7 Ağustos 2005

bir hafta sonu seromonisi

telefon çaldı. hayır bu kez henry değil. her neyse. açtım, konuştuk bi süre, sesi hüzünlüydü gerçekten, acı vardı sesinde, ve yalnızlık.

“görüşebilir miyiz?” dedi hemen ardından, “tabii neden olmasın” diye cevap vermiştim. benim durumum ondan iyi sayılmazdı, ama hepimizin sorunları var sonuçta, az veya çok, ve hep olucak.

her şey daima güzel olamaz. bunu iki yönde alabilirsiniz; her şey hiçbir zaman kötü de olamaz. ama sürekli yolunda gitmeyen bir şeyler var bu hayatta, ve onları yoluna koymaya çalışıyor insanlar, oyalanıyorlar. her şeyin mükemmel olduğu bir dünyada canınız sıkılabilirdi, belki de.

açıkçası ben, sorunları çözmek işin uğraşmıyorum artık, ne gerek var? sorun daima var zaten, birini çözünce diğeri gelicek, sonu yok bunun. bir yerde dur diyebilirsiniz, buraya kadar, her şeyi akışına bırakmak gerekiyor, yeterince iyi veya yeterince kötü değil hayat, ve hiçbir şey yerli yerinde değil, daima bir eksik. odam dağınık bu günlerde, odam demişim, üzgünüm, benim bir odam yok, oturma odası denen yer dağınık. her şeyi bir tarafa saçtım, dün sabah annem geldi eve, onu doktora götürdüm, öncesinde o bana, “bir şeyler ye” dedi, yedirdi de nitekim, zorla da olsa. o olmasa aç kalırdım, o olmasa demişken, bu aralar o da yok.

telefon çaldı, evet, bu kez idil’di, çaldı çaldı çaldı lanet şey, sabahın dokuz buçuğu. “ne var” dedim sert bir şekilde, kapattı bişi demeden. sonrasında ben onu geri aradım, “özür dilerim” dedim, “gerçekten, biliyorsun, sabah, sabahları ne halde olduğuma şahit olan birisin anlamalısın.”
“sorun değil” dedi, “napıyorsun? sesin pek iyi gelmiyor.”
“seninki de.”

sabahın on birinde alsancaktaydım. yürüdüm o sıcakta evden çıkıp, sakallarım, saçım, ter doldum. üzerimdeki tşört sırılsıklamdı, ve o orada oturmuş, bir kitabevinin önünde, yere bakıyordu, yere, anlıyor musunuz? yanına gelene kadar fark etmedi beni.
“geldim” dedim, “oturcak başka bi yer bulalım, bi bira alalım, açılırız.”
“seni özledim.” dedi.
“boş ver” dedim, “iyi tanısaydın özlencek bir yanım olmadığını anlardın, ama evet, ben de seni özlemişim.”

söylenmesi gereken bir şey olduğu için söylememiştim bunu, hiçbir şeyi öyle olması gerektiği için yapmam ben, içimden geldiği gibi davranıyorum, bu yüzden hâlâ yerimde sayıyorum ya, bi gelişme kaydedemedim hâlâ. ayrıca, sikerim gelişimi! (her şeye küfretmek istiyorum bugün).

sabahın on birinde, lanet olası bir gölge aradık. yürüyorduk. gözleri ıslaktı onu gördüğümde, sonra silmişti, silmişti, evet, silmişti ve yine siliyordu, sürekli doluyordu gözleri ama, konuşamıyordu ve ben ne olup bittiğini bilmiyordum, “şarap” diyebildi en sonunda, “bira değil, şarap.”
“sen nasıl istersen güzelim” dedim.
bir bakkala girdik, “şarap.”
“nasıl olsun kaliteli bir şey mi?”
“2,5 milyondan fazla vermicem, bir de selpak, onun da fiyatı 300 bin liradan fazlaysa almıcam.”

sinirim tepemde bu günlerde, bu yüzden kekelemeden direk konuşuyorum. sinir veya alkol, bir tür panzehir. kekemeyim ben, sinirliyken veya sarhoşken değilim ama ve aslında sinirim kendime, bakkalın ne suçu varsa? her neyse, aldık şarabımızı, bulduk bi yer, açtık, ilk yudumu o aldı, sonra bana verdi, güldü, “bir işe yaramayacak ama” dedi.
“ney” dedim.
“içmek” dedi, “hiçbir işe yaramayacak, ölelim bence.”
“ölmek de bir işe yaramayacak, kalmak da” dedim
“hiçbir şey değişmeyecek nası olsa” dedi, “ölmek gerek”
“bişi değişsin diye ölünmez” dedim, aklıma bir dostum geldi, “bir arkadaşıma böyle diyince, ‘bişi değişmiyosa da ölünmez’ demişti” dedim. güldü yine, ancak gözleri doluydu hala, birazdan da benim burnum akıcaktı, ne var bunda, komik, komik olmalı, pekala. gülün siz.

“deli miyiz biz” dedi, “herkes bize bakıyor”
“ne önemi var” dedim, “boş versene, buradayız ve içiyoruz, senin yüzünü bile unutacak olan insanların hakkında ne düşündüğünü önemseme”
“peki” dedi, tatlı, şirin.. “kırmızı” dedi daha sonra, “bugün ojelerim kırmızı.”
“yeşil iyiydi ama” dedim
“bu gün kırmızı ama” dedi,
“pekala.. senin ayak parmakların. ama kimse görmüyor, neden görünmeyen bir yerini boyuyorsun ki?”
“yalınayak gezmek isterdim” dedi.
“gez öyleyse” dedim.
“şu an değil” dedi, “sıcak yerler. güneş gidince yapıcam ama”
sonra biri geldi, “burada içki içmemelisiniz” dedi.
“neden” dedim.
“yasak” dedi
“kim yasaklamış” dedim
“yasak kardeşim” dedi
“kalkmıyorum” dedim
“sorun yaratmayın lütfen” dedi
“sorun yaratan sensin” dedi idil, “sen gelene kadar hiç bi sorun yoktu burada.”

ama kalktık sonunda, böyleydi hayat, güçsüzdük, nerede oturacağımız nerede nasıl konuşacağımız belirlenmişti birileri tarafından, sen daha doğmadan sınırların çizilmişti, ve sınırların dışına çıkarsan ya kodese ya da tımarhaneye gönderiyorlardı seni, bu ikisi de olmazsa sen kendi işini bitiriyordun, yoktu başka yolu.. alkol alkol alkol, günlerce ve haftalarca aralıksız.

“anlatıcak mısın” dedim, “seni bu kadar üzen şey nedir?”
“anlatmayacağım” dedi, “seni bu yüzden çağırmadım.”
“acelesi yok” dedim, “sarhoş olunca anlatıcaksın nasıl olsa”
“karnım acıktı” dedi, “bir şey yemeliyiz, aç karnına alkol sigara pekiyi olmamalı.”
“sen ye” dedim.
“sen de yiyeceksin” dedi.
“seni annem mi gönderdi” dedim. güldü yine, komik biri değilimdir oysa, çok iyi susarım, saatlerce tek laf çıkmaz ağzımdan.

ve bir yere gittik. oturduk. bişiler geldi önümüze. bir kez ısırdım, çiğnedim, çiğnedim, çiğnedim, yutamıyordum, itiyordu midem, ya da başka bir şey, ruhum belki de, ruhum sıkışıp kalmıştı içimde ve çıkmak istiyordu artık, özgür olmak, yukarıya doğru, başka bir boyuta doğru akmak, yeni bir yer keşfederdim belki, kim bilir, hayır, yeni bir yer değildi keşfetmem gereken, sadece gitmek istiyordum, yok olmak.

“85’de rahatım bozuldu” demiş özgeçmişi için bir arkadaşım, “ne harikulade” dediğimi hatırlıyorum, doğum tarihi, 85, ve, her neyse, çiğniyordum lanet şeyi, “yutamıyorum” diyebildim en sonunda, “inmiyor, kusucam.”
“ağzında ekmek varken konuşulmaz” dedi, “iğrencim. kabül” lavabodan döndüğümde, bana aldığı şeyi de yemiş olduğunu gördüm.

“nasıl olsa yemiyordun” dedi, “bir şey için zorlandığında sinirinin tepene çıktığını biliyorum, tamamen özgürsün, bende tamamen özgürüm, seni de yiyicem yakında, tecavüz edicem sana.”

sarhoş diye geçirdim aklımdan, kadınlar neden bu kadar çabuk sarhoş oluyor acaba?

