13 Mart 2007

fondip hayat..

fondip hayat..

paketimden bir sigara çıkarıyor, ve ateşliyorum, ve hiç ağzımdan çıkarmadan, yani dumanını hiç dışarı vermeden, içime ne kadar çekebilirim diye deniyorum, sigaranın yarısına kadar gelmişken bi öksürük ile beraber dumanlar özgür kalıyor, öksürüyor ve tükürüyorum, gülüyorum bir de. diyorum ki: “bi gün sigaraya fondip yapıcam, ciğerlerimi sikmek hoşuma gidiyor”

“kes şu saçmalığı” diyor doktor
“hala hayattayız” diyorum ona “bu güzel mi?”
“neden burada olduğunu biliyor musun?” diyor
“bi deneme daha yapmama izin ver” diyorum ve bir sigara daha çıkartıyorum paketten, ateşliyorum onu
“şu saçmalığa bir son vermelisin” diyor doktor
“yazabilir miyim” diyorum “size bütün olanları yazayım, bana bi kalem ve kâğıt verin, bi kâğıt değil, hayır, bir defter”
“tamam olur” diyor doktorum, ve bende yazmaya başlıyorum.. paketimden bir sigara çıkarıyor, ve ateşliyorum onu..


pekala.. bu saçmalığa bir son verip, doktoruma ve size neler olduğunu anlatıcam.. şu an bir akıl hastanesindeyim, lanet olası birkaç “normal” insan, beni buraya kapattı, evet, pekâlâ, tam olarak zamanını hatırlamıyorum, ama bir gün, evden çıktım ve otobüs durağına doğru yürümeye başladım, bi sigara yaktım, yol üzerinden bir bakkala uğradım ve şarap sordum, bi kaç şey gösterdi, tanımadığım markalar, “şirince veya horoz karası var mı?” dedim, “yok” dedi, “tamam o halde” dedim “kalsın”. ve çıktım bakkaldan, durağa geldim, durdum, bekliyordum, bi sigara yaktım, önceki biter bitmez bi tane daha.. sonra başım dönmeye başladı, 2 gündür uyumuyordum, uyuyamıyordum, ve başım dönüyordu ve sigara bitince bi tane daha yakmayı tasarladım kafamda, ama gücüm yoktu, başım dönüyordu, etrafım karardı, karardı, karardı, ve sonra kendimi yerde buldum, bi anda, pat diye düştüm, nasıl oldu bilmiyorum, arada bir yerde film koptu, bi an ayaktaydım, bi an yerde, arada noldu veya ne kadar zaman geçti bilmiyorum, hayatımın kesintiye uğradığı ve kendimi ansızın nasıl geldiğimi bilmediğim zamanlarda ve mekanlarda bulabiliyorum, ve arada ne kadar zaman geçtiğini veya o esnada neler olduğunu hatırlamıyorum, buna benziyordu, ama sadece düşmüştüm. çenem yarılmış, bi adam gelip kolumdan tuttu ve kaldırıma oturmama yardımcı oldu. etrafıma bi çok kişi toplandı, “noldu”, “nasılsın”, “iyi misin”, “daha önce hiç oldu mu bu” gibi bi ton şey soruyorlardı, kalabalıktan nefret ederim, bunu biliyorsunuz zaten, ama meraklı kalabalıktan iki kat nefret ederim, “kesin be şunu” diye bağırdım o şokla, ve sustular, beni yerden kaldıran adam bi pet şişe verdi, su, o su nasıl geldi hatırlamıyorum, arkamda bakkal vardı, kim ne zaman nasıl aldı, görmedim, bilmiyorum, çenem kanıyordu, elime kan bulaşmıştı, “hey”, dedim, “bir şeyim yok, evim yakında, gidebilirim”
“eczaneye gidelim bi abim” dedi adam
“ne eczanesi” dedim “ciddi bir şey yok”

hala başım dönüyordu, dönen şey başım değildi aslında, dünya gözlerimin etrafında bir ileri bir geri gidiyordu. bakın aklıma ne geldi, siz hiç zamanda slalom yaptınız mı, kayak gibi, slalom, zamanda, bir ileri bir geri, bi geçmiş bi gelecek, ama asla şimdiki zaman değil, şimdiki zamanda yaşayamadığınız bi hayat biçimi, hayaller hayaller hayaller, benim öyle bi dönemim oldu, sürekli kokain amfetamin esrar ve alkol alıyordum, ve sigara sigara sigara, ve müzik ve müzik ve müzik, ve keder, bol acılı keder, heey, bi ketçap reklamı yapıcam, hatun garsona “bol acılı keder” diyecek, “ne” diyecek garson, “bol acılı keder de koyun sosise”, sonra başını iki yana hızla sallayacak birkaç kez, ve o hüzünlü gözlerini hızla birkaç kez açıp kapadıktan sonra, “bol acılı ketçap” diyecek, ne kadar harikuladeyim bugün, öyle değil mi? ama işe yaramıyor harikulade olmak, herkes harikulade bi herifsin diyor ama bu işe yaramıyor, bana işe yarar bir şeyler söyleyin, öl deyin mesela, belki bu işe yarar.. iyice dağıttım konuyu öyle değil mi? biraz kurgu yazalım derken içine ettik.. ama siz de, benim geleceğimle ilgili kurguladığım şeylerin içine ediyorsunuz, herşey karşılıklı, ödeşiyoruz bu şekilde, ne diyordum, yerdeydim, kan vardı, çenemde ve elimde, ve herif, ve eczaneye götürdü, buraları hızlı geçmek istiyorum, sonra hastaneye götürüldüm, sigortam yoktu, askerden yeni gelmiştim, falan filan falan filan, eczanedeki herif yarılmış çenemi ve kanı gördüğü halde ilk sorduğu şey, “sigortan var mı” oldu, ve hastanede sigortam olmadığı için 2 saat abimin iş yerinden izin alıp para getirmesini bekledim ben, dikiş atmadılar, sigortam yoktu, ve param da öyle, “hepinizin amına koyayım” diye bağırmak istedim ama annem vardı yanımda, tek başıma olsaydım o hastanenin amına koyacaktım, daha önce bir üniversitede öğrenci işlerinin amına koydum birkaç kez, bi kaç kez barlarda, bi kaç kez hastanelerde, bi kaç kez orda bi kaç kez burda, deliyim çünkü, aniden sinir krizi geçirip sağa sola bağırabiliyorum, ve insanların tek söylediği şey, “sarhoş” oluyor, hey hey, bunun sarhoşlukla falan alakası yok, bu doğrudan sizinle ilgili, sizin siktiri boktan hayat tarzınızdan dolayı sinir krizi geçiriyorum, çünkü o çembere dahil olmak işime gelmiyor, ama çekiyorsunuz, kısır döngü, çalış çabala, çalış çabala, sabah yedide kalk, işe git, çalış, çabala, hubala hübele.. o da mı ne? çeneme dönelim, eve geldim, dört dikiş 25 milyon artı kadeve..

10 gün sonra dikişleri aldırmam söylenmişti, ama bi gün dikiş yeri kanadı ve kabuk bağladı ve sakallarım iyice uzadı, dikiş görünmüyordu, annemle birlikte sağlık ocağına gittim, bu arada annemle birlikte demişken, annem olmasa ölürdüm, bakkola… bakkola ne lan? “balkonlu bakkal dükkanı” böyle bişi olabilir ya da yanlış yazdım, evet doğru, yanlış yazdım, balkona diyicektim, balkona! balkona çıkınca annem peşimden gelip terlik getiriyor, “betona yalınayak basma” der, ve terlikleri giyerim, geceleri içip içip sızıp kaldığımda üstümü örter, yemek yemeyi unuttuğum zamanlarda bana hatırlatır, yaşamaya ara verdiğimde benim yerime telefona çıkıp evde olmadığımı veya kimseyle görüşmek istemediğimi söyler, falan filan falan filan, annem benim en büyük yardımcımdır, birde sağlık ocağına gittik onunla, bi hemşire vardı, 27-30 yaşlarında, evlidir belki diye düşündüm, kızıl saçlı, harika bir şeydi, harikulade, ona aşık oldum galiba, ki sonrasında akıl hastanesine kapatılmama kadar giden o sürece girdim. şöyle ki;

hatun çeneme dokundu, oturuyordum, “ya bu böyle olmucak” dedi, “boynun tutulucak, uzan istersen”
“peki” dedim, sedyeye uzandım, gözlerine baktım, gözlerini kaçırdı, bi kez denk geldik, bir daha bakmadı o gün gözlerime, sonrasında çeneme dokundu, ve dudaklarıma, dikişlerimi alıyordu
“canın yanabilir” dedi
“önemli değil” dedim
“sakallardan görünmüyor, bir de kabuk bağlamış, kabuğu soyucam, canını acıtmamaya ve iz bırakmamaya çalışıyorum, ama canın acırsa söyle”
“rahat ol” dedim, “fiziksel acıyı önemsemiyorum”. epey bi uğraştı.. dört dikiş vardı, dört küçük dikiş, ve sakal, ve kabuk bağlamıştı ve kanadı
“hay aksi, çok özür dilerim” dedi “kanattım”

konuşamıyordum, çünkü o esnada hala operasyona devam ediyordu, “hı hı” diyebildim sadece, ardından çenemi sildi, dikişlerin hepsini aldı, temizledi, ve “tamam bitti” dedi, ayağa kalktım, ve
“sağolun” dedim “borcum ne? ne kadar”
“önemli değil” dedi
“karşı odada buraya ödeyeceğimiz söylendi” dedim
“önemli değil” dedi tekrar.. “bi kaç gün sonra yine gel, sakallarını kesip, bi kontrol edelim, kalmış mı bişi diye, şu an sakaldan belli olmuyor”
“tamam gelirim” dedim, “çok teşekkür ederim”
“adını ve soyadını kaydetmeliyim” dedi, adımı ve soyadımı söyledim ona..
“kaç yaşındasın?”
25”
“tamam gidebilirsin”
“tekrar çok teşekkür ederim”
“görevim bu”


birkaç gün sonra tekrar gittim, kontrole, sakallarımı kesmiş ve yenilenmiştim, içeride hasta vardı, bi müddet bekledim, daha sonra içerisi boşalınca kapıyı çaldım ve açtım ve girdim içeri
“meraba ben, ımmm, geçen gün”
“tamam tamam, hatırladım, geç otur şöyle”.. gülümsüyordu bunu söylerken, tatlı bir gülümseyişti. fazlasıyla ürkek ve çekingendim o an. bir şeylerle oyalandı biraz, sonra beni yeniden kayıt etti, isim soyad yaş. sonra “annen gelmedi mi bu kez” dedi
“tek geldim” dedim, pek konuşmadık, çeneme baktı, dokundu yine, sonra,
“tamam geçmiş, iplik de kalmamış, bi daha gelmene gerek kalmadı”
“keşke kalsaydı”
“anlamadım”
“yok bi şey, teşekkürler, kolay gelsin”
“sağol”

