14 Haziran 2014

latin anadolu

latin anadolu

belki de haklıydı
ricardo edmundo
karısını ve kızını öldürdüğünde

tarihsel süreci
dillendirmiyorum
şiir uzamasın

sola kırmak istedi sadece
ama gerçekten istedi
olmadı

bir anlık refleks karmaşası
bilinçaltının hayatına
attığı çelme

gerçekte biz kimiz
diye sordu
içgüdüsel olanı ne belirler

bir hafta önceydi
sadece yedi gün önce yani
yeni günün başlangıcı

bu arada şiire
kafiye katmak için
değil bu yedinileme
ve üçerli dizeler
akışını bir yerde
bozmak gerekliydi
konuya geri dönelim

itkisel olanla istendik davranış
arasındaki çatışma
içindeki kaosu başlattı

toplum ve doğa arasındaki
arbedede ölen
balık ağaçı

sevgilisi, yani eşi
onu sarhoş bir halde
gördüğü adamla basınca
aklı karıştı mary’nin
ve garcia
yani yaygaracı
olayı gören diğer kişi
tüm mahalleyi ayağa kaldırdı
tam olarak ne söyledi
hatırlamıyorum

ama ricardo ve
mary için
bir cehenneme dönüşünce
doğup büyüdükleri yer
bir hafta içinde
gitmek dışında
bir seçenek kalmamıştı

“istenmediğim yerde durmam” gibi
bir tepkiden daha çok
“istediğim alanda barınamıyorum” türü
bir küsmeydi onunkisi

yola çıktı
eşi ve kızıyla beraber
ve aklından bir an bile geçmedi
mary ve luis arasında
herhangi bir duygusal
ya da cinsel temasın
olabileceği

gerçek olan da buydu
olmamıştı
olabilirdi belki ama
o gün değil
otuzbeş yıldır tanıyordu mary’yi
yaşı otuzyediydi mary’nin öldüğünde
ricardo ise otuz dokuz
kızları yedi
ama dediğim gibi dostlar
tarihsel sürece girersek
şiiri bitiremeyiz


garcia aşıktı ricardo’ya
olayı da
algılamak istediği biçimde anlattı
olamazdı böyle bir şey
anadolunun ücra bir kasabasında

yola çıktılar
başka bir şehir başka bir hayat

kör bir toplumun dilini kesmek gerekir
sadece kulaklarının sesini dinleyip
ait oldukları yapay doğa ve
ahlaki travmadan
sıyrılabilirlerse
yola gelebilirler belki
bu tüm dünya insanları için böyle
arap ya da japon ya da viking veya zenci olman
kabul edilir bir fark içermez

yaptıklarını yapma nedeninin için
içinde bulunduğun koşulları
öne sürdüğün esnada
isyan etme hakkını
zihninde saklı tuttuğun sürece
savunmaya geçemezsin
aldırış edilmez

ve dediğim gibi
belki de haklıydı
ricardo edmundo
karısı ve kızı öldüğünde
mahkemeye kendini sunarken
aklanmaya çalışmayıp
“ait olduğumuz toplumsal norm
ve kurumsal bağnazlık
atar damarımızı kesiyor”
dediğinde

karşıdan gelen kamyoncunun hikayesini de
başka bir zaman anlatırım
dediğim gibi
şiir uzar ve
beni bekleyen bir
durum söz konusu
bulaşıklar ve hayat
eyvallah

14.haziran.2014




10 Haziran 2014

DEVleTanrı

DEVleTanrı

devletle ilişiğimi kesiyorum
ama o bana ilişmekten vazgeçmiyor

çok ikiyüzlü
ve aynı zamanda da yüzsüz
herkes için her türlü şekle
girebilecek kadar esnek
ve işine geldiği durumlarda katı
çarparsan üzerinde bir kesik açılır
atsan atılmaz, satsan satılmaz bir şey
yani aslında ortada yok
gizlenme konusunda usta
ve suçu başkalarına yıkmakta aceleci

