8 Nisan 2009

sunulan hayatlardan muaf olmak

sunulan hayatlardan muaf olmak

1.
şimdi. düşününce. ortada bir sorun yokmuş gibi geliyor insana. işte, ne bileyim, oturuyorsun evinde, güzel, sigaran var, pekala, paran da gelecek yakında, son iş yerinden alacağın son maaşın da olsa bu, ona da eyvallah, ve her ne kadar kesintiye uğrayacak da olsa bu süreç, düşününce üzerinde, güzel gibi geliyor, içinde bulunduğun zaman dilimi. güzel zamanlar. yo hayır, elbette hayatımın en güzel dönemi diyemem ama, şimdilik idare eder. kendini yenileyebilecek bir düzeyde akan, aylaklık hali. sabahlamak. istemediğin hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmamak. yaptığın her şeyi, isteyerek yapıyor oluşun. falan filan falan filan. buraya kadar her şey normal akışında seyrediyor, yani her şey normalmiş gibi geliyor sana. hep böyle gidebilirmiş de, gidemeyecekmiş gibi. çünkü sonuç olarak, insanların yaşaması için paraya ihtiyacı var. çünkü, paran yoksa, mesela, ne bileyim, örneğin karnın acıktığında, hatta günlerce yemek yiyemediğinde, evin içinde açlıktan ölebilirsin. dilenemezsin yani sen. anlayabiliyor musun? o yüzden dostum, çalışman gerekiyor. yani bir iş buldun sonuçta. gerçeği kabullen ve anın tadını çıkar bir süre. ne bileyim işte, geleceğe yatırım olarak harcama mesela, içinde bulunduğun anı! bırak aksın. düşünme bile 23 gün sonra neler olacağını. ne olabilir ki? insan kalabalığı sadece. daha fazla insan kalabalığı. sana hayatın hakkında soru sormadıkları, veya “sen neden hiç konuşmuyorsun” demedikleri sürece, bir problem oluşturmayan insan kalabalığı. deniz, kum, güneş. turist, tatil, sıcak. Boş ver yani. Boş vermek zorundasın bir defa. çünkü çalışmazsan yazamazsın ve yazamazsan yaşayamazsın. anlaştık mı girdo? olasılıkları siktir et, daha kötü ne gelebilir ki başına, hâlâ hayattasın, ve her şey hâlâ aynı. can sıkıcı hâlâ her şey ve yine de hiçbir şeyi ciddiye almayıp gülebiliyorsun sonuçta, o halde boş ver, siktir et tamam mı? tüm olasılıkları siktir et, en alt basamaktasın ve daha kötüsünü bile görsen yılmayacaksın, öğrendin artık bunu, kendini öğreniyorsun sonuçta, o halde pes etme bir daha, gerekirse sıkı bir yumruk at aynaya ama kimseye de kapılma, biliyorsun sonuçta olan biteni, öğrenmiş olman gerekiyor artık yani, salak değilsin, salak olma, klas bir adamsın sen, kendine gül ve kendi kendine ağla…

***

ha pardon geldiniz mi, ben de siz gelene kadar kendi kendime telkinlerde bulunuyordum (okuyucularımla konuşuyordum da sayın redaktörüm, aradan çekilir misin? biliyorum “da” ayrı). bugün sizlere bir öykü yazacağım, çünkü saygıdeğer ve (gerçekten saygıya değer!) beni seven redaktörüm, benden bir öykü yazmamı istedi. bana dedi ki; “uzun zamandır öykü yazmıyorsun”, ben de ona dedim ki; “sana ne bundan, sen otur boya kalemlerinle oyna”. yok hayır, böyle demedim tabii ki, yazarım bir gün dedim. ve galiba, o gün, bu gün. pekala pekala, öykü şu:

2.
evde oturuyordu. evde tek başına. oturuyordu. adının bir önemi yok ama, karakterlerime isim vermezsem içim rahat etmiyor. resimlerine isim vermezse içi rahat etmiyordu! bir düşünelim, stelya desek? “yok beğenmedim”. angelika? “onu daha önce kullanmıştın!”. mary? “onu da kullandın”. hmm, bak şimdi buraya takılıp kalırsak öykü akmayacak. “bana bir isim ver lanet olası”. pekala pekala. biraz daha düşünelim. gerçek ismini kullanabilir miyim? “ahaha, hayır asla!”. hmm, tamam öyleyse, “son cinsel deneyimini ne zaman yaşadın sen?” hmm, bir dakika benden değil senden bahsedeceğiz öyküde. “iyi işte, sen ismimi bulana kadar senden bahsedelim”. neden merak ediyorsun? “senin hakkında bir magazin programı yapacağım”. ben de senin hakkında bir fanzin yayınlarım. “benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun ama”. anlat o zaman. “ne anlatayım sana, sor söyleyeyim.” hiçbir şey merak etmiyorum ki ben, ne önemi var geçmişte olan biten ebegümecinin, yaşadığın an içinde varsındır, nokta. “sen ismime karar verdin mi?”. seni tanımlamakta güçlük çekiyorum. “beni ne kadar iyi tanıyorsun?”. tanımaya inanmıyorum. kimse kimseyi tanıyamaz. anlattığın kadarını biliyor, bildiğim kadarını seviyorum. sesim geliyor mu? “bi’ saniye, ben geleceğim.” pekala.

***

çakmak-çakmak-çakmak… hayatım çakmak aramakla geçti sevgili okuyucularım. ne kadar itici bir kelime bu, okuyucu! ne demek gerekiyor bilmiyorum. bu, hesap etmediğim bir şeydi. başlangıçta yazılar yazıyordum. ilk yazımı eniştem ölünce yazdım. 12 yaşında olmalıyım. ya da on üç. eniştem öldü ve ben bir öykü yazdım onun hakkında. sonra da sobaya attım öyküyü ve o’na söylemek istediğim her şeyi de yakmış oldum böylece. ona söylemek istediklerimi yazmıştım çünkü öyküde. ama, o öldü. o halde, öykü de ölsün dedim. aynen bu şekilde başladı hikaye. alkolikti eniştem. ve kamyon şoförüydü aynı zamanda. teyzemin kocası. bi’ sabah telefon geldi, benim gibi kekeme olan kuzenim arıyordu ve “babam” dedi, “babamı kaybettik, tuvalette ölüsünü bulduk”. şoke oldum o an. ilk kez bir insanın ölüm haberini telefonda alıyordum, hatta ilk kez tanıdığım bir insanın ölümü ile karşılaşıyordum ve üstelik on iki yaşında olmalıyım. ya da 13. sonra? sonra ona söylemem gerekenleri yazdım ve yaktım. ve sonra, bu yazıp yakma süreci devam etti zaman içinde. yazdım ve yaktım. yaktım ve yazdım. ilk aşamada yakıp yazmak var aslında. sonra yazdığımı yakıyorum. bu ne demek? bu, şu demek: öncelikle hayatımda ve ruhumda bazı yanıklar meydana geliyor, sonra ben bunları yazıyorum. sonra zaman içinde bu yanıklar beni ölesiye güldürecek kadar komik bir forma dönüştüğü için, bu konuda yazdıklarımı yakıyorum. bir nevi iç boşalma o zamanki yazı serüveni. çünkü konuşabileceğim bir tao’nun parçası, şey pardon allah’ın kulu görünmüyor etrafta. insanların gözlerine bakıyorum sık sık. gözlerinden içeriye. ve hiçbir şey göremiyorum biliyor musunuz? beni dinleyebileceklerini hissettirebilen hiçbir şey göremiyorum. konuşmaya başladığım zaman kekeliyorum ve sonra, ya susuyorum ya da “istersen yaz” istemi ardından, yazmaya başlıyorum. ve dediğim gibi, konuşamıyorum. konuşamıyorum, çünkü kekemeyim. çünkü 2 yaşındayken peşimden bir köpek koştu. ben de korktum. ve sonra dilim tutuldu. sonra ben, on iki yaşımda eniştemi kaybettim. ve devam ettim kaybetmeye insanları. başlangıçta önemsiyordum bu durumu. insanları yani, seviyordum lan ben seni ey insan ırkı! sonra? sonra nefret etmeye başladım. kendime olan nefretimi onlara yöneltip, onlara olan sevgimi içime hapsettim. ve bir de baktım ki, benden nefret eden herkes, beni sevmeye başlamış. neler oluyor böyle? pekala pekala. yazarlık serüveni böyle başladı yani. geçenlerde sormuştu biri, ben de, belki başkaları da sorabilir bir gün diye, yazı içinde cevap verdim o arkadaşa.

