herkesin bana ne yapmam gerektiğini söylemesinden sıkıldım.
- kimseye karışma
+ hiç kimse de bana karışmasa olmaz mı moruk
menü içerik felan falan
20 Şubat 2018
19 Temmuz 2017
18 Temmuz 2017
14 Temmuz 2017
drops
drops
ilmeği
boğazına geçirdi zack. taburenin üstüne çıktı. aynı anda elinde de bir silah
vardı. az önce yüklü miktarda hap içmişti. işi şansa bırakmak istemiyordu.
silahı ateşlediği anda taburede devrildi. sesi duyan tuncay girdi odaya, öteki
dünyadan koşup gelmişti.
intiharı
bir pes ediş değildi, pek çok şeye direnmemişti çünkü bugüne kadar. bir savaş
vermiyordu ki pes etmiş olsun. açlık grevlerini de anlayamamıştı zaten bugüne
kadar. ister politik ister başka nedenlerle olsun, anlamsız gelmişti ona, kötü
bir tavır gibi gelmişti. örneğin sevgilisinden ayrılan birinin açlık grevine
girdiğini düşünelim diye düşünmüştü bir keresinde, bu sevgilimiz devlet ya da
patron yerine koyduğumuz imgemiz. ee durum değişiyor mu? beni affet. beni işe
al. beni geri kazan. beni serbest bırak. dileğimi yerine getir. taleplerimi
karşıla. bana geri dön. aşkım bana geri dönene kadar açlık grevindeyim. seni
kaale alıyorum, beni kaale al. kötü görünüyordu gözüne bu fikir. bir direniş
gibi de gelmiyordu ona. ki direnişten ziyade saldırı olması gerekiyordu
herhangi bir politik mücadelenin adı ona göre. çünkü baskı altındaysan,
savunmaya geçemezsin, o yüzden sevmiyordu direniş kelimesini. zor şartlar
altında yaşam mücadelesi veriyoruz, hayır direniyoruz. hayır bence, bir sendika
kurup işçileri intihara teşvik etmeli. tüm işçilerin aynı anda topluca intihar
etmesi kadar güzel hiçbir şey olamaz diye düşünüyordu. artık ipliğinizi
kendiniz üretin. çünkü çalışmaktan vazgeçmek de intihar sayılacaktı. yaşam
alanı bırakmayacaklardı çünkü. bırakmamışlardı. ya kurallarına uyarsın ya da
açlıktan ölürsün. tabii bir yan gelirin ya da yaşayabileceğin bir kırsalın
yoksa. olanları epey şanslı görünüyor gözüme. diye söylendi tuncay’a gözlerini
açınca hastanede zack. uzun süre yoğun bakımda kalmıştı. tuncay’ın yanında
refik, onun yanında seçil oturuyordu.
özlem ortada yoktu hala. gözünü açar açmaz söylenmeye başladım.
insanlar
seni hayatta tutmaya çalışır. “aynı gemideyiz.” evet ama gemi delik, onarmanın
anlamı yok. batalım. çünkü asla kara görünmeyecek.
biri
de tutup triple oğlak olmama yorar bu karamsarlığımı, normali, ay burcususu,
yükselenininini.. espri mi yapıyor anlayamam. zamanın birinde. espridir diye
düşünüp gülerim, ama bir hayli ciddidir.
hayır
intihar iyidir. zack etmez sadece. üzerine saatlerce düşünü kurabilir. o ayrı.
rahatlatır bir çıkış kapısının bulunması ve kapıyı asla hiç kimsenin kitleyemeyecek
olması. bi gün çalıcaktır kapıyı. açanın özlem olduğunu umuyordur. seçil bi
siktirip gitsindir kendi cehennemine. bunu duyunca öfkeli gözlerle belirir karşısında.
ama hiç konuşmaz. bir süredir hiç konuşmuyordur. mimikleri kalmıştır sadece.
bir de her bir anlamı çok net özetleyebilen gözleri.
bu
sessizlikte, sessizliğimde, kafayı yiyorum. sürekli içimden konuşuyorum tüm
hafta boyunca. ama artık haftasonları da çenem düşmeyecek, biliyorum. çünkü
seçil sustu. onun susması, benim suskunluğum. özlem’in intiharı, benim
intiharım. tuncay’la refik’in çekip gitmesi, benim çekip gitmem. zamanı var.
bekliyorum. bir kişi bile, umuttan ve güzel bir gelecekten bahsederse, yüzüne
karşı annemden öğrendiğim tüm küfürleri ederim, biline. seçil bunu biliyor, o
yüzden konuşmuyor artık. siz de bilseniz, fena olmaz sevgili dostlarım. hatta
aptal saptal konuşmasanız kafi. çünkü bu konuşmalar bana iyi gelmiyor. işe
yarar cümlelere ihtiyacım var oysa. bu sessizlikte kaybolucam yoksa. seçil
kalkıp gitti. ben yazarken yanı başımda bağdaş kurmuş halıda oturuyordu. onun
da bir çözümü kalmadı bu duruma. daha kötü ne olabilir ki? . jori’le konuşçam ben. o
beni anlıyor. hep o konuşuyor gerçi ama anlıyor yani. yıllar önce anlamış.
önceden almış tedbirini, anlatmış bildiğim tüm gerçekleri bana. yalan
gerçekleri ipe diziyorum sanın siz ama kurgularımda, e mi? hafife alın. her
şeyi hafife alın siz.
“imdat
diye bağırmayacağımı biliyor olmalısınız de” dedi tuncay. az önce girdi odaya.
“sen
bağırmadın hiç” dedim.
“beni
siktir et dedi, sen bağır” sonra çıkıp gitti. ne dediği belli değil pezevenkin.
odadan
çıkıp, bir paket sigara aldım. diğer odadan. dört saatte biter. dört saat sonra
uyumuş olurum zaten. sonra iş. neyseki yarın bir mola vericez. iki günlük mola.
allah demokrasi şehitlerimizden razı olsun, ekstra bir gün tatil kazandırdılar
bana. üstelik pazarla birleşiyor. ne mutlu bana. ne mutlu.
*başlık this empty flow’un bir şarkısının
adıdır.
13 Temmuz 2017
zack is dead.
zack is dead.
annen gelir ve
yine üst üste sigara içmişsin der
yapma böyle
kendini öldürmeye mi çalışıyorsun sen
farkında değilsindir olan bitenin
hiçbir şeyin farkında değilsindir
kül tablosuna bakar
kendimi öldürmeye çalışmıyorum dersin seçil’e
sadece biraz daha hayatta kalmaya çalışıyorum
o sana öfkeli gözlerle bakarken
ve sigara bu konuda
iyi bir reçete gibi geliyor bana
ve evet yine kendimden bahsediyorum. yersen. geçenlerde, pek
tanımadığım, sadece iki kez görüştüğüm bir yazar/şair’in, sigara üstüne
kapıldığı öfke nöbetlerine denk geldim sosyal medyada. veryansın ediyordu
sigaraya ve içenlerine. tek değil, aynı gün içinde birkaç post atmıştı bu
konuda. ses çıkarmadım, takip etmeyi bıraktım sadece kendisini. sevdiğim birkaç
paylaşımını da görmeyivereyim dedim, bazı gündeme dair politik olaylara
eleştirel bakışı seviyor olsam da, severdim yani, ama sigaraya ve sigara içene
düşmansa bir insan, burada saf bir düşmanlıktan bahsediyorum, değeri kalmıyor o
kişinin gözümde ve daima sigara içen insanlarla, ama benim gibi içeninden bahsediyorum,
bu durumdan memnun olanınından, sigarayla arasında bir savaş verenlerinden,
bırakmaya çalışanlarından değil, olucaksa sigaradan öleyim diye düşünüp de bu
yüzden de ölmeyeceğine inanlarla, daha iyi anlaştığım su götürmez bir gerçek,
hiç sigara içmeyenlerle ya da bıraktıktan sonra sigarayı düşman belleyenlere
kıyasla. düşmanım değil çünkü kendisi, sigaraya düşman olanlar düşmanım evet.