çıktım, ve yol boyunca bi daha gitmeme neden olabilecek bir şey düşündüm, bi yerimi kesmeliydim, dikiş atmalıydı bana, saplantı haline gelmişti bu konu bende, bi hafta sonra gündüz evde oturmuş iddaa programını incelerken, aniden kalktım, banyoya gittim, bi jilet aldım, ve kolumu kestim, sonrada acı acı bağırdım, masuscuktan, beni fiziksel acı öyle feryat ettirmez aslında, genelde ruhumu acıtan şeylere karşı çığlık atmak geliyor içimden, onu da ben beceremiyorum, sessizce kabullenip kendi köşeme çekiliyor ve içiyor, içiyor, içiyorum, her neyse, annem beni aynı yere götürdü, aynı hatun vardı, acilen içeri aldılar beni, anneme “sen dışarıda kal bunu görmeni istemem” dedim, aynen filmlerdeki gibi. o da laf dinledi ki çoğu zaman dinlemez, zorlar beni, “üstüne bir şey giy üşüyeceksin”, “az iç şunu”, “yemek ye”, sakallarını kes”, “uyumalısın artık” vs vs vs, ama o gün söz dinledi ve hatunla baş başa kaldık

“nasıl oldu bu” dedi, bi eliyle elimi havada tutuyor, diğer eliyle kanayan yeri siliyordu “intihara benzemiyor”
“intihar için daha güzel yöntemler biliyorum, canım istedi kestim”
“neden canın istedi”
“bunu henüz söylemek istemiyorum”
“pekâlâ, dikiş atmamız gerekiyor”
“at o zaman”

gözlerine bakıyordum daima, yüzüne, dudaklarına, ama o hiç bakmıyordu bana, çekiniyordu, utanıyordu, bense çok rahattım, “kesin yay burcusun” dedim sessizce
“ney” dedi
“kendi kendime konuşuyordum, boş ver” dedim
“biraz uyuşturacağım” dedi, bi iğne vurdu kesiğin yakınına bi yere
“biraz bekleyelim, uyuşsun” dedi
“kumanda sende, nasıl istersen”
“çok garip konuşuyorsun”
“hiç konuşmamaktan iyidir”
“yok, hayır, kötü anlamda söylemedim, hoşuma gidiyor sözcüklerin”
“herkes benimle konuşmaya can atar, demek ki bu yüzdenmiş, ben kendimden nefret ediyorum gerçi”
“neyse, uyuşmuş olmalı, başlıyorum”
“hı hı başla”. dikişe başladı, 3 dikiş, ufak
“iz bırakmamaya çalışıyorum” dedi, “ama derin kesmişsin, canın çok yanmış olmalı”
“fiziksel acı, ruhani acımı dindirmeye yarıyor” dedim
“bu yüzden mi kestin?”
“hayır” dedim “bu kez başka bi nedenle kestim”. kesin hızlı net bir hayır!

dikiş bitti, borcumu sordum, önemli değil, dedi, tamam, dedim..

her neyse, bi hafta sonra gelip dikişlerimi aldırmamı söyledi, bu arada her gün pansumana gitmeliymişim, bunu sevdim, her gün görebilecektim onu, her gün saat’in iki olmasını bekliyordum, randevu bu, her gün saat ikide, saat iki olmuyordu bir türlü, o’nu istiyordum, o’nun hikâyesini merak ediyordum, ama konuşmuyordu hiç, hep havadan sudan konuşuyor, sorularımı geçiştiriyordu, pansumanın üçüncü gününde ona, “bende seni kaydedicem” deyip cebimden ufak bi not defteri ile kalem çıkardım.

“isim soyad yaş”
“ne” dedi şaşırarak
“isim soyad yaş”
“sen kim olduğunu sanıyorsun, hemen çık buradan” dedi
“heey” dedim, “sakin ol, adını merak ediyorum ve sormaya çekiniyorum, güleceğini sanıyordum bu hareketime” sonra gülmeye başladı
“sinirden mi gülüyorsun” dedim
“hayır” dedi “delisin sen, ismimi ve yaşımı söylemeyeceğim sana, merak et, delir, kudur, söylemeyeceğim”
“yay’sın” dedim ona, “de mi?”
“bildiğin şeyleri niye soruyorsun ve nerden biliyorsun”
“tahmin ediyorum ve sormamın nedeni doğru tahmin edip etmediğimi anlamak”
“öyleyim”
“biliyordum”
“bunun ne önemi var”
“hiç” dedim “koleksiyoncuyum”
“ne koleksiyonu”
“adını söylemezsen, bende bunu söylemem” o esnada pansuman bitti ve “çıkabilirsin” dedi, bende kolay gelsin dedim teşekkür ettim ve çıktım..

2 gün sonra pansuman için gittiğimde, gözlük vardı gözünde, siyah güneş gözlüğü, kapalı bir alanda
“gözlük neden” dedim
“boş ver” dedi
“tamam” dedim, “kocan var mı?”
“bunu neden sordun”
“kocanın şu gözlükle alakası olabilir de o yüzden”
“sana ne bundan”
“seni dövüyor öyle değil mi, şu an o gözlükle bir morluğu gizliyorsun, ama ruhundaki morluğu ilk andan itibaren görebiliyordum ben”
“kapa çeneni, tamam dikişleri aldım, bi daha gelmene gerek yok”
“sen öyle san” deyip çıktım, eve gittim, 2 saat sonra yeniden dispanserdeydim, bi yerimi daha kesmiştim.

“delisin” dedi “kendine zarar vermek hoşuna gidiyor galiba?”
“hoşuma giden sensin, bu da seni görmek istememe yol açıyor, bu yüzden kendimi gene kestim”
“evliyim ve 4 yaşında bir çocuğum var, 27 yaşındayım, senden büyüğüm, üstelik evliyim ben”
“kocanı artık sevmiyorsun ama”
“sana ne bundan”
“senin evli olmandan bana ne, sen niye söylüyorsun”
“benden hoşlandığını söyledin”
“olabilir, bunun evli olmanla ne gibi bi bağlantısı var da evli olduğunu vurgulamana yol açıyor bu bağlantı?”
“çok zekisin öyle değil mi, kelime oyunlarıyla köşeye sıkıştırıyorsun insanları, insanlara seni cevaplayacak bir alan bırakmıyor galip çıkıyorsun”
“bu onların suçu, ben hep öyleydim”
“seninle uğraşamayacağım, kolunu uzat”
“boş ver” dedim “kan kaybından ölmek istiyorum, ben ölene kadar konuşalım senle, hadi, hangi okulda okudun, nasıl doktor oldun, çocuğun erkek mi kız mı, anlatsana”
“sus ve kolunu uzat yoksa çenende öyle bi kesip açacağım ki elimdeki jiletle, bi daha dikiş tutmayacak, sen de konuşamayacaksın”
“hayatta da dikiş tutturamadım ben, sorun olmaz çene”
“elini uzat” gülüyordu, deli bi gülüş, zorla elimi aldı avucuna, bu kez diğer elim, sildi güzelce, kanı sildi ve bi iğne yaptı, uyuşturdu, bekledi, hiç konuşmuyorduk, sonra da dikmeye başladı
“benimle evlenir miydin” dedim ona
“beni tanımıyorsun bile” dedi
“sen öyle san” dedim “asıl sen beni tanımıyorsun”
“aksini iddia etmedim, ben seni tanımıyorum, ama sen beni nasıl tanıdığını iddia ediyorsun”
“ön sezilerim var, bir de gizli güçlerim”
“şimdi de metafiziğe mi merak sardın, altıncı his ha?”
“ya da on bin yedi yüz doksan beşinci his olsun, ne önemi var, his histir, hisli bi adamım ben”
“aptalın tekisin bence”
“dik hadi, senin karşında ölmek istemiyorum”

dikti.. ve bu olay bir süre devam etti.. bi yerlerimi kestim sürekli, bacak, el, göğüs, yüzüme dokunmadım bi tek, beni beğenmeyebilirdi, bi gün pansuman için gittiğimde, aradan 1,5 ay geçmişti, ilk dikişlerimi aldığı günün üzerinden 1,5 ay demek istiyorum, bi gün pansuman için gittiğimde bi psikolog vardı, ailemle görüşmüş dikişlerimi alan hatun, ailem de psikologa görünmemi söylüyordu zaten daima, ve psikologla biraz konuştuk, bana bi tanı koymaya çalıştı ama işe yaramadı.. bende sürekli bi yerlerimi kesmeye devam ettim, onunla dışarıda buluşamazdım, yani o hatunla, evliydi ve kocası sürekli izliyordu onu, hareketlerini kontrol ediyordu, kıskanıyordu, ve çocuğu vardı üstelik, bende sürekli dispansere gidiyordum, sonra da kendimi burada buldum, akıl hastanesi. benim delirdiğime kim karar veriyor? o hatun istemedi gitmemi, ama kendimi kesmemi de istemiyordu, bi gün yanlış bi damara denk gelicek ve öleceksin, diyordu, “ben ölümsüzüm” deyip gülüyordum, sonra bir gün, ona boşanmasını ve benimle evlenmesini teklif ettim, olmaz dedi..

işte hikâye bu. sonra da buraya kapatılmayı kabul ettim, ondan uzak durmamı istedi diye, ondan uzak durabilmek için, sırf bu nedenle buradayım. 2 aydır bir yerlerimi kesmiyorum, çünkü buna gerek duymuyorum. Evet, doktor, sonunda hikâyemi öğrendin, iki aydır buna çabalıyorsun, ben deli değilim, başından beri deli değildim, şimdi bana iyileşmişsin deme o yüzden, ama buradan çıkmak istemiyorum, dışarısı ürkütücü geliyor, burada benim gibi tuhaf insanlarla birlikteyim.. burası iyi.. dışarıda normal olduklarını düşünen bi sürü çıldırmış insan var, sabahtan akşama kadar çalışıyor, asla ihtiyacı olmayan eşyalar satın alıyor, oy veriyor, oy vererek yönetimde söz hakkı olduklarına inanıyor, vatanlarını seviyor, askere gidiyor, ve savaş istiyorlar, normal olan onlarınkisi ise, ben deli olarak tımarhanede kalıcam.. hayır, uzun süredir bi yerimi kesesim gelmiyor.. ama şu, sigarada fondip olayına kafam takıldı.. bi deneme daha yapıcam..