***

“geldim”. hoş geldin. “n’apıyorsun sen?”. hiç. “gene kendinden bahsediyorsun değil mi?”. sıkılıyorsan susabilirim. “bozulma hemen”. bu bozulmak lafından nefret ediyorum, ama zamanla öğreneceksin beni neyin sinir edebileceğini. “sahi ne sinir eder seni?”. sigarama karışılması mesela. “başka?”. odamdaki eşyalarımın içine karışan yabancı maddeler. “yani?”. yani odamdaki herhangi bir şeyin yeri değişirse veya benim dışarıdan çekip sokmadığım bir şeyi odamda bulursam, ya da benim haberim olmadan odamdan bir şey dışarı çıkarsa, kızarım! “vaow, kızarsın. kızdığın zamanlarda nasıl davranıyorsun?”. hey bak, burada yazar olan benim, tamam mı? senin hakkında bir öykü yazmaya çalışıyorum, susar mısın biraz! “hayır efendim, tanıdığım girdap kendisi dışında kimseye başrolü kaptırmaz bir öyküsünde, o yüzden benim üzerimden kendini anlatman yerine, sorularımı cevaplamaya devam et. çünkü biliyorum ki yine kendinden bahsedeceksin”. pekala sor o halde. “kızdığın zamanlar n’aparsın?”. bir drakulaya dönüşüp seni ısırırım. “bunun gerçek olmadığını biliyoruz oğlum, kıvırma.” pekala. kızdığım zamanlar öfkelenmem. “nasıl yani?”. yani delirmem, agresifleşmem, sadece olayı anlamaya çalışırım. beni kızdıran şeyi ve bunun bir tekerrür olup olmadığını. “tekerrür derken?”. yani bir kişinin, bana yapmasını istemediğim bir şeyi, ikinci kez yapıp yapmadığı durumu. “hmm, tekerrür ediyor diyelim ki”. o halde, bu durumun farkında olunarak meydana gelen bir eylem olup olmadığına bakarım. “hmm, anlıyorum, devam et”. sıkıldıysan kesebilirim. “seni ben bi’ keserim şimdi, anlat işte oğlum, dinliyoruz, sıkılırsak söyleriz herhalde”. pekala, eğer bilerek ve kızıp kızmayacağım önemsenmeyerek yapılıyorsa, gerçekten o zaman patlarım, çünkü benim yaşama alanım içinde hiç kimse hiçbir şeyime karışamaz. “büyük konuşuyorsun”. son işimi bırakmamın tek bir nedeni var. o da, sorumlu bir herifin ‘geleceksin işe-izin yok’ demesi.. üstelik, izinli olmam gereken bir günde bana mesai yazıldığından dolayı, izinli günüme izin istediğim için. “bu kadar ani kararlar almamak gerekiyor bence.” ben ani kararlar almam, kızma evresindeki olayı değerlendirme sürecimi baştan anlatmamı ister misin? bu sürecin de, zihnimde hızlı bir şekilde sonuçlandığını ekleyeyim ayrıca. “tamam tamam, anladım, bir saniye geliyorum ben.” pekala.. gelince dürtersin.

***

öhöm. var olmayan bir karakteri yaratmak kolaydır sevgili okuyucularım. bu arada size “okuyucu” diyorum diye kızıyor musunuz? ama “okuyucu” yerine, daha güzel bir kelime bulamadım henüz ve ben de örneğin geppetto’nun sıkı bir okuyucusuyum, o da benim sıkı bir okuyucum. bu beni rahatsız etmiyor, ama rahatsız olan varsa, ya şimdi konuşsun ya da ömrünün sonuna dek sussun. geçmişe dair sonradan dile getirilen rahatsızlıklar çok can sıkıcı olabiliyor çünkü. ne diyordum? var olmayan bir karakteri yaratmak kolaydır. saçının rengini belirlersin, işte ne bileyim, ağzına bir sigara koyarsın, kepçeydi dersin, falan filan falan filan. sorun olan şey, gerçek bir karakteri, öyküde kullanmak. mesela henry’yi ele alalım. henry isimli karakterimi. onu kurgulamak kolay oldu. sünepe, çekingen ama bencil bir herif. herkesin nefret edebileceği kadar bencil, ama aynı zamanda acıyabileceği kadar da zavallı. gerçek hayatta, çevremde böyle bir herif olsaydı, onu da yazardım elbette, ama sonra o kişi ile aramdaki ilişki ne yöne doğru kayardı bilmiyorum, yani o insan, öyküdeki kendisini okuduktan sonraki evrede demek istiyorum. ki bu şekilde kaybettiğim insanlar da oldu. yeliz mesela. gerçek adı gonca. yok lan gonca değil şaka yapıyorum, gerçek adını siktir edin bence. yeliz diyelim biz. yeliz bir gün telefon açtı ve “siteye eklediğin öykümü okudum” dedi, öykümü dedi yani, o’nunmuş gibi, ağzıma sıçtı ve hayatımdan çıktı. ben de rahat bir nefes aldım böylece, çünkü yapışkan insanlardan hazmetmiyorum, onları nasıl kovabileceğimi de bilmiyorum. yazıyorum haklarında üç beş gerçek boyası, kendileri çıkıp gidiyorlar. yazı, güçlü bir silah yani. özellikle sıkı bir hayran kitleniz ve şizofren bir ruhunuz varsa, göründüğünden çok daha güçlü etkiler doğurabilir yazı. mesela ambjörnsen, hakkınızda, ne kadar adi ve şerefsiz bir iki yüzlü olduğunuzu anlatan bir roman yazsa, haliniz n’olur? yani yakın çevrenizde yaşayan bir yazar, yine yakın çevrenizde yaşayan bir insanla ilgili yaşadığı aşk hikayesini, gerçekçi bir dil ile anlatsa, neler olur… dil ve yazı dünyanın en güçlü silahıdır. ama şimdilik kapitalizm, uçaklarla ve medyayla ve ekonomiyle saldıra dursun. yakın gelecekte, dipten çok güçlü ve organize bir isyan doğmayacak olsa bile, partikül halinde meydana gelen isyan dalgaları, doğru yolda olduğumuzu gösteriyor bize. palahniuk için, “iyi ama o çok popüler” diyorlar. lan yarak kafalılar, adam daha çok kişiye derdini anlatabiliyor işte, daha ne istiyorsunuz? ha bunun sonucunda biraz daha fazla para mı kazanıyor, biraz daha rahat bir yaşam mı sürüyor? size ne bundan, hala zihinleri değiştirebilecek cümleler kurabiliyor mu? hissettirebiliyor mu yaşadığımız topluma olan öfkesini? siz ona bakın. çünkü öfkeyi hissettirebilmek önemli. dünyanın içinde bulunduğu durumdan rahatsız olduğumuzu dile getiren öfkeyi. öfke önemli. öfkelenmezsek, kapitalizm bizi öldürmeye devam edecek. belki bu savaşı kazamayacağız, ama bize önerdikleri gibi diğer yanağımızı da çevirmiş olmayacağız. çünkü cennet diye bir yer yok. çünkü tanrı diye bir şey yok. çünkü sadece insan denen bir varlık var ve mantık denilen olgu, eğer bencillik ve açgözlülükten arındırılmazsa, hayatta kalma şansımız gittikçe azalacak. azalacak, azalacak, ve bir gün, öncelikle hayvanların nesli tükendiği için, sonra bizim de neslimiz tükenecek. peki çok mu önemli, diyebilirsiniz bana, insan soyunun devamı? bunu bilmiyorum dostlarım. bu kapitalist düzenekte devam edeceksek daima, ben bir uzaylı istilasına razıyım. çünkü sonuçta bu şekilde devam ederek kendi dünyamızı istila etmekten başka bir bok yemiyoruz. sonuç olarak, evet, insan denilen olgu önemli, asl olan insan, ama bu soru, “nasıl bir insan” ön takısı ile sorulunca anlamlı olabilir. ütopya, dediğinizi duyar gibiyim. ama düşününce, bu şekilde yaşıyor olmaktan da hoşnut değilim. çalışmak, çalışmak, boktan işlerde hayatını harcamak, boktan insanlarla muhatap olmak zorunda kalmak, merhaba demek, nasılsın demek, cevap alamamak, otobüste bir tipin ter kokusu ile burun buruna gelip bağıramamak, her gördüğü kediye taş atan bir çocuğa karışamamak, karıştığın anda camdan kafasını sarkıtan annesinden azar işiten taraf olmak, sonra bir ineğin makineleştirilmesi mesela, seri üretim halinde hayvan imal etmek, sonra onları seri bir tüketim bile yapmadan pişirip çöpe atmak, sonra mesela, örneğin bir kaplanın derisini soğuktan korunmak için değil de gösteriş için harcamak, sonra bir kuşu odanda ötüp dursun diye yakalamak, vesaire, vesaire, vesaire.. örnekler çoğaltılabilir, anlattığım şeylerden dolayı bir gün bana dava da açılabilir. ya da beyaz bereli bir denyo beni sırtımdan vurabilir. ama bu kadar basit değil diye düşünüyorum hâlâ, bu kadar basit değil hiçbir şey.. hrant dink bizi izleyip ağlamamalı diyorum mesela, gittiği tarafta, o taraf denen şey de eğer varsa, diğer taraf yani.. var mı acaba? bu neyi değiştirir söyler misiniz? diğer taraf? ölüm sonrası? neyi değiştirir? diyelim ki size bir kral, “80 sene götümü yalayacaksın, sonra sana sonsuz ve harikulade bir hayat vereceğim” diyor, eee? yalayacak mısınız yani? ben yalamazdım! görünmez kahramanlar ürettiler bize daima. günün birinde gelecek olan kurtarıcılara inanmamızı istediler. mesih gibi mesela. ama yok öyle bir şey. yok, çünkü ben biliyorum olmadığını tamam mı? burada anlaşalım! öncelikle bu noktada anlaşmamız lazım, bir kurtarıcının gelmeyeceği konusunda. 1900’lerin başlarında şekillenen yeni sistemi, tek bir kurtarıcının alt etmesi mümkün görünmüyor. o halde n’apalım? kendimiz olmakla başlayabiliyoruz olaya. kendimiz olmak, bize başkalarının da kendisi gibi olma hakkını tanımamıza yol açar bir defa, ütopya olarak nitelenen özgürlüğün temeli de bu noktada başlar zaten. ben çok fazla kitap okumadım, teoriyi konuşmuyorum size, yaşamsal deneyimlerimden yola çıkıyorum, hepsi bu, ve terimsel veyahut ansiklopedik bilgiler konusunda tamamen çuvallayabilirim ama, gerçeğim gerçek olarak kalmaya devam eder daima, 12 yaşındaydım sigortam yandığında! anlamıyor musunuz hala? on iki yaşında bir çocuk neyi nasıl bilebilir ki? ama sigortam yandı işte. sonra da ben yazıp yakmaya, sonra da yakmayıp yayınlamaya başladım. sonra başkaları yakmaya çalışır, ne de olsa, dedim. dedim ve şimdi bir sigara yakacağım. siz de içebilirsiniz eğer isterseniz, sigara kapitalizmin “bug” olan tüketim nesnelerinden biri. yani bizi çalışamaz duruma getirdiği ve onlara maliyet anlamında, göründüğünden daha pahalıya patladığı için, diyorlar ki; sigara içmek öldürür. hayır efendim! kapitalizm öldürür. nokta!