onun için iş gören melekleri var
cebrail, medya mesela
polis azrail
israfil olan ordusu var
ve mikail sermaye
tanrı gibi bir şey işte
ama tanrı kadar cool değil
çok kasıyor herhangi bir noktada
açık vermemek için
açıklarını açıklarsan ortadan kaldırıyor
sihirbaz gibi de yani aynı zamanda
çok fonksiyonlu bir bilmece devlet
duruma göre her türlü şekle girebilir
ve din de ona ait
dinsizlik de

ve hepsinin aralarında
tümünün
bütün devletlerin
gizli bir antlaşma var

kaplamışlar
tüm kara parçalarını
ve denizleri de hatta
gökyüzünü
kaçılabilecek yerlerde bile
peşinden geliyorlar

bir hapishane dünya
isyan edip
duvarları yıkmaktan başka
seçeneğimiz yok

ama siz yine de
yeni bir iktidarın
yeni bir ideolojinin
yeni bir sistemin
peşinden gidin
değişim umudu ile.

çıkış yok
a-narchía’dan
başka

10.haz.2014 – 16:35


9 Haziran 2014

ara bölge ve türbülans

ara bölge ve türbülans

bir şey var
kimseye anlatmadığım
anlatamam
inanmazlar çünkü,
daha önce inanmadılar
hiç inanmıcaklar
rahatsız ediliyorum
göremediğim varlıklar tarafından

deli miyim?
HARBİ Mİ?
peki beni etiketleme hakkını
size kim verdi?

ya sizseniz asıl
norma uymayan
pardon yanlış yazdım
doğaya diyecektim
doğala, tanrısala
“norm” kelimesi sizin uydurmanız
ben sevmem

zil çaldı ve
teneffüs edildi
ruhun rejimi


9haziran2014-karataş’ta bir sabah..a 

3 Haziran 2014

gitmeyen yakup

gitmeyen yakup


“kötü bir gece ve kötü bir sabah” dedi zack
bunu kendine üç kez söyledi

mutfağa geçti, kendisinin yanından ayrılıp
öperek kendini, seni, hayatının kadınını
onla kendi arasında
herhangi bir fark gözetmiyordu

geçti, mutfağa
bir sigara sararken müzik açtı
cure tabii ki
the funeral party
sardı, özenle, şarkıyla sigarayı iç içe
çıktı balkona
kötü bir şey olacağı hissi ile
hayır, hisleri kuvvetli değildi
ezberlemişti sadece
birbirlerinin eşleniği günlerin
ardı arkası kesilmeyen görecesizliğini
cold çalıyordu bu kez
yine the cure
ve sigara
yarıya bile inmemişken
durdu müzik
şarjı bitiyordu telefonunun
bu muydu olacak olan kötü şey
sanmıyordu
bilmiyordu ama değildi
değil gibiydi
değil gibi yapmak zordu
bitirdi sigarayı
hızlıca
onu içeride bekleyen
bebeğini daha fazla
tek bırakmamak için
sarıldı
öptü
şarja taktı şarkısını
kağıt ve kalem aldı
düşündü, yazarken





belki de
dün gece planladıkları gibi
sabah otostopla
gitmelilerdi
nereye olursa
olmazdı
mektup yazmıştı ona
ikinci mektubunu
gece, cep telefonuna

kalkınca mektubu
bilgisayara aktardı ve
pinero’yu 2009. kez
tekrar izlerken kaldı uyuya

uyandı
öptü kendini
diğer yatağa taşıdı
geniş ve ferah olana
sarıldı asla bırakmamacasına

ve bu arada bir türlü
kurbağalar batmaktan gelemiyordu

denge, demişti mektupta
bugün günlerden ‘denge’
gerçekte var olanın
asla açığa çıkmamış enerjisi
dengede olmakla sabitlenebilirdi

ve o’na eğer
bir şey olursa
ağlarsa mesela
dünya hapı yutabilirdi
o kadar emindi kendinden
kendinden ve içinde çıktığı nehrinden


büyük konuştuğu söylendi
büyük susuşları sonrası
büyük oynuyordu oysa

her şeyimi verip
hiçbir şeyinizi istemiyorken
bir şeylerinizi çalmaya
mecbur etmeyin beni
dedi


siz orada seslice
karmakarışıklığınıza sabitlenebilirsiniz
sessizliğimize kulak kesilmeyin yeter
dedi zack
içinden dilediği bir serzeniş gibi


