10 Ağustos 2006

pes

                                                                 
üzerimizdeler
çok üzerimizdeler hem de
göremiyoruz bile onları
nasıl bir şey olduklarını bilmiyoruz
bombalarla vuruyorlar bizi
onlar da bizi görmüyor aslında
nasıl bir şey olduğumuzu bilmiyorlar
ya da farkımız olmadığını onlardan
savaşlar böyle yapılıyor artık
çok değişti her şey
düğmeye basıyor ve
5 dakika sonra gemiye dönüp
uçağındaki ekrandan izliyorsun olan biteni
gerçek değilmişçesine
gerçek gibi gelmiyor çünkü
hiçbir şey gerçek gibi gelmiyor artık
televizyon gerçekliği öldürdü
bulunduğun yerde varsın sadece
bulunduğun yerde olan biten gerçek sadece
diğer her ne varsa, asla yaşanmadı
hem ülken için bu
çocuklarının rahat yaşaması için
torunlarının
asla göremeyeceğin mezar taşların için
tarih önemli
geçmişe dönüp baktığında
“kazandık” diyebilmelisin
“siktik analarını”
“biziz her şey”
böyle yapılıyor bu iş
ve çok kolay aslında
“devlet için”
“rahat yaşam için”
böyle diyorlar onlara
üste para veriyorlar üstelik
şanlı tarih
intikam hırsı
açlık ve sefalet olmasın diye ilerde
önce kendin, sonra ailen için
mahalleni kurtar evlat
şehrini
ülkeni
dünyayı
sonra da hiçbir şey olmamış gibi övün tüm bunlarla

buraya da gelecekler
çok az kaldı
çok az kaldı her şeyin sona ermesine
üçüncü dünya savaşı
dördüncü
beşinci
onaltıncı
“asla bitmeyecek” dedi bi ses
“asla sona ermeyecek”
bencillik her yerde
sen onu vurmazsan, o seni vurur
o aç kalmazsa, sen aç kalırsın
kıtlık
kuraklık
bitmek tükenmek bilmeyen bir intikam hırsı
adını bile bilmediğin ataların
ve gelecek için
hadi evlat
bas düğmeye
israil filistin’i sikti
israil lübnan’ı sikicek
amerika ırak’ı
sonra iran
uzak doğuda görünmez tehlikeler
balkanlar
ve hatta mars bile tehlike altında
hey bi saniye
girdap hâlâ hiç bir şey yapmak istemiyor ama
ve kararlı bu konuda
elindeki bira ve yanındaki hatuna zarar gelmesin yeter
evet o da onlardan biri
evet o da bencilin teki

buraya kadar dostlar
her şeyi kaybettik
yapabileceğimiz hiçbir şey yok
beklemeliyiz sadece
kapıma kadar gelecekler
ve almanya’da olduğu gibi
tecavüz edecekler hatunuma benim yanımda
hiçbir şey yapamayacağım
vuracaklar beni de
sarhoş öleceğim üstelik
hiçbir önemi yok ama
tanrı da yok
savaşmak için bir nedenimizde
savun şimdi elindeki son birayı
afrika’da bir çocuk açlıktan ölürken
saklama gerçekleri
hepimizin parmağı var bu işte
ve karşı çıkmayacağız
boş vaazlar vermek dışında
boşa çene çalmak ve
birkaç slogan sallamak dışında
hiçbir şey yapmayacağız
unutulur dostlar
unutturacaklar
ve gerçekten hiç önemli değil
vurun beni de
üstü sizde kalsın hayatımın
karşı çıkmıyorum artık
yo, hayır
korkağın teki değilim
sadece
beş para etmez bir adam olarak
bu boktan hayatımı
daha da boktanlaştırmak istiyorsanız
rahat yaşamam mümkünken
daha az çalışarak üstelik
siz tam tersini iddia ediyorsanız
savaşmanın bir anlamı yok
hadi beyaz bayrakları dikelim göndere
sonra da kendi kendimizi vuralım
onlara kalsın bu dünya
onlara kalsın izmir
alsancak
kilise sokağı ve
efes güneşi

bırakalım onlar kazansın

10.ağustos.2006 – 14-16 nöbeti


askı

askı

“buraya kadar” dedi, “yolumuz buraya kadar”
“bu ne demek” diye sordum
“daha fazla ilerleyemeyiz demek istiyorum” dedi, “hayat tıkandı”
“sarhoşsun” dedim, oysa çok içmemiştik, birer şişe şarap, ikişer bira ve bolca sigara.

“baksana” dedi, “farklı geçen tek bir günümüz yok, sabah kalkıyor ve tezgahı açıyoruz, hep aynı tipte müşteriler, hep aynı muhabbet, votka-meyve suyu, senin intihar benimse kaçış planlarım, abim, seçil, tuncay, sonra akşam, yine alkol, bu kez bira-şarap, ve sızdığımız yerden uyanıp kaldığımız yerden devam ediyoruz, aslında bir yere gittiğimiz yok, öyle bir derdimiz de yok zaten ama.. tamam, her neyse.. sustum” yüzü asılmıştı.
“bıktın mı” diye sordum, üzülürek, “benden, yaşadığımız hayattan?”

alsancak sahilindeydik,  elimi omzuna attım, sevgili değildik, aramızda bir aşk vardı ama sevgili gibi değildik.
“hayır bebeğim” dedi, “yaşadığımız hayatı seviyorum, seni seviyorum, ama içimde, sıkışıp kaldığımıza dair bir his var, kapana kısıldık, ve çıkış yok, üzerimize kaynar suyu döküp de bizi ne zaman öldürecekler diye bekliyoruz adeta”
“napalım” dedim, “şu an nerde olmak isterdin mesela?”
“bulunduğum yerden hoşnutum” dedi, “senden, yaşadığımız hayattan, sadece artık çırpınmak istemiyorum, boşluğa bırakmak istiyorum kendimi, senin gibi olabilmek istiyorum, bazen kıskanıyorum seni bu yüzden”
“izlanda” dedim, “oraya kaçabiliriz aslında” başını salladı umarsamaz bir şekilde, düşlere inancını yitirmişti.

