi ile. 35 yaşında hala annemin otoritesi ile baş etmek zorunda kalıyordum. aşırı endişeliydi her konuda. sadece benim için değil, her konuda. ama ona psikiyatriste çıkalım diyemezdim. bi kez ablama dedim bunu, tartıştık. söz konusu ailede, tek hasta ben olmalıydım. fazlasını kaldıramıyorlardı. her neyse, seçil’i elinde iki sigarayla buldum. yanık. biri benim içindi. yürümeye başladık. nereye gittiğimizi bilmiyordum. üç dakika sonra anladım. sığınağıma. 17 yıllık sığınağım. buca eski tren istasyonu. giderken, “para var mı üstünde” dedi, “şarap alalım.”
“var ama bi süre içmemeye karar verdim” dedim. “psikozum tetikleniyor bu aralar, biliyorsun.”
“bişicik olmaz” dedi, “beşincisine girersin psikozunun olur biter. girer çıkarsın. girer çıkarsın.”
“o değil mesele” dedim. “işimi kaybetmek istemiyorum. bu yüzden.”
“o halde paso ekip durma. şarap istiyorum ben.”
“sana alayım o zaman” dedim.
“ikimize de canım.”
“peki. tütün var mı?”
“var var.”

beni bakkalın önünde bekledi. girip iki şişe bir buçuk litrelik aldım markasına bile bakmadan. anca keserdi. biri ona biri bana.

oturduk. banklara. karanlıktı sığınağım. ve neyseki kimse yoktu. genellikle kimse olmazdı zaten. ne insan ne araba. ne de ışık. belki bazen bir iki kedi.

oturduk. şarapları açtı o. ilk yudumdan önce iki sigara sardım. sigara güvende hissetmemi sağlayan bir şeydi. saatlerce içmesem bir şey olmazdı ama içmek istediğim anda yanımda bulunmalıydı. o yüzden yedeksiz çıkmazdım asla.

“anlat” dedi, “gene noldu?”
“yok bi şey” dedim, “bundan bahsetmeyelim. refik napıo.”
“iyi” dedi, “neden geldim sanıyorsun?”
“neden gittiğini bilmiyorum ki” dedim.
“sen de gittin ama” dedi, “bir yıldır ortalıkta yoktun.”
“evet” dedim, “işleri zack’e teslim etmiştim.”
“o nerde?”
“gezegenine gitti gündüz. uzun bi süre gelmez. kafam rahat.”

zack’in gezegeninde hiçbir şey yoktu. ne herhangi bir insan, ne de hayvan. bitki bile yoktu. sadece taş ve kum. bazen oraya gider ve günlerce gelmezdi. ben de kafamı dinlerdim.

“iyi bare” dedi. “sen napıyosun?”
“hiç” dedim. “iş güç. fanzin ve fabrika.”
“fanzin fabrikası.”
“ehehe.” dedim. “tuncay napıyo?”
“iyi” dedi. “bak bi kez daha sormucam. noldu?”
“sen anlat” dedim.
“soru işaretleri olmasın” dedi, “canını sıkan?”
“olabilir” dedim, “bilirsin, sevmem soru işaretlerini.”
“bu yüzden her birini bir ünlemle tamamlamak ister ama yapmazsın.”
“boşuna soru işareti ünlem demedik fanzinin adına” dedim. güldü. şarabından bi yudum aldı. ben de ikişer sigara daha sardım. bi süre sessizce oturduk. yaklaşık yarım saat kadar. bu süre içinde defalarca göz göze geldik. her seferinde, gülümseyerek göz kırptı bana. ardından, “özlem napıyo” diye sordum.
“iyi” dedi. “hala anlatmıcak mısın?”
“hiçbir şey bilmiyorum ki” dedim, “neyi anlatayım.”
“olan biteni” dedi.
“biliyorsun zaten” dedim.
“bi de senden dinleyelim” dedi.
“geçelim. sen napıyosun?
“iyiyim” dedi, “bi yere gitmicem uzun süre merak etme. bi süre sendeyim. gerçi odandaki diğer yatağı kaldırmışsınız ama.”
“eskimişti” dedim. “attılar.”
“beraber yatarız artık.”
“sırt sırta.”
“aha güzel fikir. bi özlem değilim gerçi ama.”
“onu çok özledim” dedim.
“o da seni” dedi. “ama biliyorsun. yani. bilmiyorsun da.”
“bilmiyorum” dedim. “hiçbir şeyi bilmeyen bir fareyim ben.”
“kedilere dikkat et o zaman” dedi.
“kedilerle aram iyi” dedim. “canımı sıkan insanlar. hiçbiri beni evine alıp besleme taraftarı değil.”
“ya biz?”
“siz sürekli gidiyorsunuz.”
“geri de dönüyoruz ama.”
“benim kalıcılığa ihtiyacım var.”
“sen de kalıcı sayılmazsın” dedi, “bir yıldır yoktun ortalıkta.”
“işleri zack’e devrettiğimi söylemiştim. ve o sıçıp batırdı.”
“neden anlaşamıyorsun onunla?”
“bak bunu biliyorsun tamam mı?” dedim, bağırıyordum. “her şeyi biliyorsun sen. soru sorup durmayı kes lütfen. sen anlat. refik napıyo.”
“iyi” dedi. “sigara sarsana.”
“sıra sende” dedim.
“sırası olduğunu düşünmüyorum bunun.”
“hiçbir şeyin sırası yok. sırası değil. sırası değildi. bak bu mesele uzun tamam mı. bir yıllık bir dava. ve fazlasıyla karışık. anlatmak istemiyorum. o yüzden eskilerden bahsedelim. keyfimden bi yıldır yoktum ortada herhalde. tuncay napıyo?”
“iyi dedim ya canım. tekrar tekrar sorup durmaktan vazgeç. burada bizden değil senden bahsediyoruz. hep öyle oldu. ve daima öyle olucak.”
“eski günleri özledim” dedim.
“biz de öyle.” dedi. bi yarım saat kadar daha hiç konuşmadan arada bir göz göze gelip, sık sık sigara sararak geçirdik. o her seferinde bana gülümseyerek göz kırptı. ben tepki vermedim hiç. kafamda birkaç soru işareti vardı ve bunları kendim tamamlamak zorundaydım. ve bu durumdan hiç hazzetmiyordum. yığınla olasılık silsilesi ile başa çıkmak yorucuydu. en sonunda ve her seferinde, böyle durumlarda, kendimi seçil’le buluyordum. hiçbir şeyi çözmüyorduk birlikte. hiçbir şey tamamlanmıyordu. ama biriyle konuşmaya ihtiyacım olduğunda o geliyordu. daha çok kendimle. ve hiç kimseyle konuşmak istemiyordum hiçbir şeyi. hatta uzun süre sessizliğe gömüleceğimden emindim. seçil başkaydı. can kurtaranımdı benim. son zamanlarda iyice zayıflamıştı. bitkin görünüyordu. ailesi ile başı hala beladaydı. ama artık onların zincirinden kurtulmuştu. eve çıkmışlardı refik’le, anladığım kadarıyla. anladığım kadarıyla diyorum çünkü yarım yamalak anlatıyordu. yarım cümleler kuruyor, cümleden cümleye atlıyordu. takip etmek zordu. ve onun anlattıklarını size anlatmak istemiyorum. aramızda. benim ona anlattıklarımı da size anlatmayacağım. o da aramızda. her şey aramızda tanrısını satayım. bu beş kişinin arasında. olan bitenin çok azına şahit oldunuz ve daima da öyle olucak. ve daima kapalıydı anlatılanlar. bir noktadan sonra daima duvar ördüm. duvarlar. bir sürü duvar. ve onları aşıp gelmek isterseniz, kapı açık. ama kapının yerini bilen biri için geçerli bu. biliyorsa, sonrasını pekala kendi de yazabilir. ama bunu da yarıda kesebilirim. özeller çünkü. hiç kimseye bağışlamam onları. siz göremez konuşamaz ve duyamazsınız. bu böyle. nokta.

“haftasonu yeni evimize gelmek ister misin?” dedi seçil. yarım saat suskunluktan sonra.
“işporta açıyorum” dedim. “olmaz.”
“özlem de olucak ama” dedi.
“yalan söylüyorsun” dedim. “olmucak.”
“tamam kabul. yalan söylüyorum. şansımı denedim.”
“deneme” dedim. “işim var. fabrika ve işporta.”
“işporta fabrikası.”
“bu uymadı” dedim. gülüştük. “özlem napıyo?”
“iyi. sıkıldım ama. sorup durma dedim sana de mi? bi şeyler yiyelim mi. şarap bitiyor. çok güzel kokoreççi biliyorum.”
“ben de biliyorum da aç değilim.”
“sen biliyorsun zaten. yeriz.”
“olmaz” dedim. en sonunda, şaraplar bitince, birer kokoreç yiyip eve döndük. yanyana yatma fikri aptalcaydı. eve girer girmez çıkıp gitti hemen.

31.05.2017







26 Mayıs 2017

yayıncılık ve yazarlık üzerine

“arada nokta kullansan nasıl olur” diye girdi söze. 3 kitabı olan bir yazardı kendisi. ilk iki kitabı tükenmiş, üçüncüsü yeni çıkmıştı. adını söylemeyeceğim çünkü unuttum. bilsem söylerdim. bilen bilir, gerçek karakterlerden ve gerçek isimlerden hiç kaçınmadım. ama hayaletlerimi daha çok seviyorum. ne diyordum. “arada nokta kullansan nasıl olur” diye girdi söze. eski sevgilim göndermişti yazdıklarımı ona. adamı tanımıyordum. hiç kitabını okumamıştım. eski sevgilimin arkadaşıydı. o kadar da söyledim gönderme diye. belki yayınlanmana yardımcı olur demişti. istemiyordum yayınlanmak falan. o dönemden bu yana bu bakış açım pek değişmedi. aslında isteyebilirdim ama ben seçmeliydim onu da. yani neresi olduğunu. hangi yayınevi. bu önemli olmalıydı bir yazar için. bazen fanzine yazılar gelirdi. e-postaya. adam tüm dergi ve fanzinlere aynı anda göndermişti. adres satırında bir dolu dergi fanzin ismi ile beraber gelmişti yazı. iyi olsa bile basmazdım bu tip şeyleri. sevmiyordum yayınlanma derdine fena kafayı takmış insanları. seçici olmak gerekiyordu. ben de denemiştim bunu. ilk olarak parantez’i istemiştim. siklenmedim. sonra, kaan’ı sevmesem de, şenol’un hatrına altı kırkbeşi denedim. siklenmedim. denemek istemiyorum artık. birileri teklif etsin istiyorum. ki o zaman bile seçici olacağım. farz-ı misal doğan yayınları gelse, sekiz kitabıma, ödeyemeyecekleri bir mebla isterim. kabul ederlerse, gelen parayla bir dokuzuncu kitabımı bandrolsüz basarım. yöntem bu. yerse. yemiyor ama. ki ben de bu durumu siklemiyorum. kendim basıyorum zaten. ne gerek var. ne diyordum?