çünkü özelinde bana düşmanlarmış gibi hissediyorum. ve senin söylediğin gibi
bayım, mazoşist falan da değil sigara içenler, zihne bir havalandırma deliği
açmak gibi bir şey bu, çünkü kafam bu stresi gerçekten kaldırmıyor, ve eminim
senin ve senin gibilerin başında ben de olduğu kadar çok can sıkıntısı yok.
yaşam mücadelesinde benimkisi gibi ciddi bir konçerto verdiğinizi de
düşünmüyorum, “başka bir sürü eğlence unsuru da var” denmişti bir keresinde
bana bu yüzden, o kesim tarafından ki, “ne eğlencesinden bahsediyorsun?” diye
sormadım çünkü üzerinde konuşmaya değmezdi, üzerinde konuşmaya değmez sadece,
karşılıklı konuşmaya yani, üzerinde yazmaya değer ama, her şey üzerinde yazmaya
değer gibi geliyor bana, o yüzden bu kadar çok zırvalıyorum her konu hakkında,
ama bu yetmiyor can sıkıntımı doyurmaya. açıklayalım, yeri gelmişken, soranlar
oluyor, csns yayınları, csns, can sıkıntısı neşriyat sokağı.. canım fena
sıkılıyor çünkü, bu yıllardır böyle, o yüzden var hayaletlerim, akıl sağlığım
bu yüzden yerinde değil çünkü zamanında fazlasıyla zorladım zihnimi, bir çıkar
yol ararken, sonra pes ettim bu konuda, küçüktüm o zamanlar, epey küçük demek
istiyorum, siz trilyonlarca şey okuyup, ardından hazır bilgilerle konuşmaya
başladınız, çok az okuyup, sonra okumayı bıraktım. şimdiler de, sadece, kişisel
veryansınlar ilgimi çekiyor bir şeyler okuma konusunda, kişisel hezeyanlar
diyelim, onlar daha sahici geliyor, sahici olmayanlarını da ayırt edebiliyorum
zaten, dikkat çekme isteği ile yapılanlarını yani, içi boş horultuları, ama
sizin “çok kişisel kaçmış” diyebileceğiniz samimi ve içten haykırışların
hastasıyım. kimseyi ilgilendirmeyen şeylerle ilgileniyorum çünkü, o yüzden
herkesin bildiği çoğu şeyde ıskaladım hayatım boyunca. “aa nasıl bilmezsin” en
çok duyduğum ebegümeci oldu bu yaşıma kadar. bana da sizin this empty flow’u
bilmiyor olmanız tuhaf geliyor ama, ama aslında bilmiyor değilsiniz, sevmiyor
olduğunuz kategoriler kısmına giriyor o bu şu.. sonra da tabii taşak geçtiğinizi
sanıyorsunuz bir videoda, “abi fanzin işte ya, underground anlıyor musun yeah”
diyerek. laf sokma çabanıza hayatım boyunca güldüm.. gülmekle kalmayıp
yayınladım onları ürettiğim işlerde. ama sigaraya geri dönecek olursak, bak
bunu hiç kaldıramadım, kişisel aldım meseleyi, this empty flow’u kapattırdığınız
zaman da kişisel aldım, bana kızabilecek tek kişi seçil çünkü, hayaletlerimden
biri yani, yani yine benim. bu yüzden uyarılarınızı dikkate almıyorsam, “bak
baban da koah’tan öldü” gibi serzenişlerinizi mesela, aslında bu, çok canımı
sıktığınız noktada patlamak yerine sessiz kalma hakkımı kullandığım içindir ki
sevdiklerime karşı daima sessiz kalma hakkımı kullandım. batırdıkları oklar
karşısında ya da karşımda sevmediğim adamları ya da başkalarını haklı
bulduğunuz durumlarda, yüzde yüz eminken kendimden ve dahası bir haklılığa
inanmadığım halde. hiç haklı bulunmadım, haklandım daha çok demiştim eski bir
şeyde, nedeni buydu. ve. ve sanırım hiçbirinizi dinlemeyip, hepinizden çok
yaşayacağım. bana “çok içiyorsun, hem de kırmızı tuborg abi” deyip, erken
sarhoş olacağımı düşünüp benden önce sızanlara da ses çıkarmıyorum, neyin
mücadelesini veriyorsanız artık…
başta da dediğim gibi, çok canım sıkılıyor ve bu giderek
artmakta. bir çözüm yolu yok. daha çok sigara, daha çok alkol dışında. varsa da
ben bilmiyorum. aramayı bırakalı çok oldu. pes etmedim, bıraktım sadece.
bıraktım karanlıkta gülümseyen ahtapotum daha sıkı yapışsın boğazıma sekiz kolu
ile birlikte. annemin de gidişine ne kaldı şurda. daha ne kadar yapışabilir ki?
hayır intihardan bahsetmiyorum, daha da salıvermişlikten bahsediyorum. çünkü
tek başıma, yapabileceğim en büyük devinim bu olucak.
“bizi kurtaracak bir
kahraman aranıyor” en sevdiğim fanzin ismi. buldum da onu, iki kez, ikisinde de
çuvalladım. kötü zamanlarımdayken çıktılar karşıma ve onlar da fazla
üstelemedi. sadece biraz daha zamana ihtiyacım vardı işte, biraz daha zaman,
toparlıyorum, toparlıyordum, topalladığım bir dönemde, hepsi bu, biraz daha
zaman. bi şans daha istemek gibi değildi bu, ki nefret ederim istenen
şanslardan. ben sadece zaman istiyordum. hayatımda en çok ihtiyacım olan şey
zaman. şimdilerde daha çok ihtiyacım var buna. şöyle bi iki hafta fabrikadan
uzak dursam fena olmucak mesela. ama izin vermezler buna. iki hafta her şeyden
uzak kalsam. fabrika beni sokağa çıkmaya zorluyor haftasonları. çalışmıyor olsam
evden çıkmayacağım bir dönemdeyim. ve çoğu zaman es geçiyorum yazmayı hatta
yazmayı bıraktığımı bile söylemiştim sanırım, son kısa zırvamda. nedeni
aynılıktan ziyade, fazla içerde olduğumdu. çünkü yazınca, bu çıkıyor işte. yok
başka bir şey. ölü bir yazardan fazlası değilim. üç beş sayfa ya da üç beş
kişiden fazlasınca okunmayan. fazla depresif ve karanlık yazıyormuşum bu havayı
dağıtsam nasıl olurmuş. böyle bir eleştiri de aldım. ama içerde olan can
sıkıntısı, buna gebe. napıcaz be kamil? kamil kim amına koyayım. napıcaz ve
tuncay demeliydim, o da peşpeşe bir güzel küfürler düzmeliydi yüzüme. sana
küfürler hazırladım. yüzüne yüzüne. ama etmiyorum. çünkü hiç kimseye kızgın
olamıyorum.
sigaraya geri dönücek olursak, tüm bu ebegümecinden sonra,
bir tane daha yakacağım izninizle. tütün güzel. yağ gibi akıyor boğazından
duman. her zaman böylesi denk gelmez. ki ben, chesterfield mavi’yi tercih
ederdim. ya da eski kırmızı pall mall’ı, eskisini ama. yoğun dumanlısını. onun da
ebesine atladılar. güzel olan her şeyimi elimden alıyorlar, hatun kısmısı da
dahil buna, o yüzden tutucuyum fanzin konusunda sanırım ki o da elimizden
çıkıyor zamanla, değişiyor, biçim değiştiriyor, algı değiştiriyor, algılanışı
değiştiriliyor, süslenip püslendiriliyor, alsancak’ın uçalı çok oldu zaten,
logos’tan sonra geriye pek bir şey kalmamıştı desek yerinde, bir ara ionia oldu
tek başıma gidip içebileceğim yer, hüseyin abi ebesini sikene kadar, şimdi de
tiryaki kedi var, tek başıma takılabileceğim tek yer. kilise sokağı dışında
tabii ki onun da eski tadı yok. her şeyin içine edilirken, değişmeden kalıp
eskiyoruz. eskidik. hiçbir şeye direnmedik de çünkü anlamı yoktu bunun, su akar
yolunu bulur dedik, tepkisizlik değildi bu, değişmemeye direndik sadece, ayak
uydurmakta zorlanacağımız her şeye ket vurduk. hepsi bu. birileri geldi
birileri gitti. kimse pek gelmiyor artık, ama gidenler çoğalmakta. azalıyoruz.
eski ve az. seviyorum bu tabirimi. o yüzden kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor,
kafa dengi bir müzik keşfedince, ki çoğu ölü oluyor. biz keşfedene kadar ölmüş
oluyor yani. bizi de keşfedene kadar birileri biz de ölmüş olucaz. ben öldüm
zaten. spontane bir şey değildi çünkü zack is dead. hepsi bu. nokta.
bir sigara daha yakalım. ablam bize kahve yapsın. kendine de
yapıyor çünkü. kimseden hiçbir şey isteyemiyorum çünkü. herkes kendine ne
yapıyorsa, bana da ondan yapsa iyi olacak aslında. ama genelde insan kendine
reva görmediğini yapar başkasına. iyi ya da kötü anlamda. bazen kendi için asla
yapmayacağı bir güzellikte de bulunabilir mesela. ben bulundum. ama çok
umarsamazım bir süredir, ve bu iyi bir şey değil, kötü dönemimde olmam bahane olmuyor bu noktada, ya da aldığım
tonlarca ilaç bir özür dilekçesi yerine geçip, zaman kazandırmıyor insana..
geçelim.
şimdi izninizle, jori ile başbaşa kalıcam. bir daha yazarsam
da yayınlamam, ki sanmıyorum. uzun süre böyle. ölmüyorum. ölü taklidi yapıyorum
sadece. çünkü buna mecburum. çünkü kafam bu stresi kaldırmıyor gerçekten.
yastığıma sarılıp uyurum en kötü. sabah olur. sonra alarm çalar. sonra iş.
sonra ev. sonra tekrar gece. sonra tekrar sabah. alkole gömüldüğün
haftasonları. uçup giden zaman. uçup giden para. bazı ender olasılıklar. acı
nakli ameliyatı. acı kardeşliği. aynen kan kardeşliği gibi. can sıkıntısı
kardeşliği. bazı ender olasılıklar. deneme yanılmalar. denemeden yanılmalar.
denemeden yanılmamalar. şans. zaman. her şeyin berisinde, gözlerine bana diken
seçil. bir elinde ilmeği atılmış bir ip, diğer elinde yarım ekmek kokoreç.
gelmeyen özlem. bitmeyen özlem. ve jori, tam şu anda, see nothing diyor, i see
nothing. hoşçakalın. sonra görüşürüz.. umarım.
