10 Haziran 2012

impermeabl

impermeabl

ekim ayıydı. oturuyorduk özlem'le. bir kaç sene önce. on küsur filan. tam olarak oniki sene önce. onun evinde, yere bağdaç kurmuş, biliyorum evet bağdaş diye yazılıyor, bağlaç ya da. hangi kelimeyle ne demek istendiğine göre değişir yanlış yazdığım herbişeyi nasıl düzeltme nezaketini göstereceğiniz, yanlış yazdığımı düşündüğü her şeyi, düzeltme nezaketini gösteren insanlar, yanlış yaptığım her şeyi, "bak o öle değil böyle diyen", bana yeni bir şeyler öğretme hevesinden çok, şu anki gidişatımın yanlış olduğu kanısı ile, bir şeylerimi düzeltme kaygısı, sadece yardımcı olmak adına ama, yani bir iyi niyetle, edinilen tavsiyeler, yok hayır edilen demek istemedim, edinilen dedim, bir şeyi yanlış yazarsam size haber veririm, düzeltiriz hep beraber, olmaz mı? mesela çevreyi koruma adına, sokağa çöp atmayız, ama ben çöpçülere iş çıkmasın diye atmam o çöpü, çevreyi korumam yani, anlayabiliyor musunuz? hayvanları koruyabilirim, ama çevreyi korumam, çimlere basabilirim rahatlıkla mesela, doğayı koruma adına yapmanız gereken şey çimlere basmamak değildir çünkü, çünkü doğa, sonuna bir L harfi konursa, anlamını taşıyabilir, yapay doğadan banane, apartmanların önlerindeki bahçelerden mesela, ormandan şehre nasıl geldik biz bilmiyorum, ne güzel ağaca işiyorduk, ağaca mı işiyorduk onu da bilmiyorum bak, boş bulduğumuz uygun bir yere diyelim, köpekler gibi yani, olabilir mi? bundan onbin sene öncesi için uygun mu örnek gösterdiğim davranış tarzı? yüzbin mi demeliyim? iyice uzaklaştık kendimizden, hatırlamadığımız zamanlarda demek daha doğru, hayvanlar gibi yaşıyorduk bizler de, bir varmış bir yokmuşla başlayalım bundan sonra, eski toplumlardan bahsederken, olur mu? daha inandırıcı olur böylesi. çünkü artık kimseye inandıramayız, bir zamanlar konuşan ve koşan ağaçların var olduğuna, ve insan denilen tür nedeni ile küstüklerine her şeye, öyle sabit stabil, bir şekilde, devam edip, evrimleşerek -sahi evrim var mı? insanın kendi türü içindeki toplumsal evrimleşmesi, bulgular arasında geçerli? ne diyordum? özlem’e dönücez, öncelikle parantezimi kapatmam lazım, bir okuyucum, okuyucu mu? yazıcı, tarayıcı gibi bir elektronik alet mi bu da? sikmişim okuyucuyu, üzerine alınma, şahşa değil o kavrama lafım, aynen sanatçı gibi, boktan bir hitap sözcüğü, okuyucu. ama başına sayın getirirsek, kendimizi daha bir tevazu adamı haline dönüştürebiliyoruz, öyle değil mi? ne diyordum diyorum? çok anlaşılmaz yazıyormuşum, -yaşıyormuşum?- biraz çeki düzen verilmesi gerekiyormuş, o kadar uzun cümleler kurmamalıymışım. -cümle kurmadığımı söylemiştim- bir şeyden bahsederken kesip başka bir şeye geçmemeliymişim, karışıyormuş her şey, sonra hiçbir şey anlatamıyormuşum, en azından başka bir konuya –komuta?- dönerken yeni bir paragrafa filan geçmeliymişim, falan filan, dikkate aldım seni silvia, ama paragraf değil parantezle örücem artık iç anlamsızlığımı, öyle de olur değil mi? olmazsa söyle, başka bir formül bulalım. ne diyordum? özlem’e dönücez, yani yazının içinde döneceğim, o günlere, gerçekte dönülebilecek hiçbir rotamız yok artık, dümen kıramam, dümenimi kırdım, dümen yapıyorum evet, ne diyordum diyorum? çevreyi korumuyorum ben, içine ediyorum, ama yere çöp atmam, ama içinde insanın olmadığı bir gökdelene –isme bak, gök delen- dinamit yerleştirmeyi çok isterdim, gerçi içinde insan olsa da farketmez, üçüncü dünya savaşı çıksaydı, sadece ölecek olan hayvanlara canım sıkılırdı. masum insanlar da mı ölücekti diyorsunuz? bana kendisinin masum olmadığını söyleyen bir insan gösterin, hayır kendi aramızdan değil, gökdelenin içinde de mi masum insanlar olucaktı? nassı yani? gökdelen de oturmayı tercih etmeselermiş arzu hanım. arzu da mı kim? bir okuyucum. aha gene kendimle çeliştim. du bi alt paragrafa geçeyim.

sorun ne moruk biliyor musun?  “ben de emir kuluyum” diyen herkesi öldürmemiz gerekiyor, üzerimize bir azrail kostümü giyerek hem de. ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? bunu masustan sorduğumu anlamıyor musun? bok gibi biliyorum ben anlatıp anlatamadığımı. zaten sıkıntı da o noktada başlıyor benim adıma. çünkü kimseye bir şey anlatabilmek, yani öğretmek gibi, bir kaygı taşımıyor olsan da, kendinden, yani doğru olanı yaptığından, yani kendi doğruluğundan, bok gibi emin olduğun için, kendinden emin olduğun için yani, ve bunu da, tavizsiz ve binlerce argümanla ortaya koyduğun için, tutup sonrasında, biri sana, masum insanlardan bahsediyor. afrikada açlıktan ölen çocuk masumdur, tamam mı abi? alsancaktaki hiltonun süitinde kalan herif, beton yığınlarına düşman bir herif yüzünden ölünce, masum olmaz. masumiyet, senin içinde bulunduğun konumla ve olayla ne kadar ilgin olduğuna göre şekillenmez yani, o olayın veya benzer başka şeylerin, geçmişte veya içinde bulunduğun yaşantı içinde, ne kadar karşısında durduğuna göre şekillenir. bana gelip eğer sen, işyerinde sigara içiyorum diye ben, yasak olduğu halde yasak olmaması gereken bir alanda, yani gerçekten dumanının kimseye bir zararının olmadığı ya da oradaki başka başka bin tane daha zararlı şeylerin yanında içerken,  senin gelip bana, üstelik sen de içiyorken sigara, sana hesap sorucaklar diye ben sigara içtiğim için, ve aramız bozulmasın diye sana verilen görevi yerine getirirken, yani aslında inanmadığın bir değere sahip çıkarken iş icabı veya üniformanla veya hangi boktan sebeple olursa olsun, bir görev verdiler diye sana para ya da herhangi bir sik karşılığında, bana gelip, “abi ben de emir kuluyum” dersen, senin de öldürülmen caizdir kıldığın namaz esnasında alnın secdedeyken dinine göre. çünkü “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” der peygamber. ve “ben de emir kuluyum” diyen herkesin tanrısıdır emirler. peygamberleri kimdir allah bilir. iyice çeliştik öyle değil mi arzu hanım? o zaman bi paragraf daha yapalım, sonra söz parantezi kapatıcaz. daha özlem var yazımız da. onla başladım onla bitiricem. daima öyle yaptım.