“balo kızı olmak istiyorum bu gece” dedi, “şık bir elbise, parıltılı. ve sende de bir takım olucak, kravat vesaire, cart curt, hadi kalk, baloya gidiyoruz” delirmişti.
“geldiler sana gene” dedim, “saat gecenin üçü”
“bana bir balo elbisesi bul bebeğim” dedi, “hadi kalk, sikmişim izlandayı, baloya gidiyoruz”
“nereden bulucam sana bu saatte balo elbisesi” dedim, dudaklarını büktü hemen.
“istediğim hiç bir şey hemen olmuyor” dedi, “olduğu zamanlarda da önemini yitiriyor” yanıma oturdu yeniden.. birer sigara yaktık.

“sana aşığım” dedi.. bir şey demedim. biraz daha sustuk. beş kuruşsuz ve işsizdik, takı tezgahı para etmiyordu, mesleğimiz yoktu, hiçbir yerde iş bulamıyorduk.
“haklısın” dedim, “az önce söylediklerinde haklısın, tek düze bir hayatımız var, sıkıcı değil, şikayetçi değilim, ama tek düze olduğu konusunda haklısın”
“değişiklik gerekli” dedi.
“değişiklik yapalım o halde” dedim, “hadi kalk, askıya çıkıyoruz, sana bir balo elbisesi bulucam.”
“delirmişsin” dedi, “yakalanırsak boku yeriz”
“yakalanmayacağız” dedim ona, yürümeye başladık.. balkonları kesiyorduk.. ipe asılmış elbiseler arıyorduk, alçak katlarda, o gece sabaha kadar gezdik, ve birkaç parça elbise bulduk, hepsini istiyordu, her gördüğü elbiseyi, eğlenceliydi, sabahın yedisinde o’nun abisinin evinin önüne geldik ve zile bastık, kahkahalarla gülüyordu, ellerimizde bi kaç parça giysi, sarhoş, ve açın kapıyı biziz diye bağıran şirin bir hatun. özlem adı.

“bu gece şarapya’nın kraliyet balosuna davetlisiniz beyler ve bayanlar” de-dik eve girer girmez, bağırarak, oysa herkes uyuyordu, sızmışlardı, uyanmadılar, ve biz de yattık tabii ki, ya da sızdık. akşamüstü kalkıcak ve dün gece içip tekdüzelikten dem vurduğumuz noktaya takı tezgahı açıcaktık. sonra yine içicek ve sızıcaktık. her şey her geçen gün biraz daha anlamını yitirirken, günler, eksi hanesine kazınmaya devam edicekti..

[ 10.ağustos2006 -2-4 nöbetinde ]


3 Haziran 2006

altay öktem’e

olağanüstü
enteresan
harikulade şeyler
yaşamış olmanız
onları yazmak zorunda olduğunuz
anlamına gelmez

önemli olan
bir yazarın gerçekte ne yaşadığı
ya da nasıl biri olduğu değildir
başınıza gelmemiş
ve daha önce hiç kimsenin başına gelmemiş
ve gelecekte de hiç kimsenin başına gelemeyecek
şeyler yazabilirsiniz
sahte bir geçmiş yaratabilirsiniz kendinize
bir yunan tanrısı ya da
tanrının oğlu olduğunuzu
anlatabilirsiniz
ve inanırlar buna
daha önce inandılar çünkü

ama bunun nasıl yapılabileceğini
ya da nasıl yaptığımı bilmiyorum
ne yapmamanız gerektiğinden eminim oysa;

geçenlerde bir yazar
bir müzik dergisinde
yeraltı edebiyatı hakkında
bir bölüm hazırlayacağını ve
edebiyatı aşağı çekmek istediğini söyledi
umurumda değildi yeraltı edebiyatı
ya da edebiyatı aşağı çekmek
ben aşağıdaydım zaten
edebiyat kimin umurunda?

hem dergi
hem de yayınlayacak kişi
içime sinmese de
"evet" dedim
"olabilir
editörlerce makaslanmayacaksam sorun yok"

bir kaç gün sonra, bana
çok uzun olduğu ve
sığmayacağı için
kısalttığı bir öykümü gönderdi
içine edilmişti öykünün
en önemli ve en sevdiğim yerleri yoktu
sonu başkaydı
kendimi göremiyordum orada
"yayınlama" dedim
"olmaz"

sonra noldu bilmiyorum
ama eğer yüxexes'de
girdap varsa
bu, O'nun isteği dışında gerçekleşmiştir
ya da benim cevabımdan önce basılmıştır dergi

yapmanız gereken şey
dilinizi elletmemektir
imla kurallarını siktir edin
türkçeyi de
yazabildiğiniz gibi yazın
açık ve net
konuşur gibi
fazla derine inmeden
ya da izin verin
onlar size dokunsun
kısaltıp uzatsın
belki o zaman yayınlanırsınız
ikinci bir elden geçmiş olarak

