8 Mart 2015

ilk kitap

ilk kitabım "geriye dönüşler" adı ile üç vakte kadar, Solucan Fanzin aracılığı ile underground olarak basılıyor efenim, ısrarla edininiz....

1 Mart 2015

kısır döngü

uzun uzun uzun zamandır hiçbir şey yazmıyorum, bu gidişle bir süre daha da yazamayacağım. eskilerle idare edelim bir süre, arşiv geniş ne de olsa... 

8 Eylül 2014

güncelleme bitti

bugüne kadar yazdığım her şeyi, (roman girişlerim, giriş yazılarım ve bir kaç parça kısa devre hariç) bloğa ekledim. bundan sonra önümüzdeki maçlara bakıcaz.. geriye dönük güncellemeler bitti efenim. 

7 Eylül 2014

ceset

ceset

ne yapacağını bilmiyordu. ne yapması gerektiğini de. sabah uyandığında annesini ölü bulmuştu ve kafası karışıktı. hem annesinin ölümüne hem de sonrasında düşeceği duruma ağlıyordu zack. adı zack değildi elbettea, bu ismi kendi kendisine, o koymuştu. ve nihayet ortada kalmıştı işte. beklenen son, kaçınılmaz gerçeklik, her türlü farklı olasılığı sollayan o tek ihtimal ne yazık ki en nihayetinde vuku bulmuştu. ortada kalmıştı artık. işsiz, parasız ve evsiz kalmıştı.

ve, başta da dediğim gibi ne yapacağımı bilmiyordum, ne yapmam gerektiğini de. annem ölmüş, beni ortada bırakmıştı. kardeşlerim vardı elbet, birkaç gün kalabileceğim kardeşlerim. istemiyordum ama. ne kimseye yük olmak ne de yük olacağım kişilerin özgürlüğümü kısıtlamasını istiyordum.

beklemeye başladı. saat sabahın sekizinde uyanmış ve anneme seslenmiştim. her sabah tok karnına içeceğim ilacı verecekti ona. yani bana. kendimi karıştırıyordum. şizofrenin belirtileri atmış, artık ilaç fayda etmemeye başlamıştı. seslendim. seslendim seslendim. annesine seslendi zack. kalkmıyordu. hareket belirtisi yoktu. bir kez daha seslendim, anne sabah oldu, kahvaltı yapalım.

normalde hemen hareketlenir ve onun için aceleyle kalkardı. ölmüştü ama. ilaca inanıyordu annem. ve muskalara. ben ise her şeye karşı inancımı yitirmiştim. geçmişe inanıyordum sadece. geçmişimin ve iyi zamanlarımın olduğu günlere.

aslında her şey kolumun kırıldığı gün başlamıştı. 2 buçuk aylık rapor, aklımı oynatmama neden olmuş. en sonunda istifa edip, ardından akıl hastanesine düşmüştüm. çıktığımda, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı bir zaman dilimine uyandım.  ama hikaye, gerçekte, çok daha gerilere uzanıyordu. en başa. 1984 yılında peşimden koşan köpeğe kadar.

iki yaşındaydım o zamanlar. peşimden koşan köpekten çok korkmuş, kendime eve zor atmış, ve bülbül gibi konuşan çocuk kekeme olmuştu. yani ben. o günden sonrasını uzun uzun içimden geçen her şeyin içimde kaldığı bir film şeriti takip etti. alaylar, gülmeler ve dalga geçmelerde ekstrası oldu bu işin.

en sonunda bir gün, tamam demiştim. alsancağa inip bir bira almış ve o bitince istediğim ikinci birada kekelememiştim. ilk kez olmuştu bu. o güne kadar isteyeceğim her şey için, bakkalları kekelemeliğimle oyalar, bunun karşılığında da ya sırıtışlara ya da azarlara denk gelirdim. ilk kez o gün, bir şişe biranın etkisi ile kekelememiş, ve daha sonra sürekli içmeye başlamıştım.

