18 Haziran 2012

see nothing

see nothing                      
onu aradım. evet yaptım bunu. yıllar önce de aramıştım. yıllar boyu. hayat boyu. arayış değildi, kelime, aramak da değildi abi aslında, sadece, tam olarak, beklemek, bu noktada, daha doğru bir tanımlama olurdu abi, aslına bakarsan. aslında aslına bakarsan.. güzel oldu lan.. aslında aslına bakarsan.. ha abi? neden olmasın ki? kötü bir kopyasına baktığını anlayana kadar, neden güzel olmasın?

bilmem dedim, sustum ben, dinliyorum, devam et oğlum, beni sen çağırdın, sen anlat

onu bekledim abi. evet yaptım bunu. yıllar boyu. öylece. sesimi çıkarmadan. kafamı bile kaldırmadan. belki görürüm diye bakınmadan sağa sola. yoldan geçenlere ya da yoluma dönmeye çabalayanlara aldırış etmeden. öylece durdum. çekimser bir dilenci gibi belki. neresinin sakat olduğunu haykırmayan, acıyan tarafını açık etmeyen, arkanızdan bir dua sözü vermeyen, ve hiçbirşey de istemeyen bir dilenci gibi.. tanır dedim. dilenci olmadığımı anlar. orada o şekilde, duruyor olmamın, aslında sadece bir duruş olmadığını anlar. ya da herşeye karşı gözümü kapatabiliyor oluşumun, göz yummak değil, görmezden gelmek değil, gözünü kapamak sadece, bir kaçış olmadığını, anlar. herhangi bir noktada, herhangi birşey için, her hangi bir flama bile açmamam gerektiğini, bilir. tanır o beni. hepsi bu abi.

sonra dedim, geldi mi? buldu mu seni? tanıdı mı?

sonra abi. gerçek anlamda, telefonun tuşlarına dokunarak, ezbere bir şekilde, pat pat pat, tuşlayarak onları, sanki 112'yi tuşlarcasına, basarak o tuşlara, aradım. her sarhoş halimde, evimin yönünü veya anahtar deliğini, veya anahtarlarımı çantanın neresine gömdüğümü, ezbere buluşum gibi.. çaldı. ve sadece çalmış oldu. arkadaşım geldi sonra, bira almaya gitmişti, geldi, "neler karıştırıyorsun gene" diyerek, geldi ve oturdu ve saatten haberim yoktu. içiyordum sadece. hiçbirşeyden haberim yoktu abi.. sigara ve bira ve... sigara ve şarap ve.. sigara ve oksijen.. ve sigara ve sigara.. yanında birşeyler olsun veya olmasın, yanımda birşeyler olsun veya olmasın. o ve ben, bütünleşmiş gibiydik, sigaradan bahsediyorum abi, ondan değil. bütünleşmiştik, onun için bırakmıştım abi biliyor musun?

aptalmısın oğlum sen, sigara bırakılır mı dedim, ee ardından?  telefonunu açmadı mı yani?

açmadı abi. duymadığını dile getirdiği ve nasılsın diye sorduğu bir mesaj attı bir gün sonra.. sonra. hmm. sonra eve geldim. oturdum. bi şarap daha açıp o-damda gizlice, uyuyacağım demişken valideye kapatıp tüm kapıları ve ışıkları ve dünyanın kepengini indirip varolan herşeyin üzerine oturdum abi. odamda bir başıma. sokakta bir başıma. orda veya burda. oturdum sadece. beklemeden de herhangi birşeyin geçip gitmesini veya dönmesini birşeyin etrafında, bekledim

geçip gitti mi?

kim abi?

kimden bahsediyordun ki oğlum? ıyice kafam karıştı..

hatırlamıyorum, çok karışık.. uyandım sonra. ve bi sevgilisi olduğunu gördüm. bu kadar çabuk? bi ayda abi, bi ayda, hepsi bi ayda buluyor..

ne hissettin dedim, gözlerinin içine bakarak, fena içiyorduk, o ve ben, tek başımıza, iki başımıza, iki başlı canavarcasına, şarabı, yudumyudum, şakır şakır

ne mi hissettim? ne mi? hiç. şaşırdım abi. hepsi bu.

şaşkınlığını gizleyebildin mi diye sordum, sonrasını önceden anlatmasını istercesine, olayın nasıl sonuçlandığını, tekrar arayıp aramadığını veya başka birşey işte..

bilmem diye karşılık verdi. ne mi hissettim? bak anlatayım, herife acıdım tamam mı? sevgilisine yani. gerçekten acıdım. kendimi düşündüm ve acıdım.

neden acıdın? bir kıskançlık ya da öfke nöbeti ya da onun gibi birşey geçmedi mi içinden..

içimden geçmiyor hiçbirşey benim abi dedi, takılıp kalıyor, geçemiyor, filtreli bi ruhum var, zehri kalıyor..

siktiret şimdi edebiyat yapma dedim, herife neden acıdın?

acıdım işte. ve haklı çıktım sonra..

sonra derken?

çünkü üç gün geçti aradan abi, anlıyor musun? sadece üç gün, başka bir sevgilisi oldu.

nası yani oğlum, ben sen, o, biz siz kim onlar gibi bir şey mi?

o ne ki abi dedi, sigara aldın mı sen?

yani anlamadım oğlum dedim, hangi zamandan bahsediyordun ki

üç gün sonra başka bir sevgilisi daha oldu abi işte

ona da acıdın mı diye sordum

hayır dedi, ben kendime de acımam

ama ilkine acımıştın

üçüncüsünü görünce, ona da acımaktan vazgeçtim. güldüm sadece, abi, kendime, ona, diğerine, alayına güldüm. bu kadar salak olamazdık, yani, anlıyorsun değil mi? bu kadar salak olunmaz amına koyiim

kendini aptal gibi hissediyor olmalısın dedim

kendimi salak gibi hissediyorum dedi

aynı şey

aynı şey değil abi, aynı şey değil, hiçbirşey tamamen birbirinin aynısı değildir, benzer öğeler bizi birbirimize yakınlaştırır, tamam mı? benzer öğeler, aynı tarz müzik belki, sevdiğin bir filmi senden önce sevmiş olabilmesi anlıyor musun? bunlar bizi yakınlaştırır, ama sen o siktiğiminin kitabını okuduğunda, siktiğiminin adamı, siktiğiminin romanında, açlıktan bahsediyorsa, sabah ne yiyeceğini bilemediğinden ve ertesi gün napacağını kara kara düşünüyor olduğundan bahsediyorsa ve sen onu okurken eğer, annene sorduğun çay var mı sorusuna var ama şeker kalmamış paramız yok yanıtını alıyorsan ve dolabı açtığında görebildiğin tek şey, soğuması için buzluğa konmuş içi su dolu kola şişeleri ise, kolayı geçtim bir sineği odandan içeri girmeye ikna edebilecek kadar bile imkanlara sahip değilsen, anlıyorsun değil mi abi ne demek istediğimi , eve nasıl dönücez abi ya, son otobüs kaçtı, para yok

siktiret evi, yürürüz, yatarız, şu bu, ee o romanı okurken sen..

ya işte abi, ben o romanı okurken eğer, son akşam yemeğimi dün sabah  yediysem, peynir değil, peynir değil bak abi, lor ekmek yiyorsam, daha ucuz diye, arabesk yapmıyorum bak, yanlış taraflara gidicekse keselim,

yoo arabesk de güzeldir oğlum, neden takılıyorsun, konuş sen, dinlerim

güzel filan değil abi, güzel olan hiçbirşey yok

sarhoşuz oğlum

alakası yok abi, sarhoşum ama onla ilgili değil mesele bak, anlatayım, sen eğer, o kitabı almak için, çalmaktan bile korktuğundan ama, anlıyor musun? korkak itin tekisin çalamıyorsun değil ama, annen üzülür diye abi, yakalanırsan, annen üzülür diye, çalamadığından, para biriktirmek için okula yayan gidiyorsan, ki o herifler annelerini hiçe sayarlar, uyumsuz bir genç olma adına harcarlar bazı iyi şeyleri de yaşamlarında, ki her anne iyi olmayadabilir, ama sikik burjuva yaşantısının bunalımından sıkıldıkları için değiştirmeye çalıştıkları dünyalarından bile vıcık gibi konfor akar anlıyor musun abi?

anlıyorum dedim, neden anlamayayım, sen romana dön bi bakayım, orası yarım kaldı, hangi roman bu?

ne önemi var ki abi dedi, roman işte, knut hamsun açlık diyelim mesela, ne önemi var, roman olmasın da kuram olsun, ne önemi var, kuran olsun isterse, hiç önemi yok bence, olay şu abi, sen o herifin anlattığı hali yaşıyorsan zaten, ve o herifler sırf hiçbirşeyler yanlışlıkla siklerine takılmasın diye, öyle bir algı oluşturmasınlar diye, dışarda ve evde dinledikleri müzikler bile farklıyken, yani anlıyor musun bilmiyorum da abi, para kaldı mı ya eve nasıl gidicez biz

gitmeyi veririz dedim, siktiret

sabahlar mısın burda benle yani?