***

“hah, geldim”. hı hı.. “nerde kalmıştık?”. ben de. “ne diyordun en son”. ne bileyim yahu. “ben bi’ sigara içip sonra film izleyeceğim girdap”. nasıl istersen. “tamam. ismimi buldun mu bu arada?”. yok hayır, düşünmekteyim hâlâ. “düşün bakalım”. buldum lan, büyücü diyeceğim sana. “tamam, bu olur, ben bi’ film izleyeceğim, sen yaz, okurum sonra”. keyifli izlemeler sana. “sana da kolay gelsin, hoşça kal”. görüşürüz sonra, hoşça kal..

***

nerde kalmıştık pek sevgili okuyucularım? geyik yapıyorum, ciddiye almayın, ben de yazar değilim aslına bakarsanız, yazıyorum sadece, aklıma ne eserse. siz de okuyorsunuz. siz yazıyor olsaydınız, ben de okurdum sanırım. ama biraz problemlerim var internetten bir şeyler okumak konusunda. özürlüyüm yani. benim gibi monitörden okuma özürlüler için de fanzin yapıyorum işte. sonra n’oluyor? hiç. hiçbir şey olduğu yok, her şey aynı sıradanlığında, hatta gittikçe sıkıcılaşan, sıkan sıradanlığında sürüyor. değişmeyen tek şey değişimin kendisiymiş. değişim denilen olgunun nasıl bir şey olduğu konusunda bazı fikirlerim var, ama onu da sonra anlatırım. karakterimizin adını bulduğumuza göre, dilerseniz, söz verdiğim gibi, öykümüze başlayalım.

3.
büyücü adında bir kadın. insanlarla konuşmuyor. adı büyücü ve insanlarla konuşmuyor. ağzı dikili. kimin diktiğini bilmiyoruz. sadece dikili olduğu bilgisi geçilmiş kayıtlara. dikmek zorunda da kalmış olabilir birileri, zorla dikmiş de olabilir. ilk kısım daha doğru gibi geliyor bana. küsmüş olmak belki. yo hayır, küsmemiş ama korkmuş. kendini ele vermekten korkmuş. ve dikmiş ağzını. konuşmuyor. insanlarla konuşmuyor. sadece hayvanlar. sadece hayvanların o’nu anlayabildiğine inanıyor. zack’in dişi versiyonu bir nevi. zack kim mi? post-girdap, zack olabilir. umarım olmaz ama. neyse, biz girdap’ı siktir edip büyücümüze geri dönelim. büyücü bir kadın. ama öyle sihirli iksirleri falan yok bu kadının. kafasında kukuletası da yok, cadılar gibi. son derece sade giyinen ve pek fazla makyaj yapmayan bir büyücümüz var. “sade giyinen” kısmını, değişik varyasyonlarda algılayabilir zihnimiz. sadece giyinen diyelim biz. sevdiği şekilde giyinen, sevdiği şekilde davranan, sadece sevdiği insanlarla konuşan, evinden zorunlu olmadıkça çıkmayan ve genellikle kedilerle konuşan bir büyücü söz konusu. ama aslında büyü yaptığı falan yok. yapıyorsa da farkında olmadan büyülüyor insanları. beni büyüledi mesela. büyüttü de hatta. sihirleri var yani kendisinin. ama bunun farkında değilmiş gibi davranıyor, yani son derece mütevazı bir büyücümüz var elimizde. ama büyücü olduğu da su götürmez bir gerçek. sonra bu büyücü, internet üzerinden, çalışmalarına değer verdiği bir sürü insanın, kendisi tarafından takdir edildiğini fark etmesi için, birkaç tuşa basıyor bazen. hatta arada sırada, konuşmadan, iç dünyasını gösteriyor bazı alanlarda. sonra o insanlardan bazıları, bu büyücüye, çalışmaları ile ilgili geri bildirim mesajları atıyor. bu mesajların bazılarını cevaplıyor büyücümüz, bazılarına da zamanı kalmadığı için yetişemiyor. sonra sonra, bu büyücümüz evde tek başına yaşıyor. başka bir insan yok evde. arada bir gelip giden iki üç insan dışında, evine kimse giremiyor, çünkü sevmiyor insanları. sevmemekte haklı da aynı zamanda, çünkü insanlar çok düşüncesiz ve sorumsuz olabiliyor. çünkü insanlar pis olabiliyor, çünkü insanlar başka insanların evlerinde, kendi yaşama alanındaymışçasına sapıtabiliyor ve bazı insanlar gerçekten ölmeli. hepsi değil, ama çoğu ölse veya kısırlaştırılsa iyi olur. hayvanlar yerine insanlar kısırlaştırılmalı bana kalırsa. yani kendime tutuyorum mikrofonu şu anda, girdapoza, girdapolog diyor ki: “insanlar iki türdür ve birinci tür çoğaldığı için kapitalizm hüküm sürüyor.” sonra bir tane denyo diyor ki: “girdap sen faşist misin?”, ne alakası var lan. başka bir denyo, “girdap kapitalist bir pezevenksin” diyor. pezevenk olduğum doğru ve her ne kadar orospu olmasa da zihin akışım, ben onu satıyorum insanlara, başka satacak bir şeyim de yok aslında ama… bir de zamanımı pazarlayıp çalışmak zorunda olduğum için diyorsan kapitalistsin diye, eyvallah diyor ve büyücüme geri dönmek istiyorum ben. hakkımda yalan yanlış yorumlar yapan insanlara, ne düşündüğümü özel diyaloglarla açıklama taraftarı değilim çünkü. on bin küsur sayfa şey yazdım bugüne dek, bir de üzerine bire bir diyalog kurup laf satamayacağım. üzgünüm. büyücü demiştik. büyücümüz aynı zamanda bir hayvansever, ateist ve aynı zamanda sosyalist. yani tam da bu toplumun nefret edip, üzerine basmak istediği insan türlerinden. o yüzden evden dışarı çıkmıyor olmalı? yok hayır, nedeni bu değil. korkmuyor yani düşüncelerini açığa vurmaktan aynı zamanda da. cesur bir büyücümüz var elimizde. cesur ve güzel.