çıktık, belime attı elini, “yürüyemiyorum” dedi, “bi yerde duralım.”
“logosa gidelim” dedim, “neskafe içeriz.”

alsancakta sevdiğim iki yerden biri. logos ve ionia hariç, diğerlerini çöpe at, içindekilerle birlikte, çalışanları kast etmiyorum. her neyse, çok ileri gitmiş olmalıyım, ama kimin umurunda bu? sokayım alsancak’a.. sarhoş olmayı marifet sayan ve serseriliğe özenen bi ton lavuk görüyorum orada, ve evet sen şu an üzerine alınmak zorunda değilsin, “evet ya, çok haklısın” de bana, senin de amına koyayım, her neyse, neyden söz ettiğimi anlayamıyorsanız burada ne işiniz var?

birer neskafe geldi, “bu şarkıyı biliyor musun?” dedi bana.
“hayır” dedim, “burada çalan çoğu şarkıyı bilmiyorum, ama seviyorum çalan şeyleri.”
“evet, ben biliyorum” dedi. bir sigara yaktı, ben sigara paketine elimi götürürken elime vurdu, içme der gibi, ama engelleyemezdi, hiç kimse engel olamazdı ciğerlerimin amına koyucak olmama, size ne ki? hayat benim hayatım.

hatırlıyorum, “bundan sonra sigara yok delikanlı, hiçbir şekilde sigara ve türevlerini kullanmamalısın.” anlıyordum, ot diyemiyordu moruk, doktor, türevlermiş, sikmişim.. “ve ayrıca ağır kaldırmak yasak, nefes nefese kalmamaya özen göstermelisin”. söylediği ne varsa, tersini yapmaya özen gösteriyordum. bi şişe daha fazla içebilmek için yayan gidip geliyordum her yere.

iş görüşmelerimi hatırlıyorum. sabahın dokuzu. valide sesleniyor. kalkıyorum. başımda berbat bir ağrı, kusuyorum hemen ardından. bu günlerde de sık sık kusar oldum.  sol böbreğim ağrıyor bir de, ağrıyabilir, size ne ki bundan, neden uzatıyorum? hem şimdi, neden iş görüşmeme geçtim ki alsancak’ta güzel bir günü anlatırken?

her neyse, kafam biraz karışık, mazur görün. iş görüşmesi demiştim, gitmem gereken yer bir kargo şirketiydi ve kurye arıyorlardı, bir gün öncesinden onlara internet üzerinden başvuru yapmıştım ve kişilik testi dedikleri zırtapozluğu doğru olarak doldurmuştum, yani neysem o olarak. ardından da, “böyle salakça bir test ile insanların kişiliğini öğrendiğinizi mi sanıyorsunuz” demiştim, “ben yalan söylüyorsam, nerden anlayacaksınız ki, ben 23 yıldır birlikte yaşadığım kendimi tanıyamıyorum bazen” gibi bir önyazı  ile gönderdim başvuruyu.

ertesi sabah aradılar, şaşırmadım, biliyordum arayacaklarını, ilginç gelmiş olmalıydım onlara. testteki soruları hatırlıyorum, azimli misiniz? hayır! neyse. sabahın 11’inde ordaydım, öncesinde, iki bira içmiştim sabahın köründe ve öyle gitmiştim görüşmeye. oturdum, herif özgeçmişimi aldı eline, sorular sordu, birkaç basit soru, yanıtladım, ardından “biz sizi arayacağız” dedi, “ne zaman, kesin arar mısınız?” gibi hiç bişi sormadım bile, ne gerek var ki? siktiğimin herifleri, birçok yerden şöyle bir cevap almıştım, “öz geçmişinizi taktirle karşıladık, ancak şu an için size olumlu bir yanıt veremiyoruz” vs vs.. ne takdiri lan? kim kimi kandırıyor?

boş verelim. alsancakta çimlerdeyiz, idil ve ben. has hatun, “sana sürprizim var demiştim ya” dedi.
“evet?” dedim, çantasından bir üçlü çıkardı, önüme attı, “yak şunu.”

saat beş suları, alsancak çimlerdeyiz, yaktım, çektim, verdim ona, çekti, ben aldım, o aldı, ben aldım.. yattım sonrasında çimlere. “çok iyiymiş” dedim.

“refikten kalmıştı” dedi,
“belli” dedim. dünya çok hızlı dönmeye başladı, iyiydi, öksürük geldi sonrasında, kalktım.
“iyi misin?” dedi.
“geçer” dedim, geçti de nitekim, “endişelenmeye gerek yok.”
“sorun yok değil mi?” dedi.
“sorun daima var” dedim, “ama bu konuda endişelenmeye gerek yok.”
“suçluluk hissediyorum”
“en azından sen bir şey hissediyorsun” dedim, “etrafına bak, geçip giden tiplere, çoğu hiç bir şey hissetmiyor bence, ya da tam tersi, kendimi üstün görmüyorum, kim haklı bunu da bilmiyorum, onlar veya biz gibi bir ayrımda yapmıyorum, sadece bir fark var, anlıyor musun, ısınamıyorum, bir şeyler daima ters gidiyor ve ben neyin ters gittiğini bile bilmiyorum, sadece ters g…”

durdum, ottu nedeni muhtemelen, kafamın iyi oluşuydu, şaraptı, yukarıdaki güneşti, ezeli ve ebedi olan allah’tı, sürekli giden ve bir süre sonra geri dönen hatunlardı.

“napalım” dedim.
“napabiliriz?” dedi.
“dün ‘desem’e gittim bir arkadaşımla, oraya bakabiliriz yine, belki iyi bir şey oynuyordur.”
“belki de, ama yedi seansına daha var.”
“iddaa oynamalıyım” dedim, “kalk hadi, gazete alıcam.”

gittim, aldım, çimlere döndük, o bana bakıyordu, dikkatlice, farkındaydım, bende bahis bültenine bakıyordum, dikkatlice, farkındaydı.

“neden bunu oynuyorsun” dedi
“hayatta 100 milyon bile kazanabilecek kadar şanslı mıyım, ölçmek istiyorum belki de.”
“100 milyon mu veriyor sonuçları bilene.”
“hayır, bildiğin maç sayısı ve hangi maçlar olduğuna göre değişiyor, öğretebilirim istersen.”

anlattım. dinledi, sonrasında birkaç tahmin yaptı, gidip kuponu yatırdık. kafamız çok iyiydi, ve ben iki de bir burnumu siliyordum. hatırlıyorum da, lisede, bir keresinde, burnum akıyor diye yanımdaki hatun yerini değiştirmişti. tanrım, ne kadar kötü hissetmiştim kendimi, hiçbir kız yaklaşmazdı yanıma, benimde onların yanına yaklaşacak cesaretim yoktu, uzaktan izliyordum olan biteni. birileri birilerini sikerken, ben elime patlatıp duruyordum, en sonunda, birisini sikmek istedim, ama yapamadım, olmuyordu, onları düşünerek boşalabiliyordum, sorun çıkmıyordu, fanteziler, ancak, gerçekte? o zaman olması gerektiği gibi yürümüyordu işler, duygusal bir bağ yoksa elimi süremiyordum onlara.

ve bir keresinde, aşık olduğum birini mutlu edebilmeyi başardım, yaladım onu, nasıl geliştiği hakkında hiçbir fikrim de yoktu üstelik, aniden gelişmişti, iki kez boşaldı, “teşekkür ederim” dedi. sadece oral, bişi diyemedim. ilk kez geliyordu bu başıma, kadınlar konusunda oldukça acemi sanıyordum kendimi.

her neyse, kuponu yatırdık, “kazanabilir miyiz” dedi.
“kazanma şansımız sıfır” dedim.
“o halde neden oynadık?”
“deniyoruz.”

bir ilan gördüm, garson aranıyor yazıyordu, denedim şansımı, olmadı, almadılar.. ve desem’e gittik, yedi seansı, bir gün önce izlediğim film oynuyordu, “dün bunu izlemiştim” dedim, “ama yine izleriz istersen, senin de izlemeni isterim.”

izledik, dün güldüğüm esprilere yine güldüm, aynı şey diye geçirdim içimden, ve ben yine de gülüyorum. aynı şey dedim, terkedilişler, giden sevgililer, biten aşklar, yitip giden zaman, her şey aynı, ve ben her seferinde daha da kötü hissediyorum kendimi. neden gidiyorlar? sürekli gidiyorlar. hep. daima. asla sonsuza dek kalmıyorlar yanımda. geri dönüyorlar bir süre sonra, ama bu kez de ben kabul etmiyorum, çünkü biliyorum, yine gidicekler, daima.

film bitti. çıktık. saat dokuzdu ve babam eve gelmeden evde olmalıydım. bir tek o ve ben kalmıştık geride, en azından bir süre ikimiz olacaktık.