doktorlar bunu bilmiyor muydu? reçetesine hap yerine bira yazamazlar mıydı? olabilirdi öyle değil mi?  o güne kadar boşuna uğraştırmışlardı ailesini. o hoca senin bu hoca benim, o hastane senin bu hastane benim, dolaştırmışlardı onunla beraber ailesini. çözmüştü işte, en sonunda hastalığı yenmişti.

ardından bir psikoz geldi. yıl 2002 idi ve ilk defa olmuştu bu. çünkü öncesinde, tam iki sene boyunca, aralıklı olarak, kullanmadığı hap içmediği cigara türü kalmamıştı. amfetamin iyileştiriyordu onu, ve adını bile unuttuğu reçetesiz olarak eczaneden alınabilen bir dolu kafa yapan hap.

ikinci psikoz 2009’da ve sonucusu da annesi ölmeden üç ay önce gerçekleşmişti. ardından annesinin cesedini bırakıp, mutfağa yöneldi. önce kahvaltı yapıp hapını içecekti, akinetondu adı hapın. sonra verirdi komşulara ve akrabalara haber. mutfağa yöneldi. tam bu sırada arka bahçeye açılan kapıdan çıkıp gelmişti annesi. olağandı. ama sorun şu ki, artık iki annesi vardı. biri, hala koltukta yatan ceset, diğeri arka bahçeye asılan çamaşırlarla işi bitip mutfağa dönen anne. ikisinden birisi halüsinasyondu ve hangisi olduğunu bilmiyordu. kafası iyice karışmıştı ve o günden sonra, asla hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamadı. olamadım. yani ben. akıl hastanesine düşene kadar da, emin olduğum her şeyi çaldı haplar hafızamdan, akineton, seroqual ve rixper.


7 eylül 2014 

6 Eylül 2014

denek

denek

bir sigara yaktı. ardından bir sigara daha. ilkini kül tablasında görünce fark etti, biri bitmeden diğerini yaktığını.

barda oturuyorlardı. evlerindeki barda. yani oturma odasında. arkadaşlarıyla. bir mucizeyi bekliyor gibiydiler.

hava kararmıştı ve saat dokuza geliyordu. bir eylül gecesi. evde. ölümüne sarhoş bir halde.

sabahın erken saatlerinde içmeye başlamış ve hiç ara vermemişti henüz. dün de böyle geçmişti. ondan önceki de. ve şimdi kül tablosunda kendisine ait üç sigara olmuştu. biri bitmeden diğeri, diğeri bitmeden öteki. orospu, dedi, bu sigaralar çok orospu, kibrit de pezevenkleri.

ne anlama geldiğini bilmediği onlarca cümle kurup duruyordu. televizyonu açın dedi ardından. televizyonu açalım adamım. sayısal oynamıştım dün akşam.

buradan günün cumartesi olduğunu çıkartıyoruz. ve henüz kaç kişi olduklarını bilmiyoruz. ben de bilmiyorum. henüz kurgulamadım bunu. belki de asla kurgulayamıycam. çünkü sıkılıyorum.

sabahtı. sabahın erken saatleri. ve alkol almam yasaktı çünkü ilaç kullanıyordum. psikolojik saçmalıklar. akineton, rixper, serequal, çay veya kahve ve su ve sigara ve bi parça ekmek. sayısal oynamayı da unutmuştum hem. evden çıkıp büfeye gitmeye de mecalim yoktu. uzaktı sayısalcı. evde oturmuş, akineton kafasının geçmesini beklerken bir sigara yaktım. ardından bir sigara daha, biri bitince diğeri.

yazamıyordum. farkındaydım. sıkılmıştım. hemen hemen her şeyden. ölüme doğru bir hamle daha yapıp, çakmağa uzandım. kimse gelmeyecekti. kimseyle görüşülmeyecekti. kimse görüşmeyecekti. kimseyle görüşmeyecektim. tümcelerde ki yüklemin şahıs durumuna karar veremiyordum son zamanlarda. deneysel takılıyordum.

sikerim işini deyip istifa ettiğimde başladı her şey. hatta daha önce, kolum kırılıp da rapor aldığımda. en güzel zamanlarımı geçirdim ardından gelicek en kötü zamanlarımı hesap etmeden.