“arada nokta kullansan nasıl olur” diye başladı söze. buluştuk bir barda. eski sevgilim buluşturdu bizi. kendisi işteydi. buluştuk. yazdıklarımı öncesinde e-postayla göndermişti sevgilim. her neyse, o yıllarda güvenmiyordum yazdıklarıma, ne diyeceğimi bilememiştim, pek eleştiri almamıştım o güne dek, şimdiyse eleştirinin biri bin para. daha çok bok atmalar şeklinde gerçi onlar da. her neyse her neyse. bi türlü anlatamadım tanrısını satayım. tekrarlıyorum.

“arada nokta kullansan nasıl olur” diye girdi söze, bilen bilir, hiç noktasız yazardım eskiden, pek az nokta bol virgülle bölerdim heceleyerek betimlediğim karabasanlarımı. 12 yıl önceydi söz konusu hikaye ve ben “bilmiyorum” dedim, “yazıyorum işte.”
“zihin halim adlı şey iyi bir öykü bak” dedi, “ama diğerleri bir şey anlatmıyor sanki. yayınlamazlar.”
“yayınlanmak gibi bir amacım yok” dedim, “ben kendim basıyorum zaten.”
“e ne diye gönderdin bana yazdıklarını?”
“yasemin’in fikri. o attı.”
“anlamadım” dedi, sert bir şekilde.
“abi ben seni tanımıyorum, hiç okumamışım, yanlış anlama, bir önyargım da yok, buluşmak istemişsin, buluştuk, ama olay bundan ibaret.”
“okudun ve biliyorsun, o yüzden gönderdin sanıyordum.”
“dediğim gibi ben göndermedim.”

 o sırada biralar geldi. imdadıma yetişti garson kardeş resmen. sıkı bir yudum alıp rahatladım.

“nesi kötü geldi sana yazdıklarımın” dedim
“kişisel meselelerden bahsediyorsun” dedi, “başına gelenlerden.” haklıydı. fazlasıyla kişiseldi tarzım. ama olması gerekenin bu olduğuna inanıyordum. hiç tanımadığım aysu’dan ve onun hayatından neden bahsedeyim ki size? ki kendimden bahsetmiyorum. hayaletlerimden bahsediyorum çoğu zaman. öyle değil mi şöbi?

“olabilir” dedim, “benim de tarzım bu.”
“tarzın oturmamış henüz.” dedi. bak bu konuda haksızdı işte. ama üstelemedim. şimdi olsa, muhabbeti uzatmam bile, cevap bile vermem yani, anlıyor musunuz? evet evet küstağım. söz konusu yazarlıksa benden küstahını bulamazsınız. bi bukowski bi ben. bakın gene küstahlaştım kendimi buk ile eş değer görerek. böyle diyorum, çünkü bugün anti-girdap timinden böyle bir eleştiri alıcam. onlardan önce davranıp onları susturayım bare kendi kendime batırarak oku.

“olabilir abi” dedim, “deniyorum işte.”
“virginia woolf’tan çok etkilenmişsin belli.”
“hiç okumadım.”
“inanmıyorum. bariz etkilenmişsin.”
“okumadım ama.”
“tuhaf”

tuhaf geleceğini biliyorum ama, hala okumadım. az okurum. çok yazarım. genellikle fanzin ve teorik şeyler okuduklarım. ve şiir sevmem. edebiyata pek bulaşmam. yüzde doksanı boktur çünkü. kesin ve net. çok azın içinde de tanrım ambjörnsendir. ben müzikle ilgiliyim daha çok. müzikteki ritmi yazıya aksettirmek gibi bir derdim var. akıcı olmak yönünde. akış. buz üstünde kayıyormuşçasına hızlı akmalı cümleler. ki yazarken bunu yapıyorum. tek oturuşta yazarım. üzerinde hiç düşünmeden ve duraksamadan. fondip. okunurken de böyle olsun isterim. bunu becerebiliyor muyum bilmiyorum gerçi, okuyanlara sormak lazım. ne dersin izmarit?

yanında denyomatriks arkadaşımız son kitabını getirmişti, yeni çıktığı için henüz almamış olduğumu düşünüyordu sanırsam. imzaladı bir de üstüne, kendi kendine. ben benden imza istenmediği sürece hiçbir şeyi imzalamam. imza günü de biraz para kazanalım kafaları çekelim hesabı. açığım bu konuda. okuyucuları da siklemiyorum. ne düşünecekleri üzerine düşünerek eğip bükmüyorum harfleri. hiç kimse okumasa da olur. yıllarca kimse okumadı zaten. ben yine de devam ettim, büyük bir ısrarla yazmaya. çünkü kendime yazıyorum. kendime yazılıyorum. yazarken keyif alıyorum çünkü. çünkü bu durum, kendi psikolojim için en iyi terapi. sonrası hiç. ama yayınlamayı ve bu sayede bir iletişim kanalı oluşturup kafa dengi insanlarla tanışmayı seviyorum. fanzin çıkarmaktaki tek amacım kendi tarzımda bir merhaba diyebilmek insanlara. gerisi onlara kalıyor. selamı alıp almamak yani. alıp karşılık verip vermemek. verilirse de, kendimce bazen devam ediyorum sohbete, bazen kısa kesiyorum. bu sayede edindim dostlarımı. fanzin fanzinin dostu değildir. fanzin sayesinde kazanılan dostluklar vardır. nokta.

ilk biralar bitmişti. kitabını imzaladı. hala okumadım. bi ara deneyip sıkıldım. hiç kişisel değildi. ikinci biralar geldi. ve bana büyük edebiyatından dem vurmaya başladı. aha sikildik şimdi dedim. konuştukça konuştu. nasıl yazdığını kimleri okuduğunu falan söyledi. anlattıkça anlatıyordu. susmak bilmiyordu adam. ben hiç konuşmadan dinliyordum. sevgilimin hatrı olmasa diyeceğim ama hatır gönül işlerine inanmam. o zamanlar daha yumuşaktım insanlara karşı. anlamaya çalışıyordum. anlamak istemiyorum artık. alacağımı aldım bu dünyadan yana. verme tarafındayım. dünya barışına bir katkım olsun diye yazıyorum ben diyecek oldum sustum. geyik yaptığımı anlamazdı muhtemelen, ciddiye alırdı ve muhabbet uzadıkça uzardı. o konuştukça ben biraya yumuldum. dördüncü biradan sonra sarhoş oldu kahramanımız. o dönemlerde ben de çabuk sarhoş oluyordum. hala çabuk sarhoş olurum. sadece, sarhoş olduktan sonra da içtiğim bira sıra sayısı arttı hepsi bu. ikimizde sarhoş olmuştuk ve ben fazlasıyla sıkılmıştım. kalkamıyordum. dostoyevski ve kafka’dan bahsetmeye başladı bana. birer kitabını okumuştum her ikisinde de sadece. hala öyle. sevmediğimden değil canım. o kadar da küstahlaşmam. ki bu komik olur. iki koca tanrı’dan söz ediyoruz burada. tek kitapları yetmişti tanrı olduklarını anlamama. edebiyat’ın tanrıları olduğuna inanırım. bazıları sahte gerçi. kendilerini öyle sanıyorlar. her neyse. ne diyordum. ben de ona  crispin sartwell’den bahsetmek istiyordum ama yapamazdım. muhabbet uzardı.

her neyse dostlar, yakın arkadaşlarım ve saygı değer anti-girdap timi, muhabbetin sona bağlanacağı yoktu. “abi benim kalkmam lazım” dedim,
“daha erken ama” dedi. erken buluşmuştuk.
“çok sarhoş oldum, gidip yatacağım” diye bi yalan söyledim.
“hay hay” dedi, “tekrar görüşelim. kitabımı okuyunca bi geri dönüş yaparsın.”
“olur” dedim. okumadım. yapmadım. bi daha görüşmedim. o ara sevgilimden ayrıldık zaten. ve isabet oldu bu. sonrasında bu tip adamlar sürekli karşıma çıkmaya başladı. sürekli ama. büyük yazarlıklarından dem vuran ama tek kitapları olan, onu da arkadaş ilişkisi sonucu basabilmiş olan, edebiyata tapan, övülmekten zevk duyan, kitap fuarlarından çıkamayan, ve yazmayı çok ciddiye alan. ben uzağım hepsinden. o yüzden yerimde sayıyorum. “o yüzden onlar orada / ve bizde burdayız.”

kapatalım artık bu bahsi. başka konulara geçmek isterdim ama işim var. fanzin tarayacağım. tararım fanzininizi. de hade eyvallah.