kendimle çok sabahlıyorum ben dedim, akşamlıyorum da, hep kendi kendimeyim, kendi kendimden başkasıyla konuşmayı beceremem ben

anlatayım abi ben o zaman, anlatayım da, ne anlatıyordum amına koyayım

roman diyorduk, çayım vardı ama şekerim yoktu

he abi tamam dedi, montumun yakasını düzelti, montunun yakasını düzeltti, montumuzun yakasını düzelttik, bak dedi, sigara kaldı mı ya?

bulurum ben şimdi dedim, kalktım, birkaç ağaç ilerdeki çiften bi sigara dilendim, döndüm, oturdum, yaktık iki sigarayı, bi sigarayı, ve devam etti sonra, akıl almaz bir hızda konuşarak, kendi kendimle:

bak abi dedi, olay ne biliyor musun? sen o siktiğiminin herifinin yazdığı şeyi okumadan önce önsözü okursun, lan herif hep öyle yaşamıştır bir de anlıyor musun? hayatı boyu. güneşinin gücünü biraz daha zayıflatır bunu biliyor olmak, kendinle kıyaslarsın herşeyi amına koyayım, birşeyden kurtulmaya çalışmıyor-sundur, o herifler kendilerinden kurtulma savaşı verirken, ait oldukları yaşantı-dan, benliklerinden, kurtulma savaşı verirken, sen birşeylerden kurtulmaya de-ğil kendini birşeylerden kurtarmaya çalışıyorsundur, anladın mı beni, sonra abi, aynı kitabı düşün, o adam lüks bir kahvaltıdan sonra okur ve tanrım der herife, sürekli anlatırlar okudukları herşeyi herkese, herkes tanrıları oluverir bir anda, tanrıları sürekli değişir, idolleri, dölleri, iyi de abi tanrıyı bi düşünsene, tanrı ate-iste ne diyor abi? o yazdığı kitaplarda, ne diyor.. dinsel metinlerden söz ediyo-rum. bu herif, sonra, aynı şeylerden bahsettiği şeyler yazıyor, okuduğu ya da gördüğü ya da dinlediği şeyleri anlatıyor tamam mı? bi yerden duyuyor, ex ça-kıyor, sırf kulaktan dolma herşey, ve sonra anlatıyor da anlatıyor, empati yapı-yor yani, patik bile öremez oysa, neyin empatisi, havaalanı ile ilgili roman yazı-cam deyip havaalanının bekleme salonunda takılıyor bir ay, gözlem mözlem, lan dal yarak, insene aprona, yukarıdan aşağısı nasıl görünüyor bilmiyorum ama a-şağıdan bakıyormuşçasına yazıyor bu herifler yukarısını anladın mı? ama onlar-da yukarda yaşıyor aslında.. ki önemli de değil aslında, aşağısı yukarısı abi, me-sele o değil yani, mesele parada kitlenmiyor, parada çözülmüyor da, para değil mesele, başka bir şey...

hatuna dönelim mi?

ne dönmesi abi, allah insanı terazi burcunun şerrinden korusun

öyle değil be yavrum, konu dağıldı çok diyorum dedim, sen iyice karıştırdın meseleyi, hani en başta bekliyordun falan, birini
kimseyi beklediğim yok benim be abi, ne lan bu, balıkçı mıyız biz? oltamıza deniz kızımı takılacak? iyice saçmaladım ben orada, en iyiler yalnızken güçlüdür demiyor mu amca

ya iyi de, o amca öyle diyor, sen en iyiyim mi diyorsun şimdi yani?

ha ne abi, nası, orası gelmedi hiç aklıma

e öyle tabi oğlum, yalnızlık filan hikaye, kimse yalnız değildir, en fazla yastığa sarılırsın, en fazla gider çoktan ölmüş şarkıcılarla konuşursun, ölmüş yazarlarla, en fazla tanrıyla konuşursun oğlum, o sana cevap vermese bile yaparsın bunu, dua edersin lan, hem de var ya, ağlayarak edersin böyle, bi arkadaşım anlatmıştı ordan biliyorum

ne duası abi, ben hiç dua etmem, tanrı var mı sence?

var veya yok, ben işin orasını bilmem, herif giriyor bi gece yatağa, ağlamaya başlıyor, allahım bana bir eş yaratmadın mı diyor ağlarken, hem dua hem isyan ediyor anladın mı hem istek hem sitem.. ağlamış ama baya..

sonra abi, kabul olmuş mu duası

yok oğlum, tanrı kandırmış bunu, dalga geçmiş

yapma be abi, sonra, nası kandırmış ya anlamadım

hemen ertesi gün, göndermiş bi hatun buna

oha ertesi gün?

ya da diğer günlerde, gelmiş ama biri, böyle peri kızı gibi birşeymiş, prenses  gibi, ama kraliçesi kayıp, kralı kötü bir prenses, kraliçe olmak istemiyormuş anlayacağın

e bizim hikaye işte abi, zengin aile bunalmış delikanlı modu

yok yok, öyle değil, harbiden istemiyormuş

abi kim kraliçe olmak istemezki, tanrı neden kandırmışki herifi, o kadar da ağlamış

oğlum, tanrı işte, ne diyebilirsinki, iplerimiz onda sonuçta, karşı çıksan kodese, boyun eğsen kafese sokuyor..

yok be abi, o kadar da kötü değildir bence tanrı, ama üzüldüm herife, umutlanmıştır
hem de nasıl oğlum, bana anlatırken bile ağlıyordu herif, o gün hem sitem etmiş hem dua, yastığa sarılmış, uyumuş filan, sonra gelmiş hatun işte, çocuk bile düşlemişler iyi mi, o derece yani..

neden ayrılmışlar abi, nası anlamış tanrının onu kandırdığını

he şeyimi diyorsun, bana eş yaratmadın mı modu

evet abi, nerde patlamış teker?

herif arada kızı kırıyormuş ama, gönlünü almak için de bazen günlerce belki bi gram uyumadan mektuplar filan yazıyormuş, herşeyini verebilirmiş ona, hani şey oğlum, bana dedi ki, alaadinin sihirli lambasını bulsam hiç dilek dilemeden direkt ona götürürdüm dedi

o da aptallık be abi, biri için kendini hiçe sayarsan o kişi de kendi için seni hiçe sayabilir

e öyle tabii, biraz, ama kızın bencil tavırları bunaltmış adamı en sonunda, elinde verebileceği bir tek sessizliği kalmış herifin, hatun da çok dayanamamış sessizliğine, hemen başkalarını bulmuş.. parası bitmiş herifin, borcu artmış, o yüzden nefret ettiği işinden bile ayrılamıyor şu an da, hergün bir işkence günü olarak başlıyor, bi küfürle açıyor gözlerini, bi kez ben de kaldı, içtik filan böle, sabah uyanırken, ben hâlâ pinekliyordum, o işe gidicek diye erken yattı falan, abi bi uyandı, işi de ekti o gün ama, öğlene kadar kendine gelemedi, güne başlayamıyor bir türlü, aslında gün bitsin de istemiyormuş artık, öyle sabit kalsın, bi vakitte, mesela imkanı olsa zamanı durduracak, insanları dünyanın dönüşünü, güneşi ayı, herşeyi, tanrıyı bile, kendi dışında herşeyi

nedenki abi, orayı anlamadım

kendi kendine durup, "of ülen çok yalnızım" demekle, sade bir şekilde, ama yine kendi kendine "sensizim" demek arasında dağlar kadar fark var moruk, o hesap bu işler.. kimse yalnız değildir dememle ne demek istediğimi anladın mı şimdi, en fazla tanrıyla konuşursun falan, kendi kendine ya da belki ha?

kendi kendime konuşmaktan sıkıldım abi ben, kendimi dinlemiyorum artık, duymuyorum yani dinlemiyorum derken, ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor gibi değil, sustuğumda iç sesim devreye girmiyor artık abi..

uzun zamandır düşünmüyorum oğlum ben de, sürekli bi koşuşturmacadayım  o fanzin senin bu kolaj benim, ordan oraya, dön baba dönelim, sürekli zihnimi meşgul edicek birşeyler bulmam lazım, kitap okumak filan değil ama, okumuyorum kitap, anlamıyorum da artık okuduğumu, yazdığımı bile anlamıyorum ben, sen anlıyor musun?

boşver abi dedi, sigara bulsana gene bana, para kaldı mı, bira noldu bizim, bitane daha vardı, eve nasıl gidicez biz? eve dönüş yolunu hatırlıyor musun?

yolu çoktan kaybettik oğlum dedim, ev çok uzakta kaldı artık, yıkmışlardır belki, içerde kimse oturmuyor diye, siktiret, gel bi sigara bulalım..