devam edelim. büyücümüz geceleri yaşayıp gündüzleri uyuyor ve…

***

“girdap orda mısın?”, hı hı, yazı yazıyorum, film bitti mi? “tamam yaz sen, bitti evet”. ara verdim şimdi yazıya. sonra devam edeceğim. “hmm, devam edebilecek misin?”. bu kez devam ederim, parça parça yazıyorum, sorun olmaz yani. “yalan söylüyorsun, ama neyse”. kurduğum cümleler için yalan söylediğimin düşünülmesi beni üzen bir şey. “sahi, seni ne üzer bu hayatta?”. türümü düzen her şey üzer. “türünü mü? ben insan değilim, unuttun mu? türüm ne ise, o’nu, o türe özdeş tüm canlıları yani. tüm hayvanlar ve insanların çok az bir kısmı bu türü kapsıyor. “vaow, güzelmiş bu”. güzelimdir, evet. “kendini çok önemsiyorsun değil mi?”. bu nerden çıktı şimdi? “sürekli kendinden bahsediyorsun”. kendimle oyun oynuyorum ben, kendi zihnimin içinde bir lunapark var, ve o lunaparkta dolaşmak beleş olsa da, herkes eğlenemiyor. “hı hı”. çünkü herkes arzularına kapılıp gitmiş bir durumda ve menfaatleri dışında bir şeyi önemsemiyorlar. “insanlar gerizekalı abi ya”. evet haklısın, gerizekalılar. körler de aynı zamanda. gerçek olan her şeyden korkuyor insanlar. düşünsene, ben öykümde mastürbasyon yapışımı anlatıyorum diye, “midem bulandı okuyunca” diyor bir herif, bu ne lan, sen hiç aletini eline alıp sıvazlamıyor musun? bunun neresi mide bulandırıcı, gerçek bu, iç organlar gerçek, iskeletler gerçek, kafadan vurulup öldürülmüş insan cesetleri gerçek, kolu bir bombanın etkisi ile koptuğu için sakat kalmış insanlar gerçek, çocukken amcası tarafından tecavüze uğradığı için intihar eden kızlar gerçek, konuşabileceği bir fare bile bulamadığı için intihar mektubu yazıp dördüncü kattan atlayanlar gerçek, gaz odaları gerçek, idamlar gerçek, savaşlar gerçek, asgari ücret gerçek, homoseksüeller gerçek, transeksüeller gerçek, fahişeler gerçek, hırsızlar ve katiller gerçek, tecavüz gerçek, ensest gerçek, çocuk tacizi gerçek, kadın düşmanlığı gerçek, hayvan katliamları gerçek, insan katliamları gerçek, küfür etmek gerçek. öfkelenmek, kızıp bağırmak, ağlamak, duvarları tekmelemek, bir odada tek başına saatlerce ağlayıp sonra da sızıp kalmak gerçek, neyinden rahatsız oluyorsunuz gerçek olan şeylerin? gerçek olabilecek her şeye neden “ütopya” deyip pes ediyorsunuz? kurgusal gerçeklik mi mutlu olmak için tercih ettiğiniz şey? bu durum sizi tatmin ediyor mu gerçekten?

televizyon, evet. orası, bize sattıkları kurgusal gerçekliğin bir parçasını oluşturuyor. televizyonda gerçekler olamaz, mesela çocukların ruh sağlığı açısından küfür edilemez televizyonda, ama stadyuma 18 yaşından küçükler girebiliyor. çok güzel kandırılıyoruz ve bunu hak ediyoruz biliyor musun? çünkü aptalız. aptalız çünkü, düzülmeye doymadığımız için gidip aynı manyaklara bir daha oy veriyoruz. umut etmek, düş görme süresini uzatır. bu kadar basit. o yüzden, gerçek olan her şeyi yazıyorum ben. çünkü bir defa, ben gerçeğim. “neden sürekli başına gelenleri yazıyorsun girdap” diyor bir denyo. çünkü başıma gelen her şey gerçek. anlıyor musun? gerçekleri yazıyorum ben. ah evet, çok klişe bir slogan oldu bu. ama slogan falan değil o bebeğim. sloganlara ihtiyacımız yok. sokak edebiyatı’nın bir slogana ihtiyacı yok. sokak edebiyatı’nın, gerçek ve samimiyet dışında hiçbir şeye ihtiyacı yok. layne gidip, bok içinde kültürlenebilir! ama girdap, onu hapsettikleri zihinsel tünellerinden çıkıp, bildiği her şeyi anlatacağına dair yemin etti. o yüzden, sokak edebiyatı popüler olursa mutlu olacak girdap. çünkü popüler olabilen işlerin, arada sırada alt kültürlerden yükselmesi gerekiyor. ama, bu popülerleşme esnasında, sistemin kancalarına takılıp, kendini pazarlamaması gerekiyor. anlayamadığınız şey bu sizin! daha bi’ seksen bin sayfa da yazsam anlamayacaksınız. o yüzden gidip, simitçi hurşit’e turşunuzu satmaya çalışın. ama bu esnada, benim işime de burnunuzu sokmayın! çünkü, burada her ne kadar zihinsel bir akış da olsa, aynı zamanda zihinsel bir bütünlük de var! ve o bütünlük, bütün olarak suratınıza patlarsa, kalıcı etkilere neden olabilir. hatta bu etkiler, çevrenizdekiler tarafından fark edilebilir de olabilir. hatta, hayatınız boyunca onaramayacağınız şekilde, özgüveniniz yok olabilir. o yüzden gidip bir şey üretmeye çalışın önce, sonra dilerseniz gelip küfür etmeye, ardından da pişman olup götümüzü yalamaya devam edebilirsiniz. sorun değil, ben gerektiği zamanlarda sağır, dilsiz ve kör taklidi yapabiliyorum, ve böyle zamanlarda duvara konuşuyor olmanız mümkün. çünkü girdap dilerse, duvar gibi bir yüz ile donuklaşıp, saatlerce susabilir. kusura bakma ya büyücü, kaptırıp gittim ben, orda mısın?, “dinliyordum ben, devam et”. bitti. “söylediklerinde çok haklısın”. haklanmalıyım öyleyse.. “ehaha”. neden gülüyorsun bakayım? “sana ne oğlum”. peki, tamam bana ne. “ehah, hemen de küsüyorsun.” Küsme huyum yok benim.. “ben yatacağım girdap”. ben de yatacağım. var mı diyeceğin bir şey? “yok ya, bi’ sigara daha içip yatıyorum”. ben de bir sigara içip yatayım, zaten başka bir şey yapmıyoruz, çay-sigara-çay-sigara. mide kanserinden ölen insan sayısı kaç acaba? “kendine dikkat etmelisin”. artık ediyorum biliyor musun? “hı hım. güzel”. evet güzel. “hadi yatalım artık, sabah oldu”. oldu evet, öyleyse görüşürüz sonra. iyi uykular sana büyücü. “sana da iyi uykular girdap, hoşça kal”. hoşça kal…