26 mayıs 2017

25 Mayıs 2017

vedat

vedat.

vedat’tı adı. o gelmeden önce uyarılmıştık hepimiz. sabah iştimasında, yoklama alındıktan sonra, bölük komutanı, herkes esas duruştayken, anlattı hikayeyi. karakolumuza yeni bir asker gelicek yarın dedi, kendisi sivil hayatta gasptan hapis yatmış bir insan, önceki görev yerinden sürgün yedi. eşyalarınıza sahip çıkın, sonra ağlamayın bana gelip dedi. mesaj alınmıştı. emredersiniz komutanım dedik hep bir ağızdan. ben demedim gerçi. hatta bu yüzden yerde süründürülmüşlüğüm de vardı acemi birliğinde. usta birliğindeydim artık. az zamanım kalmıştı. azaldıkça çoğalıyordu meret. şafak saymıyordum gerçi ama sayanlardan haberimiz oluyordu. dört ay kalmıştı. bir ay sonra teskereci olucaktım. ve iyice sıkılmıştım bu emir komuta zincirinden. ilk günlerimde, sürekli olarak total red ile yattım geceleri, koğuş kalk ile uyandım, güç bela çıktım yataktan. sorunum neydi bilmiyorum ama bitirecektim askerliği, ve bana iyi gelicekti, askerlik iyi değildi, birileri askerden kaçarken, ben askere kaçmıştım bir şeylerden. uzaklaşmam lazımdı ve param ve kalıcak kimsem yoktu izmir dışında. makul bir fikir gibi görünmüştü gözüme askerlik ve 11 ay geçmişti. son dört ayım. vedat gelicekti yarın. yeni biriyle daha tanışacaktım.

ve vedat geldi. selamını almadılar vedat’ın, hiç kimse almadı, benim dışımda. ilk birkaç gün, yalnız başına yemekhanede ve bahçede oturdu. benim de içmekten ve nöbetten –günde sekiz saatti- ve devriyeden iflağım sikiliyordu o sıralarda. vedat’ın silahı olmadığı için gündüz kapıda gece koğuşta nöbet tutuyordu. hem adama hırsız damgası vurmuşlar hem de koğuş nöbeti yazmışlardı. baştan sonra tutarsızlıklarla doluydu militarizm ve bu çok klişe bir cümle oldu biliyorum. geçelim.

bir süre sonra sadece, koğuşa çıkan merdivenlerin altında, merdiven altında oturmaya başladı vedat. bi gün yanına gidip, “selam” dedim, “sigara içer misin?” parası yoktu, sigara alamıyordu, biliyordum bunu. sigara içtiğinden adım gibi emindim. “valla süper olur babol” dedi, doğuluydu ama istanbulda yaşıyordu. her neyse. bu selamla konuşmaya başladık. onu aradığımda nerede olacağını biliyor, sigara içek babol diye giriyordum söze. onun ağzından konuşmak hoşuma gidiyordu. sevmiştim adamı. zamanla güvendi bana. fena güvendi. çay ısmarladım ona bir gün. sanırım karakola geldiğinden beri hiç çay içmemişti, sabah kahvaltısında ki ücretsiz olanlar dışında. ki ücretli olanı daha lezzetliydi. farklı kişiler demliyordu, ücretli olanı ve kahvaltı için olanı.

her neyse, hiç soru sormadım ona. hem de hiç. bi gün, kendiliğinden, sivil hayatta işlediği suçları anlatmaya başlattı. “gece iniyorduk ıssız bi caddeye babol, saklanıyorduk üç kişi, bi kişi arabanın önüne atıyordu kendini, araba çarptı çarpacak, durunca araba, ve açılınca kapısı, çıkıyorduk ortaya. ellerimizde bıçaklar, allah ne verdiyse alıyorduk. bazen arabayı da aldığımız oluyordu. ama sor bi bana, neden diye. sen sormucan gerçi. anladım ben seni. ama sor bi hele çekinme sor, herkes merak eder bunu. hakim bile sordu hani.”
“neden” diyebildim güç bela, benim merakım bu konuda değildi.
“zevkliydi be babol, parasında değildik işin anlıyon mu, risk alıyorduk, büyük risk, ama zevkliydi, çalıntı arabayla benzin bitene kadar gezmek gibisi yok. benzinin bittiği yerde bırak arabayı. o zamana kadar para da bitmiş olurdu çoğu zaman. sonra tabanvay. ya da yeni bir iş.”

bir keresinde bir adamın boğazını kesmesine ramak kaldığından dem vurdu bana. az kalsın yapıyormuş. satırla üstelik. kavga esnasında falan da değildi. yine bir gasp sırasında anasına küfretmiş şöför. dayamış satırı boğazına arabaya dayayıp, adamın ödü bokuna karışmış, gözlerinden o korkuyu anlamış vedat, kendi de korkmuş, ama yapıcakmış, kanatmış azcık herifin boğazını, sonra derin nefesler verip vazgeçmiş bundan.

“şimdi burda bana kimse selam vermiyor ya” dedi vedat, “ben kızmıyom kimseye, haklılar, ben kendime bile selam vermiyorum yıllardır, aynaya baktığımı gördün mü sen benim hiç, söyle bi hele gördün mü?”
“tuvalette traş olmuyorsun”
“aynasız oluyorum traş. ya. sor bile hele neden. sor bi.”
“boşver vedat” dedim, “kimse selam vermesin. içek mi bu akşam”
“nasıl yapıcaz babol, senin içki ortakları beni istemez.”
“senle içicem” dedim, “ekicem onları.”
“he tamam babol, ama ben de para yok biliyon mu?”
“para soran mı var ulan hergele, hele bi sor bana hiç para lafını yaptım mı ben?”

utandı ben böyle diyince. “buradan çıkayım” dedi, “sana bir dolu sahte para göndericem. gerçeğinden ayırt edemezsin haa. tıpatıp gerçeği gibi.” sorun şu ki, vedat çıkamıyordu oradan. üç yıldır askerdi. sürekli kavga ediyordu, tepesinin tasını arttıyordu ya komutanlar ya erler, sürekli kavga edip duruyor, ardından askeri cezaevine giriyordu. orasını da anlattı uzun uzun. ama ben kısa kesiyorum. fena içtik onunla askerde. içtikçe açıldı. onun mekanında. merdiven altında içiyorduk gece yarısı buluşup. ben çıkıyordum içkileri almaya.

bi gün bi başçavuş ayağa kalkmadığı için şınav pozisyonu almasını istedi bundan. almadı vedat şınav pozisyonu falan. al, almıcam, al almıcam, derken bir tekme atmaya kalkınca başçavuş, çekti ayağını başçavuşun bu, başçavuş çat yere. üstüne çıkıp yumrukladı. zor ayırdılar. dört ay daha sabredebilse, beraber teskere alıcaktık. o gittikten sonra daha sıkıcı geldi askerlik bana. konuşulcak doğru dürüst bir adam bulmuştuk, onu da elimden almışlardı. ben de daha çok içmeye, daha çok nöbette sızmaya başladım. nasıl oldu bilmiyorum ama kurtulmuştum eski halimden. askere kaçmıştım, kendimden kaçmıştım, ve kendime yüzümü döndüm orada, yüzleştim bitmeyen nöbet saatlerinde. en çok da vedat kendime getirdi beni. ikimizde kaçamamıştık bu işkenceden. o belki hala bitirememiştir askerliği. bi daha ulaşamadım ona. ne telefon numarası kaldı, ne adresi. bi gün karşılaşırız belki, şöyle zincirsiz iki tek atarız. kim bilir.. belki gasp’a bile çıkarız birlikte.


25.05.2017

yeni roman yolda..

upon zack adlı pek bi süperkahramanlı, cinayetli minayetli, seri katilli, şirin mi şirin romanım, doğuzuncu kitabım olabilir, araya başka meseleler girmezse, belki de on olur, yazılır efendim, geriye dönüşler adlı ilk kitabıma 10 yılımızı verdik, bu da bi beş yıl alır götürür bizden. her neyse, arada yazdıkça, flashbackli flashforwardlı, zamansal algıda belli bir güzergah izlemeyip kısa öykülerle hayalperestliğimi naklettikçe, paylaşırım ordan burdan.. polisiye değil ama, katili belli polisiye mi olur, merak da uyandırmıyor, okuyana bir vaati de yok, bir şey de vermiyor.. pek yakında, azar azar..

14 Mayıs 2017

eczaneye deneyleri..

eczane deneyleri..

nerden bulmuştuk hatırlamıyorum ama daze ile elimize, bir kimyasal listesi geçmişti. üç farklı renkle kategoriye bölünmüştü liste. altına renklerin anlamını açıklayan bir not yazmışlardı. kırmızı renkli olanlar, en tehlikeliler ve ölüm veya bağımlılık riski en yüksek olanlardı. çoğu yeşil veya normal reçeteye tabiiydi. sarı renkli olanlar orta derece risk taşıyordu. gri renkli olanlar en masumlarıydı. ikinci bir not, irc server adı ve nicki yazan bir nottu. “nasıl kullanacağınızı bilmiyorsanız, danışın.” crown’du adamın nicki. danışmana hiç başvurmadık. bulabildiğimiz kadarını denemeye ant içmiştik nerdeyse daze ile. üniversitenin ilk yılının ikinci dönemiydi. zaten, not ortalamamın en yüksek olduğu dönem, ilk dönemdi. bir nokta altı. giderek düştü, düştü ve okuldan şutlanırken, ortalamam sıfır nokta dört idi. sürekli olarak devamsızlıktan sınıfta kalıyor, bir üst sınıfa bir türlü geçemiyordum. topu topu iki yıl olan okulun, birinci sınıfında, üstün bir başarı sergileyerek dört sene üst üste kalmayı becerdim. aslında okula gidiyordum gitmesine, ama derse, sadece boş zamanlarımda, yani kampüste takılcak kimse bulamayınca giriyordum.

her neyse, okulun iki kapısı vardı. a kapısı diye nitelendireceğim kapının karşısında iki eczane, diğerinde bir eczane vardı. eczane isimlerini kafadan atacağım bu öyküde, çünkü hatırlayamıyorum çok sevgili sayın okuyucular. onyedi yıl geçti aradan, ve o zamanlar tarihin amortisi sıfırı gösteriyordu. ikibin yılı şubat ayında daze ile tanıştım. tanıştığımız günü hiç unutmuyorum. okulda bir hiphop kulübü kurmaya çabalıyordum. ve okulun duvarlarına, kafelere, oraya buraya, izinsiz bir şekilde afiş asmak yasaktı. bense okulun ikinci ayında, her yere afiş basmaya başlamıştım. fanzin afişleri. ardından, okulda tutunmama, yani gidivermeme, yardımcı olucak, bahaneyle derslere de girmeme katkı sunacak bir plan geldi aklıma. kulüp kurmak. okulda, yöneticilerinin alayı black metal dinleyen bir rock kulübü vardı. ben de hiphop kulübü kurmaya karar verdim. kıllık olsun diye değil, ve şimdi olsa eminim yüzlerce kişi bulabileceğim bu kulüp için, kurulması için gereken yedi kişiyi bile üçüncü yılımda zar zor buldum ki her neyse konumuz bu değil, kulüp meselesini başka bir öyküde uzun uzadıya anlatmıştım ve konumuz daze ve ben ve hap üçgeninde şekillenicek.