ne diyordum? yanlış yaptığım ve aslında şöyle yapsaydım, şu an bulunduğum noktadan çok daha iyi bir yerde olacağım savına, gülmekten katılma şansımdan başka bir şey gelmiyor elimden diyordum, çoğu zaman. en başında bunu söylemeye çalışmıştım ve o kısa giriş faslında saptığım tüm açmazları, aşağı doğru inerken yazı, geriye doğru giderek açıkladım sanırım. ve ne yaptığını, bir de tutup açıklayan adam rolüne düşürülmemin nedeni, ne yapmaya çalıştığım konusunda düşünülmesi. ben hiçbir şey yapmaya çalışmıyorum, yapacağımı yapıyorum ben, yapmaya çalışmıyorum, yaptım, hala yapıyorum. gene olsa gene yaparım değil, yapmaya devam ediyorum, gelişen süreç içerisinde, tavrımı değiştirmiyorum, dalga geçiyorum sadece değiştirir gibi yaparken de, en çok da kendimizle geçiyoruz dalgamızı, çünkü o kadar çok köşeye sıkıştırıldık ki, birden çok defa köşeye sıkıştırılmak ya da birden çok köşeye farklı zamanlarda sıkıştırılmak değil, bir köşeye aşırı şekilde bir basınç ile sıkıştırılmak, evet bakın o ifadede benim anlattığım şey bu iken, bir de böyle açıklayınca, tadı kaçıyormuş öyle değil mi? yaptırmayın bunu bana. yeterince açık her şey. o ifadenin, anlama açık üç hali de, meseleye uyabilecek vaziyette çünkü, “matruşka” değilim ben yani, daha çok “heat mermisi” gibiyim. özlem’e geçelim)

ekim ayıydı. oturuyorduk özlem'le. yere bağdaç kurmuş, laflıyorduk. bana, benimle tanışmadan önce başına gelen bir olaydan bahsetti. şöyle dedi bana, “biliyor musun, iyi ki varsın, güç veriyorsun bana”

“sen güçlü bi kızsın” dedim, “bana ihtiyacın yok”

“biliyorum, sana ihtiyacım yok, hayır var aslında ama, sen olmadan da yaşayabilirdim, biliyorsun, sensiz yaşayamam gibi şeyler diyemem sana, inandırıcı olmaz bu, ama benim için, hayatta ki her şeyden daha önemlisin, kendimden bile”

yeni tanışmıştık o zamanlar, ve ben sürekli onun evine giderdim, sabah, akşam, öğlen, gece, sürekli, onda sabahlar, ya da akşama kadar onda kalırdım, o odayı, evi, evin tüm duvarlarını, insan geçirmez bir madde ile kaplamayı düşlemiştik bir keresinde, ses geçirmez bir şeylerle de, ya da, impermeabl ile. bu nerden aklına geldi bilmiyordum ama, aynen böyle söyledi bana, o ne ya dedim, biyoloji dersinden aklımda kalan tek kelime dedi, çok sevmiştim. iki hücreli bir canlı gibi hissediyorum kendimi, seninle. hayır bak, bi armudun iki yarısı demek değil bu, sevmiyorum o geyiği, tamamen saçmalık, bu farklı bir şey, anlıyor musun?

o günden sonra bana, hiçbir konuda, bunu sormadı, anlıyor musun, anlatabildim mi, ya da bir sürü açıklamalar falan, bak o öyle değil şöyle deyip, elimden tutup, kullanmasını bilmediğim bir aleti nasıl kullanabileceğimi bile söylemedi, ya da karşıma, onun yaptığı ve nasıl yenileceğini bilmediğim bir şey gelince, getirince o, ben yanlış bir şey yapınca, bunu ima eder gibi bile bakmadı yüzüme, güldü belki bazen, ama gülüşü, komik geldiği içindi sadece, fazlasıyla salaktım ve bunun o da farkındaydı, fazlasıyla hem de, o kadar cahildim ki, toplum içinde nasıl davranılır zerre haberdar değildim, haberdar edilmemiştim demek istemiyorum, ailemi suçlayamam yetiştirilme tarzıma vurgu yaparak, sadece haberdar değildim, büyüklerin elimi öpülür bizden küçüklere nasıl davranılır ya da bir eve misafir gidince, nasıl bir nezaket kuralı işler, bilmiyordum, bunlar salaklık göstergesi de değildi bana göre ama, bakışlardan anlayabiliyordum neyi yanlış yaptığımı, bilmediğim şey doğrusunun ne olduğu idi, ilkokulda, hoca sınıfa girince, ayağa kalkmamıştım, bilmiyordum, gerçekten bilmiyordum, hâlâ, “olması gereken” diye adlandırılan, veya çoğunluğun uyum sağladığı için aykırı bir durumu yadırgadığı çoğu şeyi bilmiyorum, soğuk ve kaba görünürüm bu yüzden genellikle, ya da bir idiot, ve ne zaman bu, dışa vurulsa, o gün özlem’in bana söyledikleri geliyor aklıma: impermeabl.

“aslında ne var biliyor musun girdo”. adım bile ona aitti, herşeyimle ona aittim, 18 yaşındaydım, ve hayata devam edebilmek için, aldığım uyuşturucular sonrası, onu yaratmam kaçınılmazdı. bu durum, aynen, çocukların hayali bir arkadaş yaratmasına benziyordu. bilirsiniz. hayali dört arkadaş yaratmama neden oldu, amfetamin ve bazı adını anmak istemediğim şeyler. uyuşturucu maddeler veya maddeleri olan insanlar.

“aslında ne var biliyor musun girdo” bağdaş kurmuş oturuyorduk kendi halimizde, sonra kendi aramıza bağlaç kurduk. ardından “bazı insanların” dedi bana, “maddeleri vardır, yaşam maddeleri, kalıpları, ve onların bazılarını, onlardan daha güçlü olan bir takım insanlar kurmuşlardır, emir eridir onlar, ve olasılıklar dahilinde olabilecek en kolay yaşantıyı seçmişlerdir, bir meslek, bir iş, aile, bunları sürdürmek için gerekirse kendilerini değiştirler, her şeylerini satabilirler, işini kaybetmemek uğruna çocuğunu kesemez tamam ama, sesini kesebilir veya asla kuramayacağı cümlelerin profesyoneli kesilebilir”

ben pek konuşmazdım onunlayken, kısa şeyler belki, konuşmayı bilmiyordum, hâlâ bilmiyorum, hep aynı şeylerden bahsederdim mesela, ve o bana bi kere bile, “bunu daha önce anlattın” demedi, hep ben “aa dur daha önce anlatmıştım demi” deyip kestim hatırlayınca, o zaman da o, umarsamaz bir şekilde bunu, ama anlattığım şeyi değil tekrar anlatıyor oluşumu, “boşver” derdi, “her gün birbirinin aynı şekilde geçiyor, sabah uyan tezgah aç, akşam olunca eve gelip takı yap, sen en azından farklı sırada anlatıyorsun her seferinde aynı şeyleri, seninleyken güneş ikindi vaktinden öğlene doğru gidip, sonra birden ortadan kayboluyor, sonra batıdan doğup tekrar batıdan batıyor gibi hissediyorum ben. eğlenceli yani. siktiret.”