“ben gitmeliyim” dedim, “babam işten gelecek, ona yemek hazırlamam gerekiyor.”
dün sabahtan beri hiçbir şey yememiş olan ben. ne komik. hiçbir şey anlamamış gibi baktı yüzüme idil,
“neden sen hazırlıyorsun?” dedi.
“diğerleri yok, gittiler, bir süre herkes tek başına kalıp kafasını dinlicek, sonra dönecekler.. dün annem gelmişti, ama doktora gitmek için sağlık karnesini aldı, bir şeyler yememi sağladı, gitti. sen gelsene bize, bizde kalırsın, sorun olmaz, şimdi o evde yalnız başına, gece, pek iç acıcı olmucak senin için.”
“tamam” dedi. gittik.

akşam.. ev. sizi sıkmak istemiyorum. geçelim buraları.. gece. ev.. diğer odaya yatak hazırladım. yattı idil. ben odaya döndüm. birileri ile konuşmaya çalıştım, ama başaramadım, kimse benimle konuşmak zorunda değildi, denemenin yararı yoktu, bitmişti her şey, sevilmiyordum artık, 2 saat boyunca aynı mekanda bulunup selam bile vermemek gibi bir şeydi, ya da “naber” sorusunun cevabında senin de nasıl olduğun sorulmuyorsa, zorlamamak gerekiyordu insanları. bırak sussun herkes. bırak sussun. bırak. sende sus. susmalıydın. hata ettiler buna engel olmakla!

boşalamıyordum. lanet olsun. denedim yine de.. biraz porno indirdim internetten, midemi bulandırmayan türde olmalarına özen gösterdim. sevmiyordum pornoyu, hiçbir şey hissetmiyordum. garipti, herkese göre gariptim, bu yaşıma kadar bir kez ve o da yarım yamalak sevişmiş olmam da garipti size göre. kimse kimseyi anlamıyordu ve sorun yoktu, boş vermeliydik bence. ait değildim, yabancıydım, ve ağlamaya başladım sonunda. pj harvey akıyordu, river akıyordu. ne diyordu bilmiyordum ve ağlıyordum. biri diğer odada ölümüne öksürürken ben ağlıyordum. ekrana bakıp ağlıyordum. sonra durdu. bir kez daha denemeyi düşündüm. diğer odada bir hatun vardı, iri göğüslere sahip, 21 yaşında, oldukça güzel, yeşil gözler, kırmızı oje, üstelik sarhoş. şansımı denemeye karar verdim.

gittim yanına, açtım kapıyı, uyumuyordu, “ben de seni bekliyordum” dedi. kilitledim kapıyı ardımdan. yanına gittim. yat dedim, kalkma. bacaklarını okşamaya başladım önce, bir gecelik vermiştim ona giymesi için, açtım bacaklarını, elliyordum, gözlerime bakıyordu, iyi hissediyor olmalıydı, sonrasında elimi biraz daha yukarı çıkardım, kavradım. kilotunun üzerinden okşuyordum, iyi gidiyordu, yavaş yavaş üzerine doğru hareketlendim, “sertleşemiyorum” dedim, “yardımcı ol bana.”
doğruldu yataktan, ağzına aldı, iyice, çekti içine, yalıyordu, bir süre sonra, “tamam şimdi hazır” dedi, “girebilirsin içime.”
çıktım, yerleştirmeye çalıştım, gidip geliyordum, çok iyi bir ritim tutturmuştuk, ve babam diğer odada ölüyordu, öksürüyor ve ölüyordu, ve ben boşalmaya çalışıyordum. lanet dünyanın içine boşalmak istiyordum, merkezine, dünyanın çekirdeğine boşaltmak, durdurmak bu hayatı. ama olmuyordu, tekrar denedim, tekrar tekrar ve tekrar. açtım gözlerimi, önümdeki alete baktım, odamdaydım, sadece hayal etmiştim, odasına gidiyordum ve sevişiyorduk, bir hayaldi bu, ve o itiraz etmezdi de ayrıca, istiyordu beni, çok istiyordu. ben istemiyordum. kimseyi istemiyordum artık. kimseyi istemeyecektim. kimse beni istememeliydi. kalktım yerimden ve giydim baksırımla şortumu üzerime. otuzbiri bile başaramıyordum artık. nedeni, içimdeki acıydı. ya da ruhum ölmüştü. bu da öykü mü? adam sen de.

“baba su vereyim mi?” dedim, öksürüyordu feci halde, “ya da ilaç?”
“gerek yok oğlum” dedi, tam o anda fare gibi bişi geçti sanıyorum yanımdan, ya da benim her zamanki halüsinasyonlarımdan biriydi, bilemiyorum.
babama “sende gördün mü?” dedim, “fare mi geçti?”
“yok hayır ben bir şey görmedim oğlum” dedi, paranoyaktım, halüsinasyonlarım vardı, hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamıyordum, hiç bir şeyden emin olamıyordum ve gidip kapanı çıkardım, dolabı açtım sonrasında, lanet dolap, sadece margarin var, ne komik değil mi? peynir yok, zeytin yok, yemek yok. sularım kesik. dolap bomboş.. hah ha. dünden beri hiç bişi yememiş olan ben, bir parça ekmek koparıp kapana yerleştirdim. bekledim lanet sabahın olmasını. film izledim. izlemedim. film aktı sadece. ben de baktım boş boş.

bir hareket olmalıydı gecede, böcekler bu yüzden önemliydi, annem ilaç sıkıp hepsinin kökünü kurutmasaydı keşke, dedim, böceklerim önemliydi gerçekten, kalkar onları kovar, öldürmez ama kovardım arada sırada. yoklardı artık. hareket yoktu. hiçbir şey yoktu. sadece, bir hatun vokal, beth, pj, karen, bi hatun vokal işte, her kimse. yada mike ness, cobain, bir şey akar işte, güneş doğana dek bir şey akar. boş boş ekran, insanlar, film, oyun, rol, altyazı, hayat.

güneş doğmuştu, yedisiydi sabahın, ve babam kahvaltı yapıyordu, işe gidecekti, pazar günü bile çalışan bir adam, kim için, ya da niye? her neyse.

“baba bugün tek var mı bildiğin” dedim.
“henüz bülteni incelemedim oğlum” dedi bana, “bulursam haber veririm, dün o atı nasıl yakalamışın sen ya.”
“şans.”
“şans.”

çıktı evden babam. arka balkona gittim, kedime, bir kedi var, her sabah orada oluyor, alt katın bahçesine geliyor, ekmek atıyorum, yiyor, uyumu yakaladık. eve sokamıyorum kedileri, ev benim değil. ve bir adam geçer mahalleden haftada bir, çöpleri kurcalar. şişe topluyor. teneke topluyor. kağıt vs. ve ben özel bir torbaya, şişe, her türlü şişe, alkol değil, kola, su, falan, ve teneke, ve kağıtları doldurup, oraya bırakıyorum, aşağıya. o beni bilmiyor, ama görüyorum, berbat bir halde, saç sakal birbirine karışık bir adam, her salı gelip alıyor evimin önünden poşetimi, ben de ona bakıyorum gizlice. fareyi unuttum, kapan, fare, bir bakayım şuna.

evet, ne diyordum, halüsinasyondu belki de, fare falan yok kapanda, olsaydı da öldüremeyecektim, dışarı salardım muhtemelen. tamam çok kötü biriyim ben, biliyorum, ama o kadar kötü değilim anlayacağınız, ama. ya da. her neyse. boş verelim. bu işte. öykü bu. basın yada kıçınıza sokun. ama bu bir öykü!

hay aksi şeytan, çay suyunu unuttum, hatun uyanacak, kahvaltı yapmalıyım, iki gündür bi şey yemedim, sırf alkol ve duman. ve berbat bir pazar sabahı daha. her neyse. hayat. umarım bu öykü hoşunuza gitmiştir. eyvallah!

7 ağustos 2005

5 Ağustos 2005

2 küçük kız hakkında - ya da büyük

berbat bir sıcak. sabah 11 suları. sular kesik evde, nedeni fatura. evde yalnızım ve uyuyorum. üzerim çıplak, altımda bir şort var, sakallarımı en azından haziranın başından beri kesmedim ve ağustos ayındayız, en nefret ettiğim ay ağustostur, neyse, konumuz bu değil, saçlarım sakallarımdan daha kısa, üç numaraya vurmuştum her zaman olduğu gibi ve sakallarımın uzunluğu saçlarımın uzunluğunu geçti. geçer. hayalarım temiz en azından, birinin yalamasına her an ihtiyaç duyabilirim diye değil, sıcakta sıkıcı oluyor apış arasının.. her neyse, konumuz bu da değil.. gece yatarken açık bıraktığım vantilatör, bu kelimeyi yanlış yazmış olabilirim, açık bırakmışım, ve en üst ayar seviyesinde, ve sabit, sadece üzerime doğru üflüyor, ölmeye çalışıyorum da ben. ve müzik akıyor, çok az bir desibelde, roads dönüyor, ardından angels playground, sonra yine roads, iyi bir ikili oluşturuyorlar, ve biz de iyi bir ikiliyiz, evde yalnızım ve geliyor, kapıyı çalıyor.. geleceğini biliyordum.. kalkamıyorum. kalkmak istemiyorum. daha öncesinde ev telefonum çalmıştı, çok uzun bir süre çaldı, açmadım, uyuyordum. genelde, uyurken, telefon çalsa da kalkıp açmıyorum, ama ısrar ederseniz kalkar ve iyi bir fırça kayarım size, sonra tekrar dönerim uykuma, hayat akşamüstü dörtten sonra başlar benim için, ve güneş doğana dek sürer, genelde bu şekilde oluyor, bazense, ya da her neyse, ve ben uzun süredir pek bişi yapmıyorum, aylaklık etmekle meşgulüm, çok yoğun bir tempoda aylaklık ederim, boş vaktim kalmıyor bu yüzden. mesela, akşama kadar hiç bişi yapmadan oturur ve duvarlarımı izlerim, şampanya rengiymiş duvarlarım, annem öyle demişti, annem benden daha fazla şey biliyor, ve müzik akıyor, ve bekliyorum, neyi beklediğimi bilmiyorum, ama gelecek bir gün, geldiği zaman anlayacağım, yıllardır bekliyorum.. harikuladengiz aşk çalacak kapımı.. kapı çalıyordu değil mi? evet, bunu biliyorum, oraya döneceğiz, ama acelemiz yok..