“ciğerlerini patlatmaya mı çalışıyorsun şimdi de, ne zaman vazgeçeceksin bu intihar takıntından” demiştin bana, bu takıntı değil doktor, bu doğal süreç, istemediğim bi yere fırlatılmışım, dünyaya, çıkmak istiyorum.. beni buradan çıkarın.. bu hayattan.. herşey çok saçma ve depresyonda falan değilim.. sikmişim depresyonu.. tüm psikolojik tanımlamalarınızı kendinize saklayın, tamam mı? deli falan değilim, bütün dünya delirmiş zaten, ama çoğunluğun yaptığı normal karşılandığı için bizim gibilerin deli olduğu söyleniyor, hayır hayır hayır, deli olan sizsiniz, izninle, bi sigara içmeliyim, ve bu şey bitti, şimdi evinize gidip bi yerlerinizi kestiğinizi hayal edin.. bana özenin.. beni sevin ve koruyun. neslimiz tükeniyor! eyvallah..


13.mart.2007 – 06:14

7 Mart 2007

delilere ve kaçıklara

yavaş hareket ediyordu esra, murat’ın kucağında, kanepedeydiler, bi sigara yakmalıyım” dedi.
“ne sigarası kancık” dedi murat.
“tadını çıkara çıkara düzüşmek istiyorum seninle” dedi esra, “rahat ol, sabaha kadar seninim, paranı hak edeceksin.”

kucağından indi murat’ın. o koca aleti içinden çıkarması uzun sürdü. ve montunu aramaya başladı evin içinde, hangi lanet olası köşeye attığını hatırlayamıyordu. esra’yı izliyordu murat, evinde. kendi evine bir fahişe getirmişti, pahalıya patlamıştı bu o’na. karısı, kayınvalidesinin yanına tatile gitmişti, kızı kalmıştı sadece sorun olabilecek, 17 yaşında, lise sonda olan kızı, babasının bir telefon konuşmasına kulak misafiri olmuştu;

“evet dostum karımın gitmesi iyi oldu, kızımı da postalayabilirsem sözünü ettiğin orospuyu eve getireceğim, ya da dediğin gibi otelde denerim o zaman, anlattığın gibi çıkmazsa parasını sen ödüyorsun, anlaşmamız bu.”

fırsatı değerlendirmişti kızı,
“babacığım bu gece selin’lerde kalabilir miyim? ders çalışacağım, ösys yaklaştı biliyorsun”,
“tabii kızım, kal, ama unutma sadece böylesi hassas bir konuda izin veriyorum sana, ders, yaramazlık yok”,
“bana güvenmiyorsan gitmem baba” dedi kızı, kinayeli bir şekilde,
“git kızım” dedi babası, gülerek, “şaka yapıyordum”,

normal şartlarda asla izin vermezdi buna, ama çüküydü söz konusu olan, ve kızı da düzüşmeye gidecekti aslında, ve karısı da düzüşmeye gitmişti “annemlere gidiyorum” diyerek, hepsi düzüşüyordu kısacası, bütün dünya düzüşüyordu, düzüşme ve savaştan ibaretti dünya tarihi, hep böyle olmuştu ve hep böyle olacaktı, bir deliğe satılmıştı koca imparatorluklar, dev şirketler, kadınlar şekillendirmişti dünyayı, erkekler değil, arka planda hep bir dişi vardı, düğmeye basmıyorlardı belki, ama bastırıyorlardı, ve esra’yı izliyordu murat, “ne kancık ama” diye düşünüyordu, “iliğimi kurutacak, ona fazladan bahşiş vermeliyim.”

sigarayı buldu esra, bi tek çıkarıp yaktı, “sana yok” dedi murat’a, “ben içicem sadece”, paketi murat’la seviştiği kanepenin üzerine atıp “dokunma sakın pakete” dedi, kararlı bir ses tonu vardı, kendinden emin bakışlarla ilerledi murat’ın üzerine, çömeldi ve ağzına aldı tekrar, “sönmüş bu” dedi, “şişirmek gerek”, sigaradan bir duman alıp murat’ın aletine üfledi, sonra yeniden ağzına aldı, işini iyi yapıyordu, ardından bir nefes daha, “kıvama geldin” dedi murat’a, “yeniden üzerine oturabilirim”, ve yavaş yavaş gidip gelmesini sağladı yeniden murat’ın, sigarayı içiyor, külünü murat’ın saçına atıyordu, bir tane daha yaktı eğilip paketi alarak, çakmağı söndürmedi, murat’ın göğüs kıllarına tutuyordu, bir şey diyemiyordu murat, canı yanıyor ama bir şey diyemiyordu, etkilenmişti, bir düşteydi sanki, karısı soracaktı, göğsün nasıl yandı, diye, asla yanmayacak bir bölge, “nasıl yandı burası” diyecekti, önemsemedi murat bunu, “bir daha sevişmeyeceğim karımla” dedi, “karımı boşayacağım, bana böyle bir muamele yapmadı o hiç.”
“hah ne bi şey mi diyorsun” dedi gülerek esra, duymuştu o’nu, konuştuğunun farkında bile değildi murat, “yok bir şey sürtük” dedi, “devam et sen işine.”
“sürtük anandır” dedi esra, ısırdı onu, dudaklarını ve boynunu, bağırdı murat, izi kalacaktı mutlaka, bu esnada kapı yavaşça açıldı dışardan, içeri bir hırsız girdi, çok değerli şeyler vardı evde, tarihi eserler, epey zengindi anlayacağınız murat, şirketleri, parası ve ünü vardı, ve şimdi her şeyi yitirmesine ramak kalmıştı, bir delik uğruna, diğerlerinden hiç bi farkı olmayan bir delik, neydi bizi çeken, daima farklı hissederiz her kadında, oysa aynıdırlar, daima aynı, hepsi, 2 göğüs, bir göbek, iki delik, bacaklar, kimisi ufak kimisi büyük, şişman, zayıf, sarışın, esmer, ama hepsi aynı, biçimsel ve sonuç olarak, orada, o odada, “hayatımın düzüşü bu” diye düşünürken murat, her şeyini kaybediyordu, tüm servetini, telefonda ona “çok iyi muamele çeken bir fahişe tanıyorum” diyen arkadaşıydı eve giren hırsız, planlanmıştı her şey, karısının gitmesi ve kızının da o konuşmaya kulak misafiri olması fırsat vermişti bu planın işlemesine, ve şimdi, murat’ın karısı, murat da bulamadığı ruh ve ışığa doymak için, başka bir adamın koynunda ucuz şarabı yudumluyordu ölümsüz bir ayyaşla, çok çok eskilerden kalma sevgilisi ile, bir zamanlar terk ettiği, parası ve işi olmadığı için terk ettiği eski sevgilisi ile birkaç güzel gün geçirirken, ve murat’ın kızı da, annesi gibi ve ananesinin de kızının yaşındayken yaptığını yapıp, babasına söylediği bir yalanla yanına kaçtı başka yalanlar söylemek için sevgilisine, ve aynı yatakta hayal kuruyorlardı şu an, düzüş sonrası.

“evet” dedi ali, hırsız olan ali, “bizim balık oltaya gelmiş, güzel”, ve mutfağa gidip kasayı açtı, biliyordu, her şeyi önceden biliyordu, bir çok kez gidip gelmişti bu eve, ve şimdi bu, son gelişiydi, ertesi gün, murat’ın koynuna attığı karısı ile birlikte, çaldığı tüm parayı da yanına alıp, dünyanın bir ucuna uçmanın hayalini kuruyordu, -saçma mı geldi? para kazanmalıyım, o yüzden bu kadar saçma yazıyorum artık, bunu istiyorlar bizden, bu kadar dolambaçlı şeyler yazmamızı istiyorlar, basit yazmamamızı istiyorlar, iyi gibi görünen, karmaşık gibi duran, ama kolay hazmedilir senaryolar, onların istedikleri, aslında hiçbir şey anlatmayan, sadece “ali buraya gitti, oradan şunu aldı, derken araya giren murat’a bir el ateş etti, olayı gören bir fahişe çığlık attı, sonra ali fahişeyi de öldürüp kaçmaya başladı, hey hey bi saniye, burada buna bir son verip, izninizle yine kendime, ve boktan ve muhteşem ve salak ruhuma dönmek istiyorum, bir sigara yakmama izin verin öncelikle, bi saniye, devam edicem..

