15 Eylül 2006

benim çöplüğüm

"bizi öyle bir sikmişler ki" demişti
o ufak dükkana sıkışıp kaldığımız
ve kimsenin
hiç bir şey satın almadığı
zamanlardan birinde
sisteme, gidişata
ya da işlerin yürüyüş şekline
ve bizim bir türlü
yürütemeyişimize kızarken
hep ters köşeye yatırılışımıza

haklıydı
çok pis sikmişlerdi bizi
kanatlarımızı ve kuyruğumuzu kesip
bir kümese kapatmışlardı
ayar olmamızı bekliyorlardı

ama farklıydık bir şekilde
en azından ben öyleydim
okumak istemiyordum
çalışmak istemiyordum
evlenmek istemiyordum
yayınlanmak istemiyordum
çok para istemiyordum
parasızlığa tahammül edemiyordum
ve tahammül edemiyordum aynalara
aptal bir surat
3 haftalık sakal
ve ne yapması gerektiğini bilmeyen
ve dahası hiç bir şey yapmak istemeyen
bir adam

sadece
müzik
alkol
ben
ve beni diğerlerinden koruyacak
dört duvarım olmalı

sonra
birden
O geldi

ben hayatımı
hiç bi getirisi olmayan
aptal şeylerle tüketmiştim
ve hiç bir çıkış yolum kalmamıştı
giderek daha çok yaklaşıyordum bir hiç olmaya
ve uzaktım işte
900 kilometre

bi tek o gece
kendimi tamamen
bıraktım
ruhumu
bedenimi
ve daha başka ne varsa insanda olan

her şey olabilirdi
ölebilirdik bile
O isteseydi yapardık
ya da
daha ileri gidebilirdik
hiç çıkmayabilirdik o odadan
ve dört duvar yeterdi bana

ama izin vermezlerdi
baskı altındaydım
karnı acıkacaktı
üşüyecekti
ya da faturalar
bir şekilde
sıçacaktı ağzımıza

ve sabah
bir çift gözle aynı anda uyanıp
tebessüm etmek
ve dudaklar

ve bir daha asla
hiç bir şey
o derece mucizevi
ve harikulade
olamayacak

tekrar başa döndüm
burada oturmuş
düşünüyorum
ve evet galiba
tekrar istemiyorum
umut etmek bana göre değil
iyi bir şeyler beklemek de
burada oturup
içkimi yudumlamak ve duvarlarımı izlemek dışında
yapabileceğim pek bir şey yok

dışarıda
diğer ne varsa
sizin olabilir
ama bu 9 metrekare bana ait

şimdi izninizle uyuyacağım


15.09.2006

tıkanıklık

öyküler geliyor
öyküler gidiyor
geçenlerde bir roman bile geldi
çaldı kapıyı
yerimden kalkamayacak kadar kötü hissediyordum kendimi
çaldı çaldı çaldı
zorladı, açmaya çalıştı
bir kaç sayfa sonra durdu
olmuyordu
olmayacaktı
zorlamanın anlamı yoktu
hiç bir şeyin anlamı yoktu
ve şiirlerim boktandı
ve ben boktandım
ve hayat boktantı
ama boşver
bir bira aç
ve yazamamaya başla
hayatta kal be adam
ne intiharı?

2 cümle yazıp tıkanıyordum
ama önemi yoktu hiç bir şeyin
öyküler geliyordu
öyküler gidiyordu
ve evet
yazamıyordum
okuyamıyordum
yemek yiyemiyordum
tıraş olamıyordum
yürüyemiyordum
hareket edemeyecek kadar sıkıştı ruhum içimde
ya da
bir şeyler alıp götürdü bende bir şey

ve bir kez daha
işimi bitirmeyi tasarlarken
bir şişe şarap
müzik
ve bu şiir yetişiyor imdadıma


15.eylül.2006

13 Eylül 2006

isimsiz -5

isimsiz -5

o’nunla nasıl tanıştığımızı hatırlamıyorum, çok sarhoştum, ama galiba halısına kusmuşum. ertesi gün ayıldığımda anlatmıştı bana. “seni bir daha bu eve almayacağım” dedi, ve çok ciddiydi yüz ifadesi bunu söylerken, ama sonra, her nasılsa, evinde kalmaya başlamıştım çoğu gün ve gece, ya da abisinin evinde. güzel zamanlardı, bir daha asla geri gelmeyecek olsa da, geri getirilemeyecek.