iyiydi
nihayet
iyileşmişti
şimdi iyiydi ve
gece iyileşmişti
bir saatin boşluklarla akan
tik taklarına alışmış
korktuğu karanlıkta yatışabilmişti

kötü bir gün mü, demişti
yanılmıştı
her gün kötüydü
daha kötü ne olabilsindi
bir hiç uğruna ölen onlarca işçi
ne yaptığını anlamadan dövülen kadınlar
en yakınları tarafından iğdiş edilen çocuk
düşen borsadan daha önemli olamazdı tüm bunlar
olmamıştı hiç
bekledi
aynada kendisi ile yüzleşerek zack

zamanı gelmişti zamansızlığın
bugün günlerden denge
kaosun göbek adı anarşi
motor sesleri
silah sesleri
uçaklar bombalar ağaçlar
dünyanın bütün hezeyanları
birleşin!

derin bir nefes alıp
öptü o’nu
hayatının tek kadınını
uyurken o
uyumuyor
uyanıyordu
biri dinlenirken
diğeri okunuyordu




“sarmal doku çetesi”
koydu adlarını
iki kişilikli tekil
terör örgütlerinin

kimseyi öldürmezlerdi ama
devlet bu
kendi şiddeti dışında
her şeyi yasadışılaştıran devlet
kendi sergüzeştleri dışında
herkes terörist
kendi kendileri dışında
herkes hiç

devlet bu
yalanlarını doğrulatmak için
gerekirse kan kullanır şerbet niyetine
devlet adı
soyadı her zaman ve koşula adapte bir değişkenlikte
paranoyak devlet
paranoyak devletler
herbiri
aralarında hiçbir fark gözetmeksizin
herbiri

şirketler
medyalar
ordular
polisler
çoğu bilim adamları
çoğu mühendis
hemen hemen birkaç kötü adam
illuminati
difüzyonun nosyonu
normların paralelliği
her bir ülke sınırı için ayrı ayrı
paralel eğriler
pasaportlar ve kan basıncı
beynimi didikleyen acı
beyninizi didikleyen açık çekler
para para para
hayır hayır hayır
bi saniye
lütfen bi saniye dedi zack
kurbağalara bakmaya gitmeyecekti
onlar gelsinlerdi
eğer isterlerse
prensliğin veya prensesliğin
arzusunu dışlayıp
gelsinlerdi eğer gelebiliyorlarsa
gitmedi
gitmeyecekti
bunu kendine hiç söylemedi.

dedi lethe: “dur bi
sakin adamım
çay koy sigara sarıcam”
“hay hay” dedi zack
güldü
ağladı

dünyada o kadar haksızlık varken
hangi birine karşı çıkabilirlerdi
denemeye değiyor muymuşdu ki
olabilir miymiş di ki?
mümkün müymüş dü ki değişsin dünya
hiç dert değil dedi zack
ben dünyayı değiştirmekten ziyade
kendimi değiştirmemek için veriyorum
mücadelemi

döndü lethe’sine
sarıldı ve bekledi
birbirlerine “durma” bile
demiyorlarken hiç
durmalarını diledikleri
olaylar karşısında
alkış tutup tempoyu ayarlayan
polisin gözlerinin içine
bakarak geçtiler elele yoldan
yiyosa bir şey desinlerdi

korkaktı polisler
askerler korkaktı
politikacılar
patronlar
işçiler
sendikalar
solcular ve sağcılar ve yolsuzlar
alayı ödlek bir tutkuyla bağlıyken
iktidar olmaya
senkronize bir sessizliğe gömülmeli

kendi canları yanmasın diye
canların yanmasına
göz yumabilirlerdi
ellerinde tuzaktan kumanda
beyinlerinde porno endüstrisi

durdu
gerçekten durdu zack
hiçbir şey demedi
demeyecekti
anlamasınlardı
anlamayacaklardı
bunu kendine hiç söyledi
kurbağalar dilsizdi
çağırsalardı da gitmezdi

“hiçbir şey görme” dedi
kendi kendine zack
“hiçbir şey duyma
dilini yutmadığın sürece
sorun yok nigga”

3.haz.14

26 Nisan 2014

yolumuz uzun

bugün sabah saatleri itibari ile, şiir olmayan şiirlerimin tamamı eklenmiş oldu bloga. geriye daha bi sürü sürü zırvalamalar kaldı ama, ne zaman sonlanır da çıkar aydınlıklar karanlığa, ve ferahlarız, hiçbir şey göremediğimiz için, bilemiyorum. bakalım.