bir gün önce gece, ekrana bakıyordum.. boş boş ekrana.. birileri konuşsun benimle diye bekliyordum, şöyle oldu, sekizde açtım msn denen icadı, ve listemdeki 7 kişi, aa evet az, 7 kişi, değişiklik iyidir, bu da dolunca yeni bir adres alacam, öncesinde 44 kişi vardı, ve can sıkıcı muhabbetler dönüyordu, değişiklik iyidir, şimdi kimse konuşmuyor benimle.. bekledim, bi kişi geldi, sonra bir başkası, 7 kişi de yavaş yavaş online oldu, biri arada bir konuşuyordu, diğerlerinin üzerine tıkladım ve bana selam vermelerini bekledim, evet galiba deliyim, ve bu aralar canım fena sıkkın, yani boşa zaman öldürmeye fazlasıyla mecalim var sadece, ve kimse selam vermedi, bir süre sonra şansımı denemeye karar verdim ve biri işim var dedi, biri cevap vermedi, biri meşguldü, ikisi dışardaydı, biri hemen dönecekti, biri de hani bana hani bana demiş. “kes soytarılığı girdap hiç de komik değilsin”, evet, bi hatun bana aynen bu şekilde bağırdı bi kez, bunu çok iyi hatırlıyorum.. ve biliyorum öykü içinde öykü anlatıyorum hep, ama, acelemiz yok, kapı çalmıştı, müzik ve vantilatör (hala yanlış yazıyor olabilirim), açıktı, üstüm çıplaktı. üstüm çıplaktı demişken, bir süredir boşalamadığımı bilmenizi isterim, “elinize patlatın gitsin” demiştim bir şiirimde, ve şimdi bunu da ıskalar oldum, nedeni muhtemelen aşk, yanlış hatun aşk demek değildir ama, ve aşk desek de biten bir aşk bu, başlayamayan veya yarım kalan.. ve başkalarını düşünemeyen, onu düşününce de gelemeyen bir aletim var.. canın sıkılınca boşalırsın oysa, yani doğru olan budur, içindeki sıkıntıyı aletinden çıkarmayı bilmesin, boşalamayacak derecede kötüyüm, daha da ötesi yok sanırım..

geriye doğru gidiyoruz.. iki gün önce sabah.. evdeyim.. yattım.. yedide yattım. yediyi çeyrek geçe evdeki gürültüye uyandım. 15 dakika uyku çok bile bana. evdeki 3 kişi bir daha dönmeyeceğim diyerek evi terk etti, biri işe gitti akşam dönmek üzere, biri de kardeşine gitti bi kaç gün dönmücem diye diye.. onun öncesinde bir dostum anlayamadığım şekilde davrandı, tüm bunların sonrasında sevgilim “sana cevap yazmak istemiyorum” dedi, en iyi dostum, kız kardeşi ile konuşmuyorum diye bana küfrederken telefonum kapandı, telefonum günde en az yirmi kez kendi kendine kapanıyor ve her şey bir yana, dehşet bir ağrı var sol serçe parmağımda, tuvaletin kapısına sıkıştırdım..

biraz ileriye alıyoruz. 2 gün önce akşam.. evde bekliyorum. msn gene açık ancak bu kez çevrimdışı kalarak giren çıkana göz kulak oluyorum.. yedinci biram. bakkala bira yazdırabilecek kadar şanslı bi insanım, ve son koşuda önceki 4 koşudan aldığı parayı kaybedecek kadar aptalım.. buna ölüm isteği der bukowski, ve gerçekten ölüm isteği geldi.. iyi bağlıyorum konuyu. sitesini güncellediği yazıyor birinin msninde, giriyorum, sonra aynı siteden silindiğimi fark ediyorum, kısmen silinmişim, acı çekiyor olabilirim, çünkü etrafım kararıyor o an, ve hayal ediyorum, ekranın diğer tarafında o, ağlıyor olabilir, ya da olmayabilir, beni tamamen siliyor olabilir, “senden nefret ediyorum” gibi şeyler de diyor olabilir. ve ben hayatımı varsayımlar üzerine kurarak insanları kırarım.. ölüm isteğine döneceğiz.. zamanınız var öyle değil mi?

çok fazla ot, hap ve alkol, ki bu üçünü kullanım miktarıma göre sıraladım, yani en az alkol en çok ot şeklinde, ancak son düzlükte yaptığı atağı ile alkol birinci sıraya oturacak gibi, ikinci ot, üçüncü hap. hap sabit bir sayıda kaldı zaten. (burada yazar “sabit bir sayıda kaldı” ile hapı bıraktığını kast etmektedir, ancak intihar ettiği anda alacağı hap sayısı ile listelerde bir karışıklık yaratabilirdi). işten eve gelen birine yemek hazırlıyorum, sonrasında ona masaj yapıyorum, ve bu arada birbirimizi son kez gördüğümüzü biliyorum, o ise her şeyden habersiz “ben biraz uyuyacağım oğlum” diyor, ışıklar sönüyor. ve ben diğer odaya dönüyorum. birkaç kutu hap var. evdeki tüm lambalar kapalı. televizyonun ışığı var. bir film oynuyor, vcd açık kalmış, filmde sürekli baştan başlıyor bittikçe, bir korku filmi bu, ve o an hapları tek tek içmeye başlıyorum, bir, iki, üç, dörde geldiğimde telefon, ev telefonum çalıyor, gidip numaraya bakıyorum, açmıyor ve haplarıma dönüyorum, beş, altı, yedi, ardından tekrar telefon, numaraya bakıyor ve açıyorum,

“eğer öyle bişi yaparsan arkandan küfrederim” diyor bir ses, kendimi kaybettiğimin bilincine varıyorum o an, hayata geri dönüş, sesli şok tedavisi. “aldın mı hap”,
“almadım, hayır, nerdesin sen”,
“karşıyaka’dayım. sana güvenebilirim değil mi?”,
“tamam endişe etme, şu an konuşamıcam, nerdesin sen?”,
“karşıyaka”,
“tamam”,
“bak çok küfrederim sana”,
“endişelenmeye gerek yok”,
“bak kapatıcam telefonu sana güveniyorum”,
“tamam, sen nerdesin”,
“karşıyakadayım ben”,
“anlıyorum, merak etme ya, geçti”,
“söz demi”,
“tamam, sorun yok, nerdesin sen?”,
“karşıyakadayım ben”..

kafayı yemiş olmaya iyi bir örnek.. nerdesin sen. nerdesin sen. nerdesin sen.. git.. bilgisayarı aç. müzik aç. ve bekle. karşımda, elliden fazla hap yatağa saçılmış durumda, karışmış, değişik tür ve boyutlarda, düşünüyorum, yedi tane beni öldürür mü? ve sonra berbat bir uykuya dalıyorum, çünkü haplar kafamı çok güzel yapıyor.. sabaha uyanmamak dileğiyle tanrım, iyi geceler, amin.

-

hayır henüz bitmedi.. evdeyim. sabah. vantilatör açık, müzik açık. uyuyorum.. kapı çalıyor. uzun bi süre.. açmıyorum. uykumdan zorlanmadan uyanmam için her sabah uyanınca görmek isteyebileceğim gözlere sahip olmalısınız. kapı çalıyor..

