27 Şubat 2007

üç erkek

üç erkek..

1.
bir barın önündeyiz. tuncay refik ben. takılıyoruz. gökyüzüne bakıyorum. biraz durgunum.

“sorun ney” diyor tuncay.
“ne bileyim amına koyim” diyorum.
refik, ilerde duran mercedesi gösterip, içindeki elemanı kast ederek “aha buradan vurucan, alıcan 15 milyarı, bu zamanda en iyisi tetikçi olmak” diyor. sonra, paradan, parasızlıktan, çalışmak istemiyor oluşumuzdan ve gelecekten bahsediyoruz.

hava yağmurlu. ıslanıyoruz ama kafamız trilyon. esrar, amfetamin, alkol ve acı içmişiz - daima. umurumuzda değil hiç bir şey, ve elde sigara. tam bu esnada önümüzden elinde şarap şişesi ile biri geçiyor, onun da kafası trilyon. “dünya ve ahiret işleri böyle, kimseye güvenme, kendine güven, başka bi şey yok, gerisi hikaye” diyor, ve ekliyor, “adamın beynini sikerler burada, beyin kalmaz.” adam geçip gidiyor.

refik’e dönüp soruyorum “dünyanın en kötü şeyi nedir” diye.
“bir gece yarısı, her yer kapalı iken, çarşafın ve otun olduğu halde, tütününün olmamasıdır” diyor “ve bir sigaranın lafını yapan insanlara asla güvenme.” o öğretti bana bi çok şeyi. ve dediğim gibi, durgunum.
“neyin var senin” diyor refik “kardeşimi mi düşünüyorsun hâlâ?”
“aşkın amına koyayım” diyor tuncay “dünya üzerinde ne kadar amcık varsa, sikmek isterdim.”
“bi sigara versene” diyorum tuncay’a
“bitti moruk” diyor “paketi attım ya gözünün önünde.”
“unutmuşum, neyse siktiret.”
elimi cebime atıyorum, biraz bozukluk, sigara almaya yeticek kadar değil ama. “bende bu kadar kaldı diyorum.”
elini cebine atıyor diğer ikisi: “bende de bu”

bakkala gidip 2 paket sigara alıyoruz, çünkü gece çok uzun, ve evimizde biralar var, bira daima olur biz de, ve asla sigarasız içilmez bira, sigarasız bi gram bile yaşanmaz bu hayat, çok ciddiyim, ve espri yapıcak halde de değilim ayrıca -neden gülüyorsunuz?  -benim görmediğim bir şeyi gösteriyorlar bana, televizyonda, ben de gülmeye başlıyorum. televizyon mu? evet, televizyon! eve vardık bile, söylemeyi unutmuşum, ve kimsenin gülmeyeceği şeylere gülüyoruz, televizyon açık, çok ciddi şeyler dönmekte ekranda, ama o kadar salaklar ki… ciddiyetleri bile bi salaklık göstergesi bize göre.

yıl 2001, ay şubat, saat 23, ve alsancak, korku parkı istasyonundayız. hey hey bi saniye, orada öyle bir yer yok. evet ama evin kapısına öyle yazmıştı tipin teki, korku parkı istasyonu. hiç bi anlamı yok, biliyorum, bildiğimiz hiçbir şeyin ve bildiğiniz hiçbir şeyin hiç bi anlamı yok, bi noktadan sonra hiç bi anlamı kalmıyor, ve o noktaya gelmemenizi umuyorum. ben geldim.. kayışı kopardım. yanımdaki diğer iki erkek de. bir tekrarın içine hapsolmak. hepimiz bir kadın tarafından oyun dışı kalmıştık, bazı kadınlar da bir erkek tarafından oyun dışı bırakılmıştı, ve bekliyorduk, ve içiyorduk, ve daha bi çok şey.


“kes şu zırvayı” dedi refik, ben elimdeki çakmağı parmağıma tutarken.
“cehennem” dedim “cehennemde olmayı cennette olmaya yeğlerim ben.”
“neden” dedi.
“çünkü” dedim “cennette olursam, her şey ben olucam, ve özgür, ve boş kalıcam, ve hatırlayacağım daima. ama cehennemde birileri benim canımı acıtırken, belki de düşünmem, iradem elimden alınmış olacağı ve daima işkence edecekleri köleleri olacağım için.”

“zırva” dedi tuncay “zırva, zırva, zırva.” takılmıştı, biraz sonra durdu, “size de oluyor mu bu” dedi “bazı kelimeleri üst üstte bir çok kez söyleyince tuhaflaşıyor, anlamını yitiriyor sanki, anlamsızlaşıyor, ne ifade ettiğini unutuyorsunuz. tekrar et her şeyi moruk, bırak bütün herkes sıçsın ağzına, bi süre sonra anlamsızlaşıcaklar. perde. perde. perde.” devam etti bi süre, “perde. perde.” durdu, “evet, haklıymışım, anlamsızlaşıyor.”

uçuyordu, uçuyorduk, kokaini de ekleyin tüm saydıklarım üzerine. bizim evimizde daima uyarıcılar vardır.