ben yüksekseste değil
eksibir desibelde yayına devam ediyorum
hiç kimse duymasa da
yaygaraya gerek yok

bu arada hâlâ hayattayım
askerde
gecenin bir yarısı
cezaevinde nöbet tutarken
size bunları anlatıyorum
hâlâ yazabiliyorum
omzumdaki silah
ve şarjörümdeki mermiler
sürekli olarak bana
"kendini vur" dese de
"hiç bi anlamı yok"

ve geçenlerde bir hatuna
bu düşüncemden bahsettiğimde bana
"umarım o an silahın tutukluk yapar" demişti
"ölmeni istemem"
"ben de istemem" diye cevap verdim
çünkü hala yazacak çok şeyim var
ve kısalttırmayacak çok şeyim
içine ettirtmeyecek kadar çok

onların sesi
daima
benden daha yüksek çıkacak olsa da


[ 03.06.2006 – 22-24 nöbeti ]

27 Şubat 2006

kadınlar

genellikle fanzin isteme bahanesi ile yaklaşırlar yanıma
çok azı
açık açık
seni merak ediyorum der
tanışmak istemiştim
ah evet tabii derim
neden olmasın
tanışalım

aşk ister bazıları
bazıları seks
her ikisini de istemiyorumdur oysa
tanışmak bile istemiyorumdur
kendimi kapattığımı söylerim onlara
aşk yok
seks yok
ısrarcı olanları vardır
olmayanları da

ve baştan çıkartabilirler insanı
çok çabuk
biraz alkol
biraz vücut gösterisi
bir sigara içelim

umarsız davranırım çoğu zaman
ve bir taktik meselesi de değildir bu
ama severim kadınları
ruh ve ilham verirler bana
ve biraz daha yaşama şansı

yine de uzak durmaya çalışırım
tehlikeden
tuzakları vardır onların
ve siz farkına varmadan
bir anda
kapılır gidersiniz
ve çıkamazsınız işin içinden
her şeyinizi alabilirler
etinizi
kemiğinizi
ve ruhunuzu
hiç bir şey bırakmazlar geriye
ve çekip giderler
daima

27.şubat.2006


4 Şubat 2006

boşuna deneme

1.
..sonrasında, “seninle birlikte olmak istiyorum” dedi bana..  sürekli burnunu çekiyordu.. siyah uzun saçları vardı. “ne işsin lan sen” demişti, izledim sadece, uzun uzun.. burnunu çekti.. “aylak” dedim. “ben bir aylağım, ve çalışmayı düşünmüyorum, hiç düşünmedim”
“seni de avlayacaklar ama” dedi, “inan bana, eninde sonunda sen de kafese gireceksin”
“haklı olabilirsin” dedim ona “ama henüz değil”
“karşı çıkman olanaksız”
“biliyorum”

2.
bardan çıkıp onun evine doğru devam ettik. yavaş yürüyorduk, oldukça yavaş.. onu evine bırakacak, sonrasında kendi yoluma devam edecektim. evi yolumun üzerindeydi.. ve sevişmek istiyordum onunla. ama aşık olmaktan korkuyordum. dehşetle ürküyordum aşktan.. gözüm kesmiyordu. hiçbir şeyi gözüm kesmiyordu. korkuyordum. durgundum. tükenmiştim. ve bekliyordum. sanırım, beklemek dışında yapılabilecek çok fazla bir şey yoktu. varsa bile ben yapmak istemiyordum. beklemek güzeldi. beklemek yorucu değildi. uğraş gerektirmiyordu. ve linda scott ile seviştiğimi hayal ettim bir an. sonra beth gibbons ile. sonra amanda palmer ile. tüm eski sevgililerimi düşündüm daha sonra. birden içim titredi. belime attı elini

“sana aşık olabilir miyim” diye sordu
“olmamalısın” dedim, “ben de olmayacağım”
“neden?” diye sordu
“sonuncusunda son hakkımı da tükettiğimi düşünüyorum” diye aptalca bir cevap verdim, “aşk korkutucu bir şey.. bir daha aşık olamayacağıma inandırdım kendimi. böyle düşünmek beni rahatlatıyor”
“seni rahatlatan çok fazla şey var bu hayatta” dedi, “daha önce çaresiz hissetmenin de seni rahatlattığını söylemiştin”
“evet” dedim “eğer içinden hiç bir şey yapmak gelmiyorsa, çaresiz olduğunu düşünmek iyidir, oturur ve bu konuda yapabileceğim hiç bir şey yok dersin kendi kendine, olayların sonuçlanmasını izlersin, aynı iskambil kâğıtlarının sırayla devrilmesini izlemek gibi, eğlencelidir, her şeyi şansa bırakmak,  heyecan verici gerçekten”
“bekle ve izle”
“bekle ve izle, evet. planımızın adı bu olsun”
“hastalıklı bir senfoni gibisin” dedi
“eylemsizlik” dedim. bunun aklına bir şey getirdiğini söyledi
“şu hükümetin acil eylem planları, hatırlıyor musun?”
kahkaha ile güldüm. sarhoştuk
“sana kalsa, her şey boş, öyle değil mi?” diye sordu ardından
“acil eylemsizlik planı” dedim
“bekle ve izle” dedi. tekrar güldük. iyi gidiyor olmalı, diye düşündüm, ama her şey ilk başlarda iyi gider zaten, öyle değil mi?