ve şimdi burada durmuş, bir öykü çıkarmaya çalışıyorum. öykümden kendimi çıkarıp yazmayı. baştan başlayak mı?

bir sigara yaktı. ardından bir sigara daha yakamayacağının bilincinde olarak. bitmişti sigara. ve para yoktu. ve bakkal artık yazmıyordu. bekledi. ta ki lanet telefon peş peşe iki kez çalana dek. günlerden cumaydı ve sayısala umut bağlamışsa, bitti demekti. ruhen ve bedenen bitik. her iki telefon çalması da bankalardan geliyordu ve açmıyordu telefonları.

bir iş bulmalıyım dedi. ama önce beni sarhoş eden haplardan kurtulunulmalı. barda oturuyorlardı. alsancak’ta ki barda.

kimseye hiçbir şey anlatmadan eve geldi. intihara göz kırıp, ocağa açtı. sigara ile yakarak. bir şeyler yemeli dedi.  sarhoş olamayacak kadar içebiliyordu, belki bir bira. günlerden cumartesiydi ve rakamlara inanmıyordu, sözel loto gibi bir şey olsa, öykülerini sürerdi sahaya. yapmadı. bekledi. ta ki, hapın getirdiği uyku, bedenini bir süreliğine teslim alana kadar. sigara üstüne sigara, fiyasko üstüne fiyasko. dedi ve uyudu.


6.eylül.2014 – 12:12 

31 Ağustos 2014

başlangıç

başlangıç.

her şeyin sona erdiğini söyledi tuncay. kulağıma fısıldadı bunu. usulca. sessizlik içinde yürütmeliyiz dedi, işlerimizi sessizlik içinde yürütmeliyiz.

yanıbaşıma oturup konuşmuyordu. görüntü yoktu, koku yoktu, bana dokunmuyordu. ses vardı sadece. görünmez kahramanımdı kendisi. zor zamanlarda açığa çıkan bir enerji gibi. kendi içimden konuşuyordum kendisi ile. bir ses sadece, vızıldayıp duran. yıllar içinde farklı iç seslere gebe kalmıştım. doğmuyorlardı da. gerçeğe intikal etmediler hiçbir zaman. yıllar önce dağılıp gitmiş bir müzik grubunu dinlemek gibiydi. bu bir band kaydı. ama her çalışında farklı şarkıları duyduğun bir kaset gibi. sürekli sürekli sürekli, beni itekleyen seçil.

sarı ve dalgalıydı saçları seçilin. gözleri çökmüştü yıllar içinde. aşırı uyuşturucu tüketimi sanmıştım. ama hayır, uyuşturucu kullanmıyordu artık. doktoru gibi  yaşayan refik’le görüşmüyorlardı artık. benimle görüşüyordu her biri, ama birbirlerini benimle beraber görmüyorlardı. geriye dönüşler’in adı, ileriye ayrılışlar olarak değişmişti.

this empty flow açtım sabah sabah. ve yazmaya başladım. devlet eliyle uyuşturucu kullanıyordum hem üstelik artık. akineton kafası güzeldi. üzerine bir bardak çayla iyi gidiyordu akineton.  açıyordu kafamı. ya da kendi üzerine kapatıyordu. seçil geldi ve…

seçil geldi ve, elimden hızlıca alıverdi bilgisayarı. biraz da ben yazayım dedim. kendi üzerine yazıp durmaktan vaz geç dedi. kimseye hiçbir şey anlatmak zorunda değilsin dedi. ve tam bu sırada girdi araya jori, şarkıdan arkadaşım jori, veya şarktan… yeterince doğuya giderseniz, en sonunda garba varırsınız.

jori garbın şarkıcısı dedi seçil. yolu uzattım dedim ona. ve tam bu sırada tekrar araya girdi jori, see nothing, i see nothing. diyerek.