18.06.2012 – 03:30

14 Haziran 2012

kukuleta..

kukuleta..

ardından bir sigara yaktım. ardından, bir sigara daha.  ve hemen ardından. böylece devam etti. ne kadar bilmiyorum. sigara üstüne sigara. hemen hemen aralıksız diyebileceğimiz bir hızda. peş peşe. ardından. yani, sigaranın ardından sigara derken, aynı zamanda, ilk sigarada, bir şeyin ardındandı.

ardından sigara yaktım. belki de, verilmiş bir sözü bozmak, sözünde durmamış olmak, söylenilmiş olan yalanlardan, inanılmış olan yalanlardan, inandırılmış olan yalanlardan, intikam almak içindi.

ciğerlerine yazık ediyorsun dedi, seçil. az önce dedi bunu. bikaç saat kadar önce. ben size anlatmaya başlamadan önce, o günü ve o geceyi, ve onun öncesini, ve sonrasını, anlatmaya, başlamadan, bi kaç saat önce. geldi. pencereyi çaldı. yerinden söktü camı. alıp götürdü. geliyorum diyerek.. ve beş ya da oniki salise içinde, tekrar belirdi. bu kez odanın içinde.

naptın sen dedim. bu soruda zaman eksik diye verdi karşılığı. neyin zamanı anlamadım dedim. soruda zaman eksik dedi, ben de anlamadım, ve daha bir kaç şey daha.. ne zaman naptım, neyi naptım, belirsiz ifadelerden hazetmem bilirsin, biraz gerizekalıyımdır ben.

böyle bir durumda, genellikle, karşı tarafın sözü, estrafurullah olurdu, ama benim, hiçbir zaman, nezaketen dahi olsa, uydurulmuş laflarla, işim olmadı galiba. boşver dedim, hepimiz zaman zaman gerizekalı olmak zorundayız, başka türlü, kaldıramazdık, onca yükü. camıma naptın?

senin cama ihtiyacın yok dedi, dışardan gelen sesleri, zaten duyamayacak kadar sağırsın, ve dışarıdan kimsenin de odana bakıyor olma ihtimalinden rahatsızlık duymayacak kadar körsün, napıcaksın cam ve perdeyi..

peki ya soğuk dedim, soğuk hava dalgasının oluşturduğu etkenler?

onu da geç diye karşılık verdi, sen üşüyor olma halinden hoşlanırsın.

peki dedim, sen bilirsin. neden burdasın?

bunu biliyorsun dedi, zaman zaman çağırıyorsun bizi, özlem öldü, tuncay öldü, refik kayboldu, geriye bıraka bıraka en işe yaramaz  heteronym kaldı. ben.

özlem ölmemiş dedim ona, abisi yalan söylemiş.

ha ha ha şeklinde güldü, gülmedi, dalga geçerçesine yapmacık bir gülüş koydu ortaya, kendini kandırma oğlum dedi, sen de en az benim kadar iyi biliyorsun ki, yaşadığın gerçekliği ortadan kaldırabilmek için, oyun oynuyorsun kendi kafanın içinde, siktiret özlem'i, başka bir isim de başka bir şey olur ya da, onu da siktiret, beni de, herşeyi, gördüğün tüm yanılsamaları veya gözardı etmekten yorulduğun gerçekliği, siktiret! açık ve net, kelime bu: sik.tir.et!

si ile başlayan bir kelime duyunca sigara içme isteği duyuyorum dedim

yak o zaman bitane dedi

elimdeki yanıyor zaten

bitane daha yak, biri bitmeden diğerini ateşle, on parmağında on sigara olsun, buna ne dersin? on parmağında on marifet gibi ha?

sekiz parmak arası boşluğunda sekiz zehir dedim, bu daha iyi değil mi?

neyi değiştirir?

bu soruda bi çok şey eksik diye karşılık verdim, anlamadım.

bok anlamadın dedi, domuz gibi biliyorsun neyden bahsettiğimi

onu ilk kez bu kadar sert görüyordum, yo hayır, onu geçmişte bir çok kez, sert, öfkeli, kendinden emin bir öfke halinde, yalın, dolaysız ve yalpalamadan konuşur şekillerde görmüştüm, ama konuştuğu kişi, bu koşullarda, daima refikti, ve ilk kez, bana karşı, bu kadar öfke dolu, ve acımasızlık içeren gözlerle bakıyordu. o gözler bana aitti, ona değil. kendi gözlerimden kendime bakıyor, az önce bakkaldan aldığım, yani az önce derken, yine bir kaç saat öncesi demek istiyorum, salise diye geçtiğim zaman dilimi de, size göre saat olabilir, ve sadece gerçeklik değil, zamansal anlamda da, algımı yitirdiğim için, günler ve haftaları, farklı alanlarda değerlendiriyorum.. aynı zamanda, benim birkaç yıl önce dediğim şeye, siz gayet pek tabii, iki saat sonra olacak birşeymiş ya da hiç olmamış veya olmayacak birşeymiş gibi düşünebilirsiniz, anlatırken, anlamlandırırken, demek istiyorum.

sürekli olarak, "yani, demek istediğim" deme ihtiyacı hissediyorsanız, ve bununla bağlayarak anlatmak istediğinizi tekrar açıklıyorsanız, ve tekrar, sonrasında, "aslında şöyle dersek" diyerek, tekrar, siz anlaşılamamak noktasında, derin bir kaygı içersindesinizdir, demektir bu. anlatabiliyor muyum?

ben, bunu çok sık kullanırım bu arada, "anlatabiliyor muyum?", "anlıyorsun ya?", "anlatabildim mi?". ve gelen cevap, hayır ise, ki genellikle "hayırdır", es geçiyorum, "boşver" gibi, "neyse siktiret" gibi. çünkü biliyorumki, zihnimdeki fotoğrafı, hangi açıdan çekersem çekeyim, var olan akış, gayet net aksayacak, aksanıma. ilk izleyişinde anlamadığın için, tekrar izleme ihtiyacı hissedeceğin, ve bu şekilde farklı keşiflerle, zihnini doyurabileceğin, boktan bir film değil bu. işte tam da bu yüzden moruk, eğer anlamıyorsan, kendini zorlama, zihnine kapalı olabilir, içinde bulunduğun koridorumun, tüm odaları. göremezsin, görmek istemediğin için değil, ben görmeni istemediğim için. devam edelim.

seçil geldi. pencereyi çaldı, söktü. gitti. tekrar geldi. bana, bir konferans, ardından bir zılgıt çekip, sonra koltuğa oturdu.

anlat..

ben de anlatmaya başladım sonra. odada kendi kendine konuşan, ya da sarıldığı yastığa, uyuması için, yastığın büründürüldüğü karakterin uyuması için, masal anlatan, anlatırken uyuyakalan, bir adam düşünün. mesele gayet basit, öyle değil mi? do you understand me?


ardından bir sigara yaktım işte, senin ardından, hemen o gece, senin eve sabahın köründe geldiğin, ve geldiğin evde benim olmadığım, hiç olmadığım, ve hiç bir zaman senin de olmadığın kendi evimde, bir sigara yaktım. hayır işte değildim. hayır evde de değildim. cehennemin dibindeydim. bu ne demek biliyor musun? cehennemin dibi?

bırak şimdi oğlum dedi seçil, seni duymaz, duymuyor, duymayacak, benimle konuşur musun?

bu sırada ellerini kollarını gözlerime, göz izama, baktığım kör noktaya, denk getirmek için çaba sarferek sallarken, "heey sana diyorum" diyordu. bağırıyordu gerçekten ve onu bi tek ben duyabiliyordum, anlayabiliyor musunuz? şöyle anlatayım: ah! kendimle çelişkiye düştüm. anlatıyorum. evin içindeki hiç kimsenin, kendisini öldürseniz, ve bu esnada imdat diye, avazının çıktığı kadar ve sesi kısılana kadar, bağırmasına izin verecek olsanız dahi, sizin dışınızda hiç kimsenin, çığlıklarını duyamayacak olması. çünkü, o andan, bir kaç an öncesinde, ben, eczaneye gidip geldim. hepsi bu. kadın vardı bitane, orada, tezgahın arkasında, ona bana içersinde iyi bir miktarda bir takım şeyler bulunan, bazı ufak haplar satıp satamayacağını sordum. bu şekilde değil ama. ona, hangi hastalığa iyi geldiğini bile söyleyebileceğim kadar, iyi bildiğim, bir hapın, adını ve soyadını söyleyerek, bir kutu istedim. hepsi bu. reçetesiz. aynı novalgin gibi, ya da panalgin. ya da aspirin. ya da başka sikriboktan bir şey gibi. ve bence, yani bana kalırsa, bu arada hiçbirşey bana kalmaz, kalsaydı kararsız kalıp size zaman kaybettirmez, hemen ne yapmanız gerektiğini söylerdim, net olarak ve duraksamadan, ama karar anında daima görmezden gelindiği halde tüm kararlardan en çok etkilenen bir karakter olarak, genellikle hiçbirşey bana kalmaz. bana kalsa,  ne diyordum amına koyayım? diyeceğim şeyi unuttum. herneyse.. seçil?

anlat!

sert, tavizsiz, ve aynen tipik bir sorgu memuru kıvamında, konuşuyordu. anlatmazsan ölüceksin der gibiydi ama, bunu da "seni öldürürüm" şeklinde bir tehditle yanıstmıyordu, bu, daha çok, nefes alıp vermekle ilgiliydi: nefes vermezsen ölürsün, anlatmazsan ölürsün, aynı şey.

aşırı şekilde yemek yiyip, sürekli olarak da kusan biri, kilo almaz. bunun gibi: anlat yoksa, ruhuna karışıp seni zehirleyebilir. kus yoksa, sindirip kanına karıştırıcaksın o maddeyi.