13 temmuz 2017
23 Haziran 2017
birin öncesi
birin öncesi.
tuncay’la torbacıya gidiyoruz. torbacı kapı komşum.
kuruçay’da yaşıyorum o yıllarda. kuruçay izmir’de bir çingene mahallesi.
torbacımı tuncay’la tanıştırcam. herifin kanalı iki gündür ortalıkta yok. paket
olmuş olabilir. “olmadığı tek bir gün olmadı bugüne kadar” diyor tuncay,
“mutlaka başına bir şey geldi.”
sabah evden çıkıp tuncay’lara gidiyorum. annem okula
gittiğimi düşünüyor. günlerden pazartesi. pazartesileri tatil yapıyoruz.
nedeninin pazartesi sendromu ile alakası yok. çoğunluğun pazartesi akşamları
evde olması ile ilintili ki zaten işportacıysanız hafta sonu tatil
yapamazsınız. ve evet işportacıların da tatile ihtiyacı olur, tüm kış ya da
yağmurlu havalar, tatilden sayılmaz. onlar zorunluluktur. her neyse. sabah
evden çıkıyor ve refik’le tuncay’ın kaldığı eve gidiyorum. alsancağa. evde
olduklarını biliyorum çünkü günlerden pazartesi, dediğim gibi. diğer günler
genellikle işporta tezgahına uğrarım, tabii özlem’de kalmadıysam. özlem o gün
evde. bir gün önce ben de evden çıkmamıştım. annem’in doğum günüydü. ve yarın
da özlem’in doğum günü. 27 aralık. 2000 yılındayız. özlem bizi gün içinde bulur
nasıl olsa. cep telefonu kullanmasak da, evet o yıllar da bu bizim için büyük
bir lükstü, şimdilerde kullanıyoruz, her neyse, kullanmasak da, birbirimizi
aramadan iletişmeden bulabiliyoruz. takıldığımız mekanlar sınırlı. hala
sınırlı. şimdilerde, tiryaki kedi ve işporta tezgahım arasında dönüp duruyorum.
o zamanlar da refik’lerin evi, özlem’in evi ve işporta açtığımız sokaklar
arasında dönüp duruyorduk. arada kafamızı dağıtmak için gittiğimiz barlarda
sınırlıydı, ya da klise sokağı işte, o zamanlar daha iyi olan klise sokağı,
daha iyi olan alsancak, ve daha iyi olan izmir. daha iyi olan ben. her neyse.
eve vardığımda, tuncay’ların evini kast ediyorum, evet
haklısınız sürekli geriye doğru sararak anlatıyorum hikayeyi, eve vardığımda
seçil’le refik evden çıkmaya hazırlanıyordu, tuncay yeni uyanmıştı. sabahın
dokuzuydu saat. seçil’e nereye diye sordum, biraz takılcaz refik’le dedi, biz
sizi buluruz. hay hay dedim, biliyorsun bugün, biliyorum biliyorum, dün
planladık bir şeyler biz, telaşa mahal yok. her günümüz birbirinin aynı olsa
da, birbirlerimizin doğum günlerini özel bir kutlamaya dönüştürüyorduk, bu
şaşırtıcı olabilir ama ölümün kıyısında yürürken şarampole yuvarlanıp sağ
çıktığımız geceleri saymazsak, genel de şenlikli geçerdi gecelerimiz. ama bazı
günleri daha şenlikli kılmak da hoş oluyordu doğrusu.
evden iyi niyetler ve dualar eşliğinde salınıyorum. annem
arkamdan bakıyor, el sallıyorum ona geri bakıp bakıp. bunu hala yapıyoruz.
şimdi de işe salıyor beni iyi niyetler ve dualar eşliğinde arkamdan bakarak.
tek fark, şu an işe gidiyor oluşum, o zamanlar okula gitmiyordum. iki sokak
sonra, gözden kaybolduktan sonra, yönümü değiştiriyor, durağa doğru yürümek
yerine alsancağa doğru yürüyordum. kırk dakika sürüyordu. gerçi okula da
yürüyerek gidiyordum canım gitmek istediği zamanlarda, o da kırk dakika
sürüyordu. ve zamanında o kadar çok yere o kadar çok kez yürüdüm ki, yürümek
içimden gelmiyor artık, ki bunun için çalışıyorum ben, otobüse binmek, alkolü
ve tütünümü hesapsız içebilmek ve kalan parayı da ki bir hayli kalıyor, anneme
vermek için. o zamanlar işportadan pek para gelmiyor, gelen de tütüne alkole ve
uyuşturucuya gidiyordu. bir de hiçbir işe yaramayan fotokopi masrafı. fanzinler
için. o zamanlar on kopya basıyordum. şimdiyse seksen. epey gelişme kat etmişim
çok sevgili izleyiciler değil mi? bi gün beşyüz basarım belki, giderse, gittiği
kadar. gittiği yere kadar demek daha doğru olucak. her neyse, evden çıkıyor ve
refik’lerin eve yürüyorum. eve varışımı, tuncay’la nereye doğru yolculuk
yaptığımızı anlattım zaten. atlama yapıp oradan devam edelim.
tuncay eve vardığımda, ve seçil’le refik evden çıktığında,
“moruk kanal bulmamız lazım” diyor, “bizim ki paket büyük olasılıkla.”
“var bizim mahallede” diyorum.
“bi tüttürek de uçak o zaman. akşama pasta yapıcam özlem’e,
kenevirlisinden.”
“vay” diyorum, “süper.”
o bi üçlü sarmaya çalışırken ben de iki kahve yapıyorum
kendimize. tabii önce müzik. kasetler arasından, mobb deep’i bulup, murda muzik
albümünü, teybe yerleştiyorum. yeni çıktı kaset, altı ay önce. refik bi
yerlerden araklamış. ihtiyacımız olan çoğu şeyi araklayarak yaşıyoruz zaten.
müzik marketler de hipermarketler de bizim için var. az viski yürütmedik farklı
farklı mekanlardan. hep aynı yerden yapmamak önemlidir ki bu konuda yakayı ele
veren ya da yakalanıp üstüne çok gidilmeyen çok arkadaşım var, sorun sürekli
aynı yere olta atmalarından kaynaklıyor.
her neyse cigaramızı içip evden çıkıyoruz. yine yürüyeceğiz.
geldiğim yolu gerisi geri tepip mahalleme dönüyorum. herif, yani kanalım
muhtemelen uyuyor. dayanıyoruz kapısına. kardeşi açıyor. on yaşlarında bir
velet. “abim uyuyor” diyor beni görür görmez. bu adam evinin önüne sandalye
koyup bu işi yapan bi abimizdi. zamanla mahalle ağır bir baskın yedi.
ortaokuldaydım o yıllarda. ama hiçbir şey değişmedi, yirmidört saatlik yunus
devriyeleri dışında. muhsin de, yani kanalım, her ekibe biraz para koklatıp
işini yapmayı sürdürdü. uyandırıyor kardeşi muhsin’i.
“ebeni sikeyim” senin diyor bana kapıya gelip, “bu saatte
hizmet vermiyorum ben.”
tuncay lafa giriyor, iş bağlamakta ustadır.
“kardeş ben yüklü müşteriyim, sana yamanayım bundan sonra
diyorum, kanalım paket oldu. harman bırakma beni. aylık bi binliğin var benden,
ne var sen de?”
“ne ararsan var hacı da bu saatte yapmıyorum o işi, bi daha
olmaz bak. silah da var kadın da var, sen ne istiyorsan onu sana buluruz da
biz.”
“kadına gerek yok. silah iyiymiş ama. aklımızda bulunsun.
bize şimdilik, amfetamin, toz ama. ve ot lazım.”
“tamam ne kadarlık.”
her neyse alıyoruz alacağımızı ve geriye doğru yürüyoruz.
yolda bi kuytuda bi üçlü daha sarıyor tuncay. yolda içe içe gidiyoruz. eve
varmadan tansaşa girip, yarısını çantaya attığımız yarısının parasını
ödediğimiz pasta malzemeleri alıyoruz. tuncay işe koyuluyor. özlem gelmeden
halletmesi lazım. ki neyseki biz gelmeden önce gelmemiş. akşam özlem’lere
gidicez zaten. biz özlem’le gidicez, arkamızdan ekip gelicek. plan buymuş. ben
sonradan öğreniyorum.
her neyse öğlen kapı tekrar açılıyor. aşağı markete, bira
almaya iniyorum. tuncay pastayı bitirdi. “bira kapsana” diyor. biraları bakkala
yazdırıp arada bir azar azar ödüyoruz işte. ama ödüyoruz yani. bazen iyi iş
oluyor refik’in tezgahta, bakkala girişiyor refik. biralar üçüncüdeyken, tuncay
söze giriyor, ben dün babamın işten gelirken getirdiği gazeteleri çantamdan
çıkarırken, kesicem onları, parça pinçik edicem, kolaj için. babam kahvede
çalışıyor ve bana her gün bi dolu gazete getiriyor. kendisi de okuyor bu arada
gazeteleri. zamanında o kadar çok kitap okumuş ki, sayısı belirsiz, artık
sadece gazete okuyor. bir de yarış bültenini tabii. yarış bültenine boş
zamanının yarısını harcıyor ki fazla boş zamanı yok aslında, günde oniki saat
çalışıyor, nargile ustası. o yıllardan bahsediyorum, şu yıllarda babamdan
bahsedersem sadece mezarından bahsedebilirim size. onun da yerini kendi başıma
gitsem bulamam. henüz bu gerçekle yüzleşemedim. yüzleşmek istiyor muyum orası
meçhul. babam da hayaletlerimden biri oldu benim için. hala yaşıyor. konuşuyor
benimle. ve annem de hayalet olucak bi gün, o gün siki tutucam, şüphesiz.
geçelim..