18 yaşındaydım galiba, 19 da olabilir. hem bunun ne önemi var. her neyse, birinden alsancakta eski kitaplarımı satabileceğimi duymuştum, üniversiteyi yeni kazanmıştım o sene, henüz okullar açılmamıştı, ama okula gitmek istemiyordum. ve evdeki tüm kitapları, ve dahası yeğenlerimin – hepsi öğrenci olan dört yiğenim vardı o zamanlar- eski kitaplarını da toplayıp alsancak’a vurdum kendimi, eniştemle birlikte.

bilmiyorduk nasıl yapılacağını bu işin. kitapları dizdik ve beklemeye başladık. sonra birisi geldi, “orası benim yerim” dedi, kaldırdık kitapları ve başka bir yere geçtik. ilk gün çok sıkıcıydı, eniştem bir kenarda oturmuş izliyordu sadece, ben de diğer köşede. sonra herifin biri geldi ve “çay ister misiniz?” dedi. elbette, neden olmasın. sonra bir öğrenci geldi ve kitaplarını bize satmak istedi, aldık biz de, başka birine satabiliriz umuduyla. böyle yürüyordu burada iş, bir öğrenciden ikiyüzellibin liraya alır, başka bir öğrenciye beş milyon liraya kakalardınız.

ilk gün kayda değer bir şey olmadı. öğlene doğru eniştem epey sıkıldı ve “gidelim” dedi, “tamam” dedim. iki kişiden eski birkaç kitap almış, 2 öğrenciye de birer tane satmıştık. zarardaydık ama, yol parasını bile çıkartamamıştık, bir de çaylar.

ertesi gün sabah 10’da kalktım ve eniştemin evine gittim, akşamdan kalmaydı, “ben gelmeyeceğim” dedi, “sen istiyorsan git, ama pek akıl karı değil o iş.”

“sen bilirsin” dedim ve yola çıktım. öğlenin onbiriydi galiba. pek hatırlayamıyorum, aklımı kaçırmak üzereyim çünkü şu an. her neyse. yan taraftaki elemanla muhabbete başladık, adı tuncaydı, elinde bir meyve suyu vardı, öyle sanıyordum, ama alkol oranı yüksek bir meyve suyuydu bu. laflamaya başladık. sarhoştu, oldukça. ve orada eski kitap satıyordu benim gibi. benim gibi değil aslında. o satıyordu gerçekten, ben ise alıyordum sürekli ama pek satabildiğim söylenemez, tek tük.

“alma” dedi tuncay, tam bir hatundan eski kitap alıcakken, “satamazsın onu, alma.”

hangi kitabın müfredatta olduğunu, hangisinin olmadığını, hangi okulda hangi kitabın okutulduğunu ezbere biliyordu. hatun tuncay’a döndü ve,
“sen karışma tuncay” dedi, “çeneni kapa.”
“alan olmaz onu, benden söylemesi, elinde kalır.” dedi tuncay bana.
“sen ona bakma” dedi hatun, “sarhoş zaten, ne dediğini bilmiyor.”
“alamam” dedim güç bela.
“beş yüz bin lira ver” dedi.
“çok” dedim
“iki yüz elli” dedi, neden bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum ama aldım kitabı, satamayacaktım, ama aldım, aptalın tekiyim galiba.