..

evet, geldim. ne diyordum? hey bakın size ne anlatıcam, 4 gün önce noldu biliyor musunuz, evden çıktım ve çıkar çıkmaz bir sigara yaktım, son sigaramı, gazete almaya gidiyordum, ve de sigara, yolda bir adam gördüm, pijamalı, öğlenin biriydi saat, ve bizim muhitten değildi pijamalı adam, yabancıydı, onu ilk kez görüyordum, mahalleden olsa tanırdım, evi buralarda bi yerde olsa pijamayla çıkması pek de tuhaf gelmezdi-her ne kadar yine de tuhaf gelecekse de öğlenin birinde, ki ben de çıkarım öyle, eğer üzerime giyecek başka bişi bulamazsam tabii, neden çekineyim, bakışlardan mı, ne önemi var, insanların kendimiz hakkında ne düşündüğünü neden bu kadar çok takıyoruz, başkalarının hakkımızda düşüneceği şeyler hayatımızın içine ediyor, bizi yönlendiriyor ve şekillendiriyor, ve nasıl yaşayacağımızı, nerede nasıl davranacağımızı, kiminle birlikte olacağımızı, kimi ret edeceğimizi ve çocuğumuzun nasıl biri olması gerektiğini belirliyorlar, ve ama her neyse, biz yine de şu pijamalı adama dönelim;

 “bi sigara versene” dedi elimdeki sigaraya bakarak, “valla başka sigaram yok abi” dedim, ve gerçekti, yoktu, alacaktım ama, geçip gittim önünden, durmadım, durup sormak istedim ama, “moruk, konuşalım biraz, hikayen ne senin, neden pijamayla geziyorsun, boktan ve kirli bir pijamayla, saç sakal birbirine karışık bi halde. seni kim çıldırttı?”
“siktir et” diyecekti muhtemelen, “canın sağolsun, başkasından bulurum sigara, eyvallah”

nezaketen denmiş olmayacaktı bunlar, içten, içerden gelen sözcükler olacaktı, ama rencide edebilirdi onu, kırabilirdi tüm bunları sormam, yürüyüp geçtim ve “keşke” dedim kendi kendime, “elindeki yarıya inmiş sigarayı verseydin, aptal, aklına neden gelmedi bu.”
gazetemi ve sigaramı aldım, bakkaldan çıkar çıkmaz paketi açıp bi sigara yaktım, yürümeyi sürdürdüm, ve yine aynı adam, göz göze geldik, bi sigara verdim adama, param olsaydı, paketi de verirdim, ama işsizdim, askerden yeni gelmiştim, beş kuruş param yoktu ve günde 40 sigara ile 2 şişe şarap ya da 7 kutu bira, ve bir bardak su içmem, ve de bir dilim ekmek yemem gerekiyordu, yaşama devam edebilmek için, ve sigarayı uzattım adama, “abi valla demin yoktu, şimdi aldım, ateşin var mı?”
elindeki yanan sigarayı işaret etti, birkaç furt içilmiş olan bir sigara, kim verdi, nasıl, bilmiyorum, tek söz etmedim, ama bi tek o ve ben değiliz dedim sadece içimden, o da tek söz etmedi, sigarayı işaret etti, verdiğim sigarayı aldı, ve orada kaldı o, caddede karşıdan karşıya geçiyordu bazen, kaldırıma oturuyordu, ve arada bir gelip geçen tiplere “bi sigara versene” diyordu, iyi biri olduğu su götürmez bi gerçekti, 40 yıllık veya 400 milyonluk bi şarap içecek parası yoktu belki, elinde çok şey bildiğini kanıtlayacak bir diploması da yoktu, ya da onu hayatta tutacak bi karısı –kesin bi çok kadın tarafından terkedilmiş ve sonuncusu çok koymuştu ona.. çocuğu var mıydı acaba, diye düşündüm, parası yoktu, işi yoktu, karısı yoktu, hiçbir şeyi yoktu, elle tutulur hiçbir şeyi, günümüz toplumunda kabul görülebilecek, getirisi olabilecek hiç bişi, tıpkı benim gibi, getirisi olan öyküler yazmak istemiyorum jori, anlıyor musun, sadece, günün birinde, senin o hüzünlü sesini dinleyip, sigaramı ve biramı içerken, aşık olduğum kadın, -eğer olacaksa bi kadın-, kendine sarılmış halde uyurken o, gecenin bi yarısı bi baş ağrısı ile, ve ölümüne susamış bi şekilde uyanıp, yarı sarhoş uyanıp, bi sigara yakarak, toplumun dışında öyküler yazmak istiyorum,
“ben toplum dışı değilim aslında, toplum benim dışımda zaten” demişti bi arkadaşım,
“heey” demiştim ona, “bu sıkı bir laf, bi sigarayı hak ettin”

kendime bi sigara alıp, paketi masaya atmıştım sonra, ortaya. paketi ortaya atmak çok şey ifade eder, siz anlamazsınız, pek çoğunuz anlamaz, pek çoğunuz pijamalı adam ile benim aramdaki farkı da anlamaz, ve bana hayran olur, oysa yoktur farkımız, ben sadece yazmışımdır başıma gelenleri, içimi dökebilmiş kendimi ifade edebilmişimdir, bu yüzdendir delirmeyişim, ki bu da hiç delirmeyeceğimin garantisini vermiyor bana, güvende hissetmiyorum kendimi, asla güvende hissetmedim, kıçımı sağlam bir duvara yaslayıp, “evet, biz kazandık, bitti”, diyemedim asla, “kimse bunu diyemiyor” mu dediniz? yalan.. “ayağı yere sağlam basan” olmak istemiyor musunuz siz? bu yüzden değil mi onca çaba, lise, dershane, üniversite, staj, lisans, vs vs, bu yüzden değil mi sağlam bir kadını kafalama telaşı, ve sonrasında, iyi bi işte çalışıp, karınız evinizde çocuklarınız ile otururken, arabanızda güzel bir manzaraya karşı suni sorunlarla içişi bazılarının, eğer içtikten sonra, ertesi güne gülerek başlıyorsanız, suni sorunlara içmişsinizdir, bundan emin olun, 10 yıllık profesyonel bir içiciyim ben, ve yolun başındayım daha, bi 10, hatta 20 yıl daha içmem gerekiyor, meseleyi çözmem için, ama çözdüğüm kadarıyla, size rahatlıkla ve yüzde yüz emin olarak söyleyebilirim ki, akşamdan kalmalık olduğunuz o sabahlarda, sadece fiziksel olarak kötü durumda olmanın, mide ve baş ağrısının yarattığı fizyolojik baskının altında, gülerek başlıyorsanız güne, suni sorunlara içmişsinizdir, boşadır yani litrelerce alkol -ki litrelerce de içemezsiniz zaten suni şeylere, alkolün ruhu bunu hisseder, bu kokuşmuşluğu anlar o, ve kabul etmez, kusturur sizi, ve allah belamı versin ki her akşamdan kalmalık olduğum sabah, bin bir küfürle açıyorum gözlerimi, olduğumdan daha beter bi halde, ruhsal olarak bin beter bi halde uyanıyorum, ve “devam” diyorum yine de, içmeye, acıya ve ölmeye devam, ve hafif gelebilirim size, gidin öyleyse, nobelli yazarınızı okuyun, ama unutmayın ki, biz burada bin bir türlü pisliğin ve çamurun içinde, bizi neyin öldüreceğini düşünerek ve önemsemeyerek bunu, yaşamaya devam ediyoruz, ve emin olun, birileri, o üç kağıtçı faşist köpeklerden birisi, günün birinde, bizden birine “kendine dikkat etsin” derse eğer, tehdit ederse, öldürdükleri birinin ardından mahkeme çıkışı “seni de öldürücem, kendine dikkat et” diye, emin olun kaçmayız başka bir ülkeye, çünkü ölüme muhtacız biz, ama gelmiyor lanet olası, orgazmı geciktiriyor piç kurusu, ve hey jori, biraz daha ağlayabilirsin dostum, üzgünüm ama tekrar edecek bu şarkı, tekrar tekrar bana “angels playground’u söyleyeceksin bu gece, çünkü canım öyle istiyor, çünkü binbir olumsuzluğun ve kederin içinde içiyor, içiyor ve ölmüyorum, ve tüm bunları size, bir “bana yardım edin” çığlığı eşliğinde yazmıyorum, kendim için yazıyorum, düşünmemek için, başka boktan şeylerin içine ve kendi içime düşmemek için, ve hey, lafın sonuna geliyoruz, kısacası dostlarım, o pijamalı adam ile benim aramda, hiçbir fark yok, eğer bir sokakta arkadaş grubunuzla içerken, yanınıza gelen şarapçıyı kovuyorsanız, o halde defolun sayfalarımdan, siktir olup gidin, siz beni anlayamazsınız, ben de sizi anlayamam, ve sahte övgülerle pohpohlanmaya ihtiyacımız yok, çünkü ardından ne geleceğini biliyorum, “iyi yazıyorsun, muhteşem yazıyorsun, siten muhteşem”, ve birkaç gün sonra, “benim yazım neden kabul edilmedi, o sitede olmayı çok istiyordum, hak ediyordum bunu”, ve daha sonraki birkaç gün içinde, “iğrençsin, kendini beğenmiş bir ahmaksın.” ahah! oysa bebeğim, ne ilk söylediğin sevgi sözcüklerini ne de son söylediğin nefret sözcüklerini aklımda tutabilirim, hepsini bana yazdığın e-postadan kopyaladım, silmemişim, bunu gördüm bir de, ve sildim, çünkü bizim gibi insanlar, hayatı korkaklardan daha iyi deşifre etmiştir -korkak olanın biz olduğu söylense de ve biz de bunu kabullenmiş “korkağın tekiyiz” demiş olsak bile- yıllar yılı gözleri yumulu bir şekilde şarabı diklerken kafalarına, çözmüşlerdir hayatın şifresini şarapçılar, ve bu yüzden içerler, şifreyi çözdüklerinde anladıkları şey için, hayat; öncekilerinden kopya edilmiş ve boktan ve izlemeye katlanılmayacak milyar dolarlık bir filmden daha kötü, daha iğrenç, ve daha katlanılamaz bir şeydir.. ve o yüzden bilirler, bir insan yanlarına yaklaştığında amacının ney olduğunu, arkasından nelerin geleceğini.. tahmin edemedikleri tek şey, yanlarına bi yudum şarap ve biraz sohbet için yaklaştıkları o gençlerin onlara ne tepki vereceği, bunu da kafalarının yüksek oluşuna bağışlayın, ve dediğim gibi, lafın sonuna geldik, merak ediyor musunuz murat’a, ali’ye, o fahişeye, murat’ın kızına ve karısına ne olduğunu? o halde bir kitapevine gidip o tarz bir kitap edinin, çok var, çoklar, çok varlar.. ukalayız, ve bir o kadar da tevazulu, iğrenç ve muhteşemiz, karma, yine de, kaçmayacak ve çok satan olmayacağız, satmıyoruz çünkü, anlayabiliyor musunuz? satılık değiliz.. “çok satanlar” satılık olanlar için bir listedir.. dipteyiz ve gurur duyuyoruz dipte olmaktan, ve sizin bukowski’yi dilinize pelesenk etmenizden, en az o’nun kendisi kadar nefret ediyoruz, ve siyahı popülerleştirmenizden, ve fanzinleri de, ve daha bi çok şey.. miyav miyav miyav.. lafın sonu bu.. miyav miyav! ben şimdi izninizle, jori’nin hüznünde boğulacağım. siz dilerseniz, ve buraya kadar dayanabildiyseniz bana, ve çükünüzü kaldırmayı başarabildiysem öykünün başlangıcında, ya da içinizi gıcıkladıysam, bir karşı cinsinizle vuruşabilir, ya da otuzbir çekebilirsiniz, ama lütfen beni rahat bırakın, bize gelip, “mükemmelsin” demeyin, değiliz çünkü, hiçbirimiz mükemmel değiliz, ve asla olamadık, o yüzden burada, cebimiz delik bir şekilde içiyor, ve defalarca bıçaklanıyoruz, ama sorun değil, öyle değil mi jori, sorun değil, hadi bi sigara yakalım jori, sen bana şarkı söylemeye devam et, ve üzerimizde gezinenlerin verdiği açıklara, onların ahmaklıklarına gülelim, biri bizi öldüre dek -buradayız, ve kaçanlar da, öldürücem diyenler kadar suçlu, kalıp ölenler sadece, kazanacak, ya da bir pijama ile sokağa fırlayıp, kafayı yiyicez hepimiz, ama şimdilik buradayız, müzik ve alkol tükenene dek.. kendinize dikkat edin, ve dikkatli olun, tuzaklara karşı, sizi seviyorum, hepinizi, eyvallah..