***

ne diyordum? kısaca.. yani kısaca.. demek istediğim, kısaca… hayatınızın içine edebilirler, sizi ölümle tehdit edebilirler ve bunu yapmaya hakları olmasa bile, hak anlayışını bile tersine çevirebilecek kadar güçlüler. websiteleriniz engellenebilir. Kitaplarınız toplatılabilir. Ne giyeceğinizi ne yiyeceğinizi ne zaman kiminle ne kadar süreliğine görüşebileceğinize karışılabilir. günün birinde yaşamanızı bile engelleyebilirler. ama düşününce, yaşanılmasına izin verdikleri alanın, yaşam olarak görülemeyeceği de ortada. üniversiteye giderken, bir sınavda, hocasına tilt olduğum bir dersin sınavında, test kağıdına “seçmek istediğim cevap, hiçbir zaman şıklar arasında olmadı. ben de hiçbir zaman bana sunulan şıklar arasından bir şey seçip, buna da şükür demedim.” yazıp çıktım. inanmıyorsanız okul arşivine veya hocanın evine baskın düzenleyebilirsiniz. duruyor mudur o kağıt parçaları hâlâ? hiç kimse için değerli olmayan bir şey, yine de size değerli geliyorsa, peşinden gitmek gerek sanırım o değerin. o yüzden müzik yapmaya, resim yapmaya, yazı yazmaya, veya bütünüyle yaşamaya, çıkar gözetmeksizin devam etmek gerekiyor bence. sadece bence böyle bu.. kimseye öğüt verecek değilim. ben böyle yapıyorum, “bence böyle” diyorum. size gerizekalı gibi görünüyorsam, gülüp geçiyorum. sonuçta ben de size gerizekalı diyorum, siz de gülüp geçiyorsunuz.. anlatabildim mi? şimdi gidip uyuyalım.. ama önce bir sigara içmeliyim, zihnim bu stresi başka türlü kaldırmıyor. umarım akciğerlerim dumanımı daha 40 yıl kaldırır. eyvallah!

8 nisan 2009



not: başlık, “farazi&kayra” isimli rap grubunun, “şevket hamdi tan” isimli şarkısından türetilmiştir… şarkıdaki şu kısımdan: “inanmadım, mümkünatı yok inanmadım, hayatlarıyla geldiler de yine de bıkmadım, çünkü ben, nemli bir tavan dikizledikçe, hayattan hep muaftım!”

nerde kalmıştık

nerde kalmıştık

annenizle günün 24 saati sigara saklama oyunu oynadığınız bir ev düşünün. aynı evi, henüz 16 yaşındaki yiğeninizle paylaşıyorsunuz. ve bugüne kadar tam dört intihar teşebbüsünde bulunarak sizden bir adım önde bu konuda, skor dört üç…. bir babanız var, 71 yaşında, 69 yaşına kadar çalışmış olmanın yarattığı iş alışkanlığından henüz kurtulamamış olduğundan dolayı, can sıkıntısını gün boyu annenizle tartışarak gideriyor, annenizin de yapıcak birşeyi yok, tartışıp duruyorlar akşama kadar, ufak aptal nedenler, size bulaşmadıkları sürece sorun yok ama arada sırada siz her ikisininde basın sözcüsü olmak durumundasınız, “babana söyle….”, “annene söyle….” tarzı kelimelerle başlayan bir yığın aptal cümle, muhatabına iletmeniz için üzerinize fırlatılıyor bi kaç günde bir, ve siz dinlediğiniz şarkının en güzel yerinde kulaklığınızı çıkarıp tekerleme oynamak zorunda kalıyorsunuz, aynı evde yaşayan son kişi, ablanız, yüzünü günde 3 saat kadar görüyorsunuz; eğer uyumuyorsanız tabii, çünkü günde en az 12, ortalama 15 saat mesai yapıyor ve geri kalan zamanının çok az miktarını bilgisayar veya tv başında geçirip uyuyor, aranız fena değil….

İnsanlar size ilgi alanlarınızı sorduğunda, “hiçbir şeye ilgi duymuyorum” demekten sıkıldığınız için, kendinize yeni oyunlar edinmişsiniz, “ilgi alanımı, hmm, bir düşüneyim, uyku, evet uyku, uyku üzerine mastar yapıyorum, uyumak üzerine”. İnsanlar size gülerek ve birazda hayranlıkla bakıyorlar, oysa hapı yutmuş durumdasınız, sağlam bir iş bulacağınıza dair inancınız sıfır, ama endişe etmiyorsunuz, “serserilik yapmaya herkesin maddi gücü yeter” diyor ambjornsen, ona inanıyorsunuz, gelmiş geçmiş, yaşayan ya da mezarında çürümekte olan tüm büyük yazarlara inancınız tam, günde bir kitap okumaya başladınız artık, ve bu esnada kapı çaldığı için öyküye kısa bir araveriyor ve kapıya bakıyorsunuz, gelen bir diğer ablanız, evli olanı, sabah altı akşam sekiz çalışan bir diğer ablanız, evinizdeki fotokopi makinesi ile nüfüs cüzdanının fotokopisini çektirmeye gelmiş, şu anki günde 14 saatlik boktan işinden kısa bir süre azad edip bir iş başvurusunda bulunmak için… ama işe yaramaz, hiçbiri işe yaramaz, tanrı tarafından acı çekmek için üzerine çarpı işareti atılmış bir soyun ürünüyüz biz, kabil ile habil’e kadar dayanıyor mesele, hatta adem ve lilith arasındaki, yoo yoo hayır, şeytan ve tanrı arasındaki uzlaşmazlığa kadar uzanıyor hatta, işaretlenmiş olmak, lanetlenmek, metafiziksel bir lanetten bahsetmiyorum size, “boyun eğmez yaşıyorum, sebep istersen, bir tanrı var” böyle diyor pac, şu an dinlediğim şarkıda, evet, boyun eğmez yaşıyorsanız, bu er yada geç çuvallayacağınız anlamını taşıyor, çünkü tanrı bile itaatsizleri sevmez, ve eğer en ufak bir zorlamada dayanamayıp patlayan bir yapıya sahipseniz, hiçbir iş, hiçbir okul, hiçbir hayatı presleme makinası işe yaramıyor, daha sonra evinizde kös kös oturup, hatta uyuyup, sizi bilmem nerede içmeye çağıran en yakın dostlarınıza, “yol param yok, yayan gelebileceğim bir yer söyle, ve biralar senden” deme cüretini göstermek zorunda kalabiliyorsunuz, çok ısrar ettikleri takdirde.

Annenizle, günün 24 saati sigara saklama oyunu oynadığınız bir ev düşünün, gerçekten düşünün bir kere, o sizden çalıp, evdeki seksen beşbin dört yüz on sekiz zulasından birine tıkıyor ve siz gecenin bir yarısı o zulayı patlatıp rahat bir nefes alıyorsunuz, pardon 11 mg zifir, 0,9 mg nikotin, 10 mg karbon monoksitle karışık bir nefes, pall mall, sigaraların en asili…