ertesi gün tuncay’la muhabbeti ilerlettik ve hâlâ o kitap satıyor ben kitap alıyordum. zarardaydım ama yine de devam ediyordum gelip gitmeye. çayları tuncay ısmarlıyor, arada bir de votka veriyordu, vişne, gazoz, ve her neyse işte dostlar, öğlene doğru yine hatun geldi, tuncay’ın yanına oturdu, ben de kendi kitaplarımın yanına, “teşekkür ederim” dedi, “burda kimse almazdı o kitabı.”
“siktir et” dedim.
“tuhaf birisin” dedi, “neden buraya geliyorsun ki, hiç satış yapamıyorsun, zarar ediyorsun, paran bol mu?”
“hiç yok” dedim, “neden buraya geldiğimi de bilmiyorum, ama yapıcak hiç birşeyim yok, hiç arkadaşım da yok, evde daha fazla kalırsam delireceğim”
“bizimle takılabilirsin” dedi.
“sizinle?” diye sordum
“istersen. dönüşte akşam, gel tuncay’la”
“nereye”
“onların evine”
“gelirim” dedim.

ve sonra biraz daha konuştuk, babasının onunla ilgili garip planlarını anlattı, ben pek konuşmadım, sonra gitti o, o gün. akşamüstü, tekrar geldi, ben bu arada tuncay'la iyice sarhoş olmuş bir durumdaydım.
“seni biriyle tanıştırcam” dedi, “senden bahsettim, seni garip buldu.”
“senin tuhaf bulman gibi yani” dedim.
“garip, tuhaf”
“hı hım”
“bir adın var mı?” dedi, “benim seçil”
“yok” dedim, “olmalı mı?”
“yok da olabilir” dedi, “güzel bir isim, sana yakışır.” ama kimse gülmedi.

akşam, yürüyerek, birkaç dakika uzaklıktaki bir eve gittik, tanıştık, refik adında bir eleman vardı odada, saçları rastalıydı, konuştuk bir süre. sarhoştum gerçekten, çok fazla sarhoş, hiç o kadar sarhoş olmamıştım sanırım, ve seçil’i evine bırakmamız gerekiyordu, yani refik’in seçil'i evine bırakması gerekiyordu. ikisi sevgiliydi, benim de evime gitmem gerekiyordu ama o saatte eve o halde gidemezdim.

üçümüz çıktık, vapura bindik, karşıyaka sahilde indik ve birkaç sokak sağa birkaç sokak da sola dönerek bir apartmana girdik. dördüncü kat. çaldık, otamata basıldı, çıktık. bir kapının önünde durduk, açıktı kapı, yani aralıktı. seçil bir üst kata çıktı, bir üst katta yaşıyordu, ailesi ile beraber. çatlak bir baba, bir anne ve bir kızkardeşle. her neyse dostlar, biz refikle girdik aralık olan kapıyı iterek ve refik “sen içeri geç ben gelirim bi bakayım şuna ne bok yiyor diğer odada” dedi. kardeşinden bahsediyordu, daha önce anlatmıştı bana, ve ben de size anlatmış olabilirim başka bir öyküde, ama ne önemi var ki? devam edelim. kendini tekrar eden işe yaramaz bir yazarım işte, yazar bile değilim, olamıyorum, ölemiyorum da, sıkışıp kaldım.

içeri girdi hatun, “kahve içer misin” dedi,
“hıhı” dedim utangaç bir ses tonuyla. geceliği vardı üzerinde. kısaydı altı. bacakları harikuladeydi itiraf etmek gerekirse, ama bu değildi dikkat çeken, başka bir şey, ney olduğunu bilmiyorum, kendi de bilmiyor olmalı, doğal bir çekim gücü, yer çekimi gibi. farkında olmazsınız ama sürekli etkisi altındasınızdır. sonra refik girdi odaya. ben yerde oturuyordum.
“rahat otur adamım” dedi, “bira içer misin.”
“özlem kahve yapıcakmış.”
“hay sıçayım onun kahvesine” dedi, “ver bakayım şu yazdıklarını, bir daha bakıcam.” verdim.

ilk defa birileri okuyordu ve hiç hoşnut değildim bu durumdan, ama yapabileceğim hiç bir şey yoktu. birilerine satmaya çalıştığım edebiyat kitabımın içine çiziktirdiğim birkaç cümleyi okumuştu seçil, “bunlar çok iyi” demişti, “sahibi kim acaba bu kitabın.”
ilk başta söylemeye çekindim, kendi kitaplarımı da satıyordum orada, lise kitaplarımı, üzerlerine karaladığım şeyler pek de değerli gözükmemişti bana. bilirsiniz, son sayfalarda notlar yazmak için birkaç sayfa boşluk bırakırlar. ben de derste oraları kararlardım.