pek de eğlenceli değildim oysa, onu güldüren şey, esprilerim olmadı hiçbir zaman, espri nedir bilmezdim, bazen aldığımız bir yiyeceğin paketini açmak için mücadele verirken görüp beni, o halime kahkaha atardı daha çok, gelip de nasıl açıldığını göstermezdi ama, dalga geçtiği için değil, başkası gülseydi üzüleceğimi bildiği hal de üstelik, onun yaptığım herhangi bir şeye kahkaha atmasının anlamını bildiğimden rahat davranıyordu.

bir keresinde, durduk yere öle, kafamızın ayık olduğu ender zamanların birinde, yine yere bağdaç kurmuş otururken onun evinde, çünkü pek eşyamız yoktu, çünkü gerek yoktu, çünkü ev küçüktü, çünkü büyük eve gerek yoktu, aslında eve de gerek yoktu ama ormanda nasıl yaşanır bilmiyorduk, çok uzaklaşmıştık kendi doğamızdan yüzyıllar sonrasında ve olabildiğince az bir hayat ile yetiniyorduk biz ikimiz, onunla birlikte, ve bir gün, durdu

“bi daha minik etek giydiğini görmücem tamam mı” diye bağırdı bana, ama gerçekten bağırdı yani, çok sert bir tonda bağırdı, öfkeli iki göz ile baktı gözlerimin içine, “tamam mı” diye yineledi, şaşırdım ve afalladım ve

“ben etek bile giymem ki” dedim,

“ben etek giyerim ama mini etek giymem, kadın olan benim sonuçta ve toplumsal cinsiyet algımıza göre konuşursak eğer erkek olan da sen olduğuna göre”. bir kahkaha daha patlattı, ardından ben de gülmeye başladım.

“eğlendin mi” diye sordu, gülmemi durduramıyordum gerçekten onun yanında bazen, “ben etek bile giymem ki” deyişimi tekrar edip duruyordu sürekli, “çok komikti ya, bi daha desene, ay dur deme, ölücem yoksa, ben etek bile giymem ki”

açık birşeyler giyiyor olsaydı ses çıkarmayacağımı biliyordu veya açık giyinen hatunlar hakkında saçma şeyler düşünmediğimi, ama onun herhangi bir parçasını, göz bebeklerini bile başka bir gözün içine odaklamasını kaldıramayacağımı da biliyordu, ama o her zaman kendi yaptığı giysileri giyerdi ve hiçbir zaman da, şunu giysem kızar mısın diye sormadı bana, herhangi bir şey yaparken asla danışmadı bana, ufak tefek kararsız kaldığı şeyler ve bana danışmak istediği durumlar dışında, hiçbir zaman, şunu şöyle yapsam ne dersin diye sormadı ve doğru olanın bu olduğunu her ikimiz de biliyorduk ve hiçbir hareketi bana batmadığı için istiyordu, o odayı üzerimize kapatmayı, beni eve attığı yetmiyormuş gibi. beni eve atmıştı evet, ama hiçbir zaman üzerime çıkmaya çalışmadı ya da üzerine çıkmam için bir harekette bulunmadı, hiç sevişmedik onunla, sevişebilirdik belki ama daha önemli meseleler yüzünden akıl edemedik galiba. geleceği bekliyorduk. ve gelicektik. tutkulu bir şekilde sevişebilmenin zamanlarına.

ekim ayıydı. oturuyorduk özlem'le. yere bağdaç kurmuş, laflıyorduk. bana, benimle tanışmadan önce başına gelen bir olaydan bahsetti.

“bi keresinde. iki sene önce falan. şu sol kolumdaki kesiklerin birini daha yaparken, babam odaya daldı. öyle pat diye daldı ama odaya. kapıyı sertçe açıp, girdi. telaşlı bir şekilde. kolum kanıyordu. çarşaf kan olmuştu. ağlıyordum ben. ama bilirsin göz yaşlarım çok akmıyor öle, hafif, silik bir şekilde, ağlarken, ama çok içten böle, kendi halimde, balkona çıkıp odamdaki, çünkü evin diğer cephesindeki balkona çıkan tek kapı benim odamdaydı, her neyse, aşağıdaki bir adama, işle ilgili bir şeyler anlattı, arabayla gelen adama, sahibi olduğu şirketten gelen adama, sonra çıktı gitti öyle.”

kötü dedim. ama sen bunun arkasına sığınmıyorsun, başına gelen olumsuzlukların arkasına yani. bu iyi bir şey

herkesin başına gelen şeyler ya. abartmaya gerek yok, bunu anlattım çünkü, hani derler ya bazı olaylarda, bu bütünün küçük bir parçası diye. aslında bütünün küçük bir parçası diye bir şey yok, benim babam, ya da amerika’da para için askere yazılıp oraya buraya giden adam, ya da evine gelince ilk işi bahçesini sulamak olup da çalıştığı işyeri bir kağıt fabrikası olan adam, ya da eğitim sisteminin değişmesini isteyen ama okulu bitirmek için yerine getirmek zorunda olduğu her şeyi harfiyen yerine getiren öğrenci, bunların hepsi bir bütün aslında, parçalar yok. hepsi bütün anladın mı? sonra bana soruyor geçen, şu kız, adı neydi onun

hatırlamıyorum, hangisi

hani amerikadan arkadaşım olan, arkadaşım mı o da meçhul gerçi, tatile gelince uğramıştı ya,

hatırlamıyorum

neyse. o dedi ki, baban sana para gönderiyor durmadan, sen o yüzden böylesin, nasılım dedim, takı yapıp tezgah açıyorsun, sağlamdasın nasıl olsa, oyun oynuyorsun, eğlenceli de mi dedi, sustum öyle ben de, açıklama yapma ihtiyacı bile hissetmedim, hoş sana da açıklama yapma ihtiyacı hissetmiyorum hiç ama, sen anlıyorsun diye bu, anladığını bildiğim için, anlamadığın zaman anlamış gibi yapmayacağını ya da, ona ise anlatsam da anlamayacağı için sustum, susmak iyi bir şey mi sence, herkese ve her şeye karşı susunca, kendinle daha çok konuşuyorsun, yiyip bitiriyorsun kendini, senden önce öyleydi yani, işte o yüzden güç veriyorsun bana demiştim demin, birinin anlıyor olması insana güç vermeyebilir, o insan kendinden emin değilse, onaylanma ihtiyacını gidermekten başka bir halta yaramaz o durum. şimdi de seni yiyip bitiriyorum işte, durmadan. hadi kalk, geç kaldık, çalışmaya.