Etrafınızda, iyi veya kötü bir takım işlerde çalışan yakınlarınız var, ellerinde bir firmanın kataloğu, “bu ay şunu alıcam” deyip size birşeyler gösteriyorlar, “taksitle, çok ucuz, enfes bir şey”, halı, koltuk takımı, son model cep telefonu, beşartıbir, dijital kamera, sınırsız adsl, “sınırsız adsl benim için sınırsız porno demek” diyor herifin biri size, hoşunuza gidebileceğini düşünüyor, “ilgilenmiyorum” diyorsunuz, “cinsellik, içinde maddi bir çıkar güdülerek bedenlerin kullanıma açılmasını izlemek değildir” diyorsunuz, o bunu anlamayıp yüzünüze aptal aptal bakarak birasından bir yudum alıyor, bu esnada telefonunuz çalıyor, mesaj, şu kadar kontur yüklerseniz, bilmemneyin çekilişine kazanmaya hak kazanıcaksınız yazıyor, ufak hileler, her yerde var bunlardan, sizin bir ayda kazandığınızın ufak bir memlasını emerek size on yılda kazanamayacağınız bir vaad sunan, aklıma gelmişken, çevrenizde hiç milli piyangodan babayı alan bir yakınınız varmıydı Benim yok… hiç olmadı. Hiçbir zaman olmayacak… çekilişler. kuralar. kampanyalar. Hadi verin. Ufak bir miktar. Ve bekleyin. Ve hayal kurun. İşletmelerde de dönüyor aynı numara, ayın elemanı, “ayın en çok çalışan elemanı seçildim, beni ödüllendirdiler”,
“ya tabii” diyorum, “diğerlerinden birkaç damla daha fazla ter akıttığın için, fazladan bir ödül, fena değil, her ay birine, sonra bir diğeri, ve bir diğeri.”
“neden herşeye muhafeletsin” diyor eleman,
“muhafelet” değilim” diyorum, “ne düşündüğümü söylüyorum sadece, muhafelet edenlerin de bir iktidar oluşturduğunu biliyor muydun”
“saçmalıklar” deyip, elini sigara paketime doğru uzatıyor, “alabilirmiyim”,
“lafı bile olmaz” diyorum, “al iç elbette”
“seninle politika konuşmak hoşuma gitmiyor”
“politika değil, dünyanın genel gidişatı diyelim, dünya hali, kuş, börtü, böcek, genel gidişat, yol, ve bu da politika demek zaten, herşey politiktir bu dünyada, apolitik olanlar bile, sorun siyasete atılıp atılmama meselesi, iktidar unsuru oluşturup oluşturmama, birilerine ne düşünmesi, ne yapması, nerede ve nasıl oturup kalkmasını söyleyip söylememe meselesi”
“yine aynı konuya geri dönmeyelim olur mu” diyor, herif devrimci bir yasadışı sol örgüte üye, bu esnada öykümüzü okuyan biri, “öyküsünde hata var” diye düşünüyor, “sol örgütten bir devrimci sınırsız interneti porno ile eşleştiremez”
örgütün ilk toplantısında bu dangalağa üzerinde hangi tür müzikleri dinleyebileceğine, hangi mekanlara gidebileceğine kadar uzanan geniş kapsamlı bir kurallar bütününün yazdığı bir kağıt parçasını vermişler, bir metin, ve o da kabul etmiş, çünkü kurtuluşun bu olduğunu zannediyor, çünkü devrim yaparak özgürleşeceğini daha doğrusu özgürleştireceğini düşünüyor, hepsinin, tüm özgürlük iddiasındaki devrimcilerin atladığı ufak bir nokta var oysa, ani ve köklü bir değişiklik o köklü değişikliğin getirdiği yeni sistemi kafa olarak kabullenmese bile mecburen ayak uydurmak zorunda kalıcak bir çok insanıda peşinden sürükleyecektir, ve en ufak bir mecburiyetin olduğu bir düzenekte özgürlükten söz edilemez, “o halde napalım” diye soruyor bana adam, “hiçbir şey” diyorum, benim gibi “sağa sola laf yetiştir”, üzerine basıyorum “sağa” ve “sola” kelimelerinin, ve farkında, ne soldan yanayım, ne sağdan, ortadan bile gitmiyorum, dışındayım tüm bu ebe gümecinin, toplumsal bir kurtulaşa inanmıyorum, bireysel afrodizyaktan yanayım ben, kulaktan kulağa yayılan ve köşeye sıkıştığı anda güçlü hasarlarlar meydana getiricek küçük patlamalar yaratabilen bir isyanlar silsilesinden yanayım, kişisel isyan, devrim değil… herşeyi kişiselleştirmek lazım bana kalırsa, bireysel almak. birey olmak. Falan filan falan filan…
“seninle bu konularda konuşmak istemiyorum” diyor.
“Pekala“ diyorum. Sorun değil, sen açtın, sen kapa…” ve kapatıyorum bahsi. kendi kişisel zırvalarıma dönmek istiyorum, izninizle. Hatunlar, alkol, sigara, ve benim beş para etmez deneysel ruhum…. Deneysel yaşamım. Deneysel tarzım. Uçuşan deha. Uçuşan bok parçası… uçuşan ve konucak bir yere bulamadığı için yere çakılan planlarım…


Kendime bir çay alıyor, evdeki tahmini sondan bir önceki (bu tahmini çalınan sigaralarımdan geriye ne kadar kaldığına göre yapıyorum) dolu zulayı patlatıp, bir sigara yakıyor, ve tekrar yazının başının oturuyorum. Kalkmak zorunda kalmıştım. Telefon çalmıştı. Bakkala gitmiştim. Bugünkü maçları ıskalamamak için, bülteni incelemiş ama işe yarar bir maç bulamayıp harcanmaktan vazgeçmiştim, ve işte burada, bugünün 10 yıl sonrasında yeni romanının izlandada başına gelenleri anlattığına dair bir röportaj vereceğini düşleyen, hayalperest yazarınız, evindeki sinek kadar kendini değerli hissetmeyen yazarınız. en azından sinekleri öldürmek için birileri çeşit çeşit ilaçlar icad edip para kazanıyor, ya beni öldürmek isteyenler, beni, tozasor’u, ersoy’u, kendilerini çırılçıplak düşleyen hatunları umursamadan ufak kafesini inşa eden ve oradan bile defedilmeye çalışılan münzevi bir hayat peşindeki onlarca deliyi öldürmek isteyenler, “anlamı yok” diyor adamın biri yayınevi projesi için, “boşver uğraşma yahu ben 40 senedir uğraşıyorum olmuyor siktiğim memleketinde..3 kere de terk ettiğim halde be memleketi..yaz sitene neyin varsa..ne demiş buk ..iyi yazar kötü yazar yoktur.şanslı yazar vardır..sende şansını bekleyeceksin.”, ona “sikmişim seni de bukowski’kide” diyesim geliyor, ama bir lafa karşılık üç laf attığı için cevap vermiyorum, ve üç gün sonra her zaman olduğu gibi “benide aranıza alın” diye yalvarıyor şizofren zatturi, 8 ytl’lik yeraltı edebiyatı dergileri dolaşıyor piyasada, kandırılmaya devam ediyoruz, çevirmenine üç kuruş ödenmiş olan kitaplar silsilesi de önümde duruyor, ve ben hergün birini okumaya zorunlu hissediyorum kendimi, çünkü dediğim gibi, bütün büyük yazarlara inancım sonsuz, tam olarak özgürleşemeyeceğiz belki ama dilediğimiz dünyada keyfimizce fink atabildiğimiz öyküleri yayınlama hakkını kazanacağız en sonunda, 12 saatlik mesailerde ödümüz bokumuza karışana kadar çalıştırılsak bile, bizim için kendimizi iyi hissedebileceğimiz bir neden olucak bu, devrim gerçekleşmeyecek, hiçbir şey değişmeyecek, sigara saklambaçı devam ederken, ben “iş aramamak” ile “iş aramak ve buluncada ruhum iflas edene kadar sürdürmek” adlı iki hayat döngüm arasında güç bela dönüp dolaşırken, yiğenim intihar edip direkten dönerken ve boktan öykülerimi aptal sokak satıcılarının sesleri işgal ederken, günün birinde, şu büyük yazarın dediği şanş kapıyı çalıcak, ama dediğim gibi değişen hiç bir şey olmayacak, içsel değişimden söz ediyorum tabiyki, asla olmadı. birileri değişim ve birileride özgürlük vaadinde bulunurken, ben kendi ufak isyan bayrağımı açıp yakarak, ateşinde ısınmaya devam edeceğim, hepsi bu… kişisel olabilir, ama en azından daimi bir yürüyüş, ölene dek sürecek olan daimi bir yürüyüş, asla sağa sola sapmayan, ve bir hedefi bile olmayan, kendi halinde, çıkarsız ve dolaysız. hepsi bu. Bir sonraki öykümde görüşmek üzere. şimdilik hoşçakalın. 8nisan2009

5 Nisan 2009

yaşlı ve pişman bir bok parçası

bazen
tam olarak kendini değil ama
içinde var olan bir şeyi öldürmek ister insan
bir düşünceyi belki
bir anıyı
bir davranışını ya da
bu tip bir şeyleri aldırmayı
kesip atmayı
unutmayı
ve başarılı olunulsa bile
böyle bir durumdan sonra
geriye kalan yapı da
pek bir işe yaramaz