“benimdi o kitap” demiştim birkaç saat sonra seçil’e, hiç bişey demedi, hoşuma gitti bu, yazılar üzerine konuşulmasından hiç haz etmiyorum, o gün de, bugün de.

geceye dönelim, verdim refik’e yazdıklarımı, o sırada kahve geldi, ev, evden söz etmeme gerek var mı? daha önce bahsetmiştim öyle değil mi? başka bir öyküde yani. başka bir çok öyküde size bunlardan bahsetmiştim. bahsetmiş olmalıyım. devam edelim yine de, aldım kahveyi, karşıma geçti.

“ne okuyon sen” dedi refik’e, bir şey demedi refik, ben de bir şey demedim. sessizlik. sessizlik bir süre devam etti, sonra “babam aradı” dedi özlem.
“sikeyim babamı” dedi refik de buna karşılık, bir tür aile içi kavgaya şahit oluyordum, ve kahvemi içiyordum. bitti kahve. “falına bakıcam” dedi özlem, “kapat.”
“ne?” dedim
“inanıp inanmaman umrumda bile değil, falına bakıcam”
“peki.” kapattım. bir süre daha bekledik, sessizlik. ben etrafa bakınıyordum, refik bir şeyler okuyordu. hatun da içerdeydi, diğer odada. sonra geldi, üç bira ile, sonra bir üç bira daha, sonra üç tane daha, son bir üç… o andan sonrasını hatırlamıyorum, ama galiba kusmuşum. onun öncesinde fincanı almıştı ve bakıyordu, falıma.
“ee” dedim
“ne ee?” dedi
“söylemicek misin?”
“o herkesin falına bakar ama kimseye bir şey söylemez” dedi refik, “tarot da bakar birazdan, ’kafadan çatlak’ olur kendileri.”

her neyse, ertesi gün tezgahı açtım yine. refik takı satıyordu biraz ilerimizde, bunu sonradan öğrendim. her şeyi geç öğrenirim, her şey bana en son söylenir, çünkü kimseye ne halt karıştırdığını sormam, oysa her şey açık olmalı, görünülebilir kılınmalı yani.


birkaç gün sonra tezgaha geldi özlem. “kitap alıcam.” dedi, oysa 21 yaşındaydı o zamanlar, 2000 yılında. ve ben de sadece lise ve ortaokul kitapları bulunuyordu. “beni hatırlıyorsun değil mi?”
“evet hatırlıyorum.”
“bir daha evime giremiceksin, bunu da hatırla” çok sert bir ifade ile söylemişti bunu.
“özür dilemiştim”. çekingen ve mahcup bir tona büründüm.
güldü. kahkahayla. “şaka yapıyorum” dedi, “siktir et, halı işte, dünyada halı mı kalmadı, yenisini alırsın bana.” bir kahkaha daha.
“burda herkesten kitap alıyorum zaten, sonra da satamıyorum, aptalın tekiyim, herkes kandırıyor beni.” sitemkar bir ifade.

sonra, seçil’den ikiyüzellibin liraya aldığım kitabı gösterdi, şunu alıcam dedi, hiçbir işine yaramıcaktı oysa, seçil almasını istemiş ama. daha sonra anlatmışlardı, birde içlerine bakarak bana ait olduğunu anladığı, yani lisede kullandığım kitapları aldı. o gün kitap satım işindeki son günümdü, ve bir süre konuştuk, sonra evine gittik, sadece ikimiz. genelde o konuşuyor ben de dinliyordum, söylecek hiçbir şeyim yoktu galiba, hala yok.