“kim o”
“benim zehra”

açıyorum kapıyı, giriyor içeri, sorgusuz sualsiz, odaya giriyor.. az önce yattığım koltuğa oturuyor. “kimse yok mu” diyor,
“yok” diyorum, “gittiler, çekilmez bir adamım da ben, terk ediyor herkes, insanları kırıyor sonra da intihar etmeye kalkışıyorum, onlar da affettiğine inandırmaya kalkışıyor, oysa kimsenin kimseyi affettiği yok, ve ben blöf yapmıyorum, gerçekten edicem, biraz daha zaman tanıdım kendime”. öyle bakıyor yüzüme, anlamıyor, anlayamaz, henüz 4 yaşında zehra, karşı evde oturan bir kadının kızı, bana geliyor sık sık.. bira içtiğimi biliyor, ve bu aramızda bir sır, bir çok sırrımız var onunla, konuşuyor benimle, henüz dört yaşında, ve benimle iletişim kurabilen tek insan diyebilirim, bir zamanlar yeğenlerimden bir tanesi de bu şekildeydi, sonra büyüdü o, en azından büyüdüğünü düşünüyordu, ben ise çocuk gibiyim hâlâ.. evet, “kaç yaşındasın” demişti bana bir hatun, aşırı sarhoştuk, “23” demiştim, “küçük gösteriyorsun” demişti, “büyük göstereceğim zamanlar da olur güzelim” demiştim, “kes soytarılığı girdap hiç de komik değilsin” diye bağırmıştı, haklı olabilir.. hiç de komik değilim, alkolün payı olmalı bunda.. ama hakketti o da bunu, bana salça olmaması gerektiğini anlatmıştım ona..

“abi, maçlar başlıyormuş, gene para kaybedeceksin” diyor  zehra
“haa evet güzelim, türkiye ligi yarın akşam başlıyor” diyorum..
“bildin mi birinci gelen atları dün”
“birazını”
“babam gene sarhoş geldi eve, annemi dövdü”..  bişey diyemiyorum, 4 yaşındaki bir kız “babam annemi dövdü” diyor, ben bakıyorum, “ama sonra barıştılar”.
“hı hı”
“sen de döver miydin?”
“ne?”
“evlenince”
“ben evlenmicem, benimle evlenebilecek bir hatun göremiyorum dünya üzerinde”
“herkes evlenirmiş, büyükannem böyle dedi bana”
“herkes evleniyor evet”
“sorumu cevaplamadın abi”. çok zeki bir kız, birebir naklediyorum..
“ben daha beter bi yöntem biliyorum, dövmeme gerek kalmıyor, iki cümle kurarak kalbini morartabiliyorsun insanların” bu kez de o bişi demiyor. size demiştim, iyi bir ikili oluşturuyoruz, roads ve angels playground gibi, müzik açık hâla ve vantilatör de, ve ben halâ yanlış yazıyor olabilirim..

“bitmedi mi abi öykü?” diyor
“bitti güzelim” diyorum. ama emin değilim. sadece, kızın canı sıkıldı beni beklemekten, şimdilik bu kadarla yetinmelisiniz.. belki daha sonra devam edebilirim, bilemiyorum, beni takip edin..  arada birde hayatta mıyım diye kontrol etseniz fena olmaz. nerdesiniz siz?

..

burdayız biz, beni aldattı, beni aldattı, gerçekten beni aldattı, ve ben ona ağza alınmayacak laflar ettikten sonra komploya kurban gittim çünkü beni kandırdı, ve özür dilerim dedim, oysa oysa oysa, gerçekten özrünün reddedilmesi gereken biri varsa, o da oydu, ve ve ve, şu işe bakın ki, suçluluk psikolojisi ile birleşen kafa bulanıklığım sonucunda oluşan bir itki ile bok yoluna gidiyordum, peki ama neden? çünkü bazen, gerçek, görünenin aksine inandırılmakta yatar, yalan ise görünenin aksine, görülmeyen de saklıdır. bu kadar basit olay, şimdi herkes, herkesle, yiyişmeye devam edebilir, ben aletimi içine alıcak bir uzaylı bulmaya karar verdim.. sahi, nerdeydik biz?


 05.ağustos.2005

22 Haziran 2005

isimsiz 3

isimsiz – 3

"gene kendin hakkında yazıyorsun" dedi, "sürekli kendin hakkında yazıyorsun."
"kendimi bi bok zannediyorum" dedim, "herkesin ruhumu görmesini istiyorum."
"ama" dedi, "böyle bir yere varamazsın hem çok içiyormuşsun artık, yapma!"
"kim nasıl bir yere varmış ki" dedim
“nereye gidiyoruz?
hem herkesin nesi var böyle?
neden herkes her şey yolundaymış gibi davranıyor?"

bir nefes aldım hastalıklı ciğerlerime. ağzımdaki sigarayı çekti aldı o.
“içme” dedi.
"sana ne" dedim. yeni bir tane daha yaktım. "başka işin yok mu senin" dedim, "yemek yapsana sen"

onun evindeydik, onun mutfağında. az önce içeride o’nun grup arkadaşları vardı, gittiler. sevmiyordum onları. hiçbirini. orada ne aradığımı da bilmiyordum. sadece oradaydım. orada bulunmam gerekiyordu belki de. bilemiyorum.

telefon çalar, ve biri "oğlum seni arıyor bi kız" der, "alo" dersin, "görüşebilir miyiz" der kız. bu kız m veya z olabilir, 999 tane ihtimalden herhangi biri, ve mutlaka ilk lafı "görüşebilir miyiz" olur. çoğunun sizin "alo" lafınızı duyduktan sonra söylediği ilk söz "görüşebilir miyiz" oluyor. programlanmış bir robot gibi, kolu çek düğmeye bas gibi, 6 yıl önce yazdığım bir şeyde olduğu gibi, ama asla gerçekte olması gerektiği gibi değil, biraz alışılmışın dışında ve sahte gibi biraz sanki, "tabii görüşebiliriz" diyorum. çünkü, ona hayatımı borçluyum, en azından o öyle olduğumu zannediyor, oysa ben ondan, ve diğerinden, ve bir diğerinden ve daha daha diğerinden nefret ediyorum. "hayatını kurtardım" derler, ve arkalarını dönerek kıvırta kıvırta mutfağa doğru yürürlerken rahatsız edici bir kahkaha çıkıverirler. neden burdayım neden burdayım neden burdayim. pekala, başa alalım.

evde oturmuş, sabahın on buçuğunu beş geçe, yani 10:35’de uykusuz geçirdiğim bir gecenin ardından biraz uyumak için yatmaya hazırlanıyordum. hayatta en çok sevdiğim şeylerden biri, uzun süre uyuyamayıp sonra mışıl mışıl uyumaktır, bebekler gibi,  bunu chuck palahniuk'te anlatmış, evet, biliyorum, pekala, zor, zor, zor, altı aydır tek satır yazmamış biri için gerçekten zor, ama başladık bir kere, devam ediyoruz. bitirmek zorundayım,  bitirirsem kendimi rahat hissedicem. hem o iki yüzlü insanlardan kurtuldum artık. evet daha rahatim, rahat rahat rahat. birazdan beni dünyaya getiren insan ile pazara gidicek ve gördüğüm her yeni yüzle enerjimi biraz daha yitireceğim, ama şu an, pj harvey çok iyi gidiyor, ben de, birlikte ilerliyoruz, ruh veriyor bana bu kadın vokaller – ama hepsi değil, çok azı. ve. pekala.

kendimi yatağa bıraktım, iki gündür uyuyamamıştım. bazen öyle oluyor. genelde öyle oluyor. hep öyle. iki günde bir uyuyorum. ya da günde iki saat. tercih hakkım yok. kendiliğinden geliyor uyku, ve o an, dünyanın en mutlu insanıyım diye düşünüyorum, düştüğümü hissediyorum, yatağın içinde aşağıya doğru düştüğümü, ve bir telefon. "oğlum seni arıyor bir kız".
"alo"
"görüşebilir miyiz?"

eve çıkıyorum. üçüncü kat. buca. isteyenlere tam adresini verebilirim, ama şu an… pekala, zorlanıyorum.

kapıyı çaldım. açtı. hatun. ve odada üç erkek var. bi de kız. o kızı ilk kez görüyorum. hatunu ise, hey bi saniye neden kız ve hatun diye ayırıyorum ben bunları? pekala.. hatun hayatımı kurtardığını zannediyor. kızı ilk kez görüyorum. diğer üç erkek ise grubun diğer üyeleri imiş, bas, davul, gitar. müzik yapıcaklar. yapabilirler, seslerini kısık tuttuğum sürece her bi bok yapabilirler. ama kötü. kötü olmak zorunda değil ama kötü. ve kötü de olabilir. bu müzik yapmalarını engellemez. keşke engelleseydi. "yeni bi demo kaydettik". parası olan herkes yeni demo kaydedebilir, ama iyi müzik yapanların çoğu demo kaydedecek parayı bulamaz. para ile yetenek ters orantılı olabilir. tanrının bir hatası daha. upgrade etmeliyiz hayatı. çok fazla bug var. bug mu deniyodu ona? ama zor. pekala

pekala.