* başlık palaniuk’in “günce” isimli kitabındaki bir betimlemedir


5 nisan 2009

4 Nisan 2009

diş ve aşk arasında

sen yanında değilken
kendini eksik ve
mutsuz hisseden bir insanla
bir ilişkiyi sürdürmek
nerdeyse imkânsızdır
sürekli telefon açarlar size
nerede olduğunuzu sorarlar
yanınızda kimlerin olduğunu
"özledim seni" diyerek de bitirirler sözü
her şeyleri sizsinizdir ve
onu terk edememenin baskısı
hayatınızı karartır
giderseniz öleceğini söylerler
ve yaparlar da bunu
denemişlerdir daha önce
ve kıskançlıklarından değil de
kaybetme korkusundan meydana gelir
sizi merak edişleri

aşk acımaya dönüşmüş
ve bir tiksinti halini almıştır

bu tarz bir kadınla
hiç beraber olmadım ama
tanıdığım bir herifle
tanıdığım bir hatun
benzer durumlardan mustarip
biri sürekli arayıp soran bir hatunla
bir diğeri intihara hazırlanan bir adamla
bana meseleyi anlatıp yardım istemediler elbette
isteselerdi de edemezdim
konu hakkında yazabilirim sadece
ve yazıyorum da
her konu hakkında yazıyorum
ne görürsem
ne hissedersem
ben bir kara kutuyum
hayatınızın kara kutusu
rahatsız oluyorsanız
uzak durun

ne diyordum angelika?
terkedilmeye mahkûm insanlar
acı çekmeye mahkûm insanlar
kötü değiller
iyi değiller
yanlış bir gözlük takıyorlar sadece
ve bu yanlış gözlük
kendi varoluşlarını
yalnız olduklarında görünmez adam yapıyor
kendileri için görünmez
herkes görüyor onlar dışında gerçeği

hiç kimse kendini feda etmeye değmez
hayat;
yaşamaya değer bir ürün olmadığı gibi,
uğrunda ölmeyi hak edecek bir ürün de içermez
insanlar tanrının icat ettiği ürünlerdir
hepimizin farklı bir barkodu vardır ve
herkes herkes için
mutlak değer içine alınmadığı sürece
başkalarının hareket tarzından dolayı
acı çekmeye mahkûmuz
acıyı dışlamıyorum
dışardan bakan insanlara
komik görünen acıları dışlıyorum
acı gibi görünmeyen acıları
"o olmadan yaşayamam"ları mesela
yaşarsınız
herkes herkessiz yaşar
kimsesiz kalmaktan daha kötüdür
kimseyi konuşmaya değer bulamamak

diş ağrısı
aşk ağrısına beş basar ve
yine de çözümü intihar değil
alkol ya da
dişçi olur
ve dişimiz
sevgiliden daha önemli olabilir çünkü
yerine yenisi çıkmaz
ne dersiniz?

çocukça şeyler yazıyorsun girdo


4.nisan.2009

3 Nisan 2009

bilinçaltı

yüzlerce farklı giriş, yazılıp, silinen, sonra tekrar yazılıp tekrar silinen kelimeler, seni terk edip giden sihir, ölen ruh, başlarda yaşamsal bir ihtiyaç halini alıp sonrasında önemini yitiren yazma isteği, ve yazmaktan çok daha önemli olduğunu fark ediş, başka karın ağrılarının, bırakış, terk ediş, zorunlu ya da değil, ama farkında olunulmadan gerçekleştirilmiş bir eylem, yazmayı bırakıyorum, yo hayır bırakmıyorum, gerçekten bırakıyorum, bırakmıyorsun, bırakıyorsun, artık o kadarda iyi yazmıyorsun, artık o kadarda iyi yazamıyorum, son zamanlarda hiç, bir şey yazdın mı, yazdıklarımı kaydetmiyorum, yo hayır yazmıyorum, bir saniye, kafam karıştı, çayımı karıştırır mısın, virginia wolf’a benziyor tarzın, hiç okumadım, seninle sevişmek istiyorum, eva angelina’yı bana ayarlar mısın, o da kim, bir porno yıldızı, porno izler misin, hayır ama eva angelina’yı bi filmde gördüm, hayır şarkı söylüyordu, evet sevişiyordu, benimle sevişir misin, vazgeçtim, tavan arası, bar, sokak, kampüs, kışla, bir jandarma karakolu, istanbul, hayır izmir, önce ankara, pekala izlanda olsun, telefon çaldı, evet çoğu öyküm çalan bir telefonla başlıyor, biraz nakite ihtiyacım var, dergi çalışmaları nasıl gidiyor, gitmiyor, gitmiyor mu, istifa ettim, iş arıyorum, kırmızı kart, buraya kadar, saçmalık, düpedüz saçmalık, sarı loş ışıkla aydınlatılan ve fonda portishead çalan kasvetli bir oda, kasvetli sözcüğü oraya fazla geldi bence çıkarmalısın, benimle çıkar mısın, hayır seninle sevişmek istiyorum, pekala baştan alalım, şiiri başa al, çekim iki sahne beş, her şeyi hatırlıyorum, bir saniye sadece gelişigüzel, gelişigüzel yazıyorum, çoğu zaman olduğu gibi, zihnimin bana oynadığı oyunlar gibi, bekle geliyor galiba, bu seferki daha kötü olacak, kaydedicek misin, yalan söylüyordum, utandığın için mi, utanıyor olsam biriyle tuvalette sevişmezdim, tuvalette mi, o öyküyü hatırlıyorum, yok bu seferki kadınlar tuvaleti ve kavga yok, hiç bir şey yok, kolum yoruldu, ama yazmaya devam etmek zorundaymışım gibi hissediyorum kendimi, bir rüya gibi, biliç altı, boşlukta akan kelimeler, buraya kadar dediğini anımsıyorum, ama, bi saniye...


3nisan2009

1 Nisan 2009

stabil olana zıt yönde stabil ruhlar

içimde bir boşluk var
ben sığamıyorum ama onun içine
çok klişe biliyorum
ben de çok klişe yazıyorum
derine diyorum sadece
daha derine
kaçıp saklanma ihtiyacı
hiç bir şeye saplanıp kalmadan

aptalca olduğunu biliyorum
ama iyi değilken sen
komik olan her şey aptalca gelir sana
güldüğün her şey aptalcadır aslında
ve bunun farkına varıp
hâlâ izlemeyi sürdürürsen
kendinden nefret edebilirsin
ben ederim en azından
ve en azından her şeye “bence” diyebilirim
sizin fikirleriniz
veya değer yargılarınız
benim için “hiç”

bunu söylemiş olmam gerekiyor
her şeyi anlatmış olmam gerekiyor size
o halde sorulan tüm bu sorular
daha önce gözden geçirilmemiş
yanıtlar bütününün
bir tekrarını gerekli kılabilir
ve ben artık tekrarlardan sıkılmış biriyim
konuşmak bile istemiyorum çoğu zaman
kendimi zorluyorum yine de
buna ihtiyacım olduğunu düşünüyorum
yo hayır!
buna ihtiyacım olduğunu biliyorum
ertesi günü getirmek için sadece

bazen kendini itekler insan
itekler çünkü
her geçen gün
birbirinin aynı olsa da
araya sıkışan
ufak tefek farklar
sürprizler ve
gülümsemeler
veya hıçkırıklar
bir anlam taşıyabilir
boşluğu genişletebilir
ve bu genişleyen boşlukta
sen de genişlersin
büyürsün bir anlamda
büyürsün
büyürsün
büyürsün
ölene dek büyürsün
yani ölene kadar sürebilir bu
bu durum
sen ölene kadar sürebilir
hiçbir şey değişmez aslında
sen de değişmezsin
hayatta kalma olasılığın
gittikçe azalırken
zihnindeki derinliğin
içindeki boşluğun
ve övünmeden sevebildiğin geçmiş hanesinin
kendi geçmiş hanenin
giderek doldurulduğunu bilirsin
doldurduğunu ya da
senin ve başkalarının
sen dahil herkesin
sana ve her şeye bir anlam yüklediğini bilirsin
ve algı sistemin
tüm bu anlamlar bütününü
taşıyamayacak duruma geldiğinde
tamam dersin
yeni bir şeye ihtiyacım yok
yeni bir sürprize mesela
değişikliğe
ani virajlara
geriye dönüşlere
sağa ve sola sapmalara
gerek yok dersin
yolum yola benzemiyor sizce ama
ben yolumdayım yine de
rota yok
istikamet yok
uzay boşluğuna bırakılmış bir kuş tüyünün
her şeye rağmen
aşağı düşmeme çabası gibi aynen
yaşama devam etme süreci

ve birde yaşama devam ettirme süreci var aslında
başkalarının
başka başka insanların
varlıkların
şeylerin
hep birlikte kol kola verip
kol kola girip hatta
önüne çıkmaları
“burası çıkmaz sokak beyefendi” demeleri