'susayım yoksa ölürüm'e zorlarlar oysa bizi, daima. ve burada ki, "ölürüm" de, az önceki "ölürsün"den tamamen tümleşik yapıda tersi bir anlama sahip. anlamıyorsanız, anlamsız kalsın. herşeyi anlamlandırmak zorunda değiliz ve aslına bakarsanız, "beni kimse anlamıyor" diyen insan, öznelde, kendini anlamıyordur. anlatamıyor demiyorum, anlamıyordur. ve kendini anlayamayan insanlardan, uzak durmaya çalıştığımı, anlatabilmek için, net olmayan insanlardan, kuracağı bir cümle için otuz sefer düşünen insanlardan, çekimser insanlardan, kararsız insanlardan, müşkülpesent insanlardan, hazetmediğimi, edemediğimi, ve yeni biriyle tanıştırılmanın bana o kadar da ilgi çekici gelmediğini, izah etmek için, kurduğum kırk farklı denklemde de, 'bilinilmek istemeyen' olarak anılan, x, gene karşıma çıkardı. y eşittir x ise.. ve birbirlerine çarpılmalarının sonucu da, x ve y'ye eşit değerdeyse, yani bir bütünlük varsa aralarında, bunları birbirinden çıkarıp sıfırlanmaya ya da toplayarak ayrılık yaratmaya, zorlamanın, gereği yok diye düşünüyorum. ama mutlaka, o x eşittir y denklemindeki, x'in iki yanında bulunan mutlak değer çizgilerini, görmezden geliyorum. ve yıkılan duvarlar sonrasında, toplamlar da, çıkarımlar da, çarpımlar da, çarpılmalar da, bölünmeler de, mutasyona uğrayarak,  beni irrasyonel anılara, geri götürüyor..

birinin karışık şekilde konuşuyor olması, kafasının karışık olduğu anlamına gelebilir mi dedi seçil. hayır, bunu ona ben söylettim, ve ekledim ardından:

kafamın karışık olduğu falan yok güzelim, ayrıca kafası karışık insanlardan da hazetmiyorum. birşey yapıyorsan, yapmışsındır, yapmadan önce tasarlanan ve her türlü "neden yaptım" sorusunu kapsayacak olan o kılıflar, yapılanı görmezden gelmemizi, veya es geçmemizi sağlamaz. en azından benim için, bu böyledir. olası, gerçekleşme ihtimali olan, her türlü hamleyi, gerçekleştirmeyi düşlediğin anda, olay bitmiştir. sonrasında, buna engel olan, her türlü "ama" itkisi, karşılıklı güveni zamanla zehirleyecek olan, maddeyi, solumanıza neden olur. birinin sana güvenmesi için, senin kendine güvenmen gerekir. ve bu bile, kendine güvenmeyen birinin, sana güvenmesi için, önkoşul olmaktan çıkabilir, çünkü günün birinde, zayıf düşerek, teslim olarak, gerçekleştirebilme ihtimali olduğunu bildiği her türlü hamleye karşılık, şimdilik kendisini frenleyebildiği düşüncesi, ona, "günün birinde..." şüphesine bağıl şekilde bir savunma mekanizması armağan eder. daha fazla devam edemicem buna. geçelim. yumuşatalım.

bi sigara daha yaksana dedi seçil, elindeki ölü.

tamam dedim, öyle yaparım. sen napıyorsun?

görüyorsun naptığımı, ister misin?

kaşığla çakmağı uzattı bana, sanki başka bir çıkış kapısı kalmamış gibi bakıyordu yüzüme, "özlem öldü, tuncay öldü, refik de kayıp, tamam mı? anladın mı? ve sen de tartarus'dan kaçmaya bile yeltenmiyorsun..

ama biliyorsun dedim ona, eurydice...

sikmişim eurydice'i dedi. onlar başaramadı tamam mı.. onbin yıl önceydi o. bitti gitti. gerçekliğinden bile insanların artık şüphe ettiği zamanlar üzerine, kurgulanmış, binlerce olasılık.. şuan.biz.burdayız. ya bir tünel kaz, ya da tüm kolanları havaya uçur, içerdeyken. kirişler onarılamayacak durumda zaten, bir üst kata, yeni bir kat, çıkamazsın, taşımaz seni, aşağıda olup bitenler.

aynı fikirde olduğumu söyledim ona.

aynı fikirde falan değilsin dedi, amcık gibi konuşmayı bırak, sen burda oturmuş, sigara üstüne sigara yakıyor, uyuşturucuya dönmenin eşiğinde, hergün alkol alıp, bekliyorsun.. hala beklediğine inanamıyorum.. garip kuramlarını, kimsenin anlamak için çaba sarfetmeyeği, saçma matematik argümanlarınla besliyorsun. biri sana, "beni kimse anlamıyor" dediğinde, itici buluyorsun, ama senin durumun daha vahim bana kalırsa, çünkü sen kendin dışında kimseyi anlamıyorsun. ve kendini onaylıyor olman, onandığın anlamına gelmiyor, hatta tam tersine, onaylamadığın herşey, çoktan onanmış, onere edilmiş, onarılmış, paketlenmiş, ve kullanıma hazır formatta, servise sunulmuş, satılıyor herkese..

yalnız değilim dedim ona, yanlıyım ben. yanılım. yalınım. bu kez ben de, sert bir ifadeye bürünmüştüm. kendimden yanayım!

bana kalırsa yana yatıyorsun artık, batmana az kaldı, hu huu, gemi devriliyor..

uyuz oluyordum gerçekten, ama karşı koyamıyordum iğnelemelerine, haklılık payı da olabileceği için değil, beni kurtarmaya çalışmadığı, aksine, tamamen dibe iticek şekilde, karanlığı yaktığı için..

umrumda bile değil dedim ona, burda bu şekilde ölmeye razıyım

ama ölmüyorsun canım dedi, tatlı bir sırıtışla birlikte, yaşama ihtimalin de kalmadı, yaşam destek cihazını fişten çekmemi ister misin?

bununla ne kast ettiğini biliyordum. haklıydı, domuz gibi anlıyordum onu, ve kendimi bile anlamazdan gelmekten başka, yapabileceğim bir şey kalmamıştı, bu odadan çıkmak ya da zemini çökertmemek için. yere sağlam basmamak adına, özen gösteriyordum adeta, çünkü aksi durumda, altımdaki boşluğun farkına varıcak ve yere kapaklanıcaktım.

cambaz ipinde dengede durmaya çalışıyorsun ama ben ip falan göremiyorum ortada, nabeeer? dedi.

üff hatırlatıp durma şunu dedim, biliyorum ben kendimi.. bira alıp geleyim dolaptan, ister misin?

yedinci biran.

birşeyleri sayıp durma olur mu? sigarayı, birayı, saati, günleri, yaşı, parayı, yolumdan geçen karıncaları, sayıp durmaktan vazgeç..

ben hatırlatıyorum sadece, unutma diye yani, şu ipi boynuna dolayalım mı?

tavan taşımaz beni.

yere çakılırsın, zemin de çürük hem, biliyorsun. bir alt katta, aradığın. yukardakiler taşınmış..

en tepedekini sikeyim.

kim o? başbakan mı?

tanrı

başın belaya girebilir

tanrının görmezden geldiği insanları, ona inananlar ciddiye almaz..

dürülülü.. mantık hatası! onlar kendileri dışında hiçbirşeye inanmıyorlar yavrum..

onlar, bu hikayede, bizi kabil, kendilerini de habil sanıyorlar. oysa onlar onan, bizde er'iz. tanrı her iki gruptan da nefret ediyor dedim.

konuyu değiştirme dedi, anlat, dinliyorum.