“amerikada doğdum ben, annem fransız, bir süre amerikada yaşadık, sonra boşandılar, biz de ortada kaldık, yani abimle, ikisi de istemiyor bizi, para gönderip durdular daima. amerika’da yaşadım bir süre, burda da yaşadım, ingilterede de. ama hiçbir yere ait olamıyorum, her yere yabancıyım, ortada kalmış gibi, hiç kimse istemez beni, ben de kimseyi istemiyorum zaten.”
“hı hı” dedim.
“sonra bir de ömrümün sonuna kadar çalışmadan yaşayabilirim, babamın çok parası var, bana sürekli gönderiyor, abime göndermez ama, bana hep gönderir, bense babamın parasını bankadan çekmiyorum bile. takı tezgahı açalım mı seninle?”
“açalım.” o an ölelim dese onu da kabul edebilirdim sanıyorum.
“evimdeki şeyleri gördün, çok değerli onlar benim için, birileri alsın istiyorum, kendi paramı kazanmak istiyorum, bir çok işe girdim ama olmadı.”
“bi gün olur”
“olmaz, asla olmucak.  sen napmayı düşünüyorsun”
“ne konuda?”
“yazıların.”
“hiç bi boka yaramaz onlar” demiştim. galiba haklı çıktım, hiçbir boka yaramıyorlar, zaman kaybı, ama iyi bir şey, zamanı kaybetmek yani, öyle ya da böyle, öldürmek, zaman öldürüyorum, boşa zaman harcıyorum. ve hiç de rahatsız değilim bu durumdan.

sonra takı tezgahı geldi ardından, deniyorduk sadece, ama olmuyordu,
“ne kadar şu küpe”
“bir milyon”
“beş yüz bine olur mu?”
“olur”
beşyüzbin deseydim “ikiyüzellibin liraya olur mu” derlerdi. böyleydi işte. yazamıyorum galiba. ha? ne dersiniz? gitmiyor. beş sene sonra olanlardan dolayı olabilir belkide. herneyse.

okulum açıldı sonra, üniversitedeki ilk yılım, sürekli gidiyor, dersten sonra da alsancak’a dönüyordum, o kadar çok içiyordum ki, ertesi sabah sarhoş olarak uyanır ve derse giderdim. kampüstede içiyorduk sürekli, arka taraflarda, derse sarhoş girmek gibisi yoktu.

ve eve uğramaz olmuştum. sonra bir gün intihar etti özlem, “bil bakalım ben az önce tuvalette naptım?”
bilemedim, ege üniversitesinin kampüsündeydik, ve hey kesin sesinizi, biliyorum daha önce de bahsettim bunlardan. sonra gidiş kısmı var, ve birde dönüş.. ve tekrar gidiş.. “biriyle tanıştım ben, herif bristol’de yaşıyor, türk, beni çağırdı, onunla yaşıcam, okula gidicem orada, kabul ettim.”
“hı hı” dedim.
“kızdın mı” dedi,
“açık olduğun için teşekkür ederim” dedim.
“ama kızdın mı?” dedi.
“ama gerçekten teşekkür ederim” dedim.
“sana bişi sordum” dedi, ve ben o gün iki saat boyunca sustum. seviyordum hatunu, gerçekten. ve kızmamıştım. ama yine de cevap vermedim. ve şimdi kendine gelmesini bekliyorum, 5 sene sonunda. intihar mı değil mi bilmiyorlarmış doktorlar, ben biliyorum ama, sonunun nereye varacağını da biliyorum.  dünyanın bir insanı kusmasının ne demek olduğunu da biliyorum. hayatı boyunca hiç çalışmadan yaşayabileceği halde, intihar ederek hayatına son vermeyi istemiş olmanın nasıl bişi olduğunu da biliyorum. her ne kadar size salaklık olarak gözükecek olsa da bu, ve gerçekten ödüm bokuma karışıyor, durmadan içiyorum, içiyor ve yazıyorum. her neyse, bu kadarı yeterli.. bu o’nun için.