bankada milyarları vardı, bi kez bile elini atmadı onlara, hiçbir zaman elini atmadı, babası para gönderip durdu, o hiç çekmedi, birikir diye düşünmedi bile, bir kez olsun, dokunmadı hiç, sadece bir keresinde, o intihar ettiğinde, ve sonrasında oluşan ek bir başka şeyin tedavisi için hastaneye ödemem gereken bir para lazım olunca, borç buldum, ödeyemeyeceğim kadar çok hem de, ve o gün sadece, gereken kadarını alıp, daha sonra bankaya geri yatıracağına dair kendi kendine binbir tane söz vererek, çekti. ben çekmemesi için binbir tane ikna yolu denerken. borcumuzu ödedik. kendi kendimize borçlandık. kendi ruhumuza. ve ilk kez o gün kavga ettik onunla, fena tartıştık, çekmiyceksin ben öderim borcumuzu deyip durdum sürekli,

“hayır çekicem sonra geri yatırcam ben. bu şekilde yaşayacaksak beraber intihar edelim daha iyi.” dedi, dedi ve ardından sustum ben, haklıydı çünkü, ve istediğin gibi yaşayamıyorsan, ve emir eri olmak zorunda olduğunu düşünüyorsan, ya da içine sinmeyen işlemleri yapman gereken bir işin varsa, ve mücadele etme gücüm yok diyorsan, senin o gücü hiçbir zaman bulamadığını söylemek isterim sana, çocukluğundan beri bunun üzerine kafan yorman gerekirdi senin, hayır şu an özlem’le konuşmuyorum, hayır kendimle de konuşmuyorum, doğrudan seninle konuşuyorum, sizlerle, istesem daha iyi bir konumda olabileceğim yönünde edinilen tavsiyecilerle, okulu bitirseydin böyle olmazdı, şu noktayı virgül yaparsak böyle olmaz, o adamla samimi olursan sana yardım eder, peki ya sonra angelica?

işyerinde çalışan seksen kişiyi, aynı anda işten çıkardıkları için, bir ton borca rağmen, pat diye işi bıraktığın zaman, tereddüt bile etmeden bu konuda, tekrar konuşalım, bir parçası olduğun ve bir gün gerçekleşeceğine inandığın devrim hareketi hakkında. ben kendi içimde bile evrimleşmedim son otuz senedir, hayatta kalmak için. ama kaldım. ve kalacağımdan da şüphen olmasın. batmamak için, yüzme öğrenip, sonra yorulunca yılana sarıldıysan, bu senin sorunun.


19.06.2012 – 04:00

3 Haziran 2012

ě-җΐľ-ə (geriye dönüşler, çıkış yazısı)

ě-җΐľ-ə

bugüne kadar, çıkardığım hemen hemen her fanzine, bir giriş yazısı yazdım. şimdi de, ilk kez, bir çıkış yazısı yazıyorum, nerden çıktıysa bu da.

kitabı, karışık olarak değil de, ilk sayfadan başlayarak sırayla okuduysanız, (ki tavsiye ederim- e şimdi mi söylenir bu- çoğu insan sona bi bakar ilk diye burda söylüyorum- ya da kitabın adına yakışsın diye bir geriye dönüş yapın istiyorum-) ne diyordum?

eğer sırayla okuduysanız, her şeyin birbiri ile ilintili olduğunu anlamışsınızdır. ve aslında, çıkardığım tüm fanzinleri, 10 yılı aşkın süredir, sırasıyla takıp ediyorsanız, yine herşeyin birbiri ile ilintili olduğunu anlıyorsunuzdur. hatta daha da genişletecek olursak, dünyayı, ilk var olduğu günden bugüne, sırasıyla takip etme imkanımız olsaydı, elbette yine her şeyin birbiri ile ilintili olduğunu farkedicektik .

sözü şuraya getireceğim aslında: evet pdf karşıtıyım, adobe ile bir sorunum yok, aslında sadece pdf değil, "gelişim ve ilerleme" adlı safsataya da karşıyım. üzerime eskimedikçe yeni bir pantolon sweet ot bok almayan, kullanılamaz hale gelmedikçe asla teknolojik hiçbir şeyini yeni modeli ile değiştirmeyen, (telefonum on yıllık falan), televizyonla arasında iki odalık bir mesefesi olan, ve o televizyonun bulunduğu odada, nerdeyse hiç oturmayan, çünkü sesinden bile rahatsız olan, ve popüler kültürün veya medyanın, veya hükümetin, önümüze sunduğu, gündem, kültür, söylem, moda, vb. hiçbir şeyden haberi olmayan, kısacası, genel manasıyla; ot gibi yaşayıp giden biriyim.

bu hiçbir şeyin farkında olmadığım anlamına gelmiyor elbette. ama eminim, örneğin şu an gündem o olduğu için söylüyorum; mesela kürtaj konusunda, bu kadar çok, internette sokakta orda burda, karşıt çığırtkanlık yapan insanların büyük bir çoğunluğu, laf kalabalığından başka hiçbir şey yapmıyorlar. ve ben, örneğin twitter de, "her kadın en az üç çocuk öldürsün" diye bir şey yazmış olsaydım, ki yazıcaktım, vazgeçtim, vazgeçtim çünkü, bunu söylediğimde, kü rtajı cinayet olarak nitelediğim yönündeki bir anlamaya açık olan kısmından anlaşılacaktı. fanzinlerin pdf olmamasını isteyişim de benzer yanlış anlayışlara kurban gidiyor, ya da işte, 20 tl'ye 16 fanzin paketi yapışım, "aa fanzin parayla satılır mı" düşüncesine gebe bırakılıyor.

bu yorumu yapan kaplanlar acaba fotokopi parası için, otobüse binmek yerine yürümüşler mi sormak isterdim ama, onu sorunca da, sorun çıkıyor anasını satayım. sonra siteye iki  tane kafenin reklamını alıyorsun, -aa siteye reklam almış- oluyor, evet beleşe yiyip içiyom o mekanlarda bu sayede!

söylemeye çalıştığım şey şu aslında, dört sene üniversitede sınıfta kaldım, ve her sene, yeni gelen tiplerle daha zor iletişim kurmaya başladım. yani daha zor anlaşabilmeye. aynı fikirde olmaktan bahsetmiyorum anlaşmak derken, konuşurken ne söylediğini anlamak, dinlemek, dinlenilmek. bu durum, aslında üniversitellede sınırlı değilmiş. burada kuşak farkından da bahsetmiyorum. dünya hızla dönüyor, değişiyor. farklılaşıyor mu bunu bilmiyorum ama, giderek daha da kötüye gittiğinden eminim. ve hiçbir şey iyi yönde değişmicek. bu yüzden en azından bazı şeylerin kendi içinde stabil kalmasına çalışıyorum ben sadece. ve bu bakış açım, evet aynen khaine'in dediği gibi: "buradaki 'pdf karşıtı' tutumumuz. mısırlıların papirüsü bulmasıyla sümerlilerin 'yazı dediğin taşa yazılır' demesine benzememekte."