hayır, dersin
görmüş olduğunuz duvarları
ben göremiyorum
ikaz ve uyarı sistemleriniz de fayda etmiyor
o yüzden bırakın geçeyim
geçersin de biliyor musun?
yani engel olamazlar sana
isteseler bile bunu başaramazlar
ve sürdürürsün yürümeyi
yarı aç yarı yok belki
yarı aç yarı yok!
belki gerçekten sefil denilebilecek bir halde
sefilleşmiş bir ruh hali ile
zihnindeki yolculuğa ve
her şeye karşı yabancılaştığın evrenine
derinlemesine inmeyi seversin
kimse seni anlamaz
kurulan cümleler ve
karşılıklı konuşmalar
boş beyaz bir kağıt parçasına dönüşür
rüzgar çıkar
uçar o sözcükler
hatırlamazsın kimle neyi ne zaman konuştuğunu
çünkü tüm bu süreç
senin sıkıldığın
sürekli “hı hı” demekten yorulup
bir süre sonra sadece kafanı salladığın
bir süre sonra sadece gözlerini kapatıp açtığın
bir hale dönüşür

sonra
sonra bu süreç
senin teslim olmuş bir ruh olarak algılanmana yol açar
savaşı kaybetmiş bir ceset torbası
ceset bile değil yani
içinde capcanlı
heyecanlar barındıran
gülüp ağlayabilen
ama bunu kimseye çaktırmamak için
ruhuna giydirdiğin
bir ceset torbasına dönüşür etin
kelimeleri duvarların olur
gözlerini kaparsın
git dersin ona
git, çünkü seninle konuşmak istemiyorum
git çünkü, konuştuğum zaman dinlemiyorsun bile
sadece git…

daha sonra
zihnin ayılır
ve söylediğin her şeyin
sadece, içinden kurduğun cümleler olduğunu anlarsın
ve karşındakinin
senin onu anladığını düşünüp
konuşmaya devam ettiğini
anlarsın anlamasına
anlıyorsundur yani
ama bu konuda
söyleyebileceğin
hiçbir şey yoktur
hiçbir konuda söyleyebileceğin
hiçbir şey yokmuş gibi hissedersin kendini
ve her konuda söyleyebileceğin her şeyin
daha önce
bir başkası tarafından da söylenmiş olabileceğini

ve bir film izler
ben bunu biliyordum dersin
bir kitap okuyup - ben bunu biliyordum
ben her şeyi biliyordum aslında
unutmuşum
hatırlıyorum zamanla
kendime geliyorum
ayılıyorum
27 yıldır
komadan çıkmaya çalışan
bir adam gibiyim
ve çıktığımı hissedebiliyorum
yani üzerime geçirdiğim
ceset torbasını yırttığımı
hâlâ bazı plastik parçaları duruyor
eriyorlar yavaş yavaş
eriyip yok oluyorlar
ruhumun sıcak bir lavdan farkı yok
ve en başından beri
şiirin en başından beri
süregelen
akan
aşağı doğru inen bu şey
bu ruh hali
aslında bir anlamda
kesik kesik gibi görünse de
belli bir bütünlüğü taşıyor
kesilip koparılmış ve
sonra düzenli bir şekilde dikilmiş
elbiseye benziyor
yaması olmayan eski bir elbise
sadece kesilmiş olan yerlerine
içerden dikiş atılmış
ben görüyorum o izleri sadece
ve daha sonra alışıyorum
ve daha sonra sıcaklık artıyor
ceset torbası ergimeye devam ediyor
ruhum ısınıyor
ruhum yaşamayı öğreniyor
konuşmayı öğreniyor
dinlemeyi öğreniyor
yazmayı sonra
veya okumayı
ve yürümeyi belki
ve bir yerden bir yere gitmeyi
ama sakat kalmış bir savaş gazisi gibi
yıllarca çarpışmış olmanın
etkisiyle birlikte
ardından olan bitene öfke duyuyor
“ben bunlar olsun diye savaşmadım ki”
hayır ben savaşmadım
ben kendimi savundum sadece
savunurken arada bazı kesikler oluştu
ve sonra bunları diktim
ve dikiş yerleri belli olmasın diye
içeriye açılan iki kapıyı
gözümü ve ağzımı
kapalı tutmayı seçtim
ve zaman geçti
yeni kesikler ve
kesikler sonrası ortaya çıkan
içime doğru dönen sarmal yollar
uzun
çok uzun yollar
o kadar uzunki
sıkılıp yarıda kesebilirsin
o kadar uzun ki
sıkılıp geri dönebilirsin
ve hatta geri dönmeye çalışıp
içerden çıkamayabilirsin
o yüzden devam et
sonunda
iyi bir son için
vaat edebileceğim
hiçbir şey olmasa da
devam et
kendini çözümlemeye başladın artık
çözülmeden yapıyorsun üstelik bunu
çözünmeden hatta
ve aptal kelime oyunları gibi görünen her şey
aslında birer anlamı olan
figüran gibi görünüyor sana
tek karelik bir sahne
üç saniyelik bir yüz ifadesi
ya da bir fotoğraf
her şeyi anlamana yeter
eğer anlayabilirsen
ve sadece
benzer duyguları
kendi ceset torbanın içinde
saklayabiliyorsan yapabilirsin bunu
ben açıklayamam
ama sen açabilirsin
kendi içini
kendi içine
birinin yolu
sana tarif etmesini bekleme
bilmediğini biliyorum
ve anlamlandıramadığını da
ama hissediyor olmalısın
başarı yok
kazanç yok
umut yok
zarafet var sadece
ve akış
ve hiçliğe gidiyor olduğunun
bilincinde olarak
bunu önemsemeden
devam etme arzusu
yapman gerekeni değil
yapmak istediğini yapmak
yapabildiğin kadarıyla
ya da evden çıkmamak söz gelimi
içindeki boşluğu
tüm dünyayı yutabilecek kadar
boşaltmak
bir sonraki dizeyi düşünme
bir sonraki notayı düşünme
bir sonraki çizgiyi
bir sonraki rengini
boya kalemleri senin olabilir
yüzünü boyamadığın sürece
problem olacağını sanmıyorum bunun
seni rahat bırakmaları için
yazmanı söylediklerini yazmadığın sürece
ruhundaki hava deliklerinden sızabileceklerini sanmıyorum
rahatsız olmaya devam etmelisin
rahatsız olduğun için rahatsız ediyorsun
ve o yüzden anlayamıyorsun
mutlu ferah ve isyan barındırmayan
tüm o suratları
halinden memnun yaşamlar
sunulana razı edilen insanlar
ortadaki her şey yanlışken
tek yanlış gibi görünmekten korkma
devam et
devam etmelisin
hiç bir şey değişmeyecek
ama hiç olmazsa
ben de değişmedim, diyeceksin
sonra
sonra ölüp yok olduğunda
insanlar methiyeler sıralayacak arkandan
merhumu nasıl bilirdiniz?
konuşabilsen
hiç bir şey bilmiyorsunuz, diyebilirdin belki o an
hiç bir şey bilmediniz
dinlemediniz çünkü
söylemedim
odamda
odamda ve tek başımayken
hayır, söylememeye devam edeceğim
ve bu sır perdesi
bir artistik patinaj için çekilmedi
çekindiğim zamanlar
çekinmeyi bilselerdi
ortada rahatsızlık verecek
bir rüzgar esmeyecekti
ama var olan ruhların
oluşturduğu basınç farkları
gerçekten ama gerçekten
beni eve hapsetti
şimdi durup düşününce
dışarıdaki rüzgar
bu rüzgara karşı savunması olmayan ruhuma
ağır geliyor

o yüzden
pencereler açık olsa da
perdeler çekili
ışıklar sönük
öğlenin birinde
loş bir odada oturmuş
müzik dinliyorum
ne dediğini anlamadığım insanların
söylediği şarkılar
size anlatamayacağım kadar
sihirli geliyor bana
sihirli resimler
sihirli fotokopi kağıtları
ve sihirli insanlar
dünyanın aslında, hiç de iyi bir yer olmadığını ama
bi tek benim böyle düşünmediğimi anlatıyorlar
beraber hareket etsek bile
kıramayacağımız kadar kalın zincirler var
birbirimizin üzerine çıksak bile
en üstümüzdeki aşamaz, onların duvarlarını
o yüzden yazıyoruz
o yüzden müzik yapıyoruz
o yüzden film
resim de o yüzden

ve şimdi
her şeyin defalarca başa sardığı bir noktada
hiçbir ilerleme kaydedemeden
ama gerilemeye sebep verecek bir değişim de geçirmeden
bekliyorum…
bekliyoruz…
beklentisiz bir şekilde
kendi halimizde
bir şeyler yapmayı

sürdürürken

1nisan2009