daze ile nasıl tanıştığımızdan bahsediyordum. kulüp kurmak için gerekli olan yedi kişiyi arıyordum ve ilki daze oldu. üzerinde wu tang tsortü vardı. direkt yanına gidip, “merhaba, sanırım rap dinliyorsun” diye sordum ve tanışmış olduk. tanışma faslını kısa keseceğim. ilerleyen zamanlarda daze bana akineton verdi. akıl hastanesine düştüğümde de vermişlerdi akineton ama daze’in verdikleri kadar güzel gelmemişti o günlerde. elindeki son tabletlerdi. bölüştük. ikisini eve sakladım. kesmemişti ama. 18 yaşının verdiği merak ve daha fazlasını isteme arzusu, bizi listede yazanları denemeye zorluyordu. aslında, evinin önüne sandalye koyup iş yapan bir torbacım vardı ama, elinde sadece piyasa uyuşturucuları vardı. hepsini denemiştim. lsd’den roj’a kadar. hiçbirinin bağımlısı olmadan, bir iki üç defa kullanmış, sadece bir defa gelen toz amfetamin dışında hiçbirini beğenmemiştim. o günlerde genelde küflü cigara takılıyordum. hemen hemen her gün. torbacım mahallemde oturuyordu. torbacıların çoğu mahallemde oturuyordu, çünkü ben kuruçayda oturuyordum. çingene mahallesinde. ki bu da başka bir öykünün konusu ve onu da yazmıştım bir yerlerde.. konumuza dönelim.

daze ile beraber ilk eczaneye girişimizde ne alacağımızı bilmiyorduk. önceden bir hapın adını ezberlemiştik ama alıp alamayacağımızı bilmiyorduk, reçeteli mi değil mi onu bile bilmiyorduk. sorduk. aldık. önce üçer, ardından pek bir şey olmayınca yedişer tane içtik. koca paketi, (içinde yirmi tane vardı), bir saatte bitirmiştik. pek bir şey olmamıştı. üzerine çay da içmiştik. hapın üzerine çay iyi giderdi. ya da sadece daze ve bana öyle geliyordu. ertesi gün aynı eczaneye ritalin sordu daze, satmadı piç. ben bir saat sonra gidip, antiem aldım, elimizde tek kesin çözüm, önceden bildiğimiz, fakir hapı kalmıştı. antiem ucuzdur ama kafası bok gibidir. aslında bok gibi midir bilemedim şimdi. her şey herkes size rüyadaymışsınız gibi gelir. aşırı uykunuz vardır ama uyuyamazsınız, yine de kendinizi rüya görüyormuş gibi hissedersiniz. hareketleriniz yavaşlar, eklem yerleriniz uyuşur, ve yaklaşık bir kilo işersiniz.. yirmilik tableti bir günde bitirdik ve çalmaktan başka şansımız olmadığını düşünüyorduk o sıra, bu listede yazan hapları.

iki gün sonra, önce ben girdim eczaneye. aynı eczaneye, gül eczanesi diyelim. kekemeydim ve kekemeliğim ile adamı meşgul ederken, tek kişi duruyordu öğlen saatlerinde eczanede, boşuna karşı kaldırıma çöreklenip iki gün kesmedik eczaneyi, her neyse, ben adamı meşgul ederken, daze listedeki bir hapı çaldı. adını söyleyemeyeceğim ki siz de çalmayın. kötü emellerinize alet olmak istemiyorum, ama o liste hala bende duruyor, dileyene fahiş bir fiyata satabilirim. yaklaşık bin adet ilaç ismi yazmakta. biramda tuzunuz olursa, ölümünüzde tuzum olur. her neyse, günler bu şekilde geçerken, adamı oyalamak için her gün aldığım antiem’i beş gün sonra alamadım gül eczanesinden. adam, “bu ilaç artık reçete ile satılıyor” demişti bana. ben de hemen yan eczaneye, papatya eczanesi diyelim, kaydım ve aynı oyalama taktiği ile bir paket antiem aldım. daze’in çaldığı ilaçlarla geçiniyorduk, antiem birikiyordu. böbrek ilacıydı bu kez çaldığı. içtikten kırk dakika sonra fena halde başım dönmeye başlamıştı. düşücek gibi olduğum için hemen yere oturdum. daze de yanıma oturdu. kalkamıyorduk. kampüsün ortasında yere oturmuştuk. ne kadar sürdü bu durum bilmiyorum, gelip geçen bize bakıyordu. en sonunda kalkabildik, ve doğruca tuvalete kusmaya gittik. berbat bir ilaçtı. listede çarpı işareti koyulmayı hakkediyordu.
o günlerde, daze, güzel sanatlardan üç eleman kafaladı. yurtdışından geldiğini iddia ettiğimiz, tehlikesiz ve reçetesiz bir hapı, elemanlara kalaladık. poşetin içine koyduk tek tek kutusundan çıkarıp hapları. güzel de bir para aldık karşılığında. o parayla da gidip bi güzel rakı içtik. ertesi gün elemanlar, “abi bu süpermiş ya, kafamız süper oldu” gibi laflarla geldi yanımıza, biz de biraz daha sattık. üç ya da dört kez yaptık bunu. her seferinde de, ya cigara ya da alkol aldık gelen parayla. daha sonra da, elemanlara, “gelmiyor artık, biz de bulamıyoruz” deyip savdık başımızdan. güzel para geliyordu ama işin cılgı çıkabilirdi. korktuk mu, korktuk.

her neyse, kovulduğum üç eczaneden sonra, üçüncüsünün adına da, kardelen eczanesi diyelim, kovulduktan sonra, onlardan başka en yakın eczanede epey uzak olduğundan, işimize, cigara ve şarapla devam etmiştik. ben bazen mahalledeki eczaneden antiem ve torbacımdan bazı şeyler almayı sürdürdüm. antiem’e parasız kalınca başvuruyorduk ki dediğim gibi, bok gibiydi. ama ucuzdu. bilen bilir.

sonra bir gün, hiçbir şey kullanmadığım yaz tatilinin sonunda, üniversitenin ikinci yılının sonundaki yaz tatilinin sonunda, psikoza girdim. bir hafta boyunca, onca zaman kullandığım kimyasalların hiçbirinin gösteremeyeceği derecede feci halüsinasyonlar. tanklar gördüm evin arka balkonundan görünen manzarada. mancınık gördüm kendimi ortaçağda sanıp. bilmediğim bir dilde bağıran simitçi gördüm. gecenin karanlığında duvarda parıldayan ışıktan arapça allah yazısı ile w karışığı bir yazı gördüm. yeğenimin halüsünasyonunu gördüm. gerçeklikle bağım kopmuş, bambaşka fikirlere gark olmuştum. bir daha da, sanıyorum, herhangi bir kimyasal kullanmadım. daze de memleketine gitti zaten. biz de kuruçaydan taşındık. böyle yani. bu kadar.. isteyene, gerekli talimatları verebilirdim, ama yapmayacağım. nasihat da etmiyorum. kim ne bok yerse yesin. ama etken maddesi risperidon olan her türlü maddeden uzak durun demekle yetineceğim. tabii robot olmak ve donuklaşmak istiyorsanız başka…


14 mayıs 2017

9 Mayıs 2017

upon zack - 2. bölüm

hastaneden taburcu olduğu günün akşamına buluştuk onunla, tiryaki kedi’de. alkol komasına girmişti. çıkar çıkmaz da en yakın tekel bayiinden bir bira almış, yolda içe içe yanıma gelmişti. akşamüstü saat beşti zaman. bu isimde bir fanzin de var, çok severim. akşamüstü saat beş. ikibinon sonrası çıkan çoğu fanzin sikkodur oysa. fanzini alternatif bir yayın organı olarak görmek de dangalaklığın hadsafhası bana kalırsa. alternatif kelimesine kılım çünkü. özellikle fanzinleri, dergilerin “alternatifi” olarak görmek, böyle yola çıkmak, saçmalık. fanzin, yıkıcı bir unsur olarak, karşı olduğu bir şeyin nasıl oluyor da alternatifi olabiliyor, anlam verememekle birlikte, tiryaki kedi’ye geri dönmek istiyorum. 

geldi. bi bira söyledim ona. cebindeki son kalan bozukluklarla bi bira alıp yolda bitirmişti.

“ölseydim keşke” dedi.
“saçmalama” dedim, “daha yaşayacak güzel zamanlarımız var.”
“biliyorum” dedi, “özellikle şu süper gücünü hesaba katarsak.”
“onu hesaba katmasak da güzel zamanlarımız var.”


“sokağa çıkalım.” dedi. çıktık. kilise sokağı. günlerden haftaiçiydi. tek tük işporta tezgahı vardı. hatfasonları doluyordu sokak. bense bugün tezgah açmamıştım. pazartesileri tatil yapıyordum. şarap aldık. şişeden yudumluyorduk.

karşımıza üç adam oturdu. dolu şarap şişesini üzerlerine fırlattı adamların. “gidin lan bu sokaktan” diye bağırarak. birinin kafasını sıyırıp kilisenin duvarında patladı şişe. adamlar “tamam abla, gidiyoruz, özür dileriz.” diyerek, apar topar kalkıp uzaklaştılar. neye uyuz olmuştu bilmiyorum. sormadım da. sorun çıkacak olmasını da dert etmedim. gidip bi şişe daha aldım hasan abimin dükkanından. hasan abi ölmüştü altı ay önce. kanserden. çocukları bakıyordu dükkana. oğlu ve kızı. iyi insanlardı. tuvalet de vardı mekanda. hoş pek kullanmıyordum. trafoya işemek daha keyifliydi. ve alkol alınca tuvalete sık gidenlerdendim. mesanem küçüktü sanırım. böyle durumlarda, “amma çok gittin işemeye bilader” derse biri, “mesanem slikonlu değil” derdim, pek anlaşılmazdı bu esprim. her neyse, “bıçak vardı birinin belinde” dedi, rüya. “belki, kritik bir bölgeme sokar da, öldürür” diye düşündüm. “aptalım biliyorum. aptalca bir plan. uyuz oldum işte napayım.” cevap vermek yerine şişeden sağlam bir yudum aldım. rüya bende kalmaya başlamıştı. ben adamı öldürdükten sonra yani. bunu daha sonra anlatacağım. karışık zaman algım var. bunu yazdıklarıma yansıtmak hoşuma gidiyor.