primitivistim. ama gidelim ormanda yaşayalım, avcı-toplayıcı olalım demiyorum, diyemem de zaten, bu saatten sonra zor, çok geç oldu. ama en azından, endüstrileşmeye karşı bir tavır olarak doğan d.i.y felsefesine sonuna kadar bağlı kalmaya çalşıyorum ki; d.i.y sadece hiçbir destek kuvveti olmadan kendi albümünü şuyunu buyunu yapmak demek değildir. aynı zamanda kendi tsortunu, çantanı, belki kendi fasulyeni… hatta bozulan şeyleri çöpe atmaktansa tamir etmek ya da başka bir şekilde kullanmak demektir. bozuk sobayı odada masa yaptım mesela. uzun uzun yıllar, masam ve kütüphanem de yoktu mesela. almadım, koliler ihtiyacımı karşılıyordu. koliden masa, koliden kitaplık.

demek istediğim, sorunu hep tüketim çılgınlığı olarak algılıyoruz belki ama, üretim çılgınlığı da bununla eşlenik düzeyde akıyor. sürekli gelişen bir şeyler ve o gelişim ve hıza ayak uydurma çabası. peki bunun gereği var mı?

çok uzattığımın farkındayım. kapatıyorum. bir sonraki, kitabım ne zaman çıkar bilinmez, sırada ‘?!’min 6. sayısı, onun hemen ardından "u.a.e.w 2:see nothing" gelicek. tayfayla beraber çıkardığımız diğer fanzinler, ya da tayfanın elemanlarının kendi kendilerine çıkardıkları diğer fanzinler de, zamanı gelince doğar. bu arada, başka başka fanzinler de çıkıyor, memleketin topraklarında, takip edelim.
meyve veren ağacı taşlarlarmış. ama ağaç veren meyvenin çekirdeğini de çöpe atarlar.

 3 haziran 2012
girdap zack unthatow


23 Mart 2012

asistol

asistol

izliyorum sadece, duyuyor ve görüyorum, ağzımdan iplik parçaları sarkmakta. terzilerim sıkı çalışmış..

birinin işe yetişmesi gerekiyor, bir diğerinin okula.. çalan telefona bakma nezaketini göstermeyen biri, iptali tuşlayıp cebine atıyor. bir diğerinin, balkondaki çiçekleri sulaması gerekmekte. biri gazete dağıtıyor motorla, bir diğeri gözlerini açmakta zorlanırken sigarasını ateşliyor ama kibritle, yeniliğe açık değilim onun gibi ben de, yaşamımızı kolaylaştıracağı söylenen her şeye karşı itkisel bir tepki duyuyorum bitkisel hayatta olduğum sanılsa da. bir diğeri sevgilisinin ellerini tutmakta, bir diğeri boşandığı eşinden arda kalan çocuğunun elini, -tanıyorum mahallemdeki insanları, o yüzden bu alt bilgi- birinin düşlerimi gerçekleştirmesi gerekiyor -bu arada, biri odamı toplayabilir mi? bir diğeri, “acaba sevgilim beni aldatıyor mu” diye paranoyada, “mutsuzum ben” dedi, “aşığım ve mutsuzum”, ona “dikeni seven gülüne katlanmaz” dedim, “o ne demek ki” dedi, “bilmem” dedim, “katlanır mı?”
birkaç bin sene önceydi bu, ya da birkaç sene sonra. sahilde oturuyorduk, ben, zack, esçûmento ve kabil ile beraber. yapacağını yapmış, kardeşini öldürmüştü o sıralarda kabil, nedeni kıskançlıktı, ikiz kardeşine aşıktı o, ve değiş tokuşa canı sıkılmıştı, hikayeyi biliyorsunuz umarım, bu bilinmeyen kısmı, benden öğrenin istedim, her şeyi benden öğrenmiş olsaydınız cahil kalırdınız, çünkü ben, yaşanan hiçbir şeyden bir şey öğrenemeyecek kadar kalın kafalıyım. biri bana küçük gösteriyorsun dediğinde, ama sarhoşken ben, “büyük göstereceğim zamanlar da olur” diye iğrenç bir espri yapmıştım, romanın içinde ama, büyük roma imparatorluğu? anything, doing, was.

birinin gerçekten servise yetişmesi gerekmekte, koşuyor resmen, ben oturuyorum, yetiştirilmek istendiğim halde büyümeyi reddettiğim için terk edildiğim salıncakta, kendi başıma. iki tane anne ayakta dikilmiş dedikodu yapıyor iki tane çocuk kaydırakta kayarken. yoldan geçenlere bakıyorum sadece, ve gördüğümü naklediyorum kağıt üzerine. olan biten her şey bundan ibaret olsaydı, yazmazdım, ya da olan şeylerin biteceğini biri bana söyleseydi, yine yazmazdım. yazıyorum, çünkü yazınca antreye çıkmış gibi hissediyorum. aydınlatılmaya ihtiyacım var birkaç konuda. yüzüme tuttuğunuz fenerin, ardınızdaki karanlığı gizleyemeyeceğini biliyor olmalıydınız. birini bir şeylere karşı körleştirmeye çalışmakla, ona bazı şeyleri göremezmiş sanki gibi muamele yapmak arasında fark var, aradaki farkın negatif olduğu durumlarda küçük sayı mutlu olmak için, odasındaki duvarları mutlak değer çizgileri olarak düşünmek zorunda, negatif durumlarda renk körü bir bukalemunmuş gibi davranmak zorunda hissediyorum kendimi, kimsenin göz zevkini bozmak istemem, ama, bana, “hiçbir derinlik yok yazılarında” diyen lavuk da eline bir mikroskop alıp, teleskopuma bakmaktan vazgeçmek zorunda..

biri, ankaraya kalkan uçağa yetişmek için taksi çağırıyor, yirmi dakika sonra bir diğeri uçağı kaçırmak üzere olan flörtüne (tabir bu) mesaj atma telaşına giriyor. kimsenin beni tanımıyor olması, benim kimseyi tanımadığım anlamına gelmez. sizin beni görmüyor olmanız, benim sizi görmediğim anlamına da gelmez. mesaj atıyor, “özleyeceğim” diyor olabilir belki, ya da bir dakika, diğer tipine atıyor da olabilir mi?