3.
gecenin ikisiydi ve yalnızdık sokakta.. yürüyorduk. topuklu ayakkabı. ruj. parfüm. siyah saçlar. sarhoş. yitirilmiş bilinç. altüst.. ve ölümsüz.. burnunu çekti yeniden. “alkol” dedi, “alkol yok. olmaması daha iyi ama öyle değil mi?”
“evet” dedim “daha iyi” her ne kadar bu bir yalan olsa da
“pıt atalım öyleyse” dedi “o var”
“hayır” dedim yeniden.. bir büfeye girip 2 şişe kırmızı şarap aldık. ve evdeydik nihayet.. sessizce bekliyorduk.. şimdi nabıcaz diye sordu.. bilmem dedim gülümseyerek
“insanları neden sevmiyorsun” dedi
“korkuyorum onlardan” dedim “ne kadar uzaklarsa, o kadar güvende hissediyorum kendimi”

4.
..ve sanırım kaybettik dedi ben üzerindeyken, gidip gelmeye devam ettim

 gerçekleşmesi olanaksız ne varsa hayal ediyorum dedim, ufak bir ev, aptal bir iş, hatun, ölene dek sarhoş, yazı, aşk, nefret, bağrış çağrış ve sarmaş dolaş.. bir küs bir barışık, ama daima beraber.. gerçekleşmesi imkansız olan her ne varsa.

zirvedeydik
“kaybettik, biliyorsun de mi? asırlar önce”
“savaşmıyordum” dedim “asla savaşmadım.. hayatım boyunca savaşmadım. ama teslim de olmadım. savaş onların savaşı, ben kendimi korumaya çalışıyorum sadece, kurşunlarından”
“boşuna deneme” dedi. bir sigara yakıp uzattım. aşık olmuştum. ki başka türlü de, aynı yatağa giremezdim zaten

“boşuna da olsa deneyelim mi” dedi, o gecenin sabahında.
“olur” dedim.
bir süreliğine, oluyormuş gibi yaptık

 4.şubat.2006-dağıtım izni


1 Aralık 2005

bir sinekten gelen şiir

bir sinekten gelen şiir

ekranın üzerinde yavru bir sinek dolaşıyor
ve ben de onun hakkında yazıyorum
aslında
bana sorarsanız
sinir bozucu bir durum bu
ve birkaç kez kovdum onu
gitmedi
gitmeyecek
yapabileceğim hiçbir şey yok

arada sırada biramı yudumluyor
ve birkaç resme bakıyorum
izlandaya ait
sinek dolaşıp duruyor
sinek izlandaya ait değil elbette
resim
resimler izlanda
sinek yavru
ve dolanıp duruyor
can sıkıcı
can sıkıcı olan bir çok şey var bu hayatta
ve hiç bi konuda yapabileceğim hiçbir şey yok
beklemek dışında
inanın bana
ne babamın öksürüklerini dindirebilirim
ne de
bu kahrolası sineği öldürebilirim
bekliyorum sadece
geçip gitmesini
ya da kendine gelmesini bir hatunun
ama gelmeyecek anlaşılan
ve sinek de gitmeyecek
ve izlanda da donmuş çalılıkların resmine bakıyorum şu an
sinek dolanıp duruyor
bira azalıyor
hava da aydınlanmak üzere üstelik
ve sinek
ve sustuğum tüm o geceler
(hey bakın burada kafiye yapmaya çalışmıyorum ama)
ve kustuğum tüm o geceler
asla geri gelmeyecek
ve bu konuda yapabileceğim
hiçbir şey yok
üzgünüm


[ 31.10.2005 – 04:33 ]

27 Ekim 2005

askere gitmeme 13 gün kala

okuldan atılmıştım.. ve askere gitmek istemiyordum, çalışmak istemiyordum, yapmak istediğim hiç bir şey yoktu. bir şey bekliyordum sadece, ama neyi beklediğimi de bilmiyordum. günler hiç olmadığı kadar hızlı akıyordu. duruyordum sadece, yatıyor, kalkıyor ve bahis bültenini inceliyordum. bir sevgilim vardı ama o da benden bir asır uzakta yaşıyordu, ve sürekli ona mektup yazıyordum, delirmiştim, 10 sayfa tutuyordu yazdığım bir mektup, ve nedenini bilmiyordum, sadece yazıyordum, öykü yazmayı bırakmıştım, eylül geçti, ekim geçti, kasım geçti, ve yılbaşı, sonra terkedildim, sonra elektriklerimiz kesildi evde, ve doğum günüme 5 gün vardı ne anlamı varsa, bir hatunun evine gittim, onu arayarak, “ölmeye ihtiyacım var” dedim ona, sarhoştum o an, ve gelip aldı beni, ve o’nun evine gittik, o sızdı o gece, sonra ben başarısız olduğum bir intihar deneyi gerçekleştirdim ve gözlerimi açtığımda her şey hala bıraktığım gibiydi, değişmiyordu, asla değişmeyecekti, ölemiyordum, hareket alanım kısıtlanmış gibi hissettim kendimi, sonra uzaktaki sevgilimle barışıp tekrar terkedildim ve sabahtı, sabahın onu..