rüya hiç konuşmuyordu başlarda. ağzından tek harf çıkmıyordu. zamanla açıldı. özellikle başında belayı toprağa uğurlayınca, üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. polis olayı kapsamlıca incelmiş, ama izimi bulamamıştı. mustafa ile beraber girişmiştik cinayete ki dediğim gibi, bunu daha sonra anlatıcam. pardon, “anlatacağım” diye yazmalıydım. sevgili eleştirmenlerim öyle istiyordu. öldüler herhalde, ya da sıkıldılar, uzun zamandır yoklar ortada. ben de ortada değilim ama. sağ da ya da solda da değilim. tamamen yokum oyunda.

sokağın başından zabıtaları görüp bi ıslık çalmasını istedim rüyadan. meto’ları uyarmak için. ben ıslık çalamıyorduk. beceremediğim bi çok şey var hayatta. yazmayı becerebiliyor muyum, onu da bilmiyorum. domuz gibi biliyorsun diyor şimdi birileri. duyuyorum. meto tezgahı topladı iki dakkada. geçip gittiler sokaktan. bi yarım saat sonra tekrar açtı.

başlayalım mı dedi rüya. olur dedim. kast ettiği şey, zamanı durdurabilme yeteneğimdi. bakın bunun nasıl olduğunu bilmiyorum ama böyle özel bir yeteneğim var benim. zamanı durdurabiliyorum. yani o an, insanlar, elektronik otomatik bilgisayarlı sistemler. mesela mobeseler. kayıt cihazları. dünyanın dönüşü. her şey ama her şey duruyor. cinayeti de bu sayede kolayca kotarmıştık zaten. bir anda başladı bu şey. zamanı durdurabiliyor oluşum, işi bıraktıktan iki ay sonra, bir gün, bir anda, dondu her şey, sonra, bunu dilediğim zaman yapabildiğimi fark ettim, parmağını şıklatmak kadar kolayca. ve bunu çok az kişi biliyor. ben de bu durumda, süper kahraman oluyorum. anti süper kahraman. büyük planlarımız rüya ile. bankaları soyup, tüm paraları yakmak gibi. ve bunu kayda alıcaz. yüzümüz görünmücek elbette. sonracıma, polislerle ilgili de komik fikirlerimiz var. henüz planı tam olarak geliştirmedik. ve dahası, dokunduğum kişi, eğer istersem, yani her dokunduğum kişi için değil, istediğim kişiye, dokunursam, o da kendine geliyor. donmaktan kurtuluyor. ama şöyle bir sorun var ki, zamanı tekrar başlattığım sırada, dondurmadan önceki yer ve pozisyonumda olmam gerekiyor ki, benim bi işler çevirdiğim fark edilmesin. ve bugün yapacağımız eylem, turgut ile ilgili. sevmiyordum herifi hani, hatırladınız mı?

zamanı durduruyor, ve rüyayı uyandırıyorum. turgut’un yanına gidiyoruz. işporta tezgahını topluyor, çantasına koyuyor, sonra tekrar yerimize dönüyor, unutmamak için ayrıntıları ile hafızamıza kazıdığımız pozisyonu alıyoruz, ve zamanı yeniden başlatıyorum. turgut şaşıyor bu duruma. halini görmelisiniz. kahkahalar atmak istiyoruz, atamıyoruz. mustafa uyarmıştı, ben gelmeden başlamayın diye ama sabremedik. telefonum çalıyor, “at yarağı nerdesin” diye giriyor söze direkt olarak mustafa. “sokak” diyorum. kapatıyor telefonu. beş dakika sonra yanımızda bitiyor. turgut meto’ya dert yanıyor. ne dediğini duyamıyoruz ama olayı anlatıyor olmalı. biraz yakındı tezgahları. açıyor tezgahını tekrar. tam işi bitip de yerine geçicekken, numaramızı tekrarlıyor, yerimize oturuyoruz. binbir türlü küfürle birlikte ki etti mi yüksek seslerle eder küfürlerini turgut. ki biraz da bu yüzden yapıyoruz bu numarayı ona ama asıl nedenimiz bu değil. onu bu sokakta istemiyoruz. onun yüzünden zabıta daha çok sıkıştırmaya başladı bizi. o sokağa geldi geleli rahat yüzü görmedik. ondan önce, karışmazlardı pek. civar sakinleri sürekli olarak, onun yüzünden şikayet ediyor bizi. sürekli kavga çıkarıyor. ya yanına gelen arkadaşları ile, ya da müşterilerle. adam her şeye karşı. kendi varlığı dışında her şeye. hatta bir keresinde şöyle bir sözü bile işittik kendisinden “ben nüfüs cüzdanı bile taşımıyorum lan, en büyük anarşist benim.” aynen bunu dedi adam ki anarşistlerin çoğunu sevmem. komünistlerin de çoğunu sevmem gerçi. aslında, insanlığın çok büyük bir bölümünden haz etmiyorum. sevgi kelebekleri, ve herkesle iyi geçinen, ortayolcular ile ise ciddi sorunlarım var. etrafi’nin de vardı aynı sorunları. piç, yirmiyedisinde kendi canına kıymasaydı keşke. engel olmaya çalışmadım ona. son konuştuğu bendim. kendindeydi. depresyonda falan değildi. gayet mutluydu. kafa karışıklığı yoktu. net bir tavırla yaptı bunu. intiharı, suni teneffüse ihtiyaç duyulan bir ruh halinde gelmedi yani. yalnızlık bunalımları ile de alakası yoktu. kimse beklemiyordu. bir anda yaptı. pat diye. ve yarın, ölümünün birinci yıl dönemi. o zamanlar zamanı durduramıyordum. beş altı ay önce kavuştum bu süper yeteneğe. o zamanlar, böyle bir yeteneğim olsaydı, kullanır mıydım bilmiyorum. yani, o ölmeden önce yetişip engel olur muydum, zamanı durdurup… sanmıyorum. ölmek isteyen kimseye, eğer verdiği karar, bir depresyon sonucu gelmiyorsa, yani bunu görebiliyorsam, engellemem. depresyon intiharları sonucu direkten dönmeler pişmanlıkla sonuçlanır daima.

her neyse, zannediyorum onuncu denememizde, turgut tezgahını da alıp defolup gitti. sokaktaki diğer iki işportacı olayın şaşkınlığı içerisindeydi. bunu her turgut tezgah açtığında gerçekleştirecektik. turgut evine dönerken, bu kadar eziyetten sonra, bi kıyak yapalım diye, çantasına, zamanı durdurup, bi şişe şarap koydum. şarabı da sikko bakkaldan çaldım. zamanı dondurarak tabii ki. bunu rüya ve mustafa bilmiyor. onları uyandırmadan yaptım işimi.. diğer tüm dondurmalarda, yani turgut’un tezgahı ile uğraşırken, uyanıklardı. bakın, kimsenin ekmeği ile oynamak istemeyiz, ama ekmeğimizle oynayan bir adamın köküne kibrit suyu sıkmak farz olmalı. şu altkültürel mecralarda ya da politik ortamlarda dönüp duran dayanışma faslına pek kafam basmıyor. dayanışalım dayanışmasına ki dayanışıyoruz da zaman zaman birileri ile. ama herkesle dayanışmak, ayırt etmeksizin, örneğin fanzincilik de, her fanzinle dayanışmak, bu bana doğru gelmemekte. yaptığım işin altına dinamit koyan fanzincincilerle neden dayanışabilecekmişiz ki. her neyse.

sanıyorum o gün kaydadeğer başka bir şey de olmadı. diğer zamanları, öncesi ve sonrası ile, zamanı dondurmadan, daha sonra anlatırım. belki de şu an dondurmuşumdur, ve tekrar başlattığımda, siz aradaki kesintiyi fark etmeden, yaşamınıza devam ediyorsunuzdur, kimbilir.


9 mayıs 2017. 

16 Mart 2017

upon zack 1. bölüm


1.
çalışmak enayiliktir. hele ki bir fabrikada çalışıyorsanız, enayinin daniskasısınız demektir. maksimum bir haftada ürettiğiniz işlerden maaşınız çıkar, geri kalan günlerde patrona çalışırsınız. hatta, geçmişte çalıştığım yerlerden birinde, maaşımı bir günün yarısında bile çıkarıyor olabilirim. bunu biliyorum çünkü araştırdım. aklıma düşmüştü, bir keresinde. bir gece vardiyasında bastığım işlerin ben bastıktan sonra –plastik enjeksiyon işiydi- çöküntü yapması ve hurda olması sonucu, şef tarafından azarlanırken ki azarlanmaya gelemem, bu yüzden sikerim işini diyerek, direkt dışımdan karşımdaki azarlayıcıya bunu söyleyerek işi bıraktığım vakidir, her neyse, azar işitirken, neyse parası maaşımdan kesersiniz olur biter, demiştim. şef de, senin maaşın karşılamaz zararını demişti. ben de bir gece herkes yemek molasındayken gizlice muhasebe bölümüne girip, gündüz kesilen faturalara baktım, haklıydı şef, tanesi 80 liraydı o gün hurdaya çıkan işin ve ben bir gecede 1500 adet basmıştım. bizden istenen sayı buydu, ve 1500 çarpı 80, 120 bin lira ediyordu. bastığım işin tanesinden bir lira kar edildiğini bile düşünsek ki bu çok az bir rakam, 1500 lira kar demekti bir gecede, bir vardiyada, tek bir makinede, ve benim maaşım o günlerde 715 liraydı. maaşım karşılamazdı hatalı bastığım işin faturasını, ve her neyse başa dönecek olursak, dediğim gibi, çalışmak enayiliktir ve ben de bu enayiliği 50 yaşıma kadar sürdürmeye karar vermiştim. 35 yaşında bir işe girmiş, sağlam yani maaş günü sekmeyen, çalışma saatleri dışında fazla mesaisi olmayan -ki bu benim işime gelir- bir yerde çalışmaya başlamıştım. ailemle yaşıyor, maaşımın üçte ikisini anneme veriyordum. kalanının çok az bir miktarını harcıyor, bunun için alkolümden kesiyor, tütün içiyor ve haftada bir gün dışarı çıkıyordum, bu şekilde para biriktirerek 50 yaşına kadar çalışacak ve emeklilik için gereken sigorta günüm dolunca da, ellimde doluyordu, istifa edicek, bu şekilde bir istifa ile yani sigorta günümün dolması bahanesi ile tazminatımı da alıp biriktirdiğim paranın üzerine koyarak bir on yıl idare etmeye çalışacaktım. altmış yaşında olacaktım emekli. eğer yaşarsam..