özlemek, çoğu zaman, kalbin asistol durumuna geçmesine benziyor, iki kalp atışı arasındaki boşluğun aperiyodik seyretmesi, sizin kardiyolojiye gitmeniz gerektiği anlamına geliyor, ama siz dört ya da beş ya da altı -hipnotik yemini etmiş- doktoru duymazdan gelip sigaranıza fondip yapmaya devam ediyorsunuz, sonra dandik bir iş için onsekizyüzbin tane rapor almanız isteniyor, istenen raporlar kafi gelmediği için, bir de böyle bir işte çalışıp çalışamayacağınıza dair bir kardiyolog izin vermeli deniyor, kardiyolog üzerinize kalp ritimlerinizi kaydeden bir cihaz bağlıyor ve 24 saat sonra görüşürüz diyor, siz o yirmi dört saat içinde yirmi dört değişik türde beste yapıyorsunuz alete. kalbim iyi bir müzisyen olabilirdi, eğer sesini duymak için kulağınızı dayasaydınız. kalpler gözlerin aynasıdır, diye yazıyorsunuz sonra, sigaranızın üzerine, çünkü o an meşale olabilecek başka bir kağıt parçası yok yanınızda, parkta oturuyorsunuz yani, aklınıza bu geliyor bunu yazıyorsunuz, hayır o başka bir gün, şu an kağıt var sigara yok, eskiden olmayan çoğu şeyin şimdi olduğu veya eskiden olan her şeyin hâlâ olmaya devam ettiği gibi, yığınlar, üst üste biriken tek düzelik, seni seviyorum, hayır sen yarattığım illüzyonu seviyorsun, sihirbazın numarası açığa çıkınca bilet satışları azalır. “gerçek, gerçekte olmadığı kadar can sıkıcı” dedi bana bir şair bozuntusu, yeni şiirinin ilk dizesiymiş bu, “devamı” dedim, “henüz yazmadım” dedi, “yeni başladım”, kesinlikle ruhunda ritim bozukluğu yok herifin, bir duyguyu, on günde, parçalar halinde düzebiliyor, ya da? her neyse.. susalım.. bana, “öykülerinde duygu yok” diyen herife, aynı şeyi, helikopter resmi göstererek de anlatabilirdim, ki benim de ruhumda bir ritim bozukluğu yok, üç bin yıldır aynı teraneyi farklı günlerde geveliyorum..

biri size, “sen çok iyi bir insansın” dediğinde, siz de ona, “sen de çok iyi bir insansın” deyip geçin, “iyi değilim ya” deyip, gerçekten iyi hissetmediğinizi anlatmaya çalışmanız, ölümcül sonuçlar doğurabilir.. “kimse beni anlamıyor” dedi bana biri, “ben, kimsenin anlamadığı şeyler yazıyorum, hangisi daha kötü ki” dedim, romanın içinde ama, gerçekte değil, eskimiş roman imparatorluğu, kuruçay orası, izmir’de bir çingene gettosu, konuyu değiştirmemek için kaçındığınız kelimeler işe yaramaz, biri sizi dinlemek istemiyorsa istemiyordur,  ne kadar pis bir kum torbasıyım diye tabela taşımaktan vazgeçin.. acı, herkes için geçerli bir olgu. (duygu demedim) mutsuzluk, acıyı kanıksayamadığınız (sindirmek demedim) anlarda faaliyetine başlar. mutlu olmaya çalışmaktan vazgeçen biri, kendini, herkese güllük gülistanlık olarak takdim edebilir, evine girince g harfini k harfi ile takas eder.  aslına bakarsanız, (bakmayın) size “ben de iyi değilim abi” diyen birinin, yanınızda olmaya çalıştığı gerçeğini göz ardı edip, telefonu yüzüne kapatmak gerekir, çünkü sizi hafife alıyor ve “dışarı çıkıp bizim gibi hayata katılman gerekiyor” demek istiyordur, “bırak bu mavrayı yani, herkesin başına gelebilecek şeyler senin de başına geliyor, hiç kimseden bir farkın yok, mutlu olmayı öğren.” ona, kendinizi mutsuz hissetmediğinizi, farklı hissetmediğinizi, daha da büyüğü, demokrasiye inanmadığınızı, herkesin başına gelen şeyin sizin de başınıza gelebiliyor olmasının, sizin de onlar gibi davranmak zorunda olduğunuz anlamına gelmediğini, yani on kişiden dokuzunun başına düşen taşa ağlamıyor olması, sizin o taşı sahibinin kafasına çelenk olarak takdim etme arzunuzu bastırmaya heveslendirmeyeceğini, anlatmak, boşa bir çabadır. yüzüne kapatın gitsin.. neden yüzüme kapattın? şarjım bitti demeniz bile gerekmez bu esnada, bi daha şarj etmezsiniz olur biter.. sizi öldü sanıp arayıp sormazlar, olur biter. yani, her şey olup biter, bu şekilde yaşarsınız, olup bitmesi bir şeyin, sizin yaşama devam etmeniz için zorunlu bir koşul değil, koşullu bir zorunluluktur, anlatabiliyor muyum? sistol ve diyastol arasındaki sirkülasyonunuzu devam ettirmeniz için, “oldu ve bitti” dersiniz siz, sonra bu dönüp dolaşıp, her nasılsa, (bilmiyorum, biliyor olsaydım yazıyor olmazdım), dönüp dolaşıp, her nasılsa, ‘oldu da bitti maşallah’a döner, nakaratınız budur zaten daima, asistol hali görmezden gelirsiniz daima, birinin aniden ölüvermesi, sizin için ölüvermesi anlamına gelmeyebilir, sizin için ölüverebileceğini söylemiş olması bile, size, ölü görmenizi istediğiniz bir tanığınızın cesedini doğum gününüzde hediye olarak verebileceği şeklinde bir anlamı işgal edebilir, “kardiyak arrest lan bu hâl” desem, tutup o ne demek diye aranıp taranmazsınız da, ben salıncakta sallanır vaziyette kağıda harflerden ‘üçüncü dünya’ savaşının (afrikadaki açlar arasında yapılacak) resmini çizerken, içinizden biri gelip “bilâder, buraya aileler geliyor” der, haklısınızdır, “haklısın abi” denmesini bekliyorsunuzdur size, “hiç haklı olmadım, haklandım daha çok” demek isterim, ama zihnimin daima sonraki diyaloğu konuştuğunu ve “bu nerden çıktı” tepkisini alacağımı bildiğimden, susarım..

evdeyim şimdi. balkonda. yoldan geçen insanları izlemeye devam ediyorum. terzilerim gerçekten sıkı çalışmış. konuşamıyorum. içe kapaklanan anlamlar, bilinç dışı bir senkronizasyonun hezeyanı sadece.. heyecanı mı demeliydim burada? bir editörüm olsaydı, buna cevap verirdi, hatta benim yerime baş harfleri büyük yapıp, ayrılması gereken da’ları ayırır, vedaları ova ve yayla gibi göstertirdi okuyucu adını takacağı insanlara. böylece, gelgitler sonucu gelip giden görüntü sayesinde düşen reyting patlamasını engellemiş olur, sonuç olarak, yerime atacağı imzalar için, maskemi takmak zorunda kalabilirdi, isra günlerinde.  (bkz: süre 17 ayet 1)

evdeyim. balkonumda. kağıda, harflerden, asla son bulmayan dünya savaşının resmini çiziyorum. ben hepiniz, siz tek - siz ben, hepimiz tek. asla, doğru kelimeleri tarif etme inceliğimi kaybedemiyorum, soldan sağa dönüp yukarıdan aşağıya inerseniz, ve bunu durmadan tekrar ederseniz, kendinize açtığınız açmazda, zırvalamaya devam edebilirsiniz.. (nasıl yazabilirim, diyen teyzeye cevaben)