ardından, nisanın ortasına kadar süren bir tür deliliğe daha tutuldum. sabah uyanıyor ve müzik açıyordum, sürekli aynı şeyleri dinliyordum, ve bülteni inceliyordum, bahisler.. arada bir kazanıyor, ve kazandığım para ile sarhoş oluyordum. işsizdim, çalışmak istemiyor ama bunun için nereye başvurmam gerektiğini bilmiyordum. sonra bir gün ailem, madem askere gitmiyorsun o halde çalışmalısın dedi, çalışmalıyım dedim, ve gidip bir gazete alıp ilanlara bakmaya başladım yeniden. dönem dönem ilanları inceliyordum son dört senedir, ve bu arada üniversitede bir kaydım vardı, ama arada sırada giderdim oraya da, ve ailem de bunun farkındaydı, “bu okul bitmicek” demiştim onlara,
“biter” demişlerdi, “gitmiyorsun ki sen”
“gidemiyorum” demiştim, “kendimi hasta ve ümitsiz hissediyorum orada, kusasım geliyor”

ve koskoca dört sene böyle geçmişti, arada sırada okula gidiyor, arada sırada iş arıyordum. her ikisinde de başarılı değildim. yaptığım en iyi şey, birinci gelecek atları bilip aldığım para ile bir süre sarhoş kalmaktı, önce alsancak’ta bir evde, tıp okuyan iki herifle yaptım bunu, sarhoş kalma faslı, sonra karşıyaka’da benden en az 20 yaş büyük bir başka dost ile, sonra da beni iki yıl geriden takip eden başka bir dost ile, ve ara ara da alsancak’ta kilise sokağında tek başıma. ama bir türlü başarılı olamıyordum hiçbir şeyde, çuvallamıştım, ve babam hastaydı, akşam işten eve gelir, bir taraftan öksürürken bir taraftan da “naptın bugün bahisleri” diye sorardı, “30 milyar kaybettim” derdim ona, ve benim hiç milyarım olmamıştı, nasıl kaybederdim 30 milyar? ama böyleydi işte, bahisçiler, kupon yatırmak için ceplerinden ödedikleri parayı değil de, kazandıkları takdirde alacakları ikramiyeyi kaybettiklerini düşünüyorlardı, ne anlamı vardı ki oysa? öyle ya da böyle kaybediyorduk işte, para ya da aşk, yok oluyordu bir şekilde, uçuyordu, katlediliyordu, ve o kahrolası üç ay, evden iş görüşmeleri dışında hiç çıkmadım sanıyorum. ve bilgisayarım da bozulmuştu, elle yazamıyordum, ellerimle hiçbir halt yiyemiyordum, yemek yemeyi bile unutur ve annemin telkinleri sonucu sofraya otururdum. ve bir gün, cumartesiydi, bir yeri aradım, dergimizin çeşitli departmanlarında yetiştirilmek üzere eleman aranıyor yazıyordu, belki yazar olurdum, istiyordum bunu, kolay gibi görünüyordu gözüme yazar olmak, şarabımı yudumlarken üç beş cümle kuracak ve bunun karşılığında bir çok hatun düzebilecektim, amacımın hatunlar olduğunu sanan birkaç uzaylıya hitaben böyle söylüyorum. oysa onu da başaramıyordum, hiçbir halta yaramadığımı düşünmeye başlamıştım, neden yaşıyordum ki? her neyse, derginin adresini aldım ve bana ertesi gün saat birde gelmemi söylediler, gittim ertesi gün saat birde, tam zamanında ordaydım. bir odaya girdim, içeride benimle yaşıt en az yirmi tip vardı, kızlı erkekli, “merhaba ben ilan için gelmiştim” dedim, oradaki hatun bana form uzattı, o odadaki herkeste bir form vardı, elinde, ve bekliyorlardı, formu doldurmuşlardı, bekliyorlardı, forma elimi uzattım ve karşıdaki bir tip adımı sordu, söyledim, sonra bana “tüm departmanlarımız doldu” dedi, “üzgünüm”

 formu bıraktım oraya, birileri gülüyordu o odada, yaşıtım olan birkaç insan, nedenini bilmiyorum, kabus gibiydi, herife dalmak istedim, yapmadım ama, korktuğumdan değildi, değmeyeceğini düşündüm, ya da değişmeyeceğini, böyleydi işte. ve şimdi, geçip giden zamana aldırış etmeksizin yumuluyorum şişeye, nasıl geçti koskoca 6 yıl acaba, hiçbişi yapmadan, yine de bir şeyler kazanarak, birilerinin sevgisini ve birilerinin katışıksız nefretini kazanarak, ama yine de, bugün, sabah uyandığımda, keyifliydim, nedensiz, ansızın gelen kendini iyi hissetme hali, ve yazı, sadece kendini iyi hissettiğinde akan yazı, kimileri kötüyken yazıyor ve ben “hiç bir şey yazamıyorum son zamanlarda” dediğimde, bir arkadaşım, “hayatındaki her şey iyi mi gidiyor?” demişti, tam tersiydi, peki ya şu an? evet, galiba, kısa bir süre düzlükteyiz.. hafta sonu bahislerden gelen para, biraz alkol, ucuz tütünle karıştıracağım birkaç gram ruh, ve her şeye rağmen sihrim devam ediyor sanırım.. umarım bugünkü kuponum ters gelmez.. tek beklentim bu hayattan, şimdilik.. ufak ama tatmin edici.. yarını kim takar? ya da 13 gün sonrasını? askerliği? hâlâ buradayız işte, alkol, müzik, ve delilik. devam etmekte.. 