"gitarlar her parçada aynı sanki" diyorum, ve bunu derken o üçlüden hangisi gitar çalıyordu hatırlamıyorum ama üçlüden bir nefes alma sırasının bende olduğunu biliyorum. boktan adamlarla içtim, boktan yerlerde içtim, boktan şeyler içtim, ama daha kötüsü de bu üç kötünün aynı anda denk gelmesi; boktan bir yer, boktan adamlar ve boktan bir mal. ciğerim harbiden beş para etmez ayrıca. ve biliyorum, artık sıkıldınız bu metafordan, ama sizin de her sabah akciğerleriniz ağrısa, nefes alamasanız, ve "evet, tamam, galiba bu kez ölüyorum" deseniz, siz de her öykü ve şiirinizde "ciğerlerim şöyle ciğerlerim böyle” der durursunuz. evet bir sonraki paragraf lütfen.

biri yüzüme ters ters bakıyor, ve anlıyorum, gitarist oğlan bu. ve bir şey daha keşfediyorum, yaptığı işi kötü yapan insanlara "kötü" derseniz kızıyorlar ve yaptığı işin iyi olduğunu zanneden insanlara yalancıktan "iyi" derseniz bunu anlayamıyorlar, ve gerçekten "iyi" iş çıkaran insanlara "iyi" veya "kötü" demeniz bir şey ifade etmiyor, çünkü onlar size "nasıl buldun" demiyor bu dangalaklar gibi.
 "nasıl  buldun" aptalca bir sorudur ve nefret ederim. ortaya koyduğun bir şeyi, birine gösterip, "nasıl buldun" diye sorma. asla. asla. asla. pekala.

"gitar kötü ama şarap iyi" diyorum, hatun gülüyor, hatun bana aşık, genelde hatunlar bana aşıktır, ben onlardan nefret ederim, iyi bir denklem. neyse, devam edelim, kız bana bakıyor, biraz şişirilmiş bir kahramanım ben. bu işler ortalama iki üç yıldır bu şekilde yürüyor, ufak bir üne kavuştum, "seni biriyle tanıştırcam"cı insanlar var etrafımda. bir süredir yoktular, gene geldiler.

pekala.

"yazdıklarını okudum" dedi kız, "bana kalırsa, bir açıdan iyi, ama aceleye getirilmiş gibi bir halleri var, üzerinde biraz çalışılsa çok daha iyi olabilirmiş" diyor.
"iyi, sen üzerimde çalış o zaman, buna izin veriyorum" diyorum.
"hayır sen beni yanlış anladın" diyor.
"ben herkesi yanlış anlıyorum" diyorum, "biraz daha şarap ve bi kaç furt sonrası çok iyi anlaşacağımızdan eminim."
sarhoş olmak üzereyim, ve akıyorum, sihirliyim, kafam ayıkken tek laf edemiyorum bu hatunlara. şarap tek ilacım benim. şaraptan önce, şaraptan sonra, tıpkı isa gibi. hatun gene gülüyor. sürekli gülüyor. ve bir şey daha, hayatımı kurtardı o benim, o öyle sanıyor, sorun yok, sanabilir.

gecenin ilerki bir saatinde herifler gidiyor. ben iki kızla, iki hatunla veya bir kız bir hatunla kalıyorum. bu ikisi bundan sonra bu evde yaşayacaklar. ve ben bir kalem ve kağıt istedim. aldım.

sonra yanıma oturdu hatun. bir kaç satır sonra;

"gene kendin hakkında yazıyorsun" dedi "sürekli kendin hakkında yazıyorsun."
"kendimi bi bok zannediyorum" dedim "herkesin ruhumu görmesini istiyorum."
"ama" dedi, "böyle bir yere varamazsın, "hem çok içiyormuşsun artık, yapma!"
"kim nasıl bir yere varmış ki" dedim "nereye gidiyoruz? hem herkesin nesi var? neden herkes her şey yolundaymış gibi davranıyor?"

bir nefes aldım hastalıklı ciğerlerime. ağzımdaki sigarayı çekti aldı o.

daha iyi bir öykü olabilirdi, biliyorum, ama gecenin ilerleyen saatlerinde yaşanan pek bir şey olmadı, ve emin olun bir daha onlarla görüşmeyecek, içmeyecek, ve… her neyse.


yok. olmamalı. neden kurtulamıyorum bilmiyorum. kızıcaklar bana. eminim. "sana evimizi açtık, içkimizi paylaştık, senin hayatını kurtardık ve senin şu yaptığına bak" diyicekler. haklı da olabilirler. ama anlamaları gereken şey, bir kişinin cep telefonunu 12 kez arayıp cevap alamayınca, sonra evden aramak, ve validenin, "uyuyor" lafına, "çok önemli" diye karşılık vermek. nedir önemli olan? yok. öylesine. ve ben 3 gündür uyuyamıyorum. ve bu bok çok kişisel oldu. ama pj harvey akmaya devam ettiği sürece, sorun yok. o ve beth.. [ 22.haziran.2005]

31 Mayıs 2005

son dakika golüne kadar dindar

sabahtan akşama kadar
beth’in o hüzünlü sesini dinleyip
oynadığım kuponun
ters gelmemesini umut ettim

hayır tanrım
lütfen
bu kez olmaz
paraya ihtiyacım var

bir ara annem geldi
“bugün kadir gecesi”
“evet” dedim, “duydum, öyleymiş”
“5 saat var iftara
ve nasıl olsa hiç bir şey yemiyorsun
bare bir niyet et de
oruç tut bugün”

“ederim” dedim
ve niyet ettim
kabul ederse
ki etmese de
onun bileceği iş bu

ve ezan okundu
ve bir kupon daha hazırladım ben
iyi gidiyordu
son dakika golüne kadar

hey tanrım dedim
senin için oruç tutuyorum
cennet umurumda bile değil benim
yak beni
öldür
mahvet

bak diğerlerine
onların tek istediği cennet
sen siklerinde bile değilsin
nasıl kanabilirsin buna?

ve bir kupon daha hazırladım çarçabuk
ve üçüncü kez son dakikada kaybettim
yirmialtı milyon
çünkü bahisçiler sürekli
kazanacakları takdirde alacakları
ikramiyeyi kaybettiklerini düşünürler
işte bu yüzden ben
her gün
milyarlar kaybediyorum

bir bira açtım sonra
oysa tek istediğim
doğru tahminlerdi
cennet değil


31mayıs2005

12 Mayıs 2005

yaşam ve akciğerlerim

saçmaydı
bastan sona
komple bir şekilde
düzülmüş gibi hissediyordum kendimi
çıkamıyordum bir türlü
son bulmasını istiyordum
herhangi bir son
ama ölmene bile izin yoktu

ne saçma bir hayat diye düşündüm
sigaramdan bir duman alıp
yoluma devam ettim
ciğerlerim
üçüncü kez patlarsa
ölebilirdim

ama sorun değildi
yaşıyor da sayılmazdım zaten
bir aşağı bir yukarı
bir ileri bir geri


12.mayıs.2005

bu şeyi sevdim

yatırılmış ve yatan
bir çok bahis kâğıdı
bülten
yarinki bülten
puan durumu
ve kitaplar
ve bozuk bir diskman
ve anlatsam inanmaz kimse
bekliyorum
tam burada
bu şiirden daha kötü ne olabilir?
son bir yılımdan daha kötü
her neyse


12.mayıs.2005

işe yarar bir ölüm şekli

herkes her şeyi biliyor
ve ben hiçbir şey bilmiyorum
ne tuhaf

çok şey yaşadım
ama hâlâ
anlatacak güzel bir hikayem yok
ve toplum içinde nasıl davranılır bilmiyorum
bazen deniyorum bunu
ama çoğu zaman boş veriyorum
komik görünüyorumdur muhtemelen
ya da aptal

yine de oldukça rahat biriyimdir - bazen
özellikle kendi kentimde
ya da kendimden biriyleysem

üzerime ne giydiğim
ya da saçım
umurumda bile değil
nasıl göründüğümü umursamam
ya da
sizin beni nasıl gördüğünüzü

ama bazen
rahatsız edebiliyor bakışlar
zor
gerçekten çok zor bişi insanlar arasında yasamak

ve, nedenini bilmiyorum ama
bazen çıldırıyorum
yoldan gecen birinin kafasına
kola dökmek istiyorum
acaba ne tepki verir?
sadece merak
ya da otobüs tiklim tiklim dolu iken
bir çığlık atmak

ama hayır
daha yeterince delirmedim
biraz daha zaman
belki otuzumdan sonra
-tabi o zamana kadar dayanabilirsem-
arka balkondan atlarım

"yeterince yüksek değil" diyorum aşağı bakıp
bazı sabahlar
"öldürmez"

ve geçen gün
istanbul’dan izmir’e
bir ölüm yolculuğundayken
bilete takıldı gözüm
kaza halinde sakat kalırsam
otuz milyar veriyordu şirket
evet dedim
iyi para
bir kaza için dua etmeye başladım
ölecek ve ailemi zengin edecektim
arka balkon beş para etmezdi


12.mayıs.2005

dünyanın en güzel şeyini istiyorum

dünyanın en güzel şeyini istiyorum

bugün yeliz aradı,
sanırım mastürbasyon yapıyordu,
inliyordu telefonda.

"alo" dedim.
"boşalmak üzereyim adamım" dedi.
"’napabilirim" dedim,
napmam gerektiğini bilmiyordum.
durdu
kesti inlemeyi
"sence dünyanın en güzel şeyi nedir?" dedi.
"intihar" dedim.
"saçma" dedi.
"hayır" dedim.
intihar güzel bir şeydir,
eğer ölen sensen.