çok iyiyim

bir insanın
kendi reklamını
kendini överek yapması kadar
itici bir şey yoktur ve
böyle bir durumda
dünyanın en harikulade
yapıtını da
ortaya koymuş olsa
bunu sunarken
oluşturduğu kibir
her şeyin önüne geçip
beni geri çeker


26.nisan.2014

21 Nisan 2014

çimento kiremit su

blog inşa halindedir. henüz sadece, şiir olmayan şiirlerimin yüzde ellisini ve bir kaç öykümü ekleyebildim. zaman içinde hepsi, yazıldığı zaman dilimlerine göre, haritadaki yerini kapsayacaktır efenim. ardından beş kitabımın pdf'ini eklerik. ilerde para bulabilirsek basarız da hatta onları, isteyen olursa.. evet efenim, bandrolsüz olarak tabe.. do it yourself stay underground fuck copyright

20 Nisan 2014

s.e no:22 - giriş yazısı

bazen, işsiz kalırsın. bazense, çalışmak istemediğin halde, işe gitmek zorundasındır. bazen seni işten atarlar, bazense sen kendin işi bırakırsın. bazen, çalışmak istediğin halde, bir iş bulamaz, bazense gelen iş önerilerini askıya alırsın. 4 aydır fanzin çıkarmıyorum…

bazen, bir fanzin çıkarmak istediğin halde, yeterli içeriği bulamazsın. bazense, yeterli malzemeye sahip olduğun halde, onları toparlayıp, bir fanzin hazırlayamazsın. ve ben, bazen fanzin çıkarmıyorum işte, ama sadece bazen.

aslında şu an, bahsi burada kapatabilir, ve yazdığım kadarından çıkaracağınız anlamlara teslim edebilirim kendimi. ama yapmayacağım galiba, her ne kadar, bundan sonrası, ilk iki paragrafın, tefsiri olacak olsa da.

bir fanzinle, iş arasında, ama elbette eylemsel bazda, dolaylı yollardan bile, bir bağlantı kuramazsınız. para kazanmak için fanzin çıkartıyorsanız, zaten bu eylem, bir işe dönüşmüştür. kâr amacı gütmeden bir işle iştigal halindeyseniz, zaten kendinizi çalışıyormuş gibi hissetmezsiniz. bir işi sürdürebilmek için, eğer gerekli olan en önemli kriter, o işten para kazanabilmeniz ise, işin içine, kenarına köşesine, çeşitli süslemeler yapar ya da ek donatımlarla ortalığı şenlendirmek zorunda kalabilirsiniz. bir derginin sonraki sayısının çıkıp çıkmayacağını belirleyecek olan tek koşul, bir önceki sayının satıp satmayacağı ise, boku yemişsiniz demektir. bu bir fanzin için bile geçerli olabilir ve aynı koşullarda o fanzin de boku yer. hatta, bu koşullara haiz bir yazar, bir sonraki romanını, bahsi geçen pamuk ipliğine bağladıysa, bok yemeyi de hakkediyordur.

csns yayınları, mali imkansızlıkların çevrelediği ihtimallerle hayatını şekillendiren bir kuruluş olduğu halde, elbette böylesi tutarsız güftelere kulak kabartmıyor. ancak söylemem gerekir ki, biz bu fanzinleri pek basamıyoruz abi, çünkü yeteri kadar paramız yok. ama çıkarmaya devam etmemize engel değil bu. yerel bir fanziniz zaten. ve yazarlarımızın pek çoğunun da, parayla yazı arasında kurdukları bağıntı, hipotenüsün kosinüs ile arasında kurdukları bağa, hiç mi hiç benzemiyor. ki hayatım boyunca, canım bir fanzin çıkarmak istediği zaman, içerik sıkıntısına yenik düşmedim. o halde sorun ne moruk?