27.ekim.2005

15 Ekim 2005

kan, şarap ve acı

kan, şarap ve acı

bu gece iyice zorladım kendimi… bu, sanıyorum, 16. girizgah, ama olmuyor, gelmiyor lanet olası şey, bugün akşam üstü şanşım yaver gitti at yarışında, sadece son iki yarışa oynadım ve ikisini de bildim, ben altılı yada üçlü ganyan oynamam, o tip oyunlarda çok para kazanma şanşınız vardır, ama çok para kazanma şanşınız oldukça düşüktür. ben bahis oynarım, tek yarış tek at, ufak para, ama hızlı… 1 dakika 34 saniyelik bir koşuda hayatınızı ortaya koymanız mucizevi bir şey. kazanırsanız, gelen paranın bir kısmını yarınki koşulara ayırır, diğer kısmı ile 2 şişe beyaz şarap ile iki litrelik gazoz alırsınız, iyi bir karışım bu, üstelik tadı iyileştiriyor. kalitesiz şaraplar, bilirsiniz, midenize zor iner, ama gazoz hem yutmanıza hemde daha çabuk sarhoş olmanıza neden oluyor… evet, pekala, bu gece iyi zorladım demiştim lanet şeyi, sorunu nedir bilmiyorum, son günlerde aramız iyice bozuldu, yazıdan söz ediyorum tabiyki, yürümüyor, akmıyor, ama neyse, şu an iyi, gayet iyi, şükranlarımı sunuyorum kendisine… evet. bakalım elimizde neler var…

alsancak çimlerdeyiz, 6 veya yedi kişi olabiliriz.. saymadım, ama hepimiz erkeğiz, bazılarımızın sevgilisi var, bazılarımızın yok, benim ise var gibi de yok gibi de, her şeyim gibi bu da iki arada bir derede kalmış… alsancak… çimler.. elimde bir kırmızı tuborg, daha öncesinden, gündüz, evde ekran karşısında, teknolojinin getirdiği nimetten ve bok püsürden faydalanarak oktayla sözleştik, “ölene kadar içicez”, “karşıyaka devlet hastanesine düşüne kadar içelim”. evet aynen bu şekilde sözleşmiştik, ve bilirsiniz, bazen ölene kadar içmek ister ama bir noktada ölmeden önce sızar ve ertesi sabah, “bir daha böyle içeni siksinler” diyerek güne başlarsınız…

evden çıktım, ve önceden anlaştığımız şekilde saat yedide alsancak iskelede onları bekliyordum, yayan olarak gitmiştim, evet, burada tıkandığımı hissediyorum.. ama uzatmaya gerek yok, hızlı geçiyorum, çimlerdeyiz, ve o gece, pac’ın doğum günü, göço hemen yanımda, ve ben elimdeki birayı hafif eğerek, “bugün pac’ın doğum günü” diyorum, “rest in peace nigga” diyerek biramızdan büyük bir miktarı döküyoruz çimlere, sadece göço ve ben yapıyoruz bu ritüeli, gerçi ritüelmi denir buna, emin değilim, bazen bazı zamanlarda, cümle akarken, bazı kelimeler gelir aklıma ve kelimenin tek başına ne anlama geldiğini tam olarak açıklayamam, ama o cümleye yakıştığını ve bir anlam kattığını ya da anlamı tamamladığını düşünürüm, yıllarca kelimeler ile uğraştıktan sonra, ve –her ne kadar şu an aptalca gelse de- bir süre filolojiye ilgi duyunca, sonuç olarak… -durun bi saniye, siz de gördünüz mü? az önce, tam olarak sol tarafımda son derece parlak bir yansıma gerçekleşti, 2 saniye sürdü, hayır, ben odamdayım, ve odada bir gece lambası var sadece, bir de ekranın ışığı, ikisi de sağ tarafımda, biraz çapraz konumdayım ve odanın bana tamamen ters köşesinde bir şey parladı, muhtemelen beynimin bana oynadığı ufak ışık oyunlarından biri daha, ama temkinli olmam gerekiyor, yaşadığım bölge her açıdan sürprizlere gebe bir yer, pezevenkler yaşıyor, uyuşturucu satıcıları ve katiller, ve hırsızlar, hayır abartmıyorum, işte olay aynen bu şekilde, tam bir getto sayılmaz, bundan 3 sene önce yaşadığım yer tam bir gettoydu, amerikada nasılki zenci gettoları varsa, bende 19 sene çingenelerin getosunda yaşadım ve şu an bir sokak aşağımız o ghetto ile sınırın başladığı yer oluyor, yani hâlâ bir gettodayım, getto diyorum, ama asla varoş değil, bu iki kelimeyi aynı anlamda almıyorum, biraz kültürel farklılıklar nedeni ile. evet, çingenelerin gettosunda yaşadım ama bir çingene değilim, ama onlarla büyüdüm, üstelik şehrin merkezinde yaşıyorum. her şey olabilirdi bu tip yerlerde, oldu da, çok fazla kavga ve çok fazla korku… bir keresinde, bunu gerçekten iyi hatırlıyorum, sabahın yedisinde, ben okula gitmek üzere giyiniyordum ki, kapı çaldı, “kim o” dedi valide, şaşkın, merak dolu, “polis, arama var”. kim niçin neden… hayır hayır hayır, soru soramazdınız o yıllar, şimdi işler yavaş yavaş düzeliyor gibi, ama bu da bir yutturmaca, toplumu fakirlikten, açlıktan ve işsizlikten kurtarmadıkça, suç oranının düşmesini ve insanların ahlaklı davranmasını bekleyemezsiniz, ve evet, günümüz dünyasının bu şekilde olmasının tek bir nedeni vardır, bencillik, tek neden bu… ve evet, işler düzeliyor gibi görünüyor, bokun üzerine güzel bir jelatin geçirip çikolata diye satabilirsiniz ve adam gerçeğin farkına ancak size parayı ödeyip paketi satın aldıktan çok çok sonra varabilir, ama iş işten geçmiştir, satılan mal geri alınmaz, işte size avrupa birliği hikayesine ya da bir şeylerin değiştiğine, ya da g8’e, yada afrikaya yapılan yardımlara, yada adalet için savaşanlara değişik bir bakış açısı… ve muhalefette kendi içinde bir iktidardır ayrıca..