07.mart.2007 

27 Şubat 2007

üç erkek

üç erkek..

1.
bir barın önündeyiz. tuncay refik ben. takılıyoruz. gökyüzüne bakıyorum. biraz durgunum.

“sorun ney” diyor tuncay.
“ne bileyim amına koyim” diyorum.
refik, ilerde duran mercedesi gösterip, içindeki elemanı kast ederek “aha buradan vurucan, alıcan 15 milyarı, bu zamanda en iyisi tetikçi olmak” diyor. sonra, paradan, parasızlıktan, çalışmak istemiyor oluşumuzdan ve gelecekten bahsediyoruz.

hava yağmurlu. ıslanıyoruz ama kafamız trilyon. esrar, amfetamin, alkol ve acı içmişiz - daima. umurumuzda değil hiç bir şey, ve elde sigara. tam bu esnada önümüzden elinde şarap şişesi ile biri geçiyor, onun da kafası trilyon. “dünya ve ahiret işleri böyle, kimseye güvenme, kendine güven, başka bi şey yok, gerisi hikaye” diyor, ve ekliyor, “adamın beynini sikerler burada, beyin kalmaz.” adam geçip gidiyor.

refik’e dönüp soruyorum “dünyanın en kötü şeyi nedir” diye.
“bir gece yarısı, her yer kapalı iken, çarşafın ve otun olduğu halde, tütününün olmamasıdır” diyor “ve bir sigaranın lafını yapan insanlara asla güvenme.” o öğretti bana bi çok şeyi. ve dediğim gibi, durgunum.
“neyin var senin” diyor refik “kardeşimi mi düşünüyorsun hâlâ?”
“aşkın amına koyayım” diyor tuncay “dünya üzerinde ne kadar amcık varsa, sikmek isterdim.”
“bi sigara versene” diyorum tuncay’a
“bitti moruk” diyor “paketi attım ya gözünün önünde.”
“unutmuşum, neyse siktiret.”
elimi cebime atıyorum, biraz bozukluk, sigara almaya yeticek kadar değil ama. “bende bu kadar kaldı diyorum.”
elini cebine atıyor diğer ikisi: “bende de bu”

bakkala gidip 2 paket sigara alıyoruz, çünkü gece çok uzun, ve evimizde biralar var, bira daima olur biz de, ve asla sigarasız içilmez bira, sigarasız bi gram bile yaşanmaz bu hayat, çok ciddiyim, ve espri yapıcak halde de değilim ayrıca -neden gülüyorsunuz?  -benim görmediğim bir şeyi gösteriyorlar bana, televizyonda, ben de gülmeye başlıyorum. televizyon mu? evet, televizyon! eve vardık bile, söylemeyi unutmuşum, ve kimsenin gülmeyeceği şeylere gülüyoruz, televizyon açık, çok ciddi şeyler dönmekte ekranda, ama o kadar salaklar ki… ciddiyetleri bile bi salaklık göstergesi bize göre.

yıl 2001, ay şubat, saat 23, ve alsancak, korku parkı istasyonundayız. hey hey bi saniye, orada öyle bir yer yok. evet ama evin kapısına öyle yazmıştı tipin teki, korku parkı istasyonu. hiç bi anlamı yok, biliyorum, bildiğimiz hiçbir şeyin ve bildiğiniz hiçbir şeyin hiç bi anlamı yok, bi noktadan sonra hiç bi anlamı kalmıyor, ve o noktaya gelmemenizi umuyorum. ben geldim.. kayışı kopardım. yanımdaki diğer iki erkek de. bir tekrarın içine hapsolmak. hepimiz bir kadın tarafından oyun dışı kalmıştık, bazı kadınlar da bir erkek tarafından oyun dışı bırakılmıştı, ve bekliyorduk, ve içiyorduk, ve daha bi çok şey.


“kes şu zırvayı” dedi refik, ben elimdeki çakmağı parmağıma tutarken.
“cehennem” dedim “cehennemde olmayı cennette olmaya yeğlerim ben.”
“neden” dedi.
“çünkü” dedim “cennette olursam, her şey ben olucam, ve özgür, ve boş kalıcam, ve hatırlayacağım daima. ama cehennemde birileri benim canımı acıtırken, belki de düşünmem, iradem elimden alınmış olacağı ve daima işkence edecekleri köleleri olacağım için.”

“zırva” dedi tuncay “zırva, zırva, zırva.” takılmıştı, biraz sonra durdu, “size de oluyor mu bu” dedi “bazı kelimeleri üst üstte bir çok kez söyleyince tuhaflaşıyor, anlamını yitiriyor sanki, anlamsızlaşıyor, ne ifade ettiğini unutuyorsunuz. tekrar et her şeyi moruk, bırak bütün herkes sıçsın ağzına, bi süre sonra anlamsızlaşıcaklar. perde. perde. perde.” devam etti bi süre, “perde. perde.” durdu, “evet, haklıymışım, anlamsızlaşıyor.”

uçuyordu, uçuyorduk, kokaini de ekleyin tüm saydıklarım üzerine. bizim evimizde daima uyarıcılar vardır.

biraz müzik. ve biraz daha esrar. ve biraz daha parmaklarını çakmakla yakma deneyi. elimden aldı çakmağı refik, hem de ne alış, havada kaptı resmen, bi çırpıda.
“kafayı mı yedin oğlum, gazını bitireceksin, başka çakmak yok evde, kibrit yok, hiç bi sikim yok, ve saat gecenin üçü”
“elimi kurtardığını düşünmüştüm bu hareketle, meğer tek derdin gazmış.”
insanlar alkollüyken aşırı duygusal ve alıngan olabilir.
“sikmişim elini”

2.
karşıyaka’dan alsancak’a geliyoruz. vapur. daima. arkalarda bi yerdeyiz. ayakta. gece. denize bakıyoruz, denizden çıkan köpüğe.. vapur ilerliyor.. elimizde bira, ve bize bakıyorlar, ama şanslıyız, çünkü denize atamazlar bizi, otobüste olsaydık bu kadar uzun süre tahammül edilemezdik.

“burada bira içemezsiniz” dedi bi tip. tuncay da,
“burada bira içebilir miyiz diye sormadık, sorulmayan soruların cevaplarını vermen de senin çok zeki bir varlık olduğunu gösterir ve çok zeki olan varlıklar, bir vapurda üç alkollü adamdan dayak yerken diğer yolcuların olaya müdahale etmeden bir süre seyredeceğini ve o geçen süre içinde epey bi darbe alarak yere yıkılacaklarını bilirler, daha da uzatabilirim ama anlamış olabileceğini düşünüyorum” ded. tuncay bazen böyle uzun konuşur, ve siz onun suratına aval aval bakarken, birasından bir yudum alıp, aniden başka bi konuya geçer, sonra başka bi konu, sonra başka bi konu, sonra başka bi konu, ve tuncay haklı, bazı şeyler tekrar ettirilerek anlamsızlaştırılabilinilir.

vapurdan inerken şişeleri denize atıyoruz, herkesin görebileceği şekilde. üçümüz de yapıyoruz bunu, sırayla, kim şişesini daha uzağa atıcak yarışması. ve adamın biri, “çevreyi neden kirletiyorsunuz” diyor. tuncay adama dönüp;
“yarış dostum” diyor, “rekabet hayatın her alanında var, kapitalizm bulaşıcı bir hastalık, yayılıyor. yarıştık biz, çevreyi kirletmedik, olaya bu açıdan bak, bu çocuklar şişeyi kim daha uzağa atıcak diye yarıştı, tek bir açıdan bak olaylara, ve o baktığın açı, senin canını sıkmayacak, seni rahatsız etmeyecek bir açı olsun. kapitalizm sana bunu öğretmedi mi yoksa? çalışmaktan başka seçeneğin yok, öyle değil mi? bu açıdan bakıyorsun hayata. neden hayatımı mahvediyorum bu tüketim çılgınlığıma bir son vermeli diye düşünmüyorsun”
 “hey hey” dedi sonra, yanımızdan geçen bi hatuna tuncay, “bir uzaylı”. kadın, harikulade bir vücuda sahip olan kadın döndü ve
“uzaylı senin anandır” dedi.
“iltifat” dedi “sadece iltifat ediyordum” bize neden çevreyi kirletiyorsunuz diyen ihtiyara döndü sonra “gördün mü, olaylara bakış açısı, sihir burada. doğru açı diye bir şey yoktur, kendini iyi hissetmeni sağlayacak açılar vardır. ben ona uzaylı derken, dünya üzerinde olamaz böyle bir güzellik, mutlaka uzaydan gelmiş olmalı, demek istemiş olamaz mıyım? ya da sen, çocuklar yarışıyorlar, demiş olamaz mısın? sanane çevreden, eğer yiyorsa git mc donalds’a söyle, çevreyi katlediyorsunuz diye.”
“hadi gidelim moruk” dedim tuncay’a gülerek, bıraksam sabaha kadar adamın kafasını düzebilirdi, ve adam, emin olun, hiçbir şey diyemezdi, savunamazdı kendini, haklı olsa bile savunamazdı. bir damla lsd’li olan bir beyinle yarışamazsınız, ve bizim evimizde lsd bazen olur.

sonra ben “karnım acıktı” diyorum “şurdan bişiler alak da yiyek.”
elimi cebime atıyor, ve bozuklukların birazını cebimde bırakarak çıkarıyorum az bir para “üçümüze yeter mi bu para”
“üstünü ben tamamlarım” diyor refik
“pekala” diyor tuncay “yeni bir sorun, ne yiyicez biz?”
“şu parayı da al, yumurta, makarna, al  bişiler de gel” diyor refik bana “bu hıyarı bi an önce eve götüreyim, başımıza bi bela açacak.. sen bize yetişirsin..”
bi bakkala giriyor, 6 yumurta, makarna, ve şarap alıyorum. 3 şişe.. ekmek var mıydı evde diye düşünüyorum, 4 ekmek bir şişe şarap ediyor o dönemlerde, ama napabilirim, ihtiyaç meselesi. yetişiyorum onlara. ve bir barın önünde duruyoruz..