"seni istiyorum" dedi bana.
"aynı dertten muzdaripiz o halde" dedim.
"ne?"
"benim istediğim kişi de beni istemiyor."
"iyi geceler."
"sana da."


12.mayıs.2005

abrakadabra

abrakadabra

ve yine izmir’deyim
ve son zamanlarda şiir yazıyorum
hoşuma gidiyor bu
kısa ve düzensiz mısralar
öykü gibi değil
zorlamıyor adamı
yazarken elin yorulmuyor
sikerim deyip yarıda kesmiyorsun
ve hoşuma gidiyor
anlıyor musunuz?

eğer beğenmiyorsanız
bu sizi ilgilendirir
ve eğer beğeniyorsanız
bu da sizi ilgilendirir
değer yargılarınız benim için hiç

müzik dinleyip şiir yazıyorum
hepsi bu
tamam mı?


12.mayıs.2005

10 Şubat 2005

enkaz

enkaz

10 şubat 2005
şu an, burada oturmuş, bir öykünün beni ziyaret etmesini bekliyorum tatlım.. gelmiyor uzun süredir, sanırım iki buçuk ay oldu.. küsmüş olabilir, bir daha asla gelmeyecek olabilir. ve o kadar da kötü bir kayıp sayılmaz bu.. ama şu an önemli.. geçenlerde, bir arkadaşım, dağıtım iznine gelmeme az bir zaman kala, “yazarsın askerlik günlerini” demişti, ve ben de öyle umuyordum, ama çıkmıyor bir türlü.. yoğunluktan olabilir belki.. karışıklık.. ve sıkıntı.. yeniden aynı şeylere, ve üstelik de çok daha uzun bir süre maruz kalacağını biliyor olmanın sıkıntısı.. ne yapabilirim? yapılabilecek hiç bir şey yok.. ki çoğu zaman, yapılabilecek bir şey olsa bile, ben olmadığını düşünür, veya söylerim. bu yüzden hala yerimde sayıyorum, sanırım hayatımın en büyük devinimi istanbul’a yerleşmeye çalışmamdı, ki o da pek akıllıca bişi değildi zaten, en azından sonrasında olanları düşününce, işe yaramadığını anlıyorum. yapılabilecek hiçbir şeyin olmaması ve olduğu zamanlarda bile yapmamaktan bahsediyorum, evet, şu an roads çalıyor, her zamanki gibi, şarap, kırmızı, ve her şey olması gerektiği gibi, ayarında, duvarlar, olması gerektiği şekilde ilerliyor hayat, 24, ve gerçekten yapabileceğim hiçbir şey yok.. “dene” diyor, “hayır” diyorum, “ve sen de boşuna deneme”. sonrasında bırakıyor kendini bana, öpüyorum, öpüyor, tat almıyorum ama, sadece öpüşüyoruz işte, aşk yok, hiçbir şey yok.. iyi yazdığımı söyleyip duruyor öncesinde, aylar öncesinde, sonra bir gün, dağıtım iznine geldiğim bir sırada, çıkıp geliyor, içiyoruz, sürekli burnunu çekiyor, ve kendiliğinden gelişiyor her şey, dediğim gibi, hiç bir şey yapmıyorum, tek bir şey hariç hayatım boyunca hiç bir şey yapmadım, o şeyin ney olduğunu da az önce söyledim zaten..  aptalca.. hiçbir şey yapmamak iyi, en azından olaylar sonuçlandığında üzülmüyorsun, çünkü hiç bir şey yapmamışsın, kazanmak için, ya da değiştirmek.. bazıları, aslında, çaba sarf etseydim, şu an olduğum konumdan çok daha iyi bir yerde olacağımı söyler durur, sanmıyorum.. hayır, kadercilikle ilişkin bir şey de değil bu, sadece.. hmm, hey bak bunun neyle ilgili olduğunu da bilmiyorum, hatta hiç bir şey bilmiyorum, ama hayır, bi saniye, bir şeyler biliyorum galiba, yani, en azından, ‘bir cümle içinde birden fazla ‘ve’ kullanılmaz diyen o lavuğa “evet biliyorum ama önemli değil” demiştim, ve aynı zamanda ‘ve’den önce virgül kullanılmayacağını da biliyorum, ve bir cümlenin ‘ve’ kelimesi ile başlayamayacağını da, tüm gereksiz imla kurallarını biliyorum, ve önemsemiyorum, sadece imla kurallarını değil, her şeyi biliyorum, ve bildiğim hiçbir şeyi önemsemiyorum, ve sadece ben değil, hiç kimse bildiğim hiçbir şeyi önemsemiyor, tüm eski sevgililerim de dahil buna, ve yenileri de eskilerine dahil nasıl olsa..  hiçbir şey sonsuza dek sürmez, insanın canını acıtan, kolay unutulabiliyor olmak, bazen kendimi bir yarışmanın en zor sorusuymuşum gibi hissediyorum,, herkes pas diyor bir süre sonra, ki ne önemi var, ki, bu kadarı yeterli sanırım, en azından bu konuda.. buradayım, ve bazen iyi diyorum bazen kötü, genellikle kötü. ve boş. ve aptallık.. ve belki de.. ya da neyse..

ve gerçekten şu an, kendimi yalnız hissediyorum.. bir süredir bu böyle.. aslına bakarsan uzun bir süredir böyle.. ve intihar yanı başımda bekliyor, elinde bıçakla, boğazıma yapışmaya hazır.. yapmıyorum.. yapamayacağımdan değil.. bir tercih meselesi sadece bu. ve bazılarının tercihi ölüm olduğu halde buna cesaret edemezler.. ben edebilirim.. ettim de daha önce.. ama şu an, her ne kadar en doğru şeyin bu olduğunu düşünsem de, daima en doğru şeyin bu olduğunu düşünsem de, bekliyorum.. her zaman doğru olanı seçmeyiz öyle değil mi? ki bir şeyin doğru olup olmadığını da asla bilemeyiz sanırım.. olaylar sonuçlandığında açığa çıkar her şey.. ve henüz her şey belirsizliğini koruyor.. napıcam.. napabilirim.. napmalıyım? bilmiyorum ve açıkçası pek düşünmem de napabilirim diye.. çünkü biliyorum,  yapmayacağım.. ölüyor olsam doktora gitmem mesela.. ya da yemek yemem muntazaman.. zorunlu olmadıkça hiç bir şey yapmam, ve bu zorunluluk, kendim için değil, başkalarından kaynaklanan zorunluluklar... günün birinde açlıktan öleceğimi düşünüyorum.. şimdilik değil, telaş etmeyin.. ama bir gün olabilir bu.. sigarasızlıktan ölebilirim, bu daha mantıklı bir ihtimal, en azından bana göre.. o kadar üşengecimki.. ve evet, gerçekten kendimi kötü hissediyorum. o yüzden bu kadar kötü yazıyor olabilirim.  kimbilir.. sizi sıktıysam özür dilerim, ama durum bundan ibaret, şu an için.. bekle.. beklemeye devam.. bekle ve gör. cioran’ı anımsadım bi an.. adamım.. “son savaştan beri yapılan her şeye karşısınız” derler, o da cevap verir, “son savaştan beri değil, ademden beri yapılan her şeye karşıyım”.
intihar daima geç kalınmış bir eylemdir..

inancını yitirmiş birine söylenebilecek en iyi söz nedir.. hala şansın var denilebilir mi? ya da gerçekten var mı? hala..  evet. kısalıyor gittikçe..

this empty flow çalıyor.. daima çalması gereken tek şey onlar belki de.. birlikte içtiğim insanları düşünüyorum, ve şu an, tek başına içmek dışında, yapılası hiçbir şey yok.. olsa yapardım.. inanın yapardım.. aylak olduğum söylenir.. ya da vurdumduymaz.. ki kabul edebilirim de bunu, çoğu zaman, işime geldiği zaman. ama şu an, sadece çıkmak istiyorum.. iyileşmek.. ya da devam edebilmek.. ama biliyorum, gittikçe güç kazanıyor içimdeki o şey.. işimi bitirmeye hazır, zamanını bekliyor sadece.. uygun anını bulur bulmaz yapışıcak boğazıma.. ve ben o zaman, işi şansa bırakmayacağım, daha öncekiler gibi.. gabba gabba hey..