“senin gibi yazmak isterdim” dedi bana biri, ben de ona “ben de senin gibi yazmamak isterdim” dedim, yani o yazamıyor değil yazmıyordu, ben de aynen onun gibi, yazmamış olmayı istiyordum, söyleyecek hiçbir şeyimin olmamasını, iplikleriniz canımı yakıyor artık gerçekten. bazen insanlar, ağzınızdaki baklayı sakız sanabilir. bazen insanlar gerçekten her şeyi sadece “sanıyor” olabileceklerini unutarak, sizi, emin olduğunuz şeylerden şüphe etmek zorunda bırakabilir.

bilim adamı olsaydım, sistol ve diyastol arasında bir mola vermeyi sağlayan cihaz icat ederdim. bilim adamı olsaydım, bir mühendis ya da, profesör, filozof, peygamber, uçan kaplumbağa ya da, yada onlar gibi bir şeyler, iğneden iplik geçirme makinesi icat ederdim, perdeleri otomatik takan makine, bağcığı çözülmeyen ayakkabı (bağcıksız değil), kanı kurumayan insan yaratırdım tanrı olsaydım, ilk darbede ölsün keratalar. tanrı olsaydım, hiçbir şey yaratmazdım. bazıları insan olduğu için tanrıyı yarattıklarını zannediyorlar, bazıları sadece zannettikleri şeyler üzerinden yaşıyorlar, bazıları da sadece zannettikleri şeyler yüzünden ölmekte, bazıları her şeyden emin olduğu halde hiçbir şey bilmiyormuş numarasına yatmayı tercih ediyor, bu, kendi için değil diğerlerinin huzuru kaçmasın diye, bazıları bazılarının bu tercihini fark edemeyip, aptal ve çakal oyununu oynamayı sürdürüyor, bazıları yoldan geçmeye devam etmekte, tek bir kare yüzden on metrekarelik fotoğraf çekiyorum zihnimde, herif önünde yürüyen hatunun bacaklarına bakıyor ben herifin yüzüne, beni fark edince telaşa kapılıp hatunun yanından geçiveriyor hızlı adımlarla, sokağın başından beri ritimleri aynıydı, annem çağırıyor, uyu işe gideceksin diyerek, sokakta bir çocuk bisikleti ile yokuş çıkıyor, bir diğer çocuk bisikleti taşıyor yokuş yukarı, bir çocuğum olsaydı ona çalışmak zorunda kalmayacağı bir hayat verebilmek isterdim diye düşünüyorum, kalp ritmim tekleme riskini elden bırakmadan melodisine devam ediyor, halüsinasyonetik biri de iteklemeyle çalışan bisikletini elden bırakıp düşüyor. saçmalıyorum sadece yok bir anlamı hiçbir şeyin her şekilde, böyle düşünmek herkesin ruh sağlığı için, en doğru seçim deyip, uyanıyorum. uyuyunca işe gider, uyanıp eve gelirim. servisten her inişinde bir karakterimin söylediği gibi: biraz da yaşayalım. terzilerim gerçekten ama gerçekten sıkı çalışmış.
23.mart.2012




asistol adlı yazıma ithafen
bazen
zordur
içinizden geçeni
dışınıza taşımak
zordur sadece

canınız acırdı
söyleyebilseydiniz
ve söylediğiniz kişinin
canı acımasın diye
susarsınız
susarsınız
susarsınız
ta ki
içinizdeki ormanın
kuşları
ağaçlarınızı
kemirene dek

ve çöle dönen tabloda
gördüğünüzü söyledikleri
seraplar
aslında başkalarının
gördüğü tüm hayaller içinde
tek gerçeklerdir

ve o gerçekler
sizi
paranoyada kalmaya zorlayan
tüm dünya tarafından
yalanlanır
yalanlanır
yalanlanır

ta ki
realitik sanrılarınızın
karın ağrılarınıza
deva olamayacağı
ana dek

ardından
işte böyle
asistol adlı
yazı gibi
asıl anlaması gerekenlerin
“çok iyi yazmışsın “dediği
ama aslında
tam üzerlerine göre olan elbiseleri
kelimeleri ya da
terzileri
çıplak bırakabildikleri
vurdum duymazlıklarına
devam edecekleri
yazılar yazarsın

çünkü
gerçekte olan biteni
olduğu gibi anlattığında da
gördükleri kendilerini
ürettiğin bir masal kahramanı sanıp
hayran oldular

yüzlerine sövüp
haksız çıkarıldın

kapıdan kovup
bacayı tıkayınca
dışarda buldun kendini
evini çaldılar
zihninden

deli olduğunu söylediğinde
iyileştirmeye çalıştılar
iyiyim dediğindeyse
koydukları tanı
olanın aksineydi

olduğun gibi göründün
göründüğün gibi çıkmadığın söylendi

gördüğün gibi konuştun
hayal görüyorsun dendi

hayallerini anlattın
fazla idealist bulundun

hayal kurmuyorum dedin
depresyondasın ondandır

bir şeyler kurmaya çalışıyorum
kurulu olanı bozma

bugünlük saat kurmasak olur mu?
işe geç kalırsın

bi iş peşindeyim
arkandayız girdo

arkamı dönemiyorum
sağın solun sobe

13aralık2012






24 Ocak 2012

yolculuk

telefon çalıyor.
sevgilim.
hiç yazmıyorsun artık, diyor bana
ve haklı
yazmıyorum
düşünceler piknik yaparken zihnimde
gerilerinde
ufak bir çöp bile bırakmadan
gidip geliyorlar sürekli
herşeyi silip süpürerek
tüm harfleri
kelimeleri ve cümleleri
kazıyarak zihnimden
silip atıyorlar
düşünceler birbiri  ile savaş ederken
tüm olasılıklar
geleceğe ya da
bilinmeyen geçmişe dair

elime bir sigara alıyor ama
yakmıyorum onu
bakıyorum sadece
uzun süredir yakmıyorum
ateş kes ilan ettik onunla aramızda
ve geçip giden zamanı düşününce
tüm o sağlıksız bir bedende ürüyen
sağlıksız fikirleri
ve kafamın içinde
adeta birbirini boğan düşünceleri
savaşan kesip biçen öldüren
birbirini ekarde eden olasılıklar zinciri
zannediyorum bir sis bombasıydı duman
ve bir kaç furt sonra sağ kalan askerler
bana işlerin
pek de yolunda gitmediğini fısıldıyorlardı
eksik olan bir şey varmış gibi adeta
eksilmiş değil
başından beri eksik olan
ve sonra o
sakat olsa bile beynimin içinde
vızıldayan sinekleri
öldüren alkol
ve zombi halinde
hayata geri dönen ertesi sabah
olasılıklar silsilesi


adam akıllı kusar
ve poğaça alırdım sonra
sonra bir sigara daha
ertesi sabah
ve daha ertesi
birbirinin aynı olan
günler silsilesi
giderek zayıflayan bedenle birlikte
giderek güç kazanan bitkinlik