"ardından bir sigara yaktım işte" dedim ona.  hepsi bu.

toprak'a noldu?

hiç doğmadı o. hayal kurduk sadece.

hayal kurmakla hayat kurmak arasında kalın bir çizgi vardır, çocuk değilsin

biliyorum dedim ona, siktiret, uyuyalım mı artık?

bi sigara daha içmiycekmisin?

bitti

yoksa uyumazdın.

uyumuyorum ben, yatıyorum öyle, ölü gibi.

e öl o zaman işte, uyanmazsın bir daha..

üstkattan birilerinin düşmesini bekliyorum ben.

ben de, bir alt katı denemelisin diyorum..

birinci kattayım yahu, ne altı..

toprak?

yuh artık seçil, kendi başına intihar edemiyorsun diye, yanına arkadaş arıyorsun resmen, uyuyalım mı?

ölelim! çantasından bir paket sigara çıkardı, bunu söylerken. ve paketi açarken, gülümsüyordu, kapalı paket, jeletini açtı, kutuyu açtı, ve "ta tam" dedi, "süpriz".

içi boştu paketin. "anladın mı" dedi, herşey bu noktada kitli, senin umrunda değil mavran da böyle birşey işte, işine gelmeyince, uyucam ben deyip, susuyorsun. ama tek yaptığın, karanlıkta, sırt üstü uzanıp, tavanı dikizlemek.

kes artık dedim ona, oyun oynama benle, olur mu?  birileri takmış, "ben de emir kuluyum abi" lafına, herkes emir kulu anasını satayım, herkes masum, herkes yapmak zorunda kaldığı şeyleri itiraf edip af dilenme peşinde. biri de çıkıp, zorunluluk dediğiniz boklar, tercih edilebilir daha zor bir şeye götünüz yemediği için, seçtiğiniz bir şık sadece, diyemiyor. ışık görmüyorum ben, hiçbir şey de hiç bir şekilde; o yüzden sigarayı fener yaptım, yolumu aydınlatsın diye değil üstelik, gözümü karartıyor sadece, ki gözüme tuttuğunuz fenerin etkisini hiçe sayabileyim.

"büyük konuşma" dedi bana

sikmişim tevazuyu dedim. ben haklıyım tamam mı? daldan dala atlayan maymunların ağaçlarından biri olmayı ret etmeye de devam edeceğim, bir üst kata çıkmıyorum, bir alt kata itilmiyorum, hiç kimsenin de hiçbir yere itildiği, sürüklendiği, yol aldığı veya yapmak zorunda olduğu hiçbir şey yok.. kılıfların içine girip, çalacak zurnaya değil çalan kişiye göre, delikten çıkan yılanı oynamaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. önem verdiğimiz hiçbir şey yok, kendimiz dışında. ve bu yüzden iş yerinde, kullandığım vantilatörü, biri istedi ve isteyen kişi hatun diye, "oğlum hatuna yamanma" diyorlar, "ne veriyorsun salak mısın" diyorlar, ve ben hatuna onu verirken, birer saat dönüşümlü kullanak diyorum, çünkü o da sıcaktan bunalmış, ve hepimizin zorunda bırakıldığı tek şey çalışmak belkide çünkü toplu ve eşlenik düzeyde bir isyanı sürdürebilecek bağıl fonksiyonları mekanize edicek frekanslarımız sansürleniyor. ve bir vantilatörü bile paylaşmaktan uzak olan bencil kimyamız nedeniyle, kendi kazdığımız çukura gömülüp duruyoruz sürekli..

"hatuna noldu" dedi, söylediğim şeylerin hepsini heba edercesine

"bilmiyorum seçil" dedim, ardından bi' sigara yaktığımı söylemiştim

"sen her şeyin ardından bir sigara yakıyorsun zaten canım"

öncesinden de yakıyorum, kendimi sağlama alıyorum, sigara dumanından mütevellit sisim içinde kamufle ediyorum kendimi. anladın mı baağyan?

gülüyordu, gülüyordum. alıngan değildik. hiçbir konuda hiçbir şekilde hiçbirşeye.. kimsenin bize aldırış etmiyor oluşu, kendimize aldırmamıza yol açmıştı, ve seçil'in bana, oniki sene önce, bir takı tezgahında söylediği, şey geldi aklıma, kendinden vazgeçtiğin anda, sistemin olursun, ve dahası kendin dışında hiçbirşeyi önemsemediğin zaman da sisteme uygun açıklar bulursun, ihanetlerini, açıklayabilmek için, bir vicdan rahatlatması değildir bu, iyi görünme çabasından öteye geçen hiçbirşey değildir. ve herkes yeterince iyi görünmeye, iyileşmeye, birşeyleri de iyileştirmeye çabalar. oysa, birşeylerin, iyiye veya kötüye gittiği yanılgısını, herşeyin yerinde saydığı ve bundan hoşnut oldukları gerçeğini örtbas etmek için dizerler önümüze..

hatun noldu diye sordu tekrar seçil..

bi sigara içelim dedim ben de..

sigara bitti dedi..

küllahtan sigara yapalım mı dedim

kukuleta yapalım dedi. hala beni hayatta tutmaya çalıştığını biliyordum. hepsi bu.. sonra pencereyi yerine takıp, sıkıcı kapadı.. gitti. gelir gene..


14.06.2012 – 01:35
x

10 Haziran 2012

impermeabl

impermeabl

ekim ayıydı. oturuyorduk özlem'le. bir kaç sene önce. on küsur filan. tam olarak oniki sene önce. onun evinde, yere bağdaç kurmuş, biliyorum evet bağdaş diye yazılıyor, bağlaç ya da. hangi kelimeyle ne demek istendiğine göre değişir yanlış yazdığım herbişeyi nasıl düzeltme nezaketini göstereceğiniz, yanlış yazdığımı düşündüğü her şeyi, düzeltme nezaketini gösteren insanlar, yanlış yaptığım her şeyi, "bak o öle değil böyle diyen", bana yeni bir şeyler öğretme hevesinden çok, şu anki gidişatımın yanlış olduğu kanısı ile, bir şeylerimi düzeltme kaygısı, sadece yardımcı olmak adına ama, yani bir iyi niyetle, edinilen tavsiyeler, yok hayır edilen demek istemedim, edinilen dedim, bir şeyi yanlış yazarsam size haber veririm, düzeltiriz hep beraber, olmaz mı? mesela çevreyi koruma adına, sokağa çöp atmayız, ama ben çöpçülere iş çıkmasın diye atmam o çöpü, çevreyi korumam yani, anlayabiliyor musunuz? hayvanları koruyabilirim, ama çevreyi korumam, çimlere basabilirim rahatlıkla mesela, doğayı koruma adına yapmanız gereken şey çimlere basmamak değildir çünkü, çünkü doğa, sonuna bir L harfi konursa, anlamını taşıyabilir, yapay doğadan banane, apartmanların önlerindeki bahçelerden mesela, ormandan şehre nasıl geldik biz bilmiyorum, ne güzel ağaca işiyorduk, ağaca mı işiyorduk onu da bilmiyorum bak, boş bulduğumuz uygun bir yere diyelim, köpekler gibi yani, olabilir mi? bundan onbin sene öncesi için uygun mu örnek gösterdiğim davranış tarzı? yüzbin mi demeliyim? iyice uzaklaştık kendimizden, hatırlamadığımız zamanlarda demek daha doğru, hayvanlar gibi yaşıyorduk bizler de, bir varmış bir yokmuşla başlayalım bundan sonra, eski toplumlardan bahsederken, olur mu? daha inandırıcı olur böylesi. çünkü artık kimseye inandıramayız, bir zamanlar konuşan ve koşan ağaçların var olduğuna, ve insan denilen tür nedeni ile küstüklerine her şeye, öyle sabit stabil, bir şekilde, devam edip, evrimleşerek -sahi evrim var mı? insanın kendi türü içindeki toplumsal evrimleşmesi, bulgular arasında geçerli? ne diyordum? özlem’e dönücez, öncelikle parantezimi kapatmam lazım, bir okuyucum, okuyucu mu? yazıcı, tarayıcı gibi bir elektronik alet mi bu da? sikmişim okuyucuyu, üzerine alınma, şahşa değil o kavrama lafım, aynen sanatçı gibi, boktan bir hitap sözcüğü, okuyucu. ama başına sayın getirirsek, kendimizi daha bir tevazu adamı haline dönüştürebiliyoruz, öyle değil mi? ne diyordum diyorum? çok anlaşılmaz yazıyormuşum, -yaşıyormuşum?- biraz çeki düzen verilmesi gerekiyormuş, o kadar uzun cümleler kurmamalıymışım. -cümle kurmadığımı söylemiştim- bir şeyden bahsederken kesip başka bir şeye geçmemeliymişim, karışıyormuş her şey, sonra hiçbir şey anlatamıyormuşum, en azından başka bir konuya –komuta?- dönerken yeni bir paragrafa filan geçmeliymişim, falan filan, dikkate aldım seni silvia, ama paragraf değil parantezle örücem artık iç anlamsızlığımı, öyle de olur değil mi? olmazsa söyle, başka bir formül bulalım. ne diyordum? özlem’e dönücez, yani yazının içinde döneceğim, o günlere, gerçekte dönülebilecek hiçbir rotamız yok artık, dümen kıramam, dümenimi kırdım, dümen yapıyorum evet, ne diyordum diyorum? çevreyi korumuyorum ben, içine ediyorum, ama yere çöp atmam, ama içinde insanın olmadığı bir gökdelene –isme bak, gök delen- dinamit yerleştirmeyi çok isterdim, gerçi içinde insan olsa da farketmez, üçüncü dünya savaşı çıksaydı, sadece ölecek olan hayvanlara canım sıkılırdı. masum insanlar da mı ölücekti diyorsunuz? bana kendisinin masum olmadığını söyleyen bir insan gösterin, hayır kendi aramızdan değil, gökdelenin içinde de mi masum insanlar olucaktı? nassı yani? gökdelen de oturmayı tercih etmeselermiş arzu hanım. arzu da mı kim? bir okuyucum. aha gene kendimle çeliştim. du bi alt paragrafa geçeyim.