“bu senin elemanı sevmedim” diyor muhsin için tuncay,
“sen zaten kimseyi sevmiyorsun ki” dedim,
“işte bunu da sevmedim diyorum ben.”
“tamam.”
konuşmaya istekli değilim ki o yıllarda daha bi az
konuşuyorum, özlem’le başbaşa kalıp sürekli benim bir şeyler uydurduğum,
masallar anlattığım zamanları es geçersek.. özlem seviyor uydurduğum hikayeleri, tek yaptığım o an kalem ve kağıt
kullanmıyor oluşum. birinci ağızdan özlem’e anlatıyorum hikayelerimi, kayıt
altına alınmıyor, onun biliyor olması yetiyor bana. her şeyi sadece onun
bilmesi yeterli geliyor, tek kopya bile basabilirim fanzinleri, hatta bunu
yapmıştım, engel olmuştu, on yapalım şunu demişti, fotokopicideyken biz, oraya
da zorla götürmüştü beni, ben orjinali ona vermiştim, o da saçmalama basalım
bunu demişti, o zaman bi kopya basalım sen oku demiştim, ya da en çok dört, sen
abin seçil tuncay. böyle kandırmıştı beni, dört basalım tamam, deyip on
yapmıştı fotokopicide sayıyı. altısı elimizde kaldı. şimdilerde gidiyor gerçi,
sekseni de tükeniyor, üstüne takviye baskılar yapıyorum, ama tatmin oluyor
muyum? hayır. çünkü özlem yok. hem de uzun zamandır. her neyse.
“seni de sevmiyorum” diyor tuncay.
“biliyorum bunu” diyorum tuncay’a, “konuşmuştuk.”
“bi daha konuşalım amına koyayım. sen neden bizle
takılıyorsun bunu bile anlamıyorum. bitiğiz olm biz, özlem hepimizden daha ölü,
okulunu bitirsene sen.”
“ilk üçe de gireyim mi?” diye soruyorum, ilk üçe girersem
amerikaya burslu gidicem, dünya bankası okula yardım yapmışta falanmış
filanmış, böyle bi kampanyası vardı o yıllarda dokuz eylül’in iki yıllık
bölümlere. benimkisi makine ressamlığı.
“gir tabii olm” diyor, “hayatını kurtar. hayatını yaşa.”
“yaşıyorum zaten” diyorum. tuncay aslında bunları düşünmüyor
ve beni çok seviyor, oyun oynuyor kendi hesabınca. sabahtan beri kaçıncı üçlüyü
döndüğümüzü sayamadım ama bir tane daha sarıyor. sararken de konuşmaya devam
ediyor tabii,
“bak o yazdıkların var ya” diyor, “bi boka yaramaz onlar,
sana diim ben, medet umma onlardan.”
“ummuyorum zaten” diyorum ki bu bir yalan. o yıllarda çok
umutluyum şu yazarlık mevzusundan, yazar olucaktım ben, hayatımı bununla idame
ettirecektim, çok küçük saf ve salaktım. gerçi farklı bir tarzda yazsam
yapardım ki yazabilirdim de, istemiyorum sadece, hepsi bu.
“iyi” diyor elindeki yeni sardığı cuvarayı bana uzatırken,
“sen yaksana, özlem de seni terk edicek söyliim sana, bütün kadınlar beni terk
etti biliyorsun.”
“biliyorum abi” diyorum, “anlatmıştın.”
“ona da umut bağlama yani. hatta mümkünse hiçbir şeye umut
bağlama”
“ya okul. ona da mı umut bağlamayayım.” bilerek diyorum
bunu, çünkü az önce okuldan dem vuran kendisiydi.
“okulu sikeyim. ona da bağlama. umut bir safsatadır. çoktan
ölmüş olarak yaşamak iyidir. bu şekilde, hayatın tadına varabiliyorsun. umut,
beraberinde düş kırıklığı getirir. beklentisiz bir hayat, bir şeylerin tadına
varabilmeni sağlar.”
yakıp bir duman alıp, uzatıyorum elimdekini. kapı açılıyor.
gelen özlem. saat iki. pastayı çok iyi sakladı tuncay. görmesine imkan yok.
gelip yanıma oturuyor hiç konuşmadan. hayır karşıyakadan yürüyerek gelmedi,
kullandığımız tek toplu ulaşım aracı vapur. elimdekini uzatıyorum ona, bi nefes
alıp, “abimler nerde” diyor.
“bilmiyorum, ben gelirken çıkıyorlardı, bulurlarmış bizi
akşam.”
“siz naptınız?”
“hiç. içiyoruz işte.” diyorum, gazeteleri kesmeye devam
ederken. özlem kestiğim kağıt parçalarını incelemeye başlıyor. tuncay kalkıp
mutfağa gidiyor, üç bira ile geri dönüyor. yerde oturup bir süre sessizce müzik
dinliyoruz. genellikle yaptığımız gibi yani. sessizce müzik dinleyip kendi
kafamızı yaşamak. özlem çantasından benim için arakladığı iki dergiyi çıkartıyor,
okumak için değil canım, keseyim diye. hiçbir şey okunmak için yoktur
hayatımda, pek okumam, çok iyi keserim, kitaplar dahil. ansiklopedi bile kestim
zamanında. özlem sadece kollarını kesiyor. “bak bunu dün yaptım” diyor gülerek,
“yakışmış mı?” canım acıyor ve bunun o da farkında, bu yüzden göstermiyor ama,
bir şey yapmış koluna, bi harf yapmış, harf değil de, bi şekil, ne olduğunu
söylemeyeceğim.
“dün seni yalnız bırakmamalıydım” diyorum,
“olsun” diyor, “annen için önemliydi. tamam ben
tanışamıyorum ama selamımı söyledin değil mi?” kendisi tanışmak istemiyor,
utanıyormuş.
“elbette. o da sana söyledi.”
“eyvallah. çıkmıyor muyuz dışarı?”
“çıkalım.” diyorum.
“ben kalıcam” diyor tuncay, “sonra gelirim.”
özlem’le klise sokağına çıkıp, bi şişe şarap alıp, kaldırıma
oturuyoruz. saat dört. arada bir insanlar geçiyor ve direk gözlerinin içine
bakıyoruz insanların, göz göze gelince hemen kafalarını çeviriyorlar, bilerek
yapıyoruz bunu, rahatsız etmek için değil, rahatsız ettikleri için, sesleri
ile, giyim tarzları ile, yürüyüşleri ile, boşlukları ile,
“seri katil olmama ramak kaldı” diyorum özlem’e.
“eşlik ederim” diyor. ve bir oyun oynamaya başlıyoruz.
yoldan geçenler hakkında. nasıl öldürelim oyunu. boğarak, bıçakla, karnına iki
darbe, yüksek dozda eroin basarak damarlarına, kafasını keserek, asarak,
ayağına taş bağlayıp körfeze atarak, sokak ortasında tarayarak, patlatarak. bi
saatti yiyoruz böylece. arada bunu öldürmem diyoruz aynı anda aynı tipe.
zamanla bu, bunu öldürmeyelime evriliyor. seçil’le refik geliyor ardından.
bağırarak, bunları birbirlerine öldürtelim diyoruz aynı anda, şaşırıyorlar.
anlatıyoruz hikayeyi, kahkahalarla gülüyorlar. oyuna onlarla beraber devam
ediyoruz bi saat daha. bu arada bi şişe bi buçukluk daha bitiyor. tuncay
geliyor ardından. oturmaya devam ediyoruz. ta ki gece onikiye kadar. içiyor ve
geyik çeviriyoruz.
özlem’e “sana gidelim bugün” diyorum.
“olur” diyor hiç itirazsız.
“hadi kalk o zaman” diyorum.
“hay hay” diyor, “biz kaçıyoruz gençler.”
tuncay şaşırmış gibi yaparak, “hoppala” diyor, “daha
takılıyorduk.” oysa plan bu. belli.
“beyimiz yalnız kalmak istedi” diyor özlem. birbirimize
karşı her isteğimizi her zaman kabul ediyoruz zaten.. ama genellikle
birbirimizden herhangi bir istekte de bulunmuyoruz aslına bakarsan. bakmayalım.
eve varıyoruz ve
bizden yarım saat sonra seçil tuncay refik geliyor. kapı çalıyor. bilerek
çalıyorlar kapıyı. anahtarları var. saat gecenin biri.
“oha kapı çalıyo lan” diyor özlem, “ilk kez kapım çalıyor.
kim ki bu.”
“bilmem” diyorum, “ben bakayım mı?”
“dur ben bakarım” diyor, ben de hareketleniyorum kapıya,
açıyor, ve ellerinde mumları yanan bir pasta ile karşılaşıyor.
“amına koyayım sizin” diyor, “bunun için miydi erken
ayrılmak istemeler falan” diyor bana dönerek, “ölüm dönümlerimde de istiyorum
bunu.”