40 yaşıma geldiğimde verdim istifamı. 5 yılda 30 bin lira biriktirmiştim. yeter diye düşünüyordum. intiharı kafaya takmıştım bir kere. yapıcaktım. zamanını kolluyordum. ve artık çalışmak istemiyordum. 3 vardiya bir iş, her biri bir manyak olan iş arkadaşlarının aptal soruları; neden evlenmiyorsun, evini işe yakın bir yer taşısana, şu karıya çakar mısın, hafta sonu maç nolur, halı saha maçı yapıcaz gelir misin, ve dahası bel altı şakalar. ben muhatap olmasam da hiç kimseyle, mutlaka gelip laf atıyorlar, bulaşıyorlardı. sevmiyordum hiçbirini. her neyse, 40 yaşıma geldiğimde, bir bahar günü, nisanın üçünde, verdim istifamı. direkt sabah vardiyasında servisten inip insan kaynaklarını gittim ve işten ayrılmak istediğimi söyledim. çok şaşırdılar, sevilen bir enayiydim çünkü onlara göre, işini hatasız ve eksiksiz yapan, iş yerinde sorun çıkarmayan, nadir bulunan enayilerden…

tazminatımı vermeyi kabul etmediler. eh olsun, açacağım eski kitap işportasından da biraz tırtıklar, intihara hazır olana kadar geçinebilirdim. intiharım bir depresyon intiharı değildi. üzüntülü ve kederli değildim. mutsuzdum evet ama mutsuzluğumun kaynağı çalışmak zorunda olmaktı. istifa ettiğim gün mutsuzluğumda yok oldu. mutlu da değildim ama, çalışmak zorunda olmak dışında hiçbir şeyi umursamıyordum ki istifa da edince de umursancak bir şey kalmamıştı hayatımda.

karataşta oturuyordum, izmirde yani, yeni taşındığım evde, -üç ay önce annem ölmüş, ben de buraya taşınmıştım- ilk özgür günümün partisini verdim kendime. eve gelirken iki tane bir buçuk litrelik şarap biraz da çerez almıştım, iki paket de chesterfield. müziğimi açtım ve kafam da biraz kıyak olunca, öğlenin birinde, şarkılar söyleyerek karşıladım özgürlüğümü… yine de intihar yan cebimden bana göz kırpıyordu. bugün olmazdı. şimdi değil, biraz çalışmak zorunda olmamanın, alarma uyanmamanın keyfini çıkarmam gerekiyordu.

ertesi gün, kitaplığımdan 20 kadar kitap seçip, elimde kalan fanzinlerle beraber evden çıktım. işporta tezgahı açacaktım. ara ara, yani ayda belki en fazla altı gün açıyordum tezgah. fabrikanın ruhumdan emdiğinden kalanı ile ancak bu kadar gün.. ama artık her zaman işportada olacaktım. seviyordum işporta sohbetlerini, iki üç arkadaşla da denk geldin mi, tamamdır. yalnız başına oturmak da keyiflidir, yoldan geçenlere laf atarsın, içersin şarabını, bazen müzik açar bir arkadaşın akıllıdan, ve kaldırımda oturmanın tadını çıkarırsın, hiç iş olmasa da.

her neyse, alsancak kilise sokağına vardığımda yerimin turgut tarafından kapılmış olduğunu gördüm. sevmiyordum turgut’u, işportadaki hiç kimse sevmiyordu. sürekli kavga çıkarıp ona buna bağırır, milleti rahatsız eder, iş de yapamazdı pek, büyük hayalleri olan bir kaybedendi. ben kaybetmemiştim, kazanmamıştım da, yarışa dahil etmiyordum kendimi, turgut yarışın içindeydi, oyunda son hızla koşmaya çalışıyor ama ayağına gelen topları sürekli avuta ya da kendi kalesine gönderiyordu. ben seyirci olmak bile istemiyordum bu oyunda, hiçbir şeyi, ama gerçekten olmuş ya da olacak hiçbir şeyi umursamıyor, kendi dalgama bakıyordum…

ilk gün size anlatabileceğim enteresan bir şey olmadı. sadece, o tuhaf kız gelip bir fanzin daha aldı. hiç konuşmazdı. son bir yıldır, işportama gelir, bir fanzin alır, avucuma üç lira bırakır giderdi. istersen şunu da hediye edeyim, kendi kitabımı vereyim, bak bu yeni çıktı gibi her türlü muhabbet girişimlerime sessizlikle karşılık verdi hep. gözlerimin içine boş boş bakıp, parayı uzatıp giderdi. sesini bir kes bile işitmedim bugüne kadar. ama mutlaka, ben işporta açtığımda, ki işporta açacaksam eğer, bunu mutlaka internetten, işporta için açtığım gruptan duyururdum, oradan görüyordu muhtemelen, ben işporta açtığımda mutlaka gelir ve bir fanzin alırdı. evimde sekiz yüz kadar fanzin vardı ve her işporta açışımda yeni bir fanzin olurdu mutlaka tezgahta. zaten ayın en fazla altı günü açabiliyordum tezgah. ama o gün, evden çıkmadan önce, internetten, artık, aksilik olmadığı sürece her gün tezgah açacağımı duyurmuştum. bakalım, adını bile bilmediğim, bu tuhaf kız, her gün gelicek miydi tezgaha.. o da benim gibi bir tür kaçık sayılırdı.

o gün tezgahı saat onda kapatıp, evime geldim. yürüme mesafesinde sayılır evim. alsancak karataş arası en fazla otuz dakika. elde küçük boy bir valiz olunca, işporta çantası, olsun olsun 40 dakika sürsün. otobüse binmekten yeğdir. alkollü olunca biraz sinir bozucu olabiliyor ama artık daha az harcamalıydım. kahvaltıyla duruyordum, dışarda bir şey yememiştim, şu tuhaf kızın aldığı üç liralık fanzin dışında da iş yapmamıştım. alkolde almadım. eve gelip bir güzel ekmek arası ile doyurdum karnımı. telefon çaldı, arayan mustafaydı. yoldayken mustafayı aramıştım. açmamıştı. belki çalışıyordu, bugün tatil günüydü gerçi ama ekstreye çağırmış olabilirlerdi, alsancakta bir barda part time çalışıyor, ailesi ile yaşıyordu kendisi. evimiz yakın sayılırdı, bazı günler bize gelirdi. bu gün de gelebilir miydi diye sormak istemiştim. o nedenle aramıştım. yaklaşık 2 saat sonra döndü geri. açtım telefonu.

“naber moruk müsayit misin?”
“işteyim şimdi, iki de çıkıcam, ne o lan işi naptın her gün işporta açacak mışsın diye yazmışsın nete?”
“istifa ettim”
“iyi bok yedin, napıcan şimdi?”
“hiç.. gelsene gece bize”
“ikide çıkıyorum dedim duymadın mı amcık ağızlı?”
“iki buçuk da bizdesin işte?”
“sahura mı geleyim yani?” ramazan ayındaydık..
“he ya, yarın oruç tutmaya niyetlendim ben de”
“olmaz bugün moruk, yarın işportaya uğrarım, şimdi işe dönmeliyim”
“tamam hadi kolay gele”

mustafa iyi bir çizerdi. fanzinlerime kapak yapar, bazen de içeriye kara kalem bir şeyler döşerdi. güzel sanatlara girmeye çalışmış alınmamıştı. ah o kuralcı sanat kuramlarına tutkun hocalar. hiçbir ders almamıştı mustafa, kendine özgü bir tarzı vardı ama bu tarz, beş denemesinde de yetenek sınavından çakmasına neden olmuştu. dergilere de göndermiş kabul görmemişti. benim yazarlığıma benziyordu onun çizerliği de.. ben de kendi kendimi basıyordum. gerçi benimkisi bir tercihti, beni yayınlayacak küçük bir yayınevi pekala bulabilirdim, ama üzerimden hele hele yazdıklarımdan başka birilerinin para kazanmasını istemiyordum, bana beş kuruş vermeyeceklerdi çünkü. emindim bundan. bir arkadaşımın dört şiir kitabı vardı, iyi de satmıştı ve beş kuruş para alamamıştı yayınevinden. ben de alamayacaktım muhtemelen ama belki bu şekilde adım duyulur sonra büyük yayınevlerine kapak atardım arkadaşlarıma göre. istemiyordum bunu. kendi kendini basmak daha değerli görünüyordu bana. ufak bir kitleye hitap etmek, onlara kitabı kendi işporta tezgahından, elden, onları görerek vermek, gelen parayla bi bira içmek, keyifliydi. huzurlu bir yoldu bu.

dün geceden bir litreye yakın şarap kalmıştı geriye. onu içip yattım.