13.eylül.2006






10 Ağustos 2006

pes

                                                                 
üzerimizdeler
çok üzerimizdeler hem de
göremiyoruz bile onları
nasıl bir şey olduklarını bilmiyoruz
bombalarla vuruyorlar bizi
onlar da bizi görmüyor aslında
nasıl bir şey olduğumuzu bilmiyorlar
ya da farkımız olmadığını onlardan
savaşlar böyle yapılıyor artık
çok değişti her şey
düğmeye basıyor ve
5 dakika sonra gemiye dönüp
uçağındaki ekrandan izliyorsun olan biteni
gerçek değilmişçesine
gerçek gibi gelmiyor çünkü
hiçbir şey gerçek gibi gelmiyor artık
televizyon gerçekliği öldürdü
bulunduğun yerde varsın sadece
bulunduğun yerde olan biten gerçek sadece
diğer her ne varsa, asla yaşanmadı
hem ülken için bu
çocuklarının rahat yaşaması için
torunlarının
asla göremeyeceğin mezar taşların için
tarih önemli
geçmişe dönüp baktığında
“kazandık” diyebilmelisin
“siktik analarını”
“biziz her şey”
böyle yapılıyor bu iş
ve çok kolay aslında
“devlet için”
“rahat yaşam için”
böyle diyorlar onlara
üste para veriyorlar üstelik
şanlı tarih
intikam hırsı
açlık ve sefalet olmasın diye ilerde
önce kendin, sonra ailen için
mahalleni kurtar evlat
şehrini
ülkeni
dünyayı
sonra da hiçbir şey olmamış gibi övün tüm bunlarla

buraya da gelecekler
çok az kaldı
çok az kaldı her şeyin sona ermesine
üçüncü dünya savaşı
dördüncü
beşinci
onaltıncı
“asla bitmeyecek” dedi bi ses
“asla sona ermeyecek”
bencillik her yerde
sen onu vurmazsan, o seni vurur
o aç kalmazsa, sen aç kalırsın
kıtlık
kuraklık
bitmek tükenmek bilmeyen bir intikam hırsı
adını bile bilmediğin ataların
ve gelecek için
hadi evlat
bas düğmeye
israil filistin’i sikti
israil lübnan’ı sikicek
amerika ırak’ı
sonra iran
uzak doğuda görünmez tehlikeler
balkanlar
ve hatta mars bile tehlike altında
hey bi saniye
girdap hâlâ hiç bir şey yapmak istemiyor ama
ve kararlı bu konuda
elindeki bira ve yanındaki hatuna zarar gelmesin yeter
evet o da onlardan biri
evet o da bencilin teki

buraya kadar dostlar
her şeyi kaybettik
yapabileceğimiz hiçbir şey yok
beklemeliyiz sadece
kapıma kadar gelecekler
ve almanya’da olduğu gibi
tecavüz edecekler hatunuma benim yanımda
hiçbir şey yapamayacağım
vuracaklar beni de
sarhoş öleceğim üstelik
hiçbir önemi yok ama
tanrı da yok
savaşmak için bir nedenimizde
savun şimdi elindeki son birayı
afrika’da bir çocuk açlıktan ölürken
saklama gerçekleri
hepimizin parmağı var bu işte
ve karşı çıkmayacağız
boş vaazlar vermek dışında
boşa çene çalmak ve
birkaç slogan sallamak dışında
hiçbir şey yapmayacağız
unutulur dostlar
unutturacaklar
ve gerçekten hiç önemli değil
vurun beni de
üstü sizde kalsın hayatımın
karşı çıkmıyorum artık
yo, hayır
korkağın teki değilim
sadece
beş para etmez bir adam olarak
bu boktan hayatımı
daha da boktanlaştırmak istiyorsanız
rahat yaşamam mümkünken
daha az çalışarak üstelik
siz tam tersini iddia ediyorsanız
savaşmanın bir anlamı yok
hadi beyaz bayrakları dikelim göndere
sonra da kendi kendimizi vuralım
onlara kalsın bu dünya
onlara kalsın izmir
alsancak
kilise sokağı ve
efes güneşi

bırakalım onlar kazansın

10.ağustos.2006 – 14-16 nöbeti


askı

askı

“buraya kadar” dedi, “yolumuz buraya kadar”
“bu ne demek” diye sordum
“daha fazla ilerleyemeyiz demek istiyorum” dedi, “hayat tıkandı”
“sarhoşsun” dedim, oysa çok içmemiştik, birer şişe şarap, ikişer bira ve bolca sigara.