3.
özlem’lerin evinden çıkıyoruz. refik. tuncay. ben. bi üst katta oturan seçil’i son kez görmeye gelmişiz. ankara’ya gidicek o. ailesi ile beraber. ve bir hafta önce de özlem’i uğurladık böyle. bristol. ve ne yazık ki o, başka bir yazının konusuydu, geç kaldınız, çoktan yazıldı ve ani gelen bir kendini yok etme isteği üzerine öykü de yok edildi, kül. beni küllerimden yeniden yaratıp karşınıza koydular, ama aynı şeyi yaktığım öykülere yapamadılar ne yazık ki, üzgünüm. külleri saklamayı tavsiye etmişti biri bana, ileride çıkıcak olan bi teknoloji ile geri dönüştürülebilir miydi öykülerime küllerim? taşak geçiyordu tip benimle tabii ki ve taşak geçilebilecek kadar savunmasız bir pozisyonda kalmıştım, ters köşeye yatırılmış ve golü yemiştim. sonra hakem düdüğü çalıp, atışın tekrarlanmasını istedi, karşı takımın teknik direktörü ani bir kararla penaltıyı kullanacak futbolcuyu değiştirdi. topun başına gelen ikinci hatun da, şey pardon, yanlış yazdım, topun başına gelen ikinci futbolcu da ters köşeye yatırıp golü çaktı, sonra hakem yine düdüğü çalıp atışın tekrarlanmasını istedi, sonra yine ani bi kararla karşı takımın teknik direktörü penaltıyı kullanacak futbolcuyu değiştirdi, topun başına gelen üçüncü hatun da, şey pardon, yine yanlış yazdım, topun başına gelen üçüncü futbolcu da ters köşeye yatırıp golü çaktı, sonra hakem yine düdüğü çalıp atışın… tamam tamam kesiyorum.. ama bi müddet sonra, biri yanıma gelip, “abi, farkettin mi, hep aynı köşeye atıyorlar, ve sen hep aynı köşeye yatıyorsun, onlar sola, sen sağa, bence bi kez de sola yat, yakalarsın topu, hem bak hakem de bizden yana, sen topu tutana kadar atışı tekrarlatıcak hakem”. dedi.
“hey” dedim, “ben doğru bildiğimi okurum daima, onlar topu uçtuğum köşeye atana kadar gol yemeye devam.”

biraz alegori. ve biraz sihir. iskeleye doğru gidiyorduk, vapura binicek ve alsancağa geçicektik.

4.
özlem’lerin evine geldik. seçil bi üst kattan aşağı indi. akşam altı civarıydı saat. epey takıldık o evde. eski günleri andık. seçil ankara’ya gidicekti ve onu bir daha görüp göremeyeceğimizi bilmiyorduk hiçbirimiz. yemek yedik. içtik. ve müzik dinledik. bizim evimizde müzik daima vardır.


“o’nu özledim” dedi seçil. “şimdiden.” özlem’den bahsediyordu.
“senide özleyeceğiz” dedim o’na. “lanet olsun.”

gözlerim doldu bi an, ki bunu sürekli gizleme ihtiyacı hissederim, çünkü duygusal olmak istemiyorum, sert biriyim ben, evet, sert, erkeğim ben, bana bu öğretildi çünkü, erkekler ağlamaz dendi bana, erkekler kavga eder dendi, erkekler kendilerini terk eden kadınların arkasından kötü konuşur ve orospu der kendisiyle arasında kan bağı olmayan tüm kadınlara dendi. bana denilen hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadım. yapsaydım eğer, şu an burada, sabahın beş otuz beşinde, bunları yazmaz, sabah erken kalkıp takım elbisemi giyerek evden çıkıp arama biner, şirketimin önünde durarak bir asansör sendromu sonrası masamın başına geçicek olduğum için çoktan yatıp uyumuş olurdum. ama yapmadım. tuncayın ruhu içime girdi galiba, saçmalıyorum, ve adam 2003’te intihar etti. pardon, zamanda epey ileri gittik. geriye dönelim:

“biletleri ayırtınız mı siz” dedi seçil, tuncay’a.. “siz ne zaman gidiyorsunuz?”
“haftaya” dedi tuncay, “hollanda bizi bekliyor, kırmızı halı ve…” lafını kestim
“hepiniz gidin” dedim onlara, “hepinizin amına koyayım” bağırıyordum. çıldırmıştım. sinir krizi geçiyordum. ve bu bana her zaman olan bişi değildi. ilk kez o zaman oldu. sonrasını hatırlamıyorum.. özlemlerin evinden çıktık.. tuncay, refik, ben. iskeleye doğru yürüyorduk.. 

27 şubat 2007


27 Ocak 2007

yokuş

yokuş

her şeyin ters gittiği zamanlardan biri, bir pansiyonda kalıyordum o sıralar, ve evet, hala izmir! yıl 1878’di, yada 1978, yada 2078 olsun, ne fark ederki? her şey ters gidiyordu işte, bahisler, iş görüşmeleri, yazı ve hatunlar. henüz her şeyi yitirmemiştim, ama umut yoktu, daha kaybetmiş olmasam da tükenmiştim, herkez bana yokuş yapıyor gibi geliyordu, bir barın önünde durdum,  “bira 3 milyon” gibi bişi yazıyordu, barın camlarından birinde, bozuk bir yazı. canlı müzik, ve evet dedim, yarısı su olsada verdikleri biranın, denemeye değer, biraz müzik.. o nefret ettiğim rock barlardan biriydi işte, ama bir hatuna salça olur ve evine giderdim belki, şanşlıysam, yada barda biraz oynaşırdık, seks her şeye rağmen hayata devam etmeni sağlayan tek bahanen oluyordu böylesi zamanlarda. para yoktur, ve işinde, ve alkol yoktur, ve kadının. ve ilham kesilmiş, sihir bitmiştir. yatağa girer ve intihar etmek yerine, o gün gündüz otobüste gördüğün hatunu düşler, o’nun ofisinde ona kaydığını hayal edip otuzbir çekerdin, ve epey enerjini harcamana neden olurdu boşalmak, yorgun düşer, intihar ve her şeyi boşverip uyurdun, sabah yeni bir gün başlayacaktı nasıl olsa, bir gün daha çalmış olurdun tanrıdan.

içeri doğru yöneldim, kapının önündeki eleman eli ile itti beni, “noluyor” dedim, “giremezsin” dedi, “neden” dedim,
“2 hafta önce bu barda çıkardığın kavgayı unuttuğumuzu sanmıyorsun herhalde”
“ben hatırlamıyorum zaten” dedim “unuttuğunuzu sansam ne yazar”. adama biraz kene verip girebilirdim içeri, ama yoktu fazla param, ve değmezdi, geri döndüm, bornova sokağının önünden geçip travestilerin bakışlarına aldırmadım, sonra kordon, çankaya, ve basmane.. kaldığım pansiyona gelip girişteki tipten anahtarımı aldım, “gündüz bi hatun gelip seni sordu” dedi bana, “siktiret” dedim, “bi süre kadınlardan uzak durucam” yalandı oysa, uzak duramazdınız, siz bunu isteseniz bile yapışırlardı, suyunuzu sıkana kadar, herneyse.. odama girdim, ufak bir oda işte, üzerimdekiler dışında giysim yoktu, iç çamaşırları hariç tabii, ve çorap.. -ve ruh’da diyebilseydim keşke şu an. bir kaçtane ruhum olsaydı kolay olurdu yaşamak, iş yerinde onların istediği gibi davranır maaşımı alırdım, barda bardakilerin istediği gibi davranır canlı müzik dinler bira adını verdikleri suyu içerdim, sonra bir hatunum olurdu, onun yanındada onun istediği gibi davranırdım ve muhteşem bir aşk yaşamış olurduk. çok severdi beni, hiç terk etmezdi, kişiliksiz ve yalaka insanları herkes sever. (ben sevmem, ama ben bir ‘toplumdışı’ymışım zaten, öyle diorlar, o halde “herkes” beni kapsamıyor olmalı) oyunu ortamına göre oynayan, bulunduğu mekanların kurallarına uyan insanları, yüzdeyüz haklıyım, çünkü tanrılarımdan biride böyle düşünüyor, ve tanrılar yanılmaz..  “oyunu kuralına göre oyna” der tanrım, “oyunun kuralları sana kazandıracak, günden güne” d

herkez bana yokuş yapıyordu. eski sevgililerim, iş verenler, barmenler, orospular, orospu olmayanlar, ve herkez yazar olmuştu, haftada 50 yeni kitap 35de  yeni yazar üretiyordu ülke, ve ben yazamıyordum artık, bitmişti her şey. düşündüm, ve “sikerim do it yourself’i” dedim bi an için, tanıdığım benim gibi birkaç yazan, yani gerçekte yazabilen ayyaş ile bir dergi hazırlıcaktım, her şeyi bana ait olacaktı, kapak, tasarım, dizgi, vs, ve efes pilsen veya tuborg’a sunucaktım birer kopya, sponsor olmalarını isteyecektim, kesin kabul ediceklerdi, 3000den fazla okuyucum vardı ve tek bir kitabım yoktu henüz ortalıkta, reklamım yoktu, menajerim yoktu, ağzımda puro bile yoktu, henüz patlamamış bir bombaydım ben, sponsora ihityacım vardı, pohpohlanmaya değil.. 700 milyon diyicektim, 1000 kopya, siyah-beyaz, maliyeti karşılayın yeter, evet diyiceklerdi, evet evet evet. ve sonra o sikik yayınevlerinin tekliflerini birbirirleri ile çarpıştıracaktım, açık arttırma; dağıtım size ait, sponsorum var, maaş vericeksiniz bana sadece, ve arkadaşlarıma, reklam gelirleri sizin olsun, reklam giderleride size ait.. “imla hatalarını düzelticez” deyip oynayacaklardı kalemimle, daha önceleri yaptıkları gibi, bu kez ses çıkarmayacaktım ama, satıcaktım kendmi, iyi para ederdim.. sonra biramı yudumlarken sağ kolumdaki dövmeyi gördüm, “fuck copyright” yazıyordu, biraz yukarsında “d.i.y or die” sol kolumda “no future” ve sağ işaret parmağımda thug life..