2.
kahretsin. alarmımı kaldırmayı unutmuşum. her gün sabah işe giderken çalan alarm, istifa ettiğim günün ertesinde de uyandırdı beni. sabahın altısında hem de. hemen kalkıp kendime de bir küfür ederek telefonu duvara fırlattım. susmadı alet. akıllılardan değildi. bir ara akıllıya geçmiş, sonra sıkılıp, eski püskü ikinci el sağlam bir nokia almıştım kendime. tuşlu. 2000’li yılların başından kalma. güç bela bit pazarında bulmuştum aleti. şarj cihazı ile birlikte bi lira. çalışıp çalışmadığından bile emin olmadan aldım. çalışıyordu lanet şey. evet duvara attığım halde susmak bilmemişti. kalkıp kapattım alarmı. kalkınca da uykum kaçtı tabii.. tutup sabah sabah bi tekli sardım kendime. huyum değildir oysa. yılda dört bilemedin beş güne denk gelir toplasan, cigara tükettiğim gün sayısı. yanına da şekersiz sütsüz sert bir kahve yaptım. sabah sabah  punk açtım kendime. cock sparrer. tatlı bir sound ve vokale sahipler, yumuşak geliyorlar bana. çalan müzik eşliğinde, işe gitmiyor oluşumun keyfini sürdüm. bir saat kadar böylece devam etti.

günlerden çarşambaydı. ramazan ayıydı. ve sabah işe giden insanları, işe gitmeyen, işsiz de olmayan bir insan olarak izlemek istedim. evden dışarı çıkıp yürümeye başladım. eşofmanlarla. ben eşofman giyerim. severim eşofmanı. kot gibi sıkıcı ve katı değildir. rahattır. ben de rahatıma bu derece düşkünüm işte.

insanlara baktım. işe giden insanlara. duraklara. otobüs servis dolmuş bekleyen insanlara. ne için bunca çaba dedim. aç kalmamak ve başkasına muhtaç olmamak için sadece. bir de varsa, aileye bakabilmek için. bir aileye bu yüzden sahip olmuyorum. vardı bir ailem, öldüler. kardeşler evlendi. kardeşlerin çocukları evlendi. yeğenlerin bile çocukları oldu. arkadaşlarımın bir kısmı evlendi. vardı bir ailem, artık yok. ve ben yeni bir aile istemiyorum. yalnızlığımı seviyorum, yalnızlığımı hiçbir şeyle, bir kadınla, hele hele bir çocukla değişemem… bu yüzden yalnız yaşıyorum. arada bir eve arkadaşlar gelir, onlar da bir elin parmaklarını geçmez. ve iki gün üst üste kalamazlar, açık açık ertesi gün gitmeleri gerektiğini bildiririm onlara. ve çat kapıda gelemezler. bilirler bu huyumu da darlamazlar beni. böylesi daha iyi. ailem olsaydı çalışmak zorundaydım üstelik. şu an gördüğüm yüzlere bakıyorum, hepsi birilerine bakmak zorunda. bu zorunluluk çalışma zorunluluğunu da beraberinde getiriyor. mutlu olduklarını sanmıyorum. her biri bitkin çaresiz ve umutsuz görünüyor işe giderken. ve güvensizler. korku da var gözlerinde. görüyorum. uzunca bir süre yürüyorum, ta ki ortalık işe gidenlerden, işsizlere, emeklilere ve gençlere dönüşüne kadar.

sanırım üç saat kadar rotasız ve plansız yürüdüm. evden epey uzaklaşmıştım. geri dönüş yolunda, sahil kenarından, denize baka baka eve geldim. bi şişe bir buçukluk şarap ve ekmek aldım evin aşağısındaki bakkaldan. bakkal ilk zamanlar yadırgıyordu sabahın köründe şarap almamı. gece vardiyasından çıktığımda yapıyordum bunu bazen. zamanla alıştı. hatta bakkala girince, “oo şarapçı dayı napıyon” gibi kendince şakalar yapmaya çalışıyor. ne gülüyor ne cevap veriyorum. sevmiyorum insanları. insanların büyük bir çoğunluğunu sevmiyorum. onların isyan etme güdüsüz pes etmiş halleri sayesinde ben de onlar gibi çalışmak zorunda kaldım hayatım boyunca. teslim olmuştu her biri, teslim olmaktan da öte, sistemle özdeşlik kurmuşlardı. sistemin bir neferiydi her biri, kapitalizmin askeriydiler. bilinçli ya da bilinçsiz böyleydiler işte. uyutulmamışlardı, kendilerini uyutmuşlardı. böylesi daha kolaydı onlar için. çıkar yolları olmadığını düşünüp, bir çocuk yapmak, ve kendini çocuğuna adamak daha kolaydı. kafese kapatılmak ve düşünmeden hayalsiz yaşamak. ben böyle değildim. politik biri de sayılmazdım ama kalbimde sürekli bir kıvılcım vardı, her an parlamaya ve bir yerleri kırıp dökmeye hazır. benim gibi bin kişi bulsam, şehrin büyük bir kısmını ateşe verebilirdim. medeniyetin bir an önce son bulması gerekiyordu bana göre. tekrar geldiğimiz yere, avcı toplayıcılığa dönmeliydik. ve zeka adlı zehri kullanmamalıydık asla. içgüdülerimizle hareket etmeliydik ve konuşma adlı bir şey olmamalıydı. ağzımızdan hiçbir anlamı karşılamayan, sözcük olmayan harfler çıkmalıydı sadece. kelime yok. böylece düşünce de yok. düşünce olmayınca, fikir de yok. ve böylece bir çok sorun çözülmüş olucaktı.

eve gelip, ekmek aramı yaptım. içine az biraz peynir domates koydum sadece. yoktu evde başka bir şey. yemekle aram hiç iyi olmadı bugüne kadar. sırf karnım doysun diye yemek yiyordum, ne yediğimin önemi yoktu. ve mümkün oldukça dışardan yemek yemiyordum. on kuruşluk şeyi, on liraya çakarlardı sana. yirmi kişilik çorba fiyatına bir tas çorba içerdin anca…

kalan paramı idareli kullanmalıydım, her gün şarap içmek olası değildi, henüz intihara yakın değildim, ne zamana kadar kalan paramla idare etmem gerektiğini bilmiyordum ve tekrar çalışmak zorunda kalmak işime gelmiyordu. çalışmayacaktım bir daha. bir alarmla uyanıp, o boktan fabrikalarına gitmeyecektim. işçilerden de nefret ediyordum ayrıca. işçilerin yapacağı devrimden cacık olmazdı. her biri sistemin azimli birer neferiydi. bilinçlenmeleri falan gerekmiyordu. bilinç ya da eğitimle ilgili değildi mesele. ben hiçbir şeyi kitaplardan öğrenmemiştim. içimde başkalarının aylaklık ya da tembellik olarak gördüğü bir kene vardı. tembeldim evet. bir tembel olarak on beş senemi fabrikalarına vermiştim ama. eh, bu kadarı yeterliydi.

biraz kestirip, öğleden sonra uyandım. işporta çantamı alıp çıktım evden. sahili takip ederek, denizi de izleyerek alsancak iskelesine vardım. iskelenin tam karşı sokağına girip ilerleyince kilise sokağı çıkıyordu karşıma. hayatımın yarısında içtiğim ve serserilik ettiğim, bazen bana çok paralar kazandıran sokak. ve en büyük acımın yattığı sokak. hayatımın miladına sahne olan sokak. öncesi ve sonrası diye ayırdığım iki ayrı insan olduğum gecenin yaşandığı sokak. vardım sokağa. turgut yoktu. sevindim buna. umarım gelmez diye düşündüm. açtım bölgeme işportamı. bira çekti canım. erteledim. şu sessiz hatun, eğer gelirse, ona, “sana bir bira ısmarlayayım, işportada takılmak istersen” diyecektim. soracaktım bu kez bunu evet. bir çok kez sormak istemiş ertelemiştim. hiç konuşmuyordu. parayı uzatıyor fanzini alıp gidiyordu. hiç sektirmemişti bugüne kadar, her açışımda gelmişti son bir senedir. siyah küt saçları vardı. 25, 26 yaşında gösteriyordu. en fazla yirmi yedi. makyaj yok. çanta yok. bir kot ve mevsime göre bir sweet ile ceket ya da bir tsirth.

içimden, social distortian’a ait bir şarkı söylemeye başladım. dilim döndüğünce. melodisi ile beraber. çok geçmeden geldi bizimki. yeni fanzin yoktu tezgahta. bilerek koymamıştım. baktı baktı baktı. daha önce aldığı bir fanzini aldı eline. tam parayı uzatacakken, “onu daha önce almış olmalısın” dedim, “yeni fanzin yok bugün tezgahta.” bir şey demedi, parayı uzatmayı sürdürdü. “istersen bir bira içelim” dedim, “tezgahta takılabilirsin.” aval aval yüzüme baktı. dilsiz olabilir miydi? ya da sağır. olasıydı. ama sanmıyordum. başka bir şey vardı. “bira” dedim. “ister misin?” elimle bira içer gibi bi hareket yaptım. kafasını salladı en sonunda. “tamam ben alıp geliyorum” dedim. cebinden para çıkarmaya yeltendi, durdurdum, “ben ısmarlıyorum” diyerek. “bekle burda. gelicem.”

gittim ve geldim. birayı uzattım ona. normalde işportada ayakta takılmayı sevmem. yere oturmak ve insanları kaldırımdan izlemek güzeldir. ama şu an, bu hiç konuşmayan ve tepki vermeyen insanla ne yapacağımı düşünüyordum. ne diye ona bira ısmarlamıştım ki. amacım neydi. duygusal bir şey hissetmiyordum. hikayesini merak ettiğim falan da yoktu. hiç kimsenin hikayesini merak etmem ben. anlattıkları ile de ilgilenmem.. kendim bir hikaye uydururum onlar hakkında. ama bu kız hakkında herhangi bir hikaye uyduramamıştım. yeni insanlarla tanışmaktan haz etmeyen ben, ne diye bu kıza bira ısmarlamıştım bilmiyordum. yapmıştım işte. ve ne konuşacağımı da bilmiyordum. o da hiç konuşmuyordu. adın ne diye sordum. cevap vermedi. kafasını başka yöne çevirdi sadece. bu beni duyduğu anlamına geliyordu. sigara ister misin, diyerek tütün torbamı çıkardım. ben sarmaya hazırlanırken, o da bir kağıt çıkardı kendine, tam sarmayı biliyor demek ki diye düşünürken kağıdı incelediğini gördüm. “ben sararım bilmiyorsan” dedim. kafasını salladı. sardım iki tane. yaktım sigarasını. ilk dumanda öksürdü. oysa hafif bir tütündü. hafif seviyordum çünkü çok içiyordum, nerdeyse yarım saatte bir. fabrikadayken bile saat başı tuvalete gider sigaramı içerdim, karışmıyordu şef bana, işi aksatmıyor herkesin bastığından daha fazla iş çıkartıyordum. ama artık özgürdüm dilersem on dakikada bir de sikebilirdim ciğerlerimi, kimse karışamazdı.

sigara içmeyen birinin, ilk defa sigara içen birinin öksürmesine benziyordu bu öksürük. eğer öyle ise, yani onu sigaraya başlatan ben olursam, üzülmezdim. bin defa dünyaya gelsem, sigaradan ölücek de olsam, yine sigaraya başlar, yine başlardım. sigara içmemek büyük bir eksiklik bana göre. doğanın ham lezzetlerinden birini almıyorsun demektir bu. her neyse, birayı öne doğru uzattım çitong yapalım diyerek ve ilk yudumu aldım. o da aldı bir yudum, yüzünü ekşiltti. acaba birayı da mı ilk defa tadıyor diye düşündüm. ve yine içimde en ufak bir üzüntü hissetmedim. alkol de, doğanın bize bahşettiği işlenmiş zevklerinden biridir.