biraz müzik. ve biraz daha esrar. ve biraz daha parmaklarını çakmakla yakma deneyi. elimden aldı çakmağı refik, hem de ne alış, havada kaptı resmen, bi çırpıda.
“kafayı mı yedin oğlum, gazını bitireceksin, başka çakmak yok evde, kibrit yok, hiç bi sikim yok, ve saat gecenin üçü”
“elimi kurtardığını düşünmüştüm bu hareketle, meğer tek derdin gazmış.”
insanlar alkollüyken aşırı duygusal ve alıngan olabilir.
“sikmişim elini”

2.
karşıyaka’dan alsancak’a geliyoruz. vapur. daima. arkalarda bi yerdeyiz. ayakta. gece. denize bakıyoruz, denizden çıkan köpüğe.. vapur ilerliyor.. elimizde bira, ve bize bakıyorlar, ama şanslıyız, çünkü denize atamazlar bizi, otobüste olsaydık bu kadar uzun süre tahammül edilemezdik.

“burada bira içemezsiniz” dedi bi tip. tuncay da,
“burada bira içebilir miyiz diye sormadık, sorulmayan soruların cevaplarını vermen de senin çok zeki bir varlık olduğunu gösterir ve çok zeki olan varlıklar, bir vapurda üç alkollü adamdan dayak yerken diğer yolcuların olaya müdahale etmeden bir süre seyredeceğini ve o geçen süre içinde epey bi darbe alarak yere yıkılacaklarını bilirler, daha da uzatabilirim ama anlamış olabileceğini düşünüyorum” ded. tuncay bazen böyle uzun konuşur, ve siz onun suratına aval aval bakarken, birasından bir yudum alıp, aniden başka bi konuya geçer, sonra başka bi konu, sonra başka bi konu, sonra başka bi konu, ve tuncay haklı, bazı şeyler tekrar ettirilerek anlamsızlaştırılabilinilir.

vapurdan inerken şişeleri denize atıyoruz, herkesin görebileceği şekilde. üçümüz de yapıyoruz bunu, sırayla, kim şişesini daha uzağa atıcak yarışması. ve adamın biri, “çevreyi neden kirletiyorsunuz” diyor. tuncay adama dönüp;
“yarış dostum” diyor, “rekabet hayatın her alanında var, kapitalizm bulaşıcı bir hastalık, yayılıyor. yarıştık biz, çevreyi kirletmedik, olaya bu açıdan bak, bu çocuklar şişeyi kim daha uzağa atıcak diye yarıştı, tek bir açıdan bak olaylara, ve o baktığın açı, senin canını sıkmayacak, seni rahatsız etmeyecek bir açı olsun. kapitalizm sana bunu öğretmedi mi yoksa? çalışmaktan başka seçeneğin yok, öyle değil mi? bu açıdan bakıyorsun hayata. neden hayatımı mahvediyorum bu tüketim çılgınlığıma bir son vermeli diye düşünmüyorsun”
 “hey hey” dedi sonra, yanımızdan geçen bi hatuna tuncay, “bir uzaylı”. kadın, harikulade bir vücuda sahip olan kadın döndü ve
“uzaylı senin anandır” dedi.
“iltifat” dedi “sadece iltifat ediyordum” bize neden çevreyi kirletiyorsunuz diyen ihtiyara döndü sonra “gördün mü, olaylara bakış açısı, sihir burada. doğru açı diye bir şey yoktur, kendini iyi hissetmeni sağlayacak açılar vardır. ben ona uzaylı derken, dünya üzerinde olamaz böyle bir güzellik, mutlaka uzaydan gelmiş olmalı, demek istemiş olamaz mıyım? ya da sen, çocuklar yarışıyorlar, demiş olamaz mısın? sanane çevreden, eğer yiyorsa git mc donalds’a söyle, çevreyi katlediyorsunuz diye.”
“hadi gidelim moruk” dedim tuncay’a gülerek, bıraksam sabaha kadar adamın kafasını düzebilirdi, ve adam, emin olun, hiçbir şey diyemezdi, savunamazdı kendini, haklı olsa bile savunamazdı. bir damla lsd’li olan bir beyinle yarışamazsınız, ve bizim evimizde lsd bazen olur.

sonra ben “karnım acıktı” diyorum “şurdan bişiler alak da yiyek.”
elimi cebime atıyor, ve bozuklukların birazını cebimde bırakarak çıkarıyorum az bir para “üçümüze yeter mi bu para”
“üstünü ben tamamlarım” diyor refik
“pekala” diyor tuncay “yeni bir sorun, ne yiyicez biz?”
“şu parayı da al, yumurta, makarna, al  bişiler de gel” diyor refik bana “bu hıyarı bi an önce eve götüreyim, başımıza bi bela açacak.. sen bize yetişirsin..”
bi bakkala giriyor, 6 yumurta, makarna, ve şarap alıyorum. 3 şişe.. ekmek var mıydı evde diye düşünüyorum, 4 ekmek bir şişe şarap ediyor o dönemlerde, ama napabilirim, ihtiyaç meselesi. yetişiyorum onlara. ve bir barın önünde duruyoruz..