“baksana” dedi, “farklı geçen tek bir günümüz yok, sabah kalkıyor ve tezgahı açıyoruz, hep aynı tipte müşteriler, hep aynı muhabbet, votka-meyve suyu, senin intihar benimse kaçış planlarım, abim, seçil, tuncay, sonra akşam, yine alkol, bu kez bira-şarap, ve sızdığımız yerden uyanıp kaldığımız yerden devam ediyoruz, aslında bir yere gittiğimiz yok, öyle bir derdimiz de yok zaten ama.. tamam, her neyse.. sustum” yüzü asılmıştı.
“bıktın mı” diye sordum, üzülürek, “benden, yaşadığımız hayattan?”

alsancak sahilindeydik,  elimi omzuna attım, sevgili değildik, aramızda bir aşk vardı ama sevgili gibi değildik.
“hayır bebeğim” dedi, “yaşadığımız hayatı seviyorum, seni seviyorum, ama içimde, sıkışıp kaldığımıza dair bir his var, kapana kısıldık, ve çıkış yok, üzerimize kaynar suyu döküp de bizi ne zaman öldürecekler diye bekliyoruz adeta”
“napalım” dedim, “şu an nerde olmak isterdin mesela?”
“bulunduğum yerden hoşnutum” dedi, “senden, yaşadığımız hayattan, sadece artık çırpınmak istemiyorum, boşluğa bırakmak istiyorum kendimi, senin gibi olabilmek istiyorum, bazen kıskanıyorum seni bu yüzden”
“izlanda” dedim, “oraya kaçabiliriz aslında” başını salladı umarsamaz bir şekilde, düşlere inancını yitirmişti.

“balo kızı olmak istiyorum bu gece” dedi, “şık bir elbise, parıltılı. ve sende de bir takım olucak, kravat vesaire, cart curt, hadi kalk, baloya gidiyoruz” delirmişti.
“geldiler sana gene” dedim, “saat gecenin üçü”
“bana bir balo elbisesi bul bebeğim” dedi, “hadi kalk, sikmişim izlandayı, baloya gidiyoruz”
“nereden bulucam sana bu saatte balo elbisesi” dedim, dudaklarını büktü hemen.
“istediğim hiç bir şey hemen olmuyor” dedi, “olduğu zamanlarda da önemini yitiriyor” yanıma oturdu yeniden.. birer sigara yaktık.

“sana aşığım” dedi.. bir şey demedim. biraz daha sustuk. beş kuruşsuz ve işsizdik, takı tezgahı para etmiyordu, mesleğimiz yoktu, hiçbir yerde iş bulamıyorduk.
“haklısın” dedim, “az önce söylediklerinde haklısın, tek düze bir hayatımız var, sıkıcı değil, şikayetçi değilim, ama tek düze olduğu konusunda haklısın”
“değişiklik gerekli” dedi.
“değişiklik yapalım o halde” dedim, “hadi kalk, askıya çıkıyoruz, sana bir balo elbisesi bulucam.”
“delirmişsin” dedi, “yakalanırsak boku yeriz”
“yakalanmayacağız” dedim ona, yürümeye başladık.. balkonları kesiyorduk.. ipe asılmış elbiseler arıyorduk, alçak katlarda, o gece sabaha kadar gezdik, ve birkaç parça elbise bulduk, hepsini istiyordu, her gördüğü elbiseyi, eğlenceliydi, sabahın yedisinde o’nun abisinin evinin önüne geldik ve zile bastık, kahkahalarla gülüyordu, ellerimizde bi kaç parça giysi, sarhoş, ve açın kapıyı biziz diye bağıran şirin bir hatun. özlem adı.