bekliyordum. hiçbir şey yapmak zorunda değilsin dedi seçil. otur oturduğun yerde. relax adamım. ve tam bu sırada geldi iç sessizliğim: her şey sona erdi. ölüsün sen dedim tuncay’a. hayır adamım dedi. her şey sona erdi ve baştan başlaması için çok erken. araftasın. ara bölgedesin. bekle. her şeyin seni düzmesine izin verme. düzen dedi, yani eski düzenin, geçmişinde olan biten her şeyin, seni yeterince düzmesi ile, anısal anı tahribatının şiddedini yeterince artırınca, geri gelecek. bekle şimdi. hiçbir şey yapmadan. seçil haklı dedi, senin dışında herkesin haklı olduğunu düşündüğün bir zaman dilimi yap kendine ve onu atlat. ancak bu şekilde, döngüsel bir deformdan kurtulup, eski gerçeğine varabilirsin. gittiler sonra. gelirler gene. geriye gelirler. geriye dönerler. geriye dönüşlerler… evet dönüşlerler.

jori’ye kulak verdim tekrar. tekrar etmeye devam ediyordu, şarkılarını, son oniki yıldır yaptıkları gibi. Distress [version 0.2] başladı ardından. ruhuma elektroşok uyguluyorlarmış gibi hissettim. hiç olmazsa bir şey hissediyorsun dedi sanki özlem. beni öldürdüğünden beri dedi, yalnızsın. o yüzden lütfen sesini kes, gömdüğün yerde rahat uyuyayım. bir daha çağırma bizi..


sustum. öylece. artık gelmeyeceklerini söylerken, görünmez kahramanlarım.   

28 Ağustos 2014

kendimden feragat - part 911

kendimden feragat - part 911

uyanıyorum. ve uyanır uyanmaz bir sigara yakıyorum. öksürükle beraber çıkıyor ilk duman. birileri ölüceğimi söylerken, sigara içmemem gerektiğini bildirirken, bir doktora görünmem gerektiğini tavsiye ederken, ben bir aldanışa adanmayı tercih ediyorum, sigara dışında sarılabileceğim hiçbir şeyin kalmadığı yanılgısına.

zihnimin gerçeklikle bağlarını kestiği günden beri, yani 20 yılı aşkın süredir, düşlerle yaşıyorum. karanlık düşlerle, hayaletlerle. karartılı, gri bulutlarla kaplı gelecek görüngüleri..

kafamın üzerine çekiyorum çarşafı, çünkü sadece uyurken yalnız kalabiliyorum, uyku ruhumu teslim alınca yani…

zor zamanlar geçirdiğimi söylüyor insanlar, atladıkları kısım, zamanın giderek zorlaştığı, üstelik herkes için bu böyle... geçip gitti sanıyorlar bazen, yenileri gelmiyormuş gibi. her gelen yeni gün, bir öncekinden daha can sıkıcı. karanlık günlerin geride kaldığını sanmıştık oysa, bir zamanlar, demiştik ki, zack ile beraber, aynaya bakarken, geçip gitti moruk demiştik, kendi kendimize. çoklu kişilik bozukluğu olabilir bende, oysa çoğu insanda çok kişiliksiz bir bozukluk var.

kimseyle görüşmek istemiyor oluşumun nedeni bazı zamanlar, çekip gitme isteği, kendinden bile uzağa, bazen, kendi iç sesime bile tahammülümün olmayışı, br de üzerine hayaletler var, vızır vızır konuşan.

sadece bazen. her şey, sadece bazen iyi olabilir. bunu unuttum, es geçtim bunu, gerçeği görmekten vazgeçip, bir hayale adandım.

hiçbir şey eskisi gibi olamaz dediğimde, "geçicek" şeklinde vuku bulan dileklerinizi duyuyorum. "zorunda kalmadıkça içimden gelmeyen hiçbir şey yapmam dedim ona" cümlesinden, istediğim hiçbir şeye zaman ayıramayacak bir zamana gidiyorum, sadece biraz nefes alıp, biraz sigara içip, biraz müzik dinleyebilmek için. ama çoğunluk bunu çoktan çözmüş olmalı, geriye de başka bir sorunları kalmamış zaten. kafam tam ters işliyor, sondan başlayıp başa dönüyorum sürekli, ve bir bakıyorum, başladığım yere varmışım. çember?