bir işle, sadece keyfi nedenlerle meşgul olup, o işi yaparken ortaya çıkan şeyler bütününü, başkalarına da sunmanın getirdiği külfete neden katlanırsınız? içinizden bazıları, şu an “ne demek istiyor bu denyo” diye düşünüyor, ardından da o bazılarının bazıları “hiçbir bok anlattığı yok” diyor, ama ben biliyorum ne anlattığımı, dahası anlatıp anlatamadığımı da.

bir külfete, para kazanmanın dışında da katlanmanıza neden olan durumlar vardır. bir arkadaşınızın ev eşyasını taşımasına yardım etmeniz, işte bu başka durumlardan, ve duygu durumlarından biridir mesela. yazdığınız zırvaları yayınlamayı seçmeniz de, benzer bir külfeti gerektirir ve bu külfeti siz bir yayınevinde çalışan insanlara ya da bir dergiye ya da başka bir şeye, herhangi bir fanzine ya da, yükleyemiyorsanız, yani bizzat kendiniz kendi kendinize kendinizi yayınlıyorsanız, elbette bu külfete, ve onun yarattığı angaryalara, ve ayak işlerine, katlanmanızı sağlayan, motive edici ufak kırıntıların olması gerekir. tabii burada, söz konusu kişinin, deli bir idealist olmadığını var sayıyorum ve deli bir idealist olarak takıldığım dönemlerdeki enerjiye haiz değilim artık. on sene öncesinde de değiliz hiçbirimiz. hiç satmayan dönemlerden geçtik, şimdi, hiç basmayalım abi dönemlerindeyiz, çok satma ihtimaline rağmen.

uzun uzun uzun bir zamandır, fanzin çıkarmak içimden gelmiyor. çünkü zaten, o fanzinde yer alacak olan yazıları, o fanzini çıkarsam da çıkarmasam da okuyacağım. çoğu arkadaşlarıma ait ve arkadaşlarımın yazılarını zaten, fanzine basmadan önce okuduğum gibi, fanzin basmayacak olsam da okuyorum. o halde onları ve ek birkaç şeyi daha, bir araya getirip, fanzin şeklinde sunmanın, para dışında ekstra başka bir moral yapıcı difüzyonu olmalı ki, devam edebilesin. işyerim bana her ay sonunda, ya da başında, ya da ortalarında bir yerde, kendi kafalarına göre uygun gördükleri herhangi bir tarihte, ama mutlaka o ayın içinde, bir ödeme gerçekleştirmeselerdi, bir süre sonra o işi sürdürmemi, yani her gün belli bir saatte uyanıp evden çıkmamı ve servisi beklememi, ve iş elbiselerimi giyip makinenin başına geçmemi ve bir takım plastik materyaller üretip onları topluma kazandırmamı sağlayan enerji ve kararlılıktan mahrum kalır, ardından bir gün sabah, işe gitmezdim. ve inanın bana, çıkardığım fanzinin, onbinmilyonyüzbaloncuk satması dahi, motive edici bir tempo kazanmamı sağlamazdı bana, ya da karşılığında üçyellibin yediyüz kırk sekiz kuruşluk geri dönüşü olsaydı, yine başaramazdım, bunu sürdürmeyi. ya da her yeni sayısında üç tane daha yeni kalıcı okuyucu kazanmamı sağlaması da fayda etmezdi. göz alıcı yorumlar da beni tatmin eden bir potansiyel barındırmıyor kendi içerisinde.  ve buraya kadar söylediğim her şeyde, tamamen bireysel konuşuyorum ama, yine de yazarlarımızın bir kaçı ile de bir kısmında, aynı fikirde olabilirim. ki öyleyimdir de muhtemelen.

buraya kadar ki kısımda, yavaş yavaş da olsa, konumuzun ana fikrine giden kanalları açtığımıza göre, asıl soruyu soralım? hem asıl hem de aptalca olan soruyu: o halde neden fanzin çıkartıyorsun be adam? soruyu şu şekilde revize edelim: neden artık fanzin çıkartmak istemiyorsun? çünkü içimden gelmiyor abi. ama çıkarmaya devam edeceğim, bu şüphesiz, bir de basıp dağıtmayı becerebilirsek, yaşadık demektir, sırtımız yere gelmez yani.

ama söz konusu durumdan dolayı mustarip olacağım bel ve ayak ağrılarımı geçiştirmek üzere yapacağı masajlarla ruhumu dinlendirecek olan bir köle ısmarlarsınız bana, mahcup olmam.