boş gözlerle bakmayı sürdürdü hatun bana. muhabbet açmayı pek beceremeyen biriyimdir. genellikle açılan muhabbetlerde, geyik yapan tarafımdır. pek ciddi konulara da hiç gelemem. soru sormayı da bana soru sorulmasını da sevmiyorum üstelik. nerede oturuyorsun, ne iş yapıyorsun kaç yaşındasın, falan filan, bana göre değil. isim bile sormam genelde. söylense de aklımda tutamam zaten, simaları bile unutuyorum ara sıra. işportaya biri geliyor bir süre takılıyor, muhabbet ediyoruz, bir ay sonra tekrar geliyor ve ben önceki konuşmayı da yüzü de unutmuş oluyorum. unutmayı seviyorum da ayrıca. geçmişin yükünü taşımak bana göre değil. geleceğin sorumluluğunu da. hoş bu sorumluluğu az biraz taşımıyor olsaydım, şimdi işi bırakıp günün bu saatinde sokakta bira içiyor olamazdım. bu sayede, para biriktirerek, sağladım bunu. ama bu da, sorumluluktan ve gelecek kaygısından ziyade, özgürlüğüme düşkün oluşumdan kaynaklanıyor. bir an önce çalışma hayatından sıyrılmak için biriktirildi o para. plan elliydi, ama ruhum buna dayanamadı. plan elli ve doksan bin liraydı. kırkımda otuz bin lira ile planı terk ettim. bunu, ellime kadar yaşamama kararı aldığım için yaptım. intihar yan cebimden göz kırptı gene bana. çektim fermuarını cebimin. kapalı kalsın orada intihar. ölmesin ama beni de şimdi öldürmesin. zamanı gelince çıkarıp cebimden elime alıcam onu, kalbimi deşip çıkarak yerinden, ruhumu bilinmeyene doğru yolculuğa çıkartacak, başka bir galaksiye, başka bir hikayeye, masallar diyarına belki de, belki de orta dünyanın ortasında bir hobbit olucam öldükten sonra. bilemiyorum. asla bilemezsiniz. ispatlayamazsınız da. bir inanç ya da histen öteye gitmez öldükten sonrasına ait fikirler. hiç olmamasını yeğliyorum ama bana var gibi geliyor. tanrı bizi öyle başı boş bir yok oluş huzuruna terk eylemez, bırakmaz peşimizi. yanlış anlamayın bir cennet ya da cehennemden bahsetmiyorum. bu daha çok, zemt galaksisine olan inancımla ilgili, ve bu da benim boktan psikozlarımla ilgili başka bir mesele, buranın konusu değil. belki başka zaman anlatırım. biz edna’ya dönelim.

evet, edna koydum adını bu hatunun. biramdan bir yudum daha aldıktan sonra, “sana edna diyebilir miyim” dedim, “büyük olasılıkla ismini tekrar sorsam da söylemiceksin.” kafasını salladı. “anlaştık” dedim, “ben de zack. ama başka bir şey de söyleyebilirsin, içinden ne gelirse, konuşmak istersen yani.” olur anlamında başını salladı. “oturalım mı” dedim, “ayakta durmayı sevmiyorum.” oturduk. saat altıya geliyordu. telefonu çaldı ednanın. demek bir telefonu vardı. meşgule attı telefonu ve mesaj yazdı. geri mesaj geldi. bir mesaj daha yazdı. mesajlaşma on dakika kadar sürdü. konuşmuyor ama mesajlaşıyordu demek. garipti.

işportaya kimse gelmiyor, göz ucuyla bile bakmıyordu ve saat altıya geliyordu. biraları tazeledim. para vermek istedi, almadım. hiç konuşmuyorduk. biramızı ve tütünümüzü içip, öylece, arada bir göz göze gelerek oturuyorduk kaldırımda. yan tezgahtan ibo geldi yanıma, “kağıt var mı, tütüncüye gidemedim şimdi, zor geldi” dedi, “var” dedim, açılmamış bir tane verdim ona, “bu çok” dedi, var mı sen de”
“var var”
“eyvallah”
“istifa ettim” dedim, “artık her gün burdayım”
“iyi yapmışsın” dedi, “ben sana hep diyorum abi, sokakta her zaman para var, ekmek çıkar burdan”
“bit pazarına gidicem her pazar, yeni kitaplar falan, fanzindi oydu buydu, yapıcaz bişiler” dedim
“olur olur” dedi, bu sırada meto seslendi yan tezgahtan ibo’ya. tezgaha biri bakıyordu, geçti o da tezgahına. ben de edna’ya döndüm, “ibo ile meto sağlam çocuklar” dedim, “on yıldır tanırım adamları, tanıdım tanıyalı sokaktalar, benden öncesi de var tabii, ben aptallık ettim bunca yıl çalışmakla, enayilik düpedüz fabrika hayatı, kendi işini bile yapsan devlete bi ton vergi vererek enayilik ediyorsun aslında. ama yok başka çıkar yolu. altı gün ölüm bi gün hayat. ya da intihar. intihar en güzeli de, zamanını kolluyorum” dedim. sözümü kesti edna, ilk defa konuştu
“ben üç kez ettim” dedi, “her defasında kurtardılar, artık denemiyorum”

ürkek bir ses tonu vardı. ve ilk kez konuştuğu için,  nihayet konuştun diyebilirdim, ya da benim yerimde başka biri olsa kesin bunu derdi, ama yüzüne vurmak istemiyordum bunu, kimsenin yüzüne yüzüne bir açığını ya da tuhaflığını vurmam ben. seviyorum tuhafları ve kaçıkları. ama çalıştığım fabrikadaki türlerini değil, onlar sakatlar, tuhaf değiller, kafalarında değil sakatlık, ruhlarında, ruhen özürlülüler, hatta bir ruhları olduğu bile söylenemez, tanıştıklarımın çok azında vardı ruh.

“beraber deneyebiliriz hala niyetliysen” dedim, “bir ara yani, var kafamda öyle bir şey”

olumsuz manada kafasını salladı ve yine sessizliğe büründü. telefonum çaldı bu sırada, mustafaydı arayan.

“napıyon lan at yarrağı”
“işportadayım. gelsene. çalışıyon mu?”
“he ya. yedide çıkçam bugün. damlarım”
“tamam görüşürüz”
“hadi eyvallah, işe döneyim”

saat altıyı çeyrek geçiyordu. biramız bitmek üzereydi. içer miyiz birer tane daha dedim. para çıkarmaya yeltendi edna. bıraktım çıkarsın. kendini mahcup hissetmesin. iki bira parası verdi bana. “bitsin gidiyorum” dedim. “mustafa gelcek, rahatsız olmazsın sanırım, klas adam, seversin.” olur anlamında başını salladı.

mustafa geldiğinde saat yedi buçuğu geçiyordu ve biz de şaraba dönmüştük. bi pet bardak da fazladan almıştım mustafa için. “nerde kaldın” dedim mustafaya, “ebenin amında” dedi, “yemek yedik herhalde, çalışıyoz biz, senin gibi boş beleş adam değiliz”
“iyi ki bi istifa ettim” dedim, “artık yüzüme vurursun her gün çalışıyor oluşunu, işporta işten sayılmıyor ya”
“yok sayılmıyor, oturup bekliyon burda, napıyon amına koyayım başka”
“tanıştırayım edna, mustafa”
“ney?”
“edna”
“memnun oldum” diyerek elini uzattı mustafa edna’ya, edna başını salladı, tokalaştılar.

sekize kadar, biz mustafa ile geyik yaptık, edna dinledi sadece. sekizde klisenin çanı ile beraber edna’nın telefonu çaldı. meşgule attı edna. mesaj yazdı. bana döndü, “gitmem gerek, ailem” dedi. kalktı. ve başka hiçbir şey söylemeden alel acele uzaklaştı.

“kim bu” dedi mustafa
“edna” dedim, “arkadaşım”
“ilk defa görüyorum ben”
“yok lan gördün daha önce, işportaya gelip fanzin alıyordu”
“hatırlamıyorum. hiç konuşmadı ya la.”
“öyle o. bilmiyorum. üstüne gitme kızın bir daha görünce.”
“ha bir daha görücen yani. manitamı yapıyon kendine  göt”
“yok lan öyle bir şey değil. bir yıldır her tezgah açışımda gelir fanzin alır. bugünde bira içelim mi diye sordum öyle yani.”
“iyi tamam. hadi kalk eve gidelim.”
“dur daha erken ya.”
“iş yaptın mı hiç?”
“hayır”
“bu saatten sonra da olmaz zaten, gidelim hadi”

mustafa böyledir, sevmez işportayı, benim hatrıma çeker. kafası iyi olunca da yoldan geçen insanlara laf atar durur, işportayla ilgili. bu sayede çok iş yaptığımda oldu. ama bugün karın ağrısı başka onun, belli.

“bize mi geliceksin” dedim
“yok eve gidicem” dedi, “yarın sabah bira gelcekmiş, onda barda olmam lazım.”
“yarın tatil değil mi sana”
“iş yüklediler, ondan bugün yedide çıktım zaten, gidiyoz mu?”

“iyi hadi gidelim” dedim. kalkıp tezgahı topladık. giderken ibo ile metoya seslendim eyvallah anlamında. yürümeye başladık mustafa’yla. yine sahil yolunu kullanarak. yolda mustafa, işten istifa etmekle iyi yaptığımı, işi sıkı tutup işportadan geçinebileceğimi söyledi.
“denicem” dedim. “başka şansım yok.”
“ben de sözüm ona part time çalışıyom” dedi, “paso ekstre yüklüyorlar.”


benim evimin üstündeydi yolu. eve varınca “gelsene oturak biraz” dedim ama istemedi. vardı bir karın ağrısı. edna ile ilgiliydi belki de. bilemiyorum. beni eve bırakıp yoluna devam etti. ben de eve girince bi yarım saat uzanayım dedim, şarabın etkisiyle sızmışım.