anılar, rengarenk bir gökkuşağı bombası halinde flaşlarla patlıyor zihnimde. hatırlamak istemediğim her şey, kendini hatırlatmakta çok ısrarcı yaklaşıyor.

yakında ölücem ve bu konuda yanılmıyorum… yakında hepimiz ölücez. şu an yeni doğan biri bile, şansı yaver giderse, bir yüz yıl sonra ölücek. ama istemiyorum bu konuda şans ya da zaman. her an ölebilirim ve bu kendi adıma zerre umrumda olmaz, sevdiklerimin ölücek olması daha çok, korkutur beni ama, biraz şizofren bir itki ile inandığım öte taraf teskin ediyor ve burada bir cennet-cehennem paradoksu yaşamıyor algı kapılarım. "ya varsa" gibi bir olasılıktan bağımsızım, size belirsiz olarak görülen her konuda.

tek isteğim, toprak yerine kara gömülmek, ama izmire kar yağmaz ben başka bir yere çıkamam. iki önemli sorun var burada.. biri turayla diğeri yazıyla ilgili. havada dönüp dolaşıyor tercihimi belirleyecek olan para, uçarak yere düşüyor, ve tura da yazı da aynı şıkka çıkıyor. paranın benim insityatifimin dışında biri tarafından hava atılması sonrasında, yere düşmemesi, yer çekimini yenip uçması halinde, içime sinen tercih çıkacak sonuç şıkkında.

yani her şey, fazlasıyla zor dostlar. arzu edilen her şeyin çehresi, kara bir düşle kaplı. dumanlar, sisler, rüzgar, gri bulutlar, mehtaplı geceler, hava almayan ağaçlar, boşluğa açılan balkonlar, katledilmiş aşklar silsilesi. 'this empty flow’un ismini, this empty low olarak değiştiriyorum en sonunda. müzik hiç kesilmiyor odada… hiç ama. dışarıdayken de hiç kesilmiyor. uyurken de. bir saniye bile. müzik susarsa, nefes alamayacakmışım gibi endişe kapılabiliyorum da üstelik yalnızken. film izlerken bile alttan çalan bir şey oluyor, sözsüz, ağırdan.

yakında ölücem ve hiçbir şeyden bu kadar emin olmadım bugüne kadar. siz de emin olmazsanız iyi ederseniz. vücudum artık olan biteni sargılamak için kullandıklarımı kaldırmıyor. iç organlar küfür kıyamet gidiyor her sabah. üst üste içilen hissizlik korosu. bir artı birin sıfır ettiği zaman dilimleri. simetrik rakamlar ve mutlak değer çizgisinin yokluğu…

hiçbir şey anlaşılmasın diye şifreli konuştuğumu söylemişti biri, haklı olabilir kendince. kehanetler üretip parayı vursaydım keşke. ya da son model bir polisikiye aşk romanı yazıp. 

son söyleyeceğim şu, zihin ve beden arasındaki koordinasyonu sağlayan ruhun giderek rot balans ayarı bozuluyor. güç kaybı yaşanmadı. aşırı yüklenme sonrası şalter attı sadece. ve hiç kimse de gidip şalteri kaldırabilecek kadar şanslı değil. bilinçaltıma kurduğum yığınla bubi tuzağını geçip, ışıkları yakamaz kimse.

bitiriyorum. bi gün hepimiz ölücez. bu kesin. ama var daha zamanı. telaşa mahal yok. en azından benim, biraz daha var.


28.ağustos.2014 – 09:11

26 Ağustos 2014

arabölge

geçmişi çok özlüyorum
ama biliyorum
eskisi gibi olamaz hicbir şey
bir tekrardan ibaret her şey
tarihim sona erdi
akıyor zaman
başa sarmak için
geleceği
(26.8.14-arabölge)

17 Ağustos 2014

nolaki

paralel evrenlerin adını, "simetrik ve asimetrik evrenler" olarak değişsek ya, üste yeni bir kaç galaksi hediye ederiz, tecrübeyle sabit..