 4 ay aradan sonra, yine sizlerle beraberiz. ve bu sayıda da, her zaman yaptığımız gibi, çok ilgi çekici yazarlarımızın, hiç de ilgi çekmeyen zırvalarını, büyük bir orantısızlık yasası ile, derledik.

gazamız mübarek ola. amin.

20.nisan.2014

16 Nisan 2014

kırık 2

hiçbir şey yapmadan öylece oturuyorum.. günlerdir yaptığım tek şey bu. hiçbir şey yapmadan oturmak.. daha doğrusu, uzanmak.. çift kişilikli bir yatakta, alçıdaki kolumla beraber uzanmış, bir plan geliştirmeye çalışıyoruz. muhabbeti fena sayılmaz kolumun. sol kolumdan bahsediyorum. kırık olan o. sağ kolumu ise, şu an, kalemi tutmakla görevlendirdim. tırnaklarım uzadı, ama kesemiyorum onları. sakallarım da uzadı ama tıraş olamıyorum. param olsaydı, olurdum. hatta param olsaydı, yemek bile yerdim anasını satayım. iki gündür bir şey yemedim. yani, son paramın son kuruşundan sonra demek istiyorum. ev telefonumu geçen hafta kestiler. internetim, ondan bir ay önce kesilmişti zaten. cep telefonumun şarjı yok. a söylemeyi unuttum, elektriklerimi on gün kadar önce kesmişlerdi. şu aralar suyumu da kesmelerini bekliyorum. bugün yarın gelirler. neyse ki ev sahibim, devlet kadar vicdansız değil, son dört aydır sabrediyor durumuma. bu noktaya nasıl geldiğimi biliyor olsaydı, sabretmezdi belki. bilmiyorum. bir roman yazıyorum şu an. başladım ve devam ediyorum. ama evde, romanı bitirmeme yetecek kadar kâğıt ve kalem yok. olsun. yine de denemek lazım. intihar mektubundan daha uzun süre oyalar hiç olmazsa beni. karnım o kadar açkı. ve canım sıkılıyor. ve param yok. ve hiç arkadaşım kalmadı. yani nerdeyse, hiç.. iş aramıyorum çünkü sol kolum alçıda. hastaneye gitmiyorum, çünkü zaten kolumu ikinci kez kendi isteğimle kırdığımda, amacım rapor almaktı. beni işten attıkları için, hastaneye gitmeme de gerek kalmadı. zamanı gelince, kendim çıkartırım alçıyı. ama o güne kadar hayatta kalacak mıyım bilmiyorum. işleri bu derece kötüleştirenin ben olduğumu söyleyebilirdiniz, size hikâyemi anlatsaydım. ama yapmayacağım. daha doğrusu, yapamam. benden yazar olmaz ve bu romanı da tamamlayamam. hatta şu an can çekişmeye başladı bile, roman. hatta ne var biliyor musunuz, evet sol kolum alçıda ama ikinci kez kırılmış değil, ilk kez kırıldı ve hâlâ raporluyum. az önce yemek yedim ve şu an bir bilgisayarda yazıyorum bunları. ailemle yaşıyorum. ve 3 hafta sonra alçı çıkacak. ama o lanet yere geri dönmek istemiyorum. tekrar çalışmak istemiyorum. yazmam karşılığında ayda beş yüz lira verecek bir kaynağım olsaydı, durmadan yazabilirdim. şu anda da onu deniyorum ama olmuyor. bir sürü sorun, ensemde, nefes almama fırsat vermemek için sürekli soluk boruma dolanıyorlar. birini atıyorsun, başka bir tanesini başlıyor ve bu bir bahane değil herhangi bir şey için. yani olmamalı. fırsat eşitliği var sonuçta. öyle deniyor. öyle kabul ediyoruz. çalışan kazanır. ama ben çalışmak istemiyorum. hiçbir şekilde hem de. yazmak da buna dâhil. para için yapabileceğim hiçbir şey yok dünya üzerinde. ve size en başta, hiç para olmadığını söylemiştim ya. bak bu doğru işte. gerçekten. ailemde de yok. ama neyse ki bakkal, giriş kurgusundaki ev sahibi gibi bekleyebilen biri. yazdırıyorum. yazar değilim. yazdıranım. en sevdiğim yazar, bakkalım. üzerine tanımam. ve dahası, hayatı boyunca, yazdıkları okunmaya değer bulunmayacak bir adamın sızlanmaları ile canınızı sıktığımın farkındayım. kısa keselim o halde.. aridoverci. böyle mi okunuyordu? nasıl yazıldığını zaten bilmiyorum..