“sikerim ölümünü, bugün yaşamı kutluyoruz” diyor tuncay,
“yaşamı bebek, ve kendimizi.”
içeri giriyorlar, yeşil halılı oda, kırmızı gece lambası.
gece boyu içip laflıyoruz. epey de eğleniyoruz aslında. tuncay erken ayrılıyor,
dört gibi, kafası bir şeye atıyor, bizle ilgili değil. ve hikayenin başladığı
yere geri dönüyoruz. hatırlıyor musunuz? ilk kitabın girişini?
beş yıl önce. karşıyaka’da, bir
evdeyim. ev, üçüncü katta. refik, seçil ve özlem var evde. özlem ev sahibi,
refik özlem’in abisi, seçil refik’in sevgilisi ve ben ise bir köşede, elimde
bir üçlü ile, boş boş bakıyorum halıya. halının rengi yeşil, dümdüz, halı saha
gibi yani.
“hey, geçirsene şu boku bana
artık adamım” diyor özlem, elimi uzatıyorum ona, ama kafam sabit. yerdeyim ve
yanı başımdaki sehpada bir gece lambası var, hemen dibimde, ve lambanın
sıcaklığını hissedebiliyorum, o derece yakınım. lambanın rengi kırmızı.
“bi şey söylesene be” dedi özlem.
iki saat önce bir şey sormuştu, ve ben hiçbişi dememiştim. yarın sabah beşte
beraber çıkacaktık evden, havaalanına götürecektim onu, bir daha dönmemek üzere
gidenlerin ilki. ya da… bi saniye. kafam karıştı.
sorduğu soru. “birine aşık oldum”
dedi bana, “herif bristolde yaşıyor, yanına gidicem, bu sabaha bilet aldım. hey
iyi misin sen?”
sabah bilet almakla uğraşmıştı.
bu yüzden geç gelmişti tuncay’lara. sormamıştım neden geç kaldığını. hiç soru
sormazdım zaten ben. o anlatırdı hep, geç de olsa. her neyse, nedenini
bilmiyordum, bir anda yaptı bunu. her şey bir anda oldu. her şey daima bir anda
oldu. başladı ve bitti. bitti ve yeniden başladı. ama daima bir anda. başlaması
da bitmesi de. ilki özlem’di. ve birine falan da aşık olmamıştı aslında. yalan
söylüyordu. gitmek istiyordu sadece. hepsi bu. ve gitti. ve hep kalan, aslında
hiç gitmeyen, bu yüzden geri dönmeyen de oydu. bir hayalet olarak ruhuma
yapışan. hikayenin kalanını biliyorsunuz. koca bir kitap bahşettim buna. bu
kalanın başlangıcı. bir de burdan görün istedim. hepsi bu. başlangıcın öncesi.
ve sonrası.
23 haziran 2017.
15 Haziran 2017
geriye dönüşler 3: zack4evalution - bölüm2
bölüm 13
sanırım yine kendimi tekrar edeceğim, 'kimine göre'
ya da en fazla o kocamen kibrimle, kendimden bahsederim, 'kimine göre'
ya da en kötüsü kötü yazıyorumdur her zaman ki gibi daima sonsuza dek 4eva, daha fazla uzatmadan bahse gireyim.. anti-girdap timini ekarte ettiğimize göre. (sanırım bir gün anlayacaksınız neden arada bu tip girizgahlar ya da ara sekanslar verdiğimi, duvar örmeden edebiyat yapmama engel olan kara dehlizlerim somurtuyor ara ara.. )
on üç bin yıl sonraydı, tam olarak onbeşbinikiyüzonsekiz yılı, zentelânga mevsimi idi dış gezegenlerin, bizim olduğumuz kısmında, zemt galaksisinde. merkez gezegen o devasa hacmi ile yine ışıltılı gökdelenleri ile yanıyordu karşımızda. ay ışığı yerine minik dev adını verdiğimiz merkez gezegenin ışığında özlem ile kendi ürettiğimiz şarabı içiyorduk. kendi çadırımızda. seks yoktu ve hiç olmamıştı. öpüşmemiştik bile. daha önemli macellanlarla güreşmek zorunda kalmasak, sanırım yörüngemizi iç açılarımızın ruhani ekseninden bedensel arzularımıza kaydırırdık.
refik az önce burundan höpürdettiği toz helva sayesinde ormana çıkmış, yeni ufuklara merkez gezegenin boyunduruğundan kurtarmak için yıldız tozu döküyordu.
seçil girdi, elinde limonata diyebileceğiniz, ama zemt galaksisinde indezeltah adı verilen, limonlu vişneli ve elmalı bir karışımla.
“çocuklar başımız belada” dedi girer girmez, durakladı, panik halindeydi. ikimizde, yani özlem’le ben aval aval yüzüne bakıyorduk, duraksadı duraksadı, duraksadı, sonra müthiş bir kahkaha patlatarak, “ikinci savunma sistemleri de çözüldü” dedi, içeri girmemize bir duvar kaldı. duvar dediği, sizin bildiğiniz gibi öyle tuğladan taştan değil, zirzeh adını verdiğimiz ateşten oluşan, merkez gezegenin içeriği girişimizi engellemek için son ürettiği kalkandı.
içeride, yani merkez gezegende son derece katı, uzlaşılmaz ve aşırı güçlü bir diktatörlük vardı, liderleri tayyip’ti. ölüm yoktu, merkez gezegende, ölüp ölüp dirilme vardı, çünkü asıl cehennem, ve asıl, yani gerçekte, yani göremediğimiz ama varlığını hissettiğimiz gerçek tanrı’nın gerçek cehennemi, merkez gezegen idi ve ibadete göre değil, ne kadar varlıklı ya da fakir olduğun değil, ne kadar şu veya bu olduğun değil, hislerinin, zihninin ve ruhunun ne kadar temiz kaldığı ile ilgiliydi dış gezegenlere mi, merkez gezenemi mi düşeceğin zemt galaksisinde..
merkez gezegen bizim ördüğümüz ışıktan duvarın dışına asla çıkamıyor ancak insanları, uzaya ot gönderdik, bok gönderdik diyerek kandırıyor hatta uzaylılar olarak bizi gösteriyor ve korkmamız gerektiğini tembihliyordu. bizim ışıktan yapılma bedenimizin de içeriye girip fiziksel varlığımızla insanları uyarmamıza engel olmak için sürekli teknolojik yeni kalkanlar geliştiriyordu. orada teknoloji üst düzey olsa da, geliştirdiğimiz ruhani zintequella’larla kalkanlarını deliyor ve içeri sızıyorduk. bizde teknoloji yerine, yıldızların ışığında yetişen bitkilerden elde ettiğimiz, ruhumuzu fiziksel bedenimizin kafesinden çıkarıp, merkez gezegene iniş yapmamızı sağlayan ve orada tekrar fiziksel bir varlık haline gelmemizi sağlayan karışımlar vardı, bunlardan çay tütsü ve gıda elde ediyor arada meyve kabukları ile karıştırıp ekiyor ve yeni ağaçlar elde ediyorduk. kimi ağaçlar değişik mahsüller verirken kimi ağaçlarda sadece süs olarak duruyordu. ağaçlardan çeşitli takılar ve giysiler yaratıyor ve bunları kendi aramızda paylaşıyorduk. panayırlar ve pazarlar düzenliyor, yine de büyük toplantılarda merkez gezegenin insanlarına verilen son şansı değerlendirmeleri için uyarıcı mesajları konuşuyor ve mücadeleden vazgeçmiyorduk. merkez gezegenden yükselerek kaçmak dışında başka bir şansları yoktu.
bu arada bir not, anti girdap timinin ağzını kapatmak için itiraf edelim, bolo bolo mülksüzler ve matrix’den çaldım hikayeyi doğru, kendi başıma oturup da yazamayacak kadar yeteneksizim. böylece gelecek yorumları ekarte ederek seçile geri dönelim. geriye dönemeyişler kumpanyası askıda kaldı.
seçil, ikinci savunma sistemleri de çözüldü dedikten sonra, özlem elini yukarı kaldırak bir zafer işareti yaptı ve diğer elini, bana bir “çak moruk” diyerek havaya kaldırdı. “bi sigara at” dedim seçile..
“merzana zintilengah” dedi, merzana zemtçe’de, toplandıktan sonra kurutulmaya bırakılan tütüne verilen isimdi. zintilengah ise, bizim ürettiğimiz bir şifreydi, tuncay gelirken getirir’in kısaltmasaydı. çünkü tuncay sürekli gelirken bir şey getirirdi herifin otuzsekizbin dönüm tarlası vardı ve dış gezegenlerin, ki sayısı yediyüzseksenyedi tane idi, ozwagingah adında bir tanesinde oturuyorduk. aslında sadece ortak lisanda konuşuyorduk zemt galaksisinde, ancak size nakletmem için türkçe anlatmak zorundayım. maalesef. herkes zemtçe öğrenene kadar da türkçe yazmaya devam edeceğim aşikar. devam edelim..
dilin yapısı, yani zemtçe’nin, ispanyolca fransızca ve arapça karmasaydı. ve direktoman zemte gelince öğreniyorduk. ya ölünce gelirdin zemt’e ya da dünya hayatında bir takım ulvi tezgahlar sonrası gelirdin.
her neyse, tuncay geldi ve elinde ki torbayı kafama atar gibi uzattı, “al lan piç, tütün sormuşsun.”