ve, evet, ne diyordum, korkmayın, her şeyin farkındayım, olayları iyice karıştırmış olsam da, teker teker en başa, ve çimlere geri dönücem ve bu oyunu siz sıkılmadan daha kaç öyküde kullanabilirim inanın bilmiyorum, ama benim tarzımda bu işte, kendini serbest bırak, bırak aksın, sonra bir noktada olayları toparlamaya çalış, bu arada yeni sorunlar yaratarak okuyucunun beynini iyice düz… ama benim bakış açım, senin bakış açındır, olayları görmenizi istediğim şekilde anlatıyorum, karışık olabilir, ama asla safsata değil, ve evet, devam ediyoruz, noktaya ihtiyacımız yok, farzedin konuşuyorum, virgüllerde durduğum yerler, ama, evet, bi saniye, hatırladım, kapı çaldı ve annem “kim o” dedi, “polis, arama var” sesi geldi dışardan, korktuk, oysa korkmamız gereken hiçbir şey yapmamıştık, ne kadar tuhaf değil mi? size bir suç yükleyebilirler ve hiç kimsenin haberi yokken hapse girebilirsiniz, gayet kolay bu, günümüzde, her ne kadar artık içlerinde olmasam da, askerliği ret ettiği için işkence görenleri bi çok kişiye anlatmış ve bir yanıt almaya çalışmışımdır, hâlâ hassas olduğum bir konu, belki de tek hassas olduğum konu, onca umarsamazlığıma rağmen… ve hey hat, her yeri aradılar evde, her yeri, ve bir şey bulamadan gittiler orospu çocukları, arama emirleri var mıydı bilmiyorum ama bunu sorabilecek en azından buna cesaret edebilecek kadar bilgili değildik, kötü bir mahalle.. okulumuzu hatırlıyorum, çoğumuz zayıftık ve kötü besleniyorduk, ve sürekli kavga ediyorduk, ve hiçbir konuda kimse birbiri ile anlaşamazdı, ben içlerinde en sakin ve en çok çekinilenlerden biriydim, bir kişi hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız, ondan korkabilirsiniz, bir şey ne kadar çok deşifre olursa o kadar az korku verir, bu yüzden karanlıktan korkuyor olabilir insanlar, karanlık, gizli, görünmez.. ve, evet, aslında, tüm bunların, yani sarpa saran öykümün ve bu kadar dolambaçlı bir yol izleyişimin tek bir nedeni var, kafam çok iyi ve kulağımda sürekli bağırıyor siyah isa, pac, “eşkıya hayatı, eşkıya hayatı”… bakın, gördüğünüz gibi, konuyu toparlamak için bile özel bir çaba sarf etmiyorum, kendiliğinden geliyor, hatırlıyorsunuz değil mi, çimlerdeydik ve ben göço ile bir doğum gününün nasıl kutlanması gerektiği konusunda diğerlerine bir gösteri sunuyordum, gökhan, “lan madem biraları döküceksiniz neden aldınız, verin bare ben içeyim” dedi, ama kutsal bir şeydi bizimkisi, “hennessey” alıp dökseydik, olayın kutsallığı artıcaktı, ama o an düşüncelerim sadece, en kısa zamanda nerden bir selpak bulabileceğim konusunda yoğunlaşıyordu, “aranızda selpağı olan var mı?” dedim, oktay güldü, biliyordu, diğerlerine bir açıklama yapmak zorunda kaldım, “son zamanlarda alkol alınca burnum akıyor, nedenini bilmiyorum”, ve bu onlara komik geldi, ve bu bana komik geldi, ve bu aslında o kadar trajikomik bir mesele ki, günün birinde ciğerlerim 3. kez patlayacak ve ben eğer acil müdahale yapılmazsa nefes alamadığım için oldukça fazla açı çekerek öleceğim, bir tür intihar, kendinizi öldüremiyorsanız, sizi ölüme en kısa zamanda götürecek bir araç seçersiniz, bu seçim bilinçli veya bilinçsiz olabilir, bu seçim alkol, sigara, ot, lsd, amfetamin, sağlıksız beslenme (mc donalds), yada korunmasız bir cinsel ilişki olabilir, ölmenin bir çok yolu vardır, doğmanın ise tek bir yolu… hiç dikkat ettinimiz mi buna? önemli bir ayrıntı bence… kafam dumanlı… dedim size, torbacıların içinde yaşıyorum ama onlar gibi olmak yerine onların hayatını anlatmayı seçtim, çok fazla şey görüyorum penceremden, ama hepsini anlatabilecek kadar vaktim yok, bunun iki nedeni var, birincisi, çok fazla şey gördüm, ikincisi, hayat çizgim ne kadar uzun olursa olsun, erken öleceğimi hissediyorum, bir üçüncüsü ise, yazının bir yerlerinde ışık saçan bir şeyden bahsetmiştim, işte o şeyin bir hırsızın feneri olmasından korktum, balkonun kapısı açık ve şu an oturduğum eve bugüne kadar 3 kere hırsız giriyordu, son anda işe uyanıp tehlikeyi savuşturmayı başardım, geceleri uyumam, hırsızlarda uyumaz… ama gidip mavişehirdeki kokonaları soysunlar orospu çocukları, bizim hiçbir şeyimiz yok, ne istiyorlar ki bizden?