değiş dedim kendime, ölmek üzeresin, kaldığın yere bak, farelerle maç yapıyorsun her gece, karafatmalar ile poker oynuyorsun , tahta kuruları ile de.. hayvanlar bile sana yokuş yapıyor evlat, sik anasını, paranın amına koy, öyküleri sat o amcık yönetmene, bırak nasıl çekerse çeksin, tırmanmaya başla artık, ölüceksin.. telefonum çaldı sonra, gökçe.. kıyak bi hatundu, dosttuk,
“kaostayım” dedi, “sana baktım, kilise sokağında, logosda ve çimlerde yoktun”
“evdeyim” dedim,
“kimin evinde”
“kendi”. güldü, alaycı bir gülüş değildi ama, oraya hala evmi diyorsun der gibiydi, ve sevimli bir gülüştü..
“gelicekmisin” dedi,
“hı hı”
“gelince çaldır”
“telefonu kaltağın tekine fırlattım dün”
“ee”
“eesi eğildi kaltak, duvarda patladı bana aldığın 250 kontur”
“teşekkür ederim” dedi
“rica ederim” dedim, güldük
“neyse kaostan al o zaman beni deli” dedi
“onun önündeki lavuğu öldürebilirsem içeri girerim” dedim
“ne lavuğu?” dedi,
“bir garson” dedim, “geçen hafta bi tartışma sonucu kavga çıkmıştı”,
“içerden çağırt o zaman”
“peki” çıktım evden..

ve evet gökçe ile buluştuk.. biraz sohbet, biraz alkol, ona planlarımdan bahsettim, efes veya tuborg, sponsorlar, lumuzin, pipo, imza günleri, gösteriş, şan şeref hürriyet..
“yazamazsın” dedi, “o zaman bir daha asla şimdiki gibi yazamazsın”
“ne fark ederki?” dedim, “şimdide yazamıyorum zaten, ilham perim bile bana yokuş yapıyor”
“seni seviyorum” dedi bana, “öyle bir şey yaparsan yine sevmeye devam ederim, ve anlarım seni, ama herkes anlamaz, okuyucuların terk edicek, seni o zaman, sadık okuyucuların, çünkü anlamayacaklar”
“açlıktan ölürsem kahraman olurum ama”
“evet”



herneyse işte buradayım.. hayatın ortasında.. ve gecenin.. ve viski kola yaptım, ilham demek bu, viski hediye, bir hatundan.. kargo geldi bu sabah.. ardeşen ilçe jandarma komutanlığı.. ve isim soyad..  kapım açık değil size, ama viskiye hayır diyemem.. nöbette yazılan öyküler.. saçmalıyormuyum? o halde biri bana yardım etsin, 77 gün sonra ne yapacağımı söylesin.. ve birde şarkı.. evet biri bana “no pain no gain’i” söylese iyi eder.. bana bunu söyleyen bi hatuna denk gelirsem, ona aşık olucam, çünkü hayatta kalmak için bu gece hem aşka hem mike ness’in bana “her şey çok güzel” olucak demesine ihtiyacım var..

 ve bir gün yeniden hayatta olucam.. gökçeye “en iyi dostumsun” diyicem, o da bana tuzluk fırlatıp gece özür mesajı çekicek, cevap alamayıncada arıcak, açmıcam, ve bir mesaj daha, “hattınıza 250 kontur yüklendi” falan filan.. bir mesaj daha, “belki konturun yoktur, ve benle konuşmaya cesaretin de, lanet olası ses çıkar” ve bir çağrı yaparım bende..

hey herkes bana yokuş yapıyor son günlerde, anlıyormusunuz? tabiyki hayır..  o halde size biraz sokak kültürü ve argo dersi vermek gerek! ancak ondan sonra sokakedebiyatı yapıyorum bende deyip, bu isimde ve sadece uzantısı değişik bir site açıp beni davet edebilirsiniz.. sokakedebiyatı.org’muş.. uzak durun benden. lütfen.. çünkü bayım, ben bu işi 10 yıldır yapıyorum, ve sizin yardımınızla 10 bin hite, 1250 kullanıcıya, ve üne ihtiyacım yok.. herhangi bir sponsorada.. paraya ihtiyacım var sadece, kendini satmadan.. paraya aşka ve no pain no gain’i dinlemeye, sonsuza dek..

not: öykü spontane çıkmıştır, nöbette, o yüzden sonu böyle oldu, sokakedebiyati.org adında bir siteden aldığım davet üzerine sanırım, bana daha çok hit ve editör kazandıracaklarını vaad ediyorlardı çünkü benim hedefim, isteyipte yapamadığım bir şeymiş gibi sanki bunlar.. ayrıca öyküde geçen, “o halde biri bana yardım etsin, 77 gün sonra ne yapacağımı söylesin..”  yerindeki 77 gün, askerliğin bitmesine kalan zamandır. ama şu an 27 gün var. hadin eyvallah [girdap]


27 ocak 2007

girdo ve halüsinasyonetik arkadaşları:

girdo ve halüsinasyonetik arkadaşları:
2000 yılı sonbaharındayız. hava oldukça soğuk ve hafiften yağmur çiseliyor. yer, alsancak izmir. çimlerde bağdaş kurmuş, bir daire oluşturmuş, içiyor ve tartışıyoruz. beş kişiyiz. tuncay, refik, seçil, özlem ve ben. her şeye karşı yabancıyız. kendimizi yalnız ve yabancı hissediyoruz. ve çaresiz.. tuncay’ın üç adet kitabı var. hazır. bitmiş. kimse basmıyor ama. birçok yayınevi ile görüşmüş, reddedilmiş. kötü bulunmuş. şu. bu.

“olmayacak bu iş” diyor bize, “artık yazmıcam”,
“hayır” diyorum, “okuduğum en iyi şeyleri yazıyorsun moruk, fikirlerin harika, sadece alışkın değil insanlar bu kadar çıplak bırakılmaya, hepsi bu. tüm safsatalarını, gerzek yaşam biçimlerini yüzlerine vuruyorsun, ve korkuyorlar” diyorum.
“hayır” diyor, “kötü yazıyorum. beş para etmeyen bir hiçim ben.”

hepimiz bir şekilde, bir şeyler yazan, bir şeyler üretebilen insanlarız.. dünyayı havaya uçurabilicek kadar tehlikeli fikirleri var tuncay ve refik’in. ve beş yıldır beraber yaşayan iki sıkı dostlar, her ikisi de uyuşturucu bağımlısı. her ikisi de güç belâ yaşama devam ediyor. seçil, aile kavramını ve burdan yola çıkarak tüm toplumsal değerleri yerle bir edebilicek bir deneyime ve birikime sahip.. özlem, sadece bireysel dışavurumlar ile içindeki acıyı kağıda döküyor.. ben bi bok parçası olarak yanlarında değer görmüşüm. hiç bi sikim yazabildiğim söylenemez, kayda değer
.
“tamam” diyor seçil.. “sikmişim yayınevlerini, kendi kendimizi basıcaz.” [kendimiz, kendi 'kendi'mizi basıcaz-lilith noir] gülüyor tuncay, ama alaycı bir gülüş değil bu, çaresizlik ve umutsuzluk dolu bir gülüş.
“tüm paramızı sarhoş kalmamızı sağlamak için harcarken, nasıl yapıcaz bunu canım?” diyor özlem.
“bilmiyorum” diyor seçil, “ama başka şansımız var mı?”
“zor” diyor, refik, “çok zor, resmi kurumlar, devlet daireleri, biraz resmiyet, ıvır zıvır”

tartışmanın başından beri susan ben, “abi denemek lâzım” diyorum, “olur belki ha?” ben onlardan epey küçüğüm, eğitiliyorum o sıralar, yanlarında pek konuşmuyor, sürekli onları dinliyorum, ve bana çok büyük bir saygı duyuyorlar, hak etmediğim kadar çok, ben anlam veremiyorum buna, ben kimim ki diyorum, ne yapabilirim, onlara inanıyorum, onlara tutunuyorum, hepsi bu..

27 ocak 2007

26 Kasım 2006

veresiye yaşam

ve bir sigaranın muhabbetini yapan adamlarla
muhatap olmamayı öğrendim
ve otlakçılar ile sülüklerle
ve orospularla
orospu ruhlularla
kadın ya da erkek fark etmez
hepimizin ruhunda var biraz orospuluk
bir ruhumuz varsa tabi
ve kimsenin göremediği kurşun yaralarımız
kurşuna dizdiler boktan ruhumu
hayatım boyunca
kurtar beni amanda…

hey, sana yaslanabilir miyim?
gözümü kapatarak
tamamen
ve düşmeyi sorun etmeyeceğinden emin olabilir miyim?
ve parasızlığı
ve çok parayı da
olduğu takdirde
geleceğe saklamadan harcamayı
aynı hayatımı harcadığım gibi
ruhumu
vücudumu
ama biraz daha var hâlâ içimde
ruh..
ruh, hüzün ve kahkaha..