sen nerden duydun dememe gerek yoktu, aramızdaki tüm konuşmaları istediğimiz an duyabilirdik, bunun için telefona ya da televizyondan canlı yayına ihtiyacımız yoktu. bu arada, merkez gezegenin televizyon sinyallerine son üç aydır giremiyor ve maalesef haberleri kesip kendimizi gösteremiyorduk. üstelik merkez gezegendeki üssümüz de basılmış, ve cehennemde yaşayan, dünya hayatından oraya düşen ama sonradan yükselip bize katılan insanların merkez üssü basılmış bir çoğu hapse tıkılmıştı. ancak nihayet merkez gezegenin ikinci savunma kalkanı da aşılmıştı özel karışımlı tütsümüz sayesinde. geriye tek bir kalkan kalmıştı. onu da aşınca, hapisteki kardeşlerimizi kurtarabilecek, merkez üssümüzü tekrar inşa edebilecektik..
ikinci bölümün sonu..
sanırım yine kendimi tekrar edeceğim, 'kimine göre'
ya da en fazla o kocamen kibrimle, kendimden bahsederim, 'kimine göre'
ya da en kötüsü kötü yazıyorumdur her zaman ki gibi daima sonsuza dek 4eva, daha fazla uzatmadan bahse gireyim.. anti-girdap timini ekarte ettiğimize göre. (sanırım bir gün anlayacaksınız neden arada bu tip girizgahlar ya da ara sekanslar verdiğimi, duvar örmeden edebiyat yapmama engel olan kara dehlizlerim somurtuyor ara ara.. )
on üç bin yıl sonraydı, tam olarak onbeşbinikiyüzonsekiz yılı, zentelânga mevsimi idi dış gezegenlerin, bizim olduğumuz kısmında, zemt galaksisinde. merkez gezegen o devasa hacmi ile yine ışıltılı gökdelenleri ile yanıyordu karşımızda. ay ışığı yerine minik dev adını verdiğimiz merkez gezegenin ışığında özlem ile kendi ürettiğimiz şarabı içiyorduk. kendi çadırımızda. seks yoktu ve hiç olmamıştı. öpüşmemiştik bile. daha önemli macellanlarla güreşmek zorunda kalmasak, sanırım yörüngemizi iç açılarımızın ruhani ekseninden bedensel arzularımıza kaydırırdık.
refik az önce burundan höpürdettiği toz helva sayesinde ormana çıkmış, yeni ufuklara merkez gezegenin boyunduruğundan kurtarmak için yıldız tozu döküyordu.
seçil girdi, elinde limonata diyebileceğiniz, ama zemt galaksisinde indezeltah adı verilen, limonlu vişneli ve elmalı bir karışımla.
“çocuklar başımız belada” dedi girer girmez, durakladı, panik halindeydi. ikimizde, yani özlem’le ben aval aval yüzüne bakıyorduk, duraksadı duraksadı, duraksadı, sonra müthiş bir kahkaha patlatarak, “ikinci savunma sistemleri de çözüldü” dedi, içeri girmemize bir duvar kaldı. duvar dediği, sizin bildiğiniz gibi öyle tuğladan taştan değil, zirzeh adını verdiğimiz ateşten oluşan, merkez gezegenin içeriği girişimizi engellemek için son ürettiği kalkandı.
içeride, yani merkez gezegende son derece katı, uzlaşılmaz ve aşırı güçlü bir diktatörlük vardı, liderleri tayyip’ti. ölüm yoktu, merkez gezegende, ölüp ölüp dirilme vardı, çünkü asıl cehennem, ve asıl, yani gerçekte, yani göremediğimiz ama varlığını hissettiğimiz gerçek tanrı’nın gerçek cehennemi, merkez gezegen idi ve ibadete göre değil, ne kadar varlıklı ya da fakir olduğun değil, ne kadar şu veya bu olduğun değil, hislerinin, zihninin ve ruhunun ne kadar temiz kaldığı ile ilgiliydi dış gezegenlere mi, merkez gezenemi mi düşeceğin zemt galaksisinde..
merkez gezegen bizim ördüğümüz ışıktan duvarın dışına asla çıkamıyor ancak insanları, uzaya ot gönderdik, bok gönderdik diyerek kandırıyor hatta uzaylılar olarak bizi gösteriyor ve korkmamız gerektiğini tembihliyordu. bizim ışıktan yapılma bedenimizin de içeriye girip fiziksel varlığımızla insanları uyarmamıza engel olmak için sürekli teknolojik yeni kalkanlar geliştiriyordu. orada teknoloji üst düzey olsa da, geliştirdiğimiz ruhani zintequella’larla kalkanlarını deliyor ve içeri sızıyorduk. bizde teknoloji yerine, yıldızların ışığında yetişen bitkilerden elde ettiğimiz, ruhumuzu fiziksel bedenimizin kafesinden çıkarıp, merkez gezegene iniş yapmamızı sağlayan ve orada tekrar fiziksel bir varlık haline gelmemizi sağlayan karışımlar vardı, bunlardan çay tütsü ve gıda elde ediyor arada meyve kabukları ile karıştırıp ekiyor ve yeni ağaçlar elde ediyorduk. kimi ağaçlar değişik mahsüller verirken kimi ağaçlarda sadece süs olarak duruyordu. ağaçlardan çeşitli takılar ve giysiler yaratıyor ve bunları kendi aramızda paylaşıyorduk. panayırlar ve pazarlar düzenliyor, yine de büyük toplantılarda merkez gezegenin insanlarına verilen son şansı değerlendirmeleri için uyarıcı mesajları konuşuyor ve mücadeleden vazgeçmiyorduk. merkez gezegenden yükselerek kaçmak dışında başka bir şansları yoktu.
bu arada bir not, anti girdap timinin ağzını kapatmak için itiraf edelim, bolo bolo mülksüzler ve matrix’den çaldım hikayeyi doğru, kendi başıma oturup da yazamayacak kadar yeteneksizim. böylece gelecek yorumları ekarte ederek seçile geri dönelim. geriye dönemeyişler kumpanyası askıda kaldı.
seçil, ikinci savunma sistemleri de çözüldü dedikten sonra, özlem elini yukarı kaldırak bir zafer işareti yaptı ve diğer elini, bana bir “çak moruk” diyerek havaya kaldırdı. “bi sigara at” dedim seçile..
“merzana zintilengah” dedi, merzana zemtçe’de, toplandıktan sonra kurutulmaya bırakılan tütüne verilen isimdi. zintilengah ise, bizim ürettiğimiz bir şifreydi, tuncay gelirken getirir’in kısaltmasaydı. çünkü tuncay sürekli gelirken bir şey getirirdi herifin otuzsekizbin dönüm tarlası vardı ve dış gezegenlerin, ki sayısı yediyüzseksenyedi tane idi, ozwagingah adında bir tanesinde oturuyorduk. aslında sadece ortak lisanda konuşuyorduk zemt galaksisinde, ancak size nakletmem için türkçe anlatmak zorundayım. maalesef. herkes zemtçe öğrenene kadar da türkçe yazmaya devam edeceğim aşikar. devam edelim..
dilin yapısı, yani zemtçe’nin, ispanyolca fransızca ve arapça karmasaydı. ve direktoman zemte gelince öğreniyorduk. ya ölünce gelirdin zemt’e ya da dünya hayatında bir takım ulvi tezgahlar sonrası gelirdin.
her neyse, tuncay geldi ve elinde ki torbayı kafama atar gibi uzattı, “al lan piç, tütün sormuşsun.”
sen nerden duydun dememe gerek yoktu, aramızdaki tüm konuşmaları istediğimiz an duyabilirdik, bunun için telefona ya da televizyondan canlı yayına ihtiyacımız yoktu. bu arada, merkez gezegenin televizyon sinyallerine son üç aydır giremiyor ve maalesef haberleri kesip kendimizi gösteremiyorduk. üstelik merkez gezegendeki üssümüz de basılmış, ve cehennemde yaşayan, dünya hayatından oraya düşen ama sonradan yükselip bize katılan insanların merkez üssü basılmış bir çoğu hapse tıkılmıştı. ancak nihayet merkez gezegenin ikinci savunma kalkanı da aşılmıştı özel karışımlı tütsümüz sayesinde. geriye tek bir kalkan kalmıştı. onu da aşınca, hapisteki kardeşlerimizi kurtarabilecek, merkez üssümüzü tekrar inşa edebilecektik..
ikinci bölümün sonu..