15 Ağustos 2014

s.e 24 giriş yazısı

bazen olmaz. inatla çıkmaya çalışırsın kendine kazıdığın kuyudan. bir toplu iğnenin ucu ile dokunur ruhuna bi çok şey aynı anda ve aynı hızda. ve bu sırada seni hayatın içinde tutmak için, seslenir eşlenik karmaşanın senfonik kuyumcuları diğer boyutlarından kulağına: “r. t. s. ö” (ve bu arada farazi&kayra adlı gruba sağolun varolun diyeyim, ne güzel yapmışlar adamlar herbişeyi öyle)

bazen olmaz işte. 24’de “tamam” demek zorunda bırakılırsın. kalmazsın, bırakılırsın, evet aynen böyle. üzerine alınan alınsın, korkunun bedele faydası yok. hem 24 iyidir, saat gibi yani, yirmi dördüncü sayımız, saatimiz. kol saatimi de 24 yıl taşımıştım ben çaldırmadan önce. hey gidi deh dehlemeler..

bu son saat. yok la pardon, bu son sayı diyecektim.. bundan sonra nolur bilinmez ama, ki ben biliyorum, ben her şeyi önceden biliyorum zaten, ama buna kimseyi inandıramadığım için, değiştiremiyorum olacakları ve ölecekleri. “gelin” diye bağırıyorum sokağın ortasında, “tayfa bi dakka dinleyin” diye bağırıyorum, duyan yok. bu, bi çok kez oldu. en içindekine, “dur la bi o öyle değil, yanlış yapıyorsun, ilacın ben de, hem de ne kimyasal ne de bitkisel, kelimesel, masal gibi bi hayat yaşıyorum ben gelsene” diyorsun, burnunun dikine gitmekle suçlanmana ramak kalıyor sonra herkes tarafından.

bu son sayı çünkü olmuyor abi. sızlanmayın “e ama daha ben yazı göndercektim” diye. bundan sonra “csns yayınları” adlı illegal hurafe, yazı-çizi-çiçek-kuşbörtüböcek-c4 patlayıcı ve bilimum çengelli iğne ile çingeneliğe kapatılmıştır. çingeneliği kötü anlamda kullanmadım, onlar büyüttü beni, belirteyim, delirtmeyin, çözerim yoksa yanlış anlayıp alınganlaşanı.. cuvara bitti mi la?

ne diyorduk mary? şunu; bitti efenim. filmin sonu. bundan sonra ki süreçte, yeni bir sprey serisine başlanır mı bilemiyorum ama olucak gibi görünüyor ufukta başka bir yeni fotokopiksel ışık kumanyası, adı “2yüzlü” olacak, yanında da “yüzsüz” adında bir ek vericez, ve dahası efenim. evet, yazı mazı göndermeyin, ben istersem söylerim söylemeden alırım hatta, hepinizi takipteyim orden burden, telaş etmeyin, gözlerim üzerinizde, tayfa-ı mahçube..

14 yıldır süregelen devinimsiz fırtına bir kasırgaya dönüştü mü bilemiyorum ama bu arada evimiz ocağımız taşındı kendi kendine, artık “csns karargah” oldu sana “csns akademi” ve yeri buca’da, ve dahası efenim, aynı zamanda bir de “csns bar” açtık, buca korku parkı istasyonunda.. gelen gelir, gelmeyen sağlar sizindir. bir de “!Y6 işporta” aççez alsancak kilise sokağında, (kilişe sokağı?), ben tuncay refik özlem ve seçil ile beraber aççez, tamamdır işte. daha ne.. zack de benden uzak durursa, pastamızda ki mumu bile üflerim.

bundan sonra ki her türlü nevrotik biyorganizma güdülenmesini eski yayın organlarımızdan değil, şurden dikilizleyebiliyorsunuz: unthatow.blogspot.com

hadi kalın sağlıcakla.. eyvalla..
girdap zack unthatow
a.k.a sallapati demlik kaşığı
10.tem.2014

10:55