hey, hadi bu gece de içelim
yarın gece de
ondan sonrakisinde de
ve daha sonrakisinde de
son on senedir yaptığım gibi yani
ve bir on sene daha devam buna
hatta yirmi
otuz
kırk

burnumdan kan geldi dün
kusuyorum arada bir
alkol alınca burnum akıyor
ve ot alınca da
sürekli bir öksürük krizi
gece gündüz
akciğer ağrıları
mide ağrıları
uykusuzluk
iştahsızlık

hey hey bi saniye
şikayet etmiyorum
rahatsız değilim bu durumdan
içmeye ve yaşamaya devam edeceğimi
söylemek istemiştim sadece
ve ölmeyeceğimi
her şey ne kadar kötüye giderse gitsin
ya da iyiye

ha bu arada
sınırsız bonkör ve
bir gram bile cimri olanlardan uzak durun
benden de..
her ne kadar ben, ne cimri ne de sınırsız bonkör olmasam da
sürekli gizli kalan bir şeyler var çünkü içimde
olmalı
yüzde doksanımı öykülerimde kemirtmiş olsam da size

sınırsız bonkör değilim
bir gram cimri de
ve orospu da değilim
ve şair de
ve yazar da

ve bunların ilk üçünü bana yakıştırmanıza ses çıkarmıyorum ama
son ikisi epey can sıkıcı dostlar
bana yakıştırmanız da
kendilerini öyle zannedenler de

ve çok fazla bir şey beklemiyorum bu hayattan
ufak bir ev
aptal bir iş
ve ruhuma denk bir hatun
geriye kalan her ne varsa
dünya üzerinde
sizin olabilir
tüm eski sevgililerim de dahil buna

sikmişim iyi yaşamayı

26 kasım 2006 – ardeşen/koğuş


güzel bir gelecek tablosu - YİN

 pekala, 2016 yılının kasım ayındayız, 29 kasım, hava buz gibi, ve tabii ki izmir, ufak bir evde tek başıma yaşıyorum, annemi ve babamı kaybetmişim, 3 kardeşim, eniştem ve yeğenlerim hayatta kalmış bir şekilde, ve arada bir uğruyorum yanlarına, ama onlara nerede ve nasıl yaşadığımı söylemiyorum, diğer akrabalarımdan haberim yok, beş parasızım, işsizim, yazdıklarım bir boka yaramıyor, 3 aylık kira borcu ev sahibine, ve bir o kadar da bakkala borçluyum, ve ölmek üzereyken telefon çalıyor, istesem benim için canını bile vericek bi kaç insan tanıyorum, yo hayır bi dolu insan, “hey moruk” diyorlar, “yeni bir öykü yok mu?”
“hiç biri yeni değil” diyorum, “yani değilmiş, öyle diyorlar, çalıyormuşum hepsini ordan burdan”
“siktiret onları” diyorlar, “sen ve harikulade yeni öykülerin, bu gece takılalım mı? alkol var”
“boşverin” diyorum, “ben burada azraili beklemeye devam edeceğim”
“olmaz” diyorlar ama, “gelip seni alıcaz..”

5 dakika sonra kapım çalıyor, bi grup insan, apar topar çıkıyoruz evden, ısrarlar vs. evden? evet, ev.. bir oda, ufak bir mutfak, banyo, tuvalet, kapı pencere, kaçak elektrik, her şey her yere saçılmış, kağıtlar, fanzinler, kimsenin basmadığı kitaplarım, senaryolar, çıkarmaya çalıştığım gazeteye dair birkaç örnek baskı, ve elbette müzik, çoğunluğu punk, triphop ve rap.. binlerce.. izlanda’ya ait birkaç büyük boy fotoğraf duvarda asılı, ufak bir cd çalar, tv yok, pc yok, makas kalem uhu kolaj ve ruh var ama.. ama ne ruh.. hah! do it yourself ile kafayı bozmuş hasta bir ruh, sürünmeye mahkum, bir gün paranın amına koyacam diyen sürekli, ama hep amına koydukları, ve evet dediğim gibi, evden çıkıyoruz, istikamet başka bir ev, uygun adım marş, pardon, bunları yazarken bir jandarma karakolunda olduğum için dilim sürçmüş olmalı, ve evet nerde kalmıştık, evden çıktık, başka bir eve gittik, ev biraz kalabalık, birinin doğum günüymüş, doğum günü partilerini anlamsız bulurum, hele bir de kasım’da kutlanıyorsa, kasım’ın sonu.. hayatıma girme noktasında bulunan bütün kadınlar kasım ayında doğmuştur.. tesadüf? sikmişim tesadüfü! aptallık daha doğru bir açıklama olurdu.. siyah saç ve neşe ve hüznün karışımı.. ama hüznün daha ağır bastığı açık, ve terkedilmiş sürekli, ve benden başkalarının intikamını alıcak, bunu planlamayarak ve istemeyerek yapıcak olsa bile, ansızın, terk edicek, bunu biliyorum çünkü tyler bunu biliyor, ama yine de kapılıyorum o’na, adı tuğçe olsun, ne önemi var? pasta geliyor sonra, doğum günü pastası, 26 adet mum var üzerinde, ben o sırada, yani 2016’da 34 yaşımdayım, 35’ime 1,5 ay kalmış, 12 ocak’a, hediye alırsınız artık bana, öğrendiniz, ve evet, doğum günün kutlu olsun” diyorum o’na, “umarım hayatının geri kalan kısmı huzur içinde geçer”
“hep huzur istedim biliyor musun” diyor,
“biliyorum” diyorum, bilirim, daha önceki facialarımdan, hepsi huzur aradığını söyleyip huzurumu sikip gitti.
“nerden biliyorsun” diyor,
“tecrübe” diyorum, “her türlü dengesiz burçtan eski sevgili koleksiyonum var, istersen gösterebilirim, ama uzaktan bakıcaz, çok yaklaşırsak, yanlarındaki herifleri pataklayabilirim” ne saçmalık? gülüyor ama, gülüyoruz, ve içiyoruz da bir yandan,
“seni tanıyorum” diyor bana, “öykülerinden falan…”
“herkes öyle sanıyor” diyorum,
“iyi bir insansın sen” diyor, “yaşadıklarını hak etmiyorsun”
“herkes hak ettiği gibi yaşamıyor” diyorum, “yani 10 sene önce bir orospunun söylediği o şarkı düpedüz saçmalık, ama ben şikayetçi değilim, hem şikayetçi olsam da, kime şikayet edicem, öyle bir mercii yok, hayat bu, yaşamak zorundasın, beğensen de beğenmesen de”
“aslında çok iyi yerlere gelebilirdin” diyor, “eğer isteseydin”
“boş versene” diyorum, “ben yerimden memnunum, arada bir itip daha dibe düşürmeseler daha memnum olucam aslında, sen neler yapıyorsun”
“ben çalışıyorum” diyor, “bir işim ve bir evim var, tek kalıyorum, üniversiteyi 2 sene önce bitirdim”
“bende hayattan yüksek dereceyle mezun olmayı tasarlıyordum” diyorum, “siz telefon açıp beni partine davet etmeseydiniz”
“ben istedim” diyor, “tanışmak için, biliyorum yeni insanlarla tanışmak istemediğini ama…”
“siktiret” diyorum, ve o gece sevişiyoruz onunla, ölesiye, kısa süre sevgilim olarak kalıyor, sonra terk ediyor beni, “seninle bir geleceğimiz yok” diyerek, evlilik istiyor, çocuk istiyor, iyi bir işim ve düzenli bir hayatım olmasını istiyor, çocuk ve evliliğe evet diyorum, ama düzenli bir hayat nedir? aç değilim, sobam yanıyor, bahislerden sürekli para geliyor, ve arada bir takı tezgahı açıyorum, bir ayakkabı, iki pantolon, 2 kazak, yeterli değil mi? sen ne için çalışıyorsun? yeni elbiseler, lüks yerler, lüks yiyecekler, vs vs.. ben hayatımı yaşıyorum güzelim, sen hayatı satın almaya çalışıyorsun..

gidiyor sonra, her zaman olduğu gibi, boş veriyorum, kadınsızken daha mutluyum, seks mi? benim için sadece canını değil bedenini de vermeye razı olanlar var, bazen kapım çalar, bir hatun, telefonum çalar, yine bir hatun, mektup, hatun, internet, hatun, tek dertleri seks, ve aşık olmadığım hiçbir hatuna gözlerimle bile dokunmam ben. kesin ve net, ve evet, sene 2016, bir yayınevi öykülerimi üzerinde biraz oynamak karşılığında yayınlayabileceklerini söylüyor, onlara siktirolup gitmelerini söylüyorum, bir mektup alıyorum, savcılıktan, bir orospu çocuğu ona bir fanzinde yer alan öykümde küfür ettiğim için tazminat davası açmış, ödüyorum, ödüyor ve bu öyküde de ona küfür etmiş oluyorum, sonra sonra sonra, evet, amanda palmer’la tanışmış ve beraber şarkı söylemişim, 10 sene içinde başka neler yapabilir bir insan, hmm.. 15 günde bir, bir gazete çıkartıyorum, “wu wei” adında 100 baskı yaptığım bir şey, kendi kendini döndürüyor getirdiği para, aperiyoduk olarak çıkan 6 değişik konuda fanzin, 15 internet sitesi, 1486 tane öykü, 27 adet henüz basılmamış kitap 17 tane senaryo, 5eksi3 tane eski sevgili ve 39861 tane bana aşık olan hatun var.. emin abi hala dikilide,  göçmen, oktay, ersoy, sandi, pelü, seçil, özlem, refik, pinero, 2pac, muhammed ve Allah hala yanımda, adı geçen dostlarımla hala dostum ve hiç yeni arkadaş edinmiyorum.. her sabah kusar ve günde bir öğün yemek yerim, bazen hiç yemem, akciğer ve mide ağrılarım hala var, hala alkol alınca burnum akıyor, hala “d.i.y or die” diyorum, hala içiyor ve hayatı kaale alamıyorum;

“senin bir geleceğin yok”

ne geleceği? nasıl bir gelecekten söz ediyorsunuz? bana kalırsa hiçbirimizin geleceği yok! hepimiz bir gün ölücez öyle değil mi? aksini iddia eden var mı? o zaman ne demek; “geleceğin yok”? süper bi iş mesela, gelecek midir? süper bi eş, çocuklar, çocukların geleceği? 25-30 elbise, harika dekore edilmiş bir ev, son model eşyalar, ve günde 8 saatten haftada 6 gün mesai? peki hayat bunun neresinde gizli acaba? hafta sonlarında mı? boş versenize! böyle iyiyim ben.. hiç kimsenin benim için bir şey yapmasını istemiyorum.. ve işte gördüğünüz gibi, bir geleceğim var, herkes beni seviyor ve harika bir geleceğim var, şu an 2006’dayım ve size inat ölmeyeceğim, günde 3 paket sigara ve ölümüne alkol içmeme rağmen! şimdi ikiyüzlü açgözlü, kıskanç, bencil ve kibirle dolu olan herkes defolup gitsin.. değişmeyeceğim çünkü.. hem ben de gidiyorum, nöbetim var. hadi eyvallah!

26/11/2006-ardeşen..