sorun ne moruk biliyor musun?  “ben de emir kuluyum” diyen herkesi öldürmemiz gerekiyor, üzerimize bir azrail kostümü giyerek hem de. ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? bunu masustan sorduğumu anlamıyor musun? bok gibi biliyorum ben anlatıp anlatamadığımı. zaten sıkıntı da o noktada başlıyor benim adıma. çünkü kimseye bir şey anlatabilmek, yani öğretmek gibi, bir kaygı taşımıyor olsan da, kendinden, yani doğru olanı yaptığından, yani kendi doğruluğundan, bok gibi emin olduğun için, kendinden emin olduğun için yani, ve bunu da, tavizsiz ve binlerce argümanla ortaya koyduğun için, tutup sonrasında, biri sana, masum insanlardan bahsediyor. afrikada açlıktan ölen çocuk masumdur, tamam mı abi? alsancaktaki hiltonun süitinde kalan herif, beton yığınlarına düşman bir herif yüzünden ölünce, masum olmaz. masumiyet, senin içinde bulunduğun konumla ve olayla ne kadar ilgin olduğuna göre şekillenmez yani, o olayın veya benzer başka şeylerin, geçmişte veya içinde bulunduğun yaşantı içinde, ne kadar karşısında durduğuna göre şekillenir. bana gelip eğer sen, işyerinde sigara içiyorum diye ben, yasak olduğu halde yasak olmaması gereken bir alanda, yani gerçekten dumanının kimseye bir zararının olmadığı ya da oradaki başka başka bin tane daha zararlı şeylerin yanında içerken,  senin gelip bana, üstelik sen de içiyorken sigara, sana hesap sorucaklar diye ben sigara içtiğim için, ve aramız bozulmasın diye sana verilen görevi yerine getirirken, yani aslında inanmadığın bir değere sahip çıkarken iş icabı veya üniformanla veya hangi boktan sebeple olursa olsun, bir görev verdiler diye sana para ya da herhangi bir sik karşılığında, bana gelip, “abi ben de emir kuluyum” dersen, senin de öldürülmen caizdir kıldığın namaz esnasında alnın secdedeyken dinine göre. çünkü “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” der peygamber. ve “ben de emir kuluyum” diyen herkesin tanrısıdır emirler. peygamberleri kimdir allah bilir. iyice çeliştik öyle değil mi arzu hanım? o zaman bi paragraf daha yapalım, sonra söz parantezi kapatıcaz. daha özlem var yazımız da. onla başladım onla bitiricem. daima öyle yaptım.

ne diyordum? yanlış yaptığım ve aslında şöyle yapsaydım, şu an bulunduğum noktadan çok daha iyi bir yerde olacağım savına, gülmekten katılma şansımdan başka bir şey gelmiyor elimden diyordum, çoğu zaman. en başında bunu söylemeye çalışmıştım ve o kısa giriş faslında saptığım tüm açmazları, aşağı doğru inerken yazı, geriye doğru giderek açıkladım sanırım. ve ne yaptığını, bir de tutup açıklayan adam rolüne düşürülmemin nedeni, ne yapmaya çalıştığım konusunda düşünülmesi. ben hiçbir şey yapmaya çalışmıyorum, yapacağımı yapıyorum ben, yapmaya çalışmıyorum, yaptım, hala yapıyorum. gene olsa gene yaparım değil, yapmaya devam ediyorum, gelişen süreç içerisinde, tavrımı değiştirmiyorum, dalga geçiyorum sadece değiştirir gibi yaparken de, en çok da kendimizle geçiyoruz dalgamızı, çünkü o kadar çok köşeye sıkıştırıldık ki, birden çok defa köşeye sıkıştırılmak ya da birden çok köşeye farklı zamanlarda sıkıştırılmak değil, bir köşeye aşırı şekilde bir basınç ile sıkıştırılmak, evet bakın o ifadede benim anlattığım şey bu iken, bir de böyle açıklayınca, tadı kaçıyormuş öyle değil mi? yaptırmayın bunu bana. yeterince açık her şey. o ifadenin, anlama açık üç hali de, meseleye uyabilecek vaziyette çünkü, “matruşka” değilim ben yani, daha çok “heat mermisi” gibiyim. özlem’e geçelim)

ekim ayıydı. oturuyorduk özlem'le. yere bağdaç kurmuş, laflıyorduk. bana, benimle tanışmadan önce başına gelen bir olaydan bahsetti. şöyle dedi bana, “biliyor musun, iyi ki varsın, güç veriyorsun bana”

“sen güçlü bi kızsın” dedim, “bana ihtiyacın yok”

“biliyorum, sana ihtiyacım yok, hayır var aslında ama, sen olmadan da yaşayabilirdim, biliyorsun, sensiz yaşayamam gibi şeyler diyemem sana, inandırıcı olmaz bu, ama benim için, hayatta ki her şeyden daha önemlisin, kendimden bile”

yeni tanışmıştık o zamanlar, ve ben sürekli onun evine giderdim, sabah, akşam, öğlen, gece, sürekli, onda sabahlar, ya da akşama kadar onda kalırdım, o odayı, evi, evin tüm duvarlarını, insan geçirmez bir madde ile kaplamayı düşlemiştik bir keresinde, ses geçirmez bir şeylerle de, ya da, impermeabl ile. bu nerden aklına geldi bilmiyordum ama, aynen böyle söyledi bana, o ne ya dedim, biyoloji dersinden aklımda kalan tek kelime dedi, çok sevmiştim. iki hücreli bir canlı gibi hissediyorum kendimi, seninle. hayır bak, bi armudun iki yarısı demek değil bu, sevmiyorum o geyiği, tamamen saçmalık, bu farklı bir şey, anlıyor musun?

o günden sonra bana, hiçbir konuda, bunu sormadı, anlıyor musun, anlatabildim mi, ya da bir sürü açıklamalar falan, bak o öyle değil şöyle deyip, elimden tutup, kullanmasını bilmediğim bir aleti nasıl kullanabileceğimi bile söylemedi, ya da karşıma, onun yaptığı ve nasıl yenileceğini bilmediğim bir şey gelince, getirince o, ben yanlış bir şey yapınca, bunu ima eder gibi bile bakmadı yüzüme, güldü belki bazen, ama gülüşü, komik geldiği içindi sadece, fazlasıyla salaktım ve bunun o da farkındaydı, fazlasıyla hem de, o kadar cahildim ki, toplum içinde nasıl davranılır zerre haberdar değildim, haberdar edilmemiştim demek istemiyorum, ailemi suçlayamam yetiştirilme tarzıma vurgu yaparak, sadece haberdar değildim, büyüklerin elimi öpülür bizden küçüklere nasıl davranılır ya da bir eve misafir gidince, nasıl bir nezaket kuralı işler, bilmiyordum, bunlar salaklık göstergesi de değildi bana göre ama, bakışlardan anlayabiliyordum neyi yanlış yaptığımı, bilmediğim şey doğrusunun ne olduğu idi, ilkokulda, hoca sınıfa girince, ayağa kalkmamıştım, bilmiyordum, gerçekten bilmiyordum, hâlâ, “olması gereken” diye adlandırılan, veya çoğunluğun uyum sağladığı için aykırı bir durumu yadırgadığı çoğu şeyi bilmiyorum, soğuk ve kaba görünürüm bu yüzden genellikle, ya da bir idiot, ve ne zaman bu, dışa vurulsa, o gün özlem’in bana söyledikleri geliyor aklıma: impermeabl.