“bu gece şarapya’nın kraliyet balosuna davetlisiniz beyler ve bayanlar” de-dik eve girer girmez, bağırarak, oysa herkes uyuyordu, sızmışlardı, uyanmadılar, ve biz de yattık tabii ki, ya da sızdık. akşamüstü kalkıcak ve dün gece içip tekdüzelikten dem vurduğumuz noktaya takı tezgahı açıcaktık. sonra yine içicek ve sızıcaktık. her şey her geçen gün biraz daha anlamını yitirirken, günler, eksi hanesine kazınmaya devam edicekti..

[ 10.ağustos2006 -2-4 nöbetinde ]


3 Haziran 2006

altay öktem’e

olağanüstü
enteresan
harikulade şeyler
yaşamış olmanız
onları yazmak zorunda olduğunuz
anlamına gelmez

önemli olan
bir yazarın gerçekte ne yaşadığı
ya da nasıl biri olduğu değildir
başınıza gelmemiş
ve daha önce hiç kimsenin başına gelmemiş
ve gelecekte de hiç kimsenin başına gelemeyecek
şeyler yazabilirsiniz
sahte bir geçmiş yaratabilirsiniz kendinize
bir yunan tanrısı ya da
tanrının oğlu olduğunuzu
anlatabilirsiniz
ve inanırlar buna
daha önce inandılar çünkü

ama bunun nasıl yapılabileceğini
ya da nasıl yaptığımı bilmiyorum
ne yapmamanız gerektiğinden eminim oysa;

geçenlerde bir yazar
bir müzik dergisinde
yeraltı edebiyatı hakkında
bir bölüm hazırlayacağını ve
edebiyatı aşağı çekmek istediğini söyledi
umurumda değildi yeraltı edebiyatı
ya da edebiyatı aşağı çekmek
ben aşağıdaydım zaten
edebiyat kimin umurunda?

hem dergi
hem de yayınlayacak kişi
içime sinmese de
"evet" dedim
"olabilir
editörlerce makaslanmayacaksam sorun yok"

bir kaç gün sonra, bana
çok uzun olduğu ve
sığmayacağı için
kısalttığı bir öykümü gönderdi
içine edilmişti öykünün
en önemli ve en sevdiğim yerleri yoktu
sonu başkaydı
kendimi göremiyordum orada
"yayınlama" dedim
"olmaz"

sonra noldu bilmiyorum
ama eğer yüxexes'de
girdap varsa
bu, O'nun isteği dışında gerçekleşmiştir
ya da benim cevabımdan önce basılmıştır dergi

yapmanız gereken şey
dilinizi elletmemektir
imla kurallarını siktir edin
türkçeyi de
yazabildiğiniz gibi yazın
açık ve net
konuşur gibi
fazla derine inmeden
ya da izin verin
onlar size dokunsun
kısaltıp uzatsın
belki o zaman yayınlanırsınız
ikinci bir elden geçmiş olarak

ben yüksekseste değil
eksibir desibelde yayına devam ediyorum
hiç kimse duymasa da
yaygaraya gerek yok

bu arada hâlâ hayattayım
askerde
gecenin bir yarısı
cezaevinde nöbet tutarken
size bunları anlatıyorum
hâlâ yazabiliyorum
omzumdaki silah
ve şarjörümdeki mermiler
sürekli olarak bana
"kendini vur" dese de
"hiç bi anlamı yok"

ve geçenlerde bir hatuna
bu düşüncemden bahsettiğimde bana
"umarım o an silahın tutukluk yapar" demişti
"ölmeni istemem"
"ben de istemem" diye cevap verdim
çünkü hala yazacak çok şeyim var
ve kısalttırmayacak çok şeyim
içine ettirtmeyecek kadar çok

onların sesi
daima
benden daha yüksek çıkacak olsa da


[ 03.06.2006 – 22-24 nöbeti ]