24 nisan 2008
yaşamak için, arada sırada bulunduğun kabın şeklini alman gerekiyordu, bunu ne kadar iyi yaparsan o kadar başarılı oluyordun, ve ben 26 yılda o kadar katılaşmıştım ki, hiçbir kalıba uymuyordum, hayatı kavrayış şeklim farklıydı, hatta, doğruyu söylemek gerekirse kavrayış yeteneğinden yoksundum, aptalın tekiydim, ama yine de, ve tamamen çuvallamış olsam da, bir şey beni ertesi güne taşımaya yardım ediyordu, kendime ufak aptal bahaneler yaratarak 26 yılı tüketmiştim, tamam, kabul ediyorum, 26 yılın tümünü de bu şekilde tüketmiş olamam, ama en azından, ve muhtemelen bir 10 yılın böyle geçtiğini itiraf etmeliyim, hiçbir amaç edinmeden, ve günü kurtarmaya dahi çalışmadan zamanı tüketmek, intihar edicek cesaretten yoksun olmamak değildi sorun, sorun yoktu, her şey tam ayarında gidiyordu, ayarında gitmeyen bendim, ya da hiçbir yere gidemeyen, bir zamanlar kendimi tüm taşları yenmiş ve sadece şah taşı ile savunma yapıp hala mat edilemeyen bir satranç oyuncusuna benzetmiştim, aptallıktı, kendini kandırma provaları, hayatın hipnozuna kapılmamak için dikkat dağıtma denemeleri, savunma yapmama gerek yoktu çünkü kimse saldırmıyordu, benim dışımda, kendime karşı kendimi savunmam gerekiyordu, asıl sorun bir şeyler yapmaya zorunlu kalmaktı, insanların seni bir şeyler yapmak zorunda bırakmasıydı, insanların kendi kendilerini bir şeyler yapmak zorunda bıraktığı ve bunu da periyodiksel bir zaman dilimine yayarak hayatlarını tükettikleri aptal yaşam formuydu, kabullenemiyordum, bir şekilde yırtmam gerekiyordu, ama çaba sarf edemiyordum, eder gibi yapıyordum, her konuda hem de istinasız her konuda “gibi” yapıyordum, ayak uydurma çabaları, ki buna “çaba” demek bile yersiz, bir dakika, tıkandığımı hissediyorum, uzun süredir yazamayan biri olarak şu an bu kadar yazmış olmak bile kafi aslında, yaşama devam edebilmem için iyi bir neden bu, çok iyi bir neden, muhteşem, muhteşem taşaklar, bu kadar yazmış olmak, yazabiliyor olmak, yazar olmak için gerekli bilgi deneyim ve yetenekten yoksun bir halde, bana en uygun olan yaşam şeklinin, yazarak kazanmak olduğunu düşünmek aptallıktı, kabul ediyorum, bugün tüm aptallıklarımı kabul etme günümdeyim, ve dahası, size bir sır daha vereyim, bugün günümdeyim, sabaha dek sırtüstü uzanıp gözlerimi kırpmadan tavanı izleyip odanın aydınlanmasını ve eşyaların ve duvarların yeniden görünmesini bekledim, birkaç sigara, olasılıklar, tüm olasılıkları tükettiğimin bilincinde olarak yataktan kalkmak için hiçbir bahane üretemedim, bir süre sonra, sadece bedensel bir ihtiyacın benim günün ilk hareketini gerçekleştirmeme neden olacağını fark etim, ve bu durum çok uzun bir süredir böyle dostlarım, yatağa yapışmış durumdayım, hareket edemiyorum, isteyemiyor ve yapamıyorum, boşlukta olmaktan çok öte bir şey söz konusu, ve bu söz konusu durum dahilinde geleceğe dair olasılıkları düşünmek, pek akıl karı olmamalı, izlanda müziği dinleyerek gelecek güzel günlerin düşünü kurmak fayda etmez, beklemek gerek her zaman olduğu gibi, ve neyi beklediğini soranlara “bilmiyorum” demek, epey mantıklı geliyor bana, mantıksız olan her şey mantıklı geliyor, iş görüşmeleri, siktiriboktan iş görüşmeleri, çalışmak istemiyor ve iş arıyorum, trajikomik, hepimiz trajikomiğimiz, ve ben trajikomik ne demek tam olarak bilmiyorum, ve başta da söylediğim gibi kavrayış yeteneğinden yoksunum, donuğum, donuk, ve katılaşmış, üzülemiyor, sevinemiyor, sadece derin bir acı hissediyorum, ama unuttum, acının kaynağını yani, başlangıcı, ama sonunun başlangıç noktası ile bitişik olduğunu biliyorum, bu yüzden hiç bitmiyor, anlamayacaksınız, hiç kimse anlamayacak ve ben de “zaten bir şey anlatmıyordum ki” diyeceğim “her neyse”.. geçersiz, önemsiz, ve kaydadeğer değil, ve susacağım, ve daha neler neler..

bunları niye yazdığımı bilmiyorum, en azından bu konuda anlaşalım, tamam mı? yani en azından bu konuda…



bu, kötü yaşanmış bir hayatın bir o kadarda kötü yazılmış öyküsü olabilir… ve anlatmaya nerden başlayacağımı bilemediğim için lafı eveleyip geveliyor olabilirim… anlatmaya başlayıp başlamayacağımdan emin olmadığım için de aynı zamanda.. bir diğer sorun, her şeyin ne zaman başladığını kestiremiyor oluşumdan kaynaklanıyor olabilir, yani ipin ucunu kaçırdığım ve yakalamaya zahmet etmediğim o anın.. psikolog olsaydım çocukluğuma inmeyi deneyebilirdim, ama bir seçim şansım olsaydı, bir seçim şansımın olmamasını seçerdim, ya da hiç olmamayı, salt olarak olmamaktan bahsediyorum, var olmamaktan, varsa yoksa can sıkıntısı.. can sıkıntısı neşriyat sokağı.. o günü hatırlıyorum.. yayınevi kurmak konusunda anlaşmıştık, ve işe underground olarak başlayacaktık, ve canımız çok sıkılıyordu ve underground yayınevimizin adını can sıkıntısı neşriyat sokağı koymuştuk, işimiz gücümüz absürt şeylerle uğraşmaktı, ve bir amacımız yoktu, ve yıl ikinbindi, ve “battal niyazi” adında bir fanzin yaptık tuncay ve refikle, hayaletlerimle beraber, ama fanzinin kapağına ismi yazarken “battal” yazmayı unutmuştuk, gazeteden kestiğimiz harfleri yapıştırırken niyazi’yi oluşturan her harfi öyle bir yapıştırmıştık ki, öyle kalmak zorunda oldu ismi, ve fotokopiciye gitmeye üşendik, gerçekten üşendik, refik ortada, ben sağda, tuncay solda, oturup sayfa sayfa okuduk fanzini, dışımızdan, takı tezgahında, amfetamin esiri beyinlerimizde yankılanan kahkahalarımız, sonra noldu bilmiyorum, evin bi köşesinde kaybolup gitti fanzin, ürettiğimiz her şey evin ya da tezgah açtığımız sokakların bi köşesinde kaybolup gidiyor ya da unutuluyordu, hala bu durum devam ediyor, her şey uçuyor elimden, bu yüzden neşriyat sokağı demiştim yayınevi demek yerine ve gerçekten canım çok sıkılıyor, sıkıntıdan ödüm bokuma karışıyordu, yalnızca alkollü ya da haplı iken iyiydik, diğer zamanlar uzaydan bu dünyaya fırlatılmış bir meteordan farkımız yoktu, aslında daima bir meteordan farkımız olmuyordu, sırf zarar ziyan, ama alkollü iken en azından kendimiz bunu önemsemeyerek daha esnek davranabiliyorduk ve başlangıçta da dediğim gibi esnek davranmak gerekiyordu, başka türlü hayatta kalamıyordun.. ve şimdi, aradan geçen sekiz seneyi düşününce, bi sekiz senem daha olmadığını görebiliyorum, doktor da bunu gördü geçen hafta, ve yasaklar yasaklar yasaklar, ve devam ediyor, her şey.. her şey olanca hızıyla ve tüm şiddetiyle dönmeye devam ediyor, benim dışımda.. kırmızı kart gördüğü halde sahayı terk etmeyi reddeden bir aptaldan farkım yok, ve geçen hafta beşinci arkadaşımı kaybettim, uyuşturucudan, beşi de uyuşturucudan demek istiyorum, gecenin bi yarısı telefon çalar, kendini yalnız hissettiğini söyler telefondaki ses, ve siz evden çıkmaya para bulamazken, o ölmesine yeticek kadar tozu almıştır bile, ölüme çeyrek kala… ve sen kaç kişi kaldığını düşünürsün ister istemez, gerçekten senin gibi olduğunu bildiğin kaç kişinin kaldığını, yeraltından bahsederler kitaplarda, iyi bir işi olan ve gelecek kaygısı taşımayan yazarlar bahseder yeraltından, bulundukları konumdan net görüyor olmalılar, ve sen ister istemez, her ölümün ardından kaç kişi kaldığını düşünürsün, hamam böcekleri, sinekler, ve fareler dışında konuşabileceğin kimsenin kalmayacağı o güne kaç kişi kaldığını, ve yine de, ve hala, daha çok vakit var, beklemek için, hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilerek, ve umut etmeyerek, beklemek için.. hiçliğin köpekleri.. dört.. üç.. iki.. bir..