“aslında ne var biliyor musun girdo”. adım bile ona aitti, herşeyimle ona aittim, 18 yaşındaydım, ve hayata devam edebilmek için, aldığım uyuşturucular sonrası, onu yaratmam kaçınılmazdı. bu durum, aynen, çocukların hayali bir arkadaş yaratmasına benziyordu. bilirsiniz. hayali dört arkadaş yaratmama neden oldu, amfetamin ve bazı adını anmak istemediğim şeyler. uyuşturucu maddeler veya maddeleri olan insanlar.

“aslında ne var biliyor musun girdo” bağdaş kurmuş oturuyorduk kendi halimizde, sonra kendi aramıza bağlaç kurduk. ardından “bazı insanların” dedi bana, “maddeleri vardır, yaşam maddeleri, kalıpları, ve onların bazılarını, onlardan daha güçlü olan bir takım insanlar kurmuşlardır, emir eridir onlar, ve olasılıklar dahilinde olabilecek en kolay yaşantıyı seçmişlerdir, bir meslek, bir iş, aile, bunları sürdürmek için gerekirse kendilerini değiştirler, her şeylerini satabilirler, işini kaybetmemek uğruna çocuğunu kesemez tamam ama, sesini kesebilir veya asla kuramayacağı cümlelerin profesyoneli kesilebilir”

ben pek konuşmazdım onunlayken, kısa şeyler belki, konuşmayı bilmiyordum, hâlâ bilmiyorum, hep aynı şeylerden bahsederdim mesela, ve o bana bi kere bile, “bunu daha önce anlattın” demedi, hep ben “aa dur daha önce anlatmıştım demi” deyip kestim hatırlayınca, o zaman da o, umarsamaz bir şekilde bunu, ama anlattığım şeyi değil tekrar anlatıyor oluşumu, “boşver” derdi, “her gün birbirinin aynı şekilde geçiyor, sabah uyan tezgah aç, akşam olunca eve gelip takı yap, sen en azından farklı sırada anlatıyorsun her seferinde aynı şeyleri, seninleyken güneş ikindi vaktinden öğlene doğru gidip, sonra birden ortadan kayboluyor, sonra batıdan doğup tekrar batıdan batıyor gibi hissediyorum ben. eğlenceli yani. siktiret.”

pek de eğlenceli değildim oysa, onu güldüren şey, esprilerim olmadı hiçbir zaman, espri nedir bilmezdim, bazen aldığımız bir yiyeceğin paketini açmak için mücadele verirken görüp beni, o halime kahkaha atardı daha çok, gelip de nasıl açıldığını göstermezdi ama, dalga geçtiği için değil, başkası gülseydi üzüleceğimi bildiği hal de üstelik, onun yaptığım herhangi bir şeye kahkaha atmasının anlamını bildiğimden rahat davranıyordu.

bir keresinde, durduk yere öle, kafamızın ayık olduğu ender zamanların birinde, yine yere bağdaç kurmuş otururken onun evinde, çünkü pek eşyamız yoktu, çünkü gerek yoktu, çünkü ev küçüktü, çünkü büyük eve gerek yoktu, aslında eve de gerek yoktu ama ormanda nasıl yaşanır bilmiyorduk, çok uzaklaşmıştık kendi doğamızdan yüzyıllar sonrasında ve olabildiğince az bir hayat ile yetiniyorduk biz ikimiz, onunla birlikte, ve bir gün, durdu

“bi daha minik etek giydiğini görmücem tamam mı” diye bağırdı bana, ama gerçekten bağırdı yani, çok sert bir tonda bağırdı, öfkeli iki göz ile baktı gözlerimin içine, “tamam mı” diye yineledi, şaşırdım ve afalladım ve

“ben etek bile giymem ki” dedim,

“ben etek giyerim ama mini etek giymem, kadın olan benim sonuçta ve toplumsal cinsiyet algımıza göre konuşursak eğer erkek olan da sen olduğuna göre”. bir kahkaha daha patlattı, ardından ben de gülmeye başladım.

“eğlendin mi” diye sordu, gülmemi durduramıyordum gerçekten onun yanında bazen, “ben etek bile giymem ki” deyişimi tekrar edip duruyordu sürekli, “çok komikti ya, bi daha desene, ay dur deme, ölücem yoksa, ben etek bile giymem ki”

açık birşeyler giyiyor olsaydı ses çıkarmayacağımı biliyordu veya açık giyinen hatunlar hakkında saçma şeyler düşünmediğimi, ama onun herhangi bir parçasını, göz bebeklerini bile başka bir gözün içine odaklamasını kaldıramayacağımı da biliyordu, ama o her zaman kendi yaptığı giysileri giyerdi ve hiçbir zaman da, şunu giysem kızar mısın diye sormadı bana, herhangi bir şey yaparken asla danışmadı bana, ufak tefek kararsız kaldığı şeyler ve bana danışmak istediği durumlar dışında, hiçbir zaman, şunu şöyle yapsam ne dersin diye sormadı ve doğru olanın bu olduğunu her ikimiz de biliyorduk ve hiçbir hareketi bana batmadığı için istiyordu, o odayı üzerimize kapatmayı, beni eve attığı yetmiyormuş gibi. beni eve atmıştı evet, ama hiçbir zaman üzerime çıkmaya çalışmadı ya da üzerine çıkmam için bir harekette bulunmadı, hiç sevişmedik onunla, sevişebilirdik belki ama daha önemli meseleler yüzünden akıl edemedik galiba. geleceği bekliyorduk. ve gelicektik. tutkulu bir şekilde sevişebilmenin zamanlarına.

ekim ayıydı. oturuyorduk özlem'le. yere bağdaç kurmuş, laflıyorduk. bana, benimle tanışmadan önce başına gelen bir olaydan bahsetti.

“bi keresinde. iki sene önce falan. şu sol kolumdaki kesiklerin birini daha yaparken, babam odaya daldı. öyle pat diye daldı ama odaya. kapıyı sertçe açıp, girdi. telaşlı bir şekilde. kolum kanıyordu. çarşaf kan olmuştu. ağlıyordum ben. ama bilirsin göz yaşlarım çok akmıyor öle, hafif, silik bir şekilde, ağlarken, ama çok içten böle, kendi halimde, balkona çıkıp odamdaki, çünkü evin diğer cephesindeki balkona çıkan tek kapı benim odamdaydı, her neyse, aşağıdaki bir adama, işle ilgili bir şeyler anlattı, arabayla gelen adama, sahibi olduğu şirketten gelen adama, sonra çıktı gitti öyle.”

kötü dedim. ama sen bunun arkasına sığınmıyorsun, başına gelen olumsuzlukların arkasına yani. bu iyi bir şey

herkesin başına gelen şeyler ya. abartmaya gerek yok, bunu anlattım çünkü, hani derler ya bazı olaylarda, bu bütünün küçük bir parçası diye. aslında bütünün küçük bir parçası diye bir şey yok, benim babam, ya da amerika’da para için askere yazılıp oraya buraya giden adam, ya da evine gelince ilk işi bahçesini sulamak olup da çalıştığı işyeri bir kağıt fabrikası olan adam, ya da eğitim sisteminin değişmesini isteyen ama okulu bitirmek için yerine getirmek zorunda olduğu her şeyi harfiyen yerine getiren öğrenci, bunların hepsi bir bütün aslında, parçalar yok. hepsi bütün anladın mı? sonra bana soruyor geçen, şu kız, adı neydi onun

hatırlamıyorum, hangisi

hani amerikadan arkadaşım olan, arkadaşım mı o da meçhul gerçi, tatile gelince uğramıştı ya,

hatırlamıyorum

neyse. o dedi ki, baban sana para gönderiyor durmadan, sen o yüzden böylesin, nasılım dedim, takı yapıp tezgah açıyorsun, sağlamdasın nasıl olsa, oyun oynuyorsun, eğlenceli de mi dedi, sustum öyle ben de, açıklama yapma ihtiyacı bile hissetmedim, hoş sana da açıklama yapma ihtiyacı hissetmiyorum hiç ama, sen anlıyorsun diye bu, anladığını bildiğim için, anlamadığın zaman anlamış gibi yapmayacağını ya da, ona ise anlatsam da anlamayacağı için sustum, susmak iyi bir şey mi sence, herkese ve her şeye karşı susunca, kendinle daha çok konuşuyorsun, yiyip bitiriyorsun kendini, senden önce öyleydi yani, işte o yüzden güç veriyorsun bana demiştim demin, birinin anlıyor olması insana güç vermeyebilir, o insan kendinden emin değilse, onaylanma ihtiyacını gidermekten başka bir halta yaramaz o durum. şimdi de seni yiyip bitiriyorum işte, durmadan. hadi kalk, geç kaldık, çalışmaya.