4 Haziran 2017
zam isteme, fabrikayı yak
zam isteme,
fabrikayı yak
.
balkondayım.
sabahın sekizinde. bir pazar sabahı, sabahın sekizinde. ister istemez, geleceği
düşünüyorum. çalışmak istemiyorum mesela. ama böyle diyince ben, hep bir
ağızdan, “kimse istemiyor ki canım” diyorsunuz, “ama buna mecburuz.” yok ya?
harbiden mi? kim koymuş bu mecburiyeti. hepimiz birlikte karar vermiş gibiyiz
sanki. el birliğiyle çalışmaya mecbur olduğumuza kendi kendimizi ikna etmişiz
ve bunun veya dişli çarkların herhangi birisinin zıttına dönmeye çalışan
herhangi birini de hemen sisteme adapte etmeye çalışıyoruz. kaçaklara izin
veremeyiz. bir baba bile oğlunu sisteme adapte olması için yetiştirir. çünkü
başka bir çıkar yol yoktur. aileden multi milyarder doğanları hesaba
katmıyorum. onlar çalışmasa da olur. ama ben de çalışmasam olurdu yani, diye
bir cümle kuramıyorum. ama annem ölünce işe gidebilecek miyim bilmiyorum
mesela. hoş annem ölünce hayatta kalabilecek miyim onu bile bilmiyorum ya.
neyse.. bulursun bir yolunu diyenler vardır şimdi. “kendini bırakma.”
bayılıyorum bu lafa. “kendini bırakma.” ulan mesele bu değil ve ki herkes
kendini bıraksa ne kadar güzel olur biliyor musunuz? herkes salsa bi şöyle.
devrim mücadele ile değil de salınımla gelse.. hiçbir şey yapmasak yaşamak
için. hiçbir şey ama. faturaları ödemeyerek başlasak. kesilirse kesilsin
elektrik ve su. ama mesele bu değil. bir şeyler üretme dalgasına veya evrak
işlerine bi beş gün bakıvermesek.. adına da grev demesek mesela. fenalardayım
desek. bak bu aralar çok kötüyüm üstüme gelmeyin olur mu, desek. şöyle bi onbin
kişi, politik düzlemden uzak bir şekilde bunu deyiverse.. ben bu cümleyi her gün
anneme söylüyorum mesela. güne her gün, “anne ben bugün işe gitmesem olur mu”
ile başlıyorum. otuz beş yaşında hala, işe gitmemek için patronumdan önce
annemden izin alıyorum. o yüzden diyorum, annem ölünce işe gidebilecek miyim,
bilmiyorum. mesela birisi, aylık beş yüz lira verse işi hemen bırakırım. alkol
ve tütüne kafi bu rakam benim için. fanzin basmayıveririm olur biter. diye
düşünüyorum. düşünüyorum sadece. balkondayım ve bir pazar sabahı, işe gitmiyor
oluşumun şerefine içiyorum kahvemi. çünkü o kadar çok pazar sabahı işe gittim
ki, sayısını unuttum. ve bir o kadar çok, cumartesi gecesi gittim işe, pazar
sabah evdeydim. ama en çok sevdiğim şey, işten kaytardığım sabahlarda balkonda
sigara içmek. işe gidenlerin yüzlerine bakmak. tek bir mutlu yüz göremezsiniz
sabahları. muhafazakarından en radikaline kadar tek bir mutlu yüz. on yıldır
fabrikalardayım, bırak da o kadarını bileyim hikmet. ve ne yazık ki, hala işçi
sınıfından medet umuyor, hayatlarında bir kez olsun bir fabrika kapısından
içeri adım atmamış andavallar. onlardan cacık olmaz. biliyorum. biliyorum çünkü
10 yıldır içlerindeyim. çok fabrika gezdim. daha bir tane, maaşına gelicek zam
için mücadele etmek dışında herhangi başka bir şey için mücadele edicek bir
işçi görmedim. vardır belki, ben görmedim sadece. ve maaşına ya da işyerindeki
pozisyonuna, veya işin yapılış şekline gelicek iyileştirme için mücadele etmek
bana kalırsa fazlasıyla fasa fiso bir mücadele. bütün fabrikaları yakmak için
verilen mücadele en afillisi. ama buna yanaşamayız. yoksa ayfonlarımızı kim
üreticek de mi ama. ya da peynir tenekelerimize kim marka basıcak. sahi onlar
bir yerlerde basılıyordu değil mi? ya da elektronik sayacımızı kim üreticek.
onu da birileri yapıyor. ya da ya da, malboromuzun kutusunu kim yapıcak. onu da
biri. ya da kim uçağımıza bagajımızı yükleyecek. ben. hepsini yaptım çünkü. ve
daha fazlasını. ve çoğumuz birkaç şeyi yaptı.. yapmaya da devam edicez. çünkü
biz tüketim değil üretim toplumuyuz. nokta.
dediğim
gibi, ben, bireysel olarak, işin içinde bencillikte var, çünkü isyandan umudunu
kesmiş biriyim, devrime de inanmıyorum, devrimden önce isyana gönülden
bağlıyım, ama yok öyle bir ivme, ve hiç olmayacak, ufak kıvılcımlar dışında bir
halta yaramayacak bağırışlarımız, o yüzden, birazda bencilce, kendi çalışmadan
yaşama alanımı oluşturmaya çalışıyorum. deniyorum yani bunu. planlarım var. ya
tutarsa. tutmazsa, dilenciliğe başlarız tanrısını satayım. bulunur bir yol.
zengin bi hatun kafalarız bakarsın. hoş hiç bi hatunu kafalayamadım o kadar
uzun süre. maksimum bir buçuk ay. sonrasında bana karşı olan tutku ve hevesleri
son buluyor. kızmıyorum onlara. bu kadarlığım. biliyorum bunu. alıştım artık.
mesele bu değil. mesele aslında politik falan da değil biliyor musunuz? ve ben
ve etrafi, hiç de öyle sandığınız gibi, birileri sanıyor bunu, biliyorum,
anarşist falan değiliz, politik hiç değiliz. yani sizin olan politikliğiniz biz
de bir öğürtüye neden oluyor. özellikle solcuysanız, bu öğürtü yerinde
duramayıp kusma şeklinde son buluyor. sokaktayız sadece. ve kimseyi
umursamıyoruz. polis de dahil buna. içeri alınma kaygısız işler yapıyoruz.
yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. ama işe yaramayacak olduğunu düşündüğümüz
eylemlerinize, destek olmuyoruz. bizim derdimiz daha çok kendimizle. büyük bir
buhranın içerisindeyiz. devletten önceki düşmanımız insan. devlet ikinci planda
kalıyor. insan neslini yok edebilirsek eğer, herhalde hayvanlar da bir devlet
kurmazlar başımıza diye düşünüyoruz ki insan nesli, tükenme tehlikesi yaşarsa,
bu tehlike bertaraf edilmesin diye ilk biz destek oluruz intihar ederek. öyle
değil mi etrafi? hatta giderken bir canlı bomba olup, götürebildiğimiz kadarını
götürmeye meyilliyiz. ama bunlar hayal sadece. gerçeklere dönersek, dişli
çarkın arasına sıkışan bir toz parçası olmaktansa, çalışmamayı yeğliyoruz.
başaramıyoruz orası ayrı. en azından ben başaramıyorum. ve tüm sizin algısal
dünyanızda depresyon adını verdiğiniz, canhıraş yatışlarımda bu yüzden ileri
geliyor. çalışmak istemiyorum. hem de hiçbir şekilde. tarlada falan da çalışmak
istemiyorum. o yüzden seviyorum avcı toplayıcı dönemi. çünkü bana çalışmak gibi
gelmiyor o dönem. anlatabilir muyum? tabii ki hayır. çünkü politik terimler
kullanmıyorum. felsefenin veya siyasetin peygamberlerinden alıntı yapmıyorum.
en çok da aydınlanma dönemi çıkarmıştır peygamber. bütünüyle karşıyım o döneme.
başımıza tüm bu çorapların örülmesine vesile oldular sağolsunlar. ha ne
diyordum? hiç bişi efendim. şöyle bi beş gün, toplu halde işe gitmeyip, adına
da grev değil, fenalardayım desek, fena olmucak. hepsi bu. sonra gene, bir kolu
çekip bir tuşa basarız. sorun değil. bu aralar sadece. anne, tamam anne, olmaz,
biliyorum, işten atarlar, biliyorum iş bulamam bu yaştan sonra, tamam anne,
gidicem..
4
haziran 2017.
2 Haziran 2017
christopher lydon
christopher lydon
işportadayız. refik’le. refik dün ufak bi kasetçalar yürüttü dükkanın tekinden. pilli. cypress hill çalıyor. alkole ihtiyacımız var. ama hiç paramız yok. öyle ki, biri bir şey alsa, para üstü bile veremeyiz. işportada, refik’in takıları ve benim fanzinler var. her ikimizde kasvetliyiz. refik kendine bi tekli sarıyor. ben bıraktım. yılda bir iki üç kez takılıyorum. alkolü ise abartıyorum. sabahlıycaksam on onbir oniki şişede sabah oluyor zaten. olmasa devam edicem. sigaraya da abanıyorum. iki üç dört paket. mütamadiyen her gün ayran içiyorum. annem vücudumu temizlediğimi söylüyor böylece. sigara ve alkolü dengeliyormuşum. belki de bu yüzden içiyorum. bilmiyorum. bi çok şeyi bilmiyorum. yaptığım çoğu şeyi sorgulamadan yaşıyorum. özlem gittiğinden beri bu böyle. yerine koyabileceğim hiç kimse yok. olur gibi olanlar oldu sadece. hatta bir tanesi, 2007 sonunda, her şeyin yerine geçmişti. dördünün de. kısa bi süre. gerçeğe bağlamıştı beni. sonra yine hayaletlerime döndüm. gerçeklerle aram iyi değil. gerçek insanlarla. çoğunda çuvallıyorum. ama ihtiyacım var gerçek hislere. gerçekten bir şey hissetmeye ya da. çoğu şeyi bilemiyorum. nedenler ve sonuçların arasında sıkışmışım, ikisinden de bi haber olarak..
biri geliyor işportaya. bi hatun. dün benden kitabımı almıştı. refik’i görmüyor tabii. “bayıldım” diyor, “kahkahalarla güldüm bazı yerlerinde”. kahkalarla gülünecek bir şey yazdığımı düşünmüyorum. ama bunu demiyorum. onun yerine, “eyvallah” diyorum. çoğu zaman, çoğu kişiye, eyvallah demekle yetindim. iyiye de eyvallah, kötüye de. muhtemelen bitirince bana aşık olucak falan diye düşünüyorum. çoğu zaman başıma gelen şey bu çünkü. ve egomu falan okşadığı yok bu durumun. oldukça sıkıcı hatta. çoğunu elimin tersiyle itiyorum. çoğu hatunu. çoğu herifi. çoğu şeyi. yalnız kalmak istediğimden falan değil. azıyla yetinmek istediğimden. az insan. keşke hiç anlatmasaydım hayaletlerimi size. bunları ben uydurmuyorum. kurgu falan yok ortada. gerçekten görüyorum. gerçekten duyuyorum. gerçekten konuşuyorum. onların söyledikleri şeyleri uyduruyor falan değilim. çoğu öykümü uydururum, tamam kabul. ama onları ve bi kaç şeyi daha, değil. değil olmak istiyorum aslında. değil olmak. anlatabiliyor muyum. tabii ki hayır.
kadın oturmuyor neyse ki. refik’le başbaşa kalmaya ihtiyacım var. maaşım dört gün sonra yatıcak. etrafi götünü kaldırıp gelemedi bugün. geçen hafta bi gecede 200 lira yedim. yarısını ben yedim, yarısını ısmarladım. bugün bana bira ısmarlayabilecek kimse yok. refik çantasından bir kaset çıkartıyor. hiç konuşmadan müzik dinliyoruz işportaya geldiğimizden beri. o arada bir kendine bi tekli sarıp içiyor. çıkardığı kaset the dresden dolls.