26 Mart 2014

kırık 1

her şeyi kaybettiğini düşünmeye başlarsın.. bu, zamanla olur. ilk sevgilinden ayrıldığında ya da ilk işini kaybettiğinde değil.. ya da istediğin bölümü kazanamadığında.. hayır! bunlarla bir ilgisi yok, kaybediyor olduğunun bilincine varışının.. umut, daima varlığını sürdürmeye devam eder.. bir şeylerin değişeceğinin, bir şeyleri değiştirebileceğinin; yola, farklı bir rotayla da olsa, devam edebileceğinin yanılsamasına kapı açan o saf ışık demetleri, odana girecek bir delik bulur daima, zihninde ki kör karanlığa.. bu olmazsa diğeri olur, ya da beş yıl sonra belki, dedirten o, aptal algı.. algı bozukluğu falan değil, burada bir bozukluk göremiyorum ben.. eğer, referans çizgimizi, normal olana göre alacaksak, ve normali, çoğunluk ya da tıp, bilim, din, tarih, toplumsal normlar, duygusal algoritmalar veya aile bağları belirliyorsa.. burada bir sorun yok.. her zaman, her koşulda, yapmak isteyip başaramadığın herhangi bir şey için, olumsuzluğu olumlayan bir bahane ya da yeniden denemek için bir neden bulabilirsin.. hatta, her hâlükârda, başka bir yol olduğunu söylerler sana.. nefes alıp verdiğini ve buna devam etmen gerektiğini ispatlamak için o kadar çok masal anlatırlar ki, tırlatmanın eşiğinde kurduğun cümleler, anlamını yitirir.. sessiz kalma hakkını kullanabilirsin pek tabii, ama hareket etmeme hakkını asla..

çalışmak zorundasındır ve çalışmak istemediğini söylediğinde, kimse istemiyor ki denir, ama buna mecbur olduğuna inananların hakimiyetinde, -hatta karşı durduğun her şeyin yanlış olduğuna inananların hakimiyetinde- onlara ayak uydurmaya mecbur bırakılırsın.. insan toplumu, bir mecburiyetler ordusudur. bir arada yaşamı sürdürmek için yapmak zorunda olduğumuz mecburiyetler bütünü.. ve bu bütünler, tarih boyunca artarak devam edip, modernizmle beraber güçlü bir yalana işlenmiştir; yardımlaşma ve iş bölümü.. ve şu an ben, bu iş bölümünün, elektronik sayaçların dış plastik aksamını üretme görevini üstlenen plastik enjeksiyon mecburiyetine, iş olarak bakmadığımda, normalin dışına çıkıyorum.. biraz daha dışına çıkarsam, bu normalinizin, sadece düşünsel bazda değil, yaşamsal bazda da dışına çıkarsam, yaşayabileceğim bir orman aramam gerekiyor..

her şeyi kaybettiğini düşünmeye başlarsın ve bu zamanla olur. olan şey, yani kaybedilen, normallik algısıdır.. insan toplumunun algısal safsatasıdır diyelim.. çünkü, sol kolum kırıldığı için mutluyum, çünkü bir ay işe gitmicem. bir ay evden çıkmamı gerektiren pek bir şey de olmayacak.. kolum kırıldığı için mutluyum.. hatta sol ayağımı kaybedip iş görememezlik raporu alsaydım mutluluktan ölecektim..  ama ne var biliyor musunuz? asıl, benim gibi, tamamen, her türlü normallik algınızı kaybeden bi kaç tiple ormanda olsaydım, eh, o zaman işte, mutluluktan doğacaktım.. ama dediğim gibi, bu, zamanla olur..

tek kolla ancak bu kadar..