şimdi her şeyin
tüm ilham pelerinlerinin
ve düşünce askılarının
oksijenli suyla
yıkanması gerekmekte

senin içine çektiğin nefes
benim zihnimi temizliyor
biraz daha iyi diyorum hep
bugun biraz daha iyi
yarın biraz daha iyi olacak

geçmişte olasılıksız görünen
her şey birer birer
vizyonuma düşüyor
ve o zamanlar bunların
ileriki bir tarihe ertelenmiş olduğunu
ibraz eden etiketlerini söküyor
ve yaşamıma katıyorum

sigarayı bırakmalısın yazıyor
eski bir defterin üzerinde
tarihine bakıyorum
iki tane 2nin ortasında
iki tane sıfır var
sen orda benimle
ben burda seninle
arada ikitane sıfır gibi görünen ama
yan yatmış bir sekizi işaret eden
sonsuzluk çizelgesi

ve aradan geçen
on senenin ardından
on sene öncesinde
on sene boyunca
verilen ve kazanılamayan savaşta
kumandanımın olmadığını anlıyorum


bitkin düştüm
yanlış kararlar aldım
taktikler işe yaramadı
vazgeçtim
çuvalladım
gümüş kurşun yerine
gümüş yüzük kullan deseydi biri
beni haklamaya çalışan
iliğimi emip tükürmek için çabalayan
kurt kadınları öldürmek için
yapardım bunu
on sene önce takardım künyemi
parmağıma

aynen filmlerdeki gibi
yüzüğü okşarsın ve
bir peri belirir baş ucunda
sana yaz der
yaşa der
hayatta kal der
ben sana bakarım der
hasta olunca


ama yokken bir perin
ve olasılıklar beynine tecavüz ederken
çokta umursamazsın artık
olan biten bir şeyleri
işsizliği mesela
veya parasızlığı
veya rededilen yazıları ve
sürekli olarak sana
yazamadığını söyleyen kum torbalarını
umursamazsın
seni seviyorum diyen kadınları
yanındayım moruk diyen adamları
annenin senin için pişirdiğini söylediği pastayı mesela
doğum gününde
umursamazsın olan biten ne varsa
bir işi bırakıp başka bir işe girersin
iş görüşmelerine sarhoş gider
ve insan kaynakları müdürü olan zatla
geçersin dalganı
o da seni işe alamayacağını ama ilginç bulduğunu söyler
herkese göre ilginçken
ilgi çekmemek için iyice teslim olursun onlara
ve bu iğrençtir aslında
herşey kokuşmuştur
gerçek olan hiçbirşey yok
siyah bayrağını indirir
yerine yırtık pırtık ve yamalı olan
beyaz bir bayrak dikersin
dikiş izlerini görmez kimse artık
ilginçliğini yitirmişsindir
vampirler kanını bile emmez
ağaçlar seni görse
yönünü değiştirir küstükleri için
yağmuru indiren melekler
ıslanmak istediğin için
kafana denk getirmez hiçbirini
kitaplar sihrini kaybeder
fanzinler güneşte parlamaz olur
gökkuşağı gibi
gazeteler kolaj vermez
baban bile sana
ellili yılları anlatmaz olur artık
telefon çalmaz

konuşabilecek bir hamam böceği bile bulamıyorum der buk
konuşabilecek bir hamam böceği bile aramıyorum dersin sen de

sonra bir gün
tüm savaş mağduru askerler gibi
ganimeti toprağa gömmüşken
ve hasta ve sakat ve umutsuz yaşamını sürdürürken
herkes gibi sıradan ve normal bir şekilde
işe gidip eve gelmek dışında
hiçbir şey yapmıyorken

sanki otuz senedir seni izliyormuş gibi
sanki otuz senedir kulağına fısıldayan oymuş gibi
yazmalısın der biri
sana biri sürü şey anlatıyorum yıllardır
hala anlatıyorum
sana neler oldu oğlum der gibidir
bunlar ruhumuzun afyonu olmalı

umursamazsın ama
içinde var olan herşeyi
o kadar derine gömmüşsündür ki
bulamıyorsundur artık ne kadar eşelesende
kendini kaybetmişsindir ve
ve define haritan
yanlış yerleri tarif etmiştir hep
eline düştüğün kişilere
ve onlarda doğru yerleri
tahrif etmişlerdir
ve dikiş izlerini görür o
göndere diktiğin bayrağın
sana ait olmadığını
emaneten orada durduğunu bilir
bozuk bir yapbozun
eksik parçaları gibidir adeta
önce kendini tamamlar
sonra sana
resmin bütününü
senin elindeki parçalar olmadan da
görebildiğini kanıtlar
hiçbir şeye aldırmaz
defol git desen
küfürler etsen hatta
bunların sana ait cümleler olmadığını
sana ait cümleleri sana söylerek ispatlar
haritası yoktur
pusulası yoktur
nerden geldiğini ve nereye gittiğini bilmiyordur
gitmek istemiyordur sadece
demir atmıştır
kumandanındır
çok uzun zamandır aradığın
ama bulamadığın için okyanusta kaybolduğun
adandır
erzağının ve cephenenin kalmadığı bir noktada
sana ayağa kalk asker demek için
oradadır
otuz yıldır kulağına fısıldayan perindir
otuz sene sonra torununu sevicek olan eşindir
oradadır
ve naparsan yap
hiçbir yere gitmeyeceğini biliyorsundur
gitmesini istemediğini de
senin gitmeyeceğini de
gitmiyorsunuzdur
bir yerlerden geliyorsunuzdur
birbirinize

24.ocak.2012



bazen, yazdığınız bazı şeyleri, herkesler çok beğenir de, "okuduğum en iyi şeyin bu" der-ken, siz "siktir lan" dersiniz, hiç bi anlamı yok onun, boşluğuma gelmiş, üstteki de öyle bir şey işte.. bazen, okulda, bazı dersleri, yanlış anladığınızı, sınavdan sıfır çekince farke-dersiniz, o güne kadarsa, herşey çok iyidir, ve sonra, sınıfta kalınca, sınıf tekrarı yazınca, orada, farklı bir hocayla, aynı derse girip, gene yanlış anlamaktansa, devamsızlıktan ka-lıp, okuldan atılırsınız.. ne demeye  çalıştığımı anlayan beri gelsin, ona kukulete örücem, dökülen saçlarımdan.. bu arada moruk, yazdığım en iyi şey, bence, a harfidir. keşke ge-risini öğrenmeseydim. alfabeyi yani.. tek harf yeterdi, ruh halimi anlatmama.. "a a!" ge-risi, varsa yoksa, laf kalabalığı oldu, onca zaman.. artık şaşırmıyorum bile, olan biten hiç-birşeye.. alışkanlık değil. kanıksanmışlık..  hiçbir şey görme, hiçbir şey duyma.. see nothing! - see you later.. eyvalle..                                                                                                (2012/eylül/girdo/bedevinin son bahtı)