“onu nerden buldun amına koyayım” diyorum.
“cd’den çektirttim.”
refik doksan sonrası gelen her şeye karşı. bunu biliyor muydunuz? hayır bunu ilk kez söylüyor olmalıyım ama şu an uydurmadım. ne diyordum? refik sadece müzik konusunda, o da çok azına, doksan sonrası için tahammül edebiliyor. film ya da kitapla bile ilgilenmiyor yani. doksanaltı da kıyametin koptuğuna inanan biri. o günden sonra kalanlar dünyaya sıkışmış durumda. ölüp ölüp tekrar dünyaya geliyorlar. diğerleri çoktan cennet ya da cehenneme ya da diğer dinlerde ne varsa öldükten sonra, ya da yoksa, olan ya da olmayana, göçüp gitti. ona göre. bi kere ağzından zemt’i kaçırdı sadece. sonra, bir dakika bundan sana bahsetmemeliyiz diyerek kapattı çenesini. ben de üstelemedim.
ileri sarıyor kaseti. oldukça ileri. arada durup, başlatıyor. sonra aradığı yere gelmediğini fark edip ileri sarmaya devam ediyor. neyi aradığını biliyorum. christopher lydon’u arıyor. şarkının adı bu. ya da adamın. ne fark eder ki. bazı şarkılar kişilik sahibidir. ben neyi aradığımı bilmiyorum. bazen bulduğumu sandığım zamanlar dışında, boşlukta slalom yapıyorum. aşağı ya da yukarı doğru değil. yön duygusundan azadeyim. bu yüzden biriyle buluşucaksam ve buluşacağım kişi mekanı bilmiyorsa gider bildiği bi yerden alırım. tarif etme ve tarif bulma konusunda oldukça yeteneksizim. görsel hafızam yüzde sıfır. çoğu yüz unutulur tarafımdan. varsa eğer öyle bir şey, dilsel hafızam da sıfır. konuşulan çoğu şeyi de unuturum. unutarak yaşıyorum. unutmadığım şeyler de, ağzıma sıçmakla mükellef hissediyor kendini.
refik buluyor şarkıyı. son ses dayıyor. sikko aletten ne kadar ses çıkabilirse işte. çok değil. ama bize yetiyor. bitince başa almak uğraştırcak bizi.. ama seçil kotarıcak bu işi bizim için. üst üste tek bir şarkıyı kasete çektiğimiz çok oldu. seçil halletti bu işleri. yüzlerce kasetimiz vardı 2000 yılında. çoğunda tek bir şarkı kayıtlıydı. kasetin a ve b yüzünde tüm kaset boyunca tek bir şarkı vardı demek istiyorum. boşluk yok. boşlukları müzikle tamamladık daima. müzik hafızamız oldu. çoğu anım müzikle eşleniktir. çalan ya da söylenen şarkıya göre hatırlarım olayları ve insanları. şarkı bittikçe başa sarıcak refik. bugün işi bu. rutin işleri çok seviyor. saatlerce hiç durmaksızın takı yapabilir. saatlerce hiç durmadan bir kolu çek bir tuşa bas türü şeyler yaptığın işlerde çalıştım. bu sefer ki öyle değil ve bu yüzden oldukça sıkıcı. düşünmeni gerektiren hiçbir işi sevmiyorum. düşünmeni gerektiren insanları da. düşünmeyi sevmiyorum çünkü. hiç düşünmeden ve aklımdan hiçbir şey geçmeden saatlerce durabiliyorum ben. bir şeyler düşünmemi gerektiren insanlardan da, olaylardan da hazzetmiyorum o yüzden. o yüzden özlem’den sonrası, olmadı. özlem’le akışına göre yaşıyorduk, ve daima açıktık birbirimize karşı. kavgalarımız bile sonuçsuz kalmazdı. hiçbir şeyi ucu açık bırakmazdık. tamamlamazdık da belki ama havada da kalmazdı. askıda yani. sonrası bu yüzden olmadı. bi anda gittiler çünkü. sihirbazlık gösterisi gibi. özellikle aslı. hepsi bir günde değişti. ama aslı bir saatte. ve nedenleri düşünmek zorunda bırakılmak kötüydü. açıklamaların günler sonra gelmesi ya da hiç gelmemesi bir şeyi değiştirmezdi. anlık yaşıyorum çünkü. öncesiz ve sonrasız. bu akışımı bozan şeyler can sıkıcı. refik “öyle değil” diyor.
“ne öyle değil amına koyayım” diyorum.
“bunu, şurdan geçireceksin moruk. kızmana gerek yoktu”
“he tamam.” diyorum. bana takı yapmayı öğretiyordu da. bu sırada. kendisi bi tekli daha sarıyor. hiç satış yapamadık. üç saattir oturuyoruz. refik arada müziği değiştiriyordu. şu ansa tek yaptığı, şarkı bitince başa sarmak.
biri geliyor tezgaha. fanzinlerle ilgileniyor tabii ki. refik’in siktiriboktan takılarını kim ne yapsın. ilk işi tezgaha on lira bırakmak oluyor. sonra, hiç izlemediğim ıssız adam adlı filmin senaristlerinden biri olduğunu söylüyor. ilgilenmiyorum. böyle işlere çok saygı duyduğundan çok sevdiğinden falan dem vuruyor fanzinlerden bahsederek. inceliyor bir kaçını. hiçbir şey almadan gidiyor. hiç almadan on lira attı. abi fanzin vereyim diyorum. almıyor. hangisi daha kötü bilmiyorum. fanzin almaya parası olmadığı için, işportaya gelememek ki, hiç fanzin almadan on lira vermek mi. ilki tabii ki.. ilkine kitabımı hediye ettim, ikinciye kanımı bile bağışlamam. hoş benim kanım da ne temizdir ya.
refik, “yeter lan biraz da sen başa sar” diyor.
“seçil” diyorum, “seçil alsın.”
“o akşam gelicek” diyor, “çalışıyor biliyorsun.”
“işi bırakıp gelsin.”
“bırakamaz, paraya ihtiyacımız var.”
“ben işi bırakıp geleyim?”
“o da olmaz. annen var.”
“bak birilerinin işi bırakması gerekiyor tamam mı? işportayı bırakıp gidelim.”
“karşı kaldırıma geçelim moruk” diyor, “bakalım nolucak. biri sorarsa da, sahipleri nerde diye, ilgilenmeyiz.” diyor.
“iyi fikir” diyorum. “bekle az. şarap alıcam.”
“on lira yetmez.”
“biliyorum yetmeyeceğini. bekle sen.”
gidip, meto’dan 12 buçuk lira alıyorum. neyseki o iş yapmış. hayrına almıyorum bu parayı. şarabı bölüşücez. şarabı alıp, bir pet şişeye metonun payını aktarıp, refik’in yanına dönüyorum. bu sırada biri fanzinlere bakıyor. ilgilenmiyorum. refik’in yanına oturup, bardaklara şarabı dolduruyorum. herif bana dönüp, “sahibi nerede buranın” diyor. “bilmiyorum” diyorum, “ben buranın yabancısıyım.” bok yabancısıyım. 20 yıldır içtiğim sokak. miladıma sahne olan sokak. bana bıçak çekilen sokak. üzerime taş yağan sokak. zabıtalarla kavga ettiğim sokak. öleceğim sokak. dirildiğim sokak. ben buranın yabancısıyım. ha burada okul sokağınızın amına koyayım.. yeri gelmişken..
adam iki üç fanzini inceleyip gidiyor. ben şarabıma eşlik etsin diye bi sigara sarıyorum. refik şarkıyı başa sarmaya devam ediyor.
“akşam size geleyim mi” diyorum refik’e.
“şimdi gidelim moruk” diyor. “seçil yarım saate işten çıkıyor. para vardır onda. tezgahı toplucak mısın?
“yo hayır. böyle kalsın.”
tezgahı toplamadan, şarabımızı yanımıza alıp, meto’ya eyvallah deyip gidiyoruz.
*başlık the dresden dolls’un bir şarkısının adıdır.
2 haziran 2017
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)