tekrar çimlerdeyiz.. biram bitti, ve oktayla yeni iki şişe almak için kalktığımızda, oktaya, “unutmada selpak alalım” dedim, dönüş yolculuğunda bir elimde bira bir elimde selpak ile yürüyordum… ve oktayın telefonu çaldı birkaç bira sonra, ahmet, o an bostanlıdaydı, ve bizi çağırıyordu, ve gece henüz sona ermemişti, ve ölene kadar içme konusunda kesin kararlıydım, ve yeteri kadar param yeteri kadar kederim vardı. klişe cümlem, “yeteri kadar x yeteri kadar z”.

vapura binerek karşıya geçtik, vapur yolculuğunda bizi idare etmesi için, önceden iki kırmızı tuborg daha edinmiştik. denizin ortasında, vapurun arkasındayız, bu kez 5 erkek, ve onlar muhabbete dalmışken, ben yıldızlara bakıyorum, yerde oturuyorum ve yıldızlara bakıyorum, birde denize.. sürekli gidebilsek, ve hiç geri dönmesek, asla bıkmam, ve asla sonu gelmeyen bir yolculuk düşünmüşümdür her zaman, benim cennetim böyle bir şey olmalı, mesela ufak bir araba kiralamalıyım, düz bir yol, ama dünyadan söz etmiyorum, yani bir süre sonra başlangıç noktasıa dönmek istemiyorum, sürekli gitmek istiyorum, sonsuza dek, işte sonsuzluk anlayışım budur, ve ksk iskelede iniyoruz, diğerleri oktayın evine, ben ise oktayla beraber ahmetin yanına yürüyorum. değişik yollardan. biz sahil kenarından yürüyoruz, oktay bana rodos adasındaki hayatı anlatıyor, evlenmekten, yuva kurmaktan, gelecekten bahsediyor, ben de ona karamsarlığımdan ve hayatın anlamsızlığından bahsediyorum, ama her nasılsa tamamen farklı konulardan bahsedip ortak bir paydada buluşabiliyoruz, işte size gerçek dostluk, “seni iyki de tanımışım” diyor bana, “bende seni” diyorum, nasıl tanıştığımızı hatırlamıyoruz, ama sihirli günleriz var… ve ahmet görünüyor, kara göründü gibisinden bir vurgu ile söylüyorum bunu, çünkü daha fazla yürüyebilecek dermanım kalmıyor o an, her an batabilirim, ve evet, geçmişte iki kez çimlerde sızıp kalmışlığım var…

bostanlı sahilindeyiz.. biraz durup, mola verip, kendimizi toparladıktan sonra, iki şişe beyaz şarap ve iki şişe gazoz alıyoruz, üç de bardak, ve orada, sahilde, aslında sözünü ettiğimiz şeyler daha sonra belki de hatırlayamayacağımız şeyler, ama önemi yok, önemli olan tek şey o anı paylaşmak, içmek ve hayatta kalmak… sonra bitiyor şarap.. ve ben oktayla açık bir yer arıyorum, gecenin üç buçuğu, ve çok sarhoşum, öyleki, kaldırımda yürürken sürekli zıplıyor ve yanımızdaki ağaçların kafamızın üzerine doğru sarkan yapraklarına dokunmaya çalışıyorum, sarhoş olunca hiperaktif birine dönüşebilirim, ister inanın ister inanmayın, “böyle hayatın” diye bağırıyorum, oktay da “amına koyayım” diye bağırıyor, öylesine çılgınız ki, ve öylesine rahat… “hey hey, şu ihtiyara soralım, oda şarapçıya benziyor” diyorum, bir şarapçı var ilerde, gidip soruyoruz, bize bir yer tarif ediyor… neyse, lafı uzatmayacağım, gecenin finali, oktayın evine varıyoruz bir şekilde, ne şekilde olduğunu hatırlamıyorum, ve oktayın odasında yerde yatarken, “oktay hani içmiyoruz mu daha” diyorum, ama ahmet ve oktay sızmak üzere, bense içmek içmek ve içmek istiyorum, ölene kadar, ama sızıyorum oracıkta…

ve ertesi sabah… gözlerimi açtığımda başka bir odada ve başka koltukta buluyorum kendimi, oraya nasıl geldiğim konusunda hiç bi fikrim yok… sabahın dokuzu, kalkıyor ve banyoya koşuyorum, yok, hayır, koşmuyorum, sürünüyorum, ve kusuyorum, şarap ve acı, acı ve kan kusuyorum.. ve her ne kadar sebebini hala çözememiş olsam da, ağrıyor sol akciğerim… kalp değil.. ve, evet, tekrar dönüp yatıyorum, ve bir yarım saat kadar sonra kalkıp tekrar kusuyorum, kan, şarap ve acı… kan ve şarap şifonu çekince gidiyor ve geride kalan acıyı ruhuma tekrar geri alarak, buzdolabına dönüyor, ve günün ilk birasını açıyorum… alkol hiçbir şeyi çözümlemiyor evet, ama en azından her şeyin çözümsüz olduğunu unutturuyor adama… haksız mıyım? [ 15.10.2005 –03:10 ]