bankada milyarları vardı, bi kez bile elini atmadı onlara, hiçbir zaman elini atmadı, babası para gönderip durdu, o hiç çekmedi, birikir diye düşünmedi bile, bir kez olsun, dokunmadı hiç, sadece bir keresinde, o intihar ettiğinde, ve sonrasında oluşan ek bir başka şeyin tedavisi için hastaneye ödemem gereken bir para lazım olunca, borç buldum, ödeyemeyeceğim kadar çok hem de, ve o gün sadece, gereken kadarını alıp, daha sonra bankaya geri yatıracağına dair kendi kendine binbir tane söz vererek, çekti. ben çekmemesi için binbir tane ikna yolu denerken. borcumuzu ödedik. kendi kendimize borçlandık. kendi ruhumuza. ve ilk kez o gün kavga ettik onunla, fena tartıştık, çekmiyceksin ben öderim borcumuzu deyip durdum sürekli,

“hayır çekicem sonra geri yatırcam ben. bu şekilde yaşayacaksak beraber intihar edelim daha iyi.” dedi, dedi ve ardından sustum ben, haklıydı çünkü, ve istediğin gibi yaşayamıyorsan, ve emir eri olmak zorunda olduğunu düşünüyorsan, ya da içine sinmeyen işlemleri yapman gereken bir işin varsa, ve mücadele etme gücüm yok diyorsan, senin o gücü hiçbir zaman bulamadığını söylemek isterim sana, çocukluğundan beri bunun üzerine kafan yorman gerekirdi senin, hayır şu an özlem’le konuşmuyorum, hayır kendimle de konuşmuyorum, doğrudan seninle konuşuyorum, sizlerle, istesem daha iyi bir konumda olabileceğim yönünde edinilen tavsiyecilerle, okulu bitirseydin böyle olmazdı, şu noktayı virgül yaparsak böyle olmaz, o adamla samimi olursan sana yardım eder, peki ya sonra angelica?

işyerinde çalışan seksen kişiyi, aynı anda işten çıkardıkları için, bir ton borca rağmen, pat diye işi bıraktığın zaman, tereddüt bile etmeden bu konuda, tekrar konuşalım, bir parçası olduğun ve bir gün gerçekleşeceğine inandığın devrim hareketi hakkında. ben kendi içimde bile evrimleşmedim son otuz senedir, hayatta kalmak için. ama kaldım. ve kalacağımdan da şüphen olmasın. batmamak için, yüzme öğrenip, sonra yorulunca yılana sarıldıysan, bu senin sorunun.


19.06.2012 – 04:00

3 Haziran 2012

ě-җΐľ-ə (geriye dönüşler, çıkış yazısı)

ě-җΐľ-ə

bugüne kadar, çıkardığım hemen hemen her fanzine, bir giriş yazısı yazdım. şimdi de, ilk kez, bir çıkış yazısı yazıyorum, nerden çıktıysa bu da.

kitabı, karışık olarak değil de, ilk sayfadan başlayarak sırayla okuduysanız, (ki tavsiye ederim- e şimdi mi söylenir bu- çoğu insan sona bi bakar ilk diye burda söylüyorum- ya da kitabın adına yakışsın diye bir geriye dönüş yapın istiyorum-) ne diyordum?

eğer sırayla okuduysanız, her şeyin birbiri ile ilintili olduğunu anlamışsınızdır. ve aslında, çıkardığım tüm fanzinleri, 10 yılı aşkın süredir, sırasıyla takıp ediyorsanız, yine herşeyin birbiri ile ilintili olduğunu anlıyorsunuzdur. hatta daha da genişletecek olursak, dünyayı, ilk var olduğu günden bugüne, sırasıyla takip etme imkanımız olsaydı, elbette yine her şeyin birbiri ile ilintili olduğunu farkedicektik .

sözü şuraya getireceğim aslında: evet pdf karşıtıyım, adobe ile bir sorunum yok, aslında sadece pdf değil, "gelişim ve ilerleme" adlı safsataya da karşıyım. üzerime eskimedikçe yeni bir pantolon sweet ot bok almayan, kullanılamaz hale gelmedikçe asla teknolojik hiçbir şeyini yeni modeli ile değiştirmeyen, (telefonum on yıllık falan), televizyonla arasında iki odalık bir mesefesi olan, ve o televizyonun bulunduğu odada, nerdeyse hiç oturmayan, çünkü sesinden bile rahatsız olan, ve popüler kültürün veya medyanın, veya hükümetin, önümüze sunduğu, gündem, kültür, söylem, moda, vb. hiçbir şeyden haberi olmayan, kısacası, genel manasıyla; ot gibi yaşayıp giden biriyim.

bu hiçbir şeyin farkında olmadığım anlamına gelmiyor elbette. ama eminim, örneğin şu an gündem o olduğu için söylüyorum; mesela kürtaj konusunda, bu kadar çok, internette sokakta orda burda, karşıt çığırtkanlık yapan insanların büyük bir çoğunluğu, laf kalabalığından başka hiçbir şey yapmıyorlar. ve ben, örneğin twitter de, "her kadın en az üç çocuk öldürsün" diye bir şey yazmış olsaydım, ki yazıcaktım, vazgeçtim, vazgeçtim çünkü, bunu söylediğimde, kü rtajı cinayet olarak nitelediğim yönündeki bir anlamaya açık olan kısmından anlaşılacaktı. fanzinlerin pdf olmamasını isteyişim de benzer yanlış anlayışlara kurban gidiyor, ya da işte, 20 tl'ye 16 fanzin paketi yapışım, "aa fanzin parayla satılır mı" düşüncesine gebe bırakılıyor.

bu yorumu yapan kaplanlar acaba fotokopi parası için, otobüse binmek yerine yürümüşler mi sormak isterdim ama, onu sorunca da, sorun çıkıyor anasını satayım. sonra siteye iki  tane kafenin reklamını alıyorsun, -aa siteye reklam almış- oluyor, evet beleşe yiyip içiyom o mekanlarda bu sayede!

söylemeye çalıştığım şey şu aslında, dört sene üniversitede sınıfta kaldım, ve her sene, yeni gelen tiplerle daha zor iletişim kurmaya başladım. yani daha zor anlaşabilmeye. aynı fikirde olmaktan bahsetmiyorum anlaşmak derken, konuşurken ne söylediğini anlamak, dinlemek, dinlenilmek. bu durum, aslında üniversitellede sınırlı değilmiş. burada kuşak farkından da bahsetmiyorum. dünya hızla dönüyor, değişiyor. farklılaşıyor mu bunu bilmiyorum ama, giderek daha da kötüye gittiğinden eminim. ve hiçbir şey iyi yönde değişmicek. bu yüzden en azından bazı şeylerin kendi içinde stabil kalmasına çalışıyorum ben sadece. ve bu bakış açım, evet aynen khaine'in dediği gibi: "buradaki 'pdf karşıtı' tutumumuz. mısırlıların papirüsü bulmasıyla sümerlilerin 'yazı dediğin taşa yazılır' demesine benzememekte."

primitivistim. ama gidelim ormanda yaşayalım, avcı-toplayıcı olalım demiyorum, diyemem de zaten, bu saatten sonra zor, çok geç oldu. ama en azından, endüstrileşmeye karşı bir tavır olarak doğan d.i.y felsefesine sonuna kadar bağlı kalmaya çalşıyorum ki; d.i.y sadece hiçbir destek kuvveti olmadan kendi albümünü şuyunu buyunu yapmak demek değildir. aynı zamanda kendi tsortunu, çantanı, belki kendi fasulyeni… hatta bozulan şeyleri çöpe atmaktansa tamir etmek ya da başka bir şekilde kullanmak demektir. bozuk sobayı odada masa yaptım mesela. uzun uzun yıllar, masam ve kütüphanem de yoktu mesela. almadım, koliler ihtiyacımı karşılıyordu. koliden masa, koliden kitaplık.

demek istediğim, sorunu hep tüketim çılgınlığı olarak algılıyoruz belki ama, üretim çılgınlığı da bununla eşlenik düzeyde akıyor. sürekli gelişen bir şeyler ve o gelişim ve hıza ayak uydurma çabası. peki bunun gereği var mı?

çok uzattığımın farkındayım. kapatıyorum. bir sonraki, kitabım ne zaman çıkar bilinmez, sırada ‘?!’min 6. sayısı, onun hemen ardından "u.a.e.w 2:see nothing" gelicek. tayfayla beraber çıkardığımız diğer fanzinler, ya da tayfanın elemanlarının kendi kendilerine çıkardıkları diğer fanzinler de, zamanı gelince doğar. bu arada, başka başka fanzinler de çıkıyor, memleketin topraklarında, takip edelim.
meyve veren ağacı taşlarlarmış. ama ağaç veren meyvenin çekirdeğini de çöpe atarlar.

 3 haziran 2012
girdap zack unthatow