3.
özlem’lerin evinden çıkıyoruz. refik. tuncay. ben. bi üst katta oturan seçil’i son kez görmeye gelmişiz. ankara’ya gidicek o. ailesi ile beraber. ve bir hafta önce de özlem’i uğurladık böyle. bristol. ve ne yazık ki o, başka bir yazının konusuydu, geç kaldınız, çoktan yazıldı ve ani gelen bir kendini yok etme isteği üzerine öykü de yok edildi, kül. beni küllerimden yeniden yaratıp karşınıza koydular, ama aynı şeyi yaktığım öykülere yapamadılar ne yazık ki, üzgünüm. külleri saklamayı tavsiye etmişti biri bana, ileride çıkıcak olan bi teknoloji ile geri dönüştürülebilir miydi öykülerime küllerim? taşak geçiyordu tip benimle tabii ki ve taşak geçilebilecek kadar savunmasız bir pozisyonda kalmıştım, ters köşeye yatırılmış ve golü yemiştim. sonra hakem düdüğü çalıp, atışın tekrarlanmasını istedi, karşı takımın teknik direktörü ani bir kararla penaltıyı kullanacak futbolcuyu değiştirdi. topun başına gelen ikinci hatun da, şey pardon, yanlış yazdım, topun başına gelen ikinci futbolcu da ters köşeye yatırıp golü çaktı, sonra hakem yine düdüğü çalıp atışın tekrarlanmasını istedi, sonra yine ani bi kararla karşı takımın teknik direktörü penaltıyı kullanacak futbolcuyu değiştirdi, topun başına gelen üçüncü hatun da, şey pardon, yine yanlış yazdım, topun başına gelen üçüncü futbolcu da ters köşeye yatırıp golü çaktı, sonra hakem yine düdüğü çalıp atışın… tamam tamam kesiyorum.. ama bi müddet sonra, biri yanıma gelip, “abi, farkettin mi, hep aynı köşeye atıyorlar, ve sen hep aynı köşeye yatıyorsun, onlar sola, sen sağa, bence bi kez de sola yat, yakalarsın topu, hem bak hakem de bizden yana, sen topu tutana kadar atışı tekrarlatıcak hakem”. dedi.
“hey” dedim, “ben doğru bildiğimi okurum daima, onlar topu uçtuğum köşeye atana kadar gol yemeye devam.”

biraz alegori. ve biraz sihir. iskeleye doğru gidiyorduk, vapura binicek ve alsancağa geçicektik.

4.
özlem’lerin evine geldik. seçil bi üst kattan aşağı indi. akşam altı civarıydı saat. epey takıldık o evde. eski günleri andık. seçil ankara’ya gidicekti ve onu bir daha görüp göremeyeceğimizi bilmiyorduk hiçbirimiz. yemek yedik. içtik. ve müzik dinledik. bizim evimizde müzik daima vardır.


“o’nu özledim” dedi seçil. “şimdiden.” özlem’den bahsediyordu.
“senide özleyeceğiz” dedim o’na. “lanet olsun.”

gözlerim doldu bi an, ki bunu sürekli gizleme ihtiyacı hissederim, çünkü duygusal olmak istemiyorum, sert biriyim ben, evet, sert, erkeğim ben, bana bu öğretildi çünkü, erkekler ağlamaz dendi bana, erkekler kavga eder dendi, erkekler kendilerini terk eden kadınların arkasından kötü konuşur ve orospu der kendisiyle arasında kan bağı olmayan tüm kadınlara dendi. bana denilen hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadım. yapsaydım eğer, şu an burada, sabahın beş otuz beşinde, bunları yazmaz, sabah erken kalkıp takım elbisemi giyerek evden çıkıp arama biner, şirketimin önünde durarak bir asansör sendromu sonrası masamın başına geçicek olduğum için çoktan yatıp uyumuş olurdum. ama yapmadım. tuncayın ruhu içime girdi galiba, saçmalıyorum, ve adam 2003’te intihar etti. pardon, zamanda epey ileri gittik. geriye dönelim:

“biletleri ayırtınız mı siz” dedi seçil, tuncay’a.. “siz ne zaman gidiyorsunuz?”
“haftaya” dedi tuncay, “hollanda bizi bekliyor, kırmızı halı ve…” lafını kestim
“hepiniz gidin” dedim onlara, “hepinizin amına koyayım” bağırıyordum. çıldırmıştım. sinir krizi geçiyordum. ve bu bana her zaman olan bişi değildi. ilk kez o zaman oldu. sonrasını hatırlamıyorum.. özlemlerin evinden çıktık.. tuncay, refik, ben. iskeleye doğru yürüyorduk.. 

27 şubat 2007


27 Ocak 2007

yokuş

yokuş

her şeyin ters gittiği zamanlardan biri, bir pansiyonda kalıyordum o sıralar, ve evet, hala izmir! yıl 1878’di, yada 1978, yada 2078 olsun, ne fark ederki? her şey ters gidiyordu işte, bahisler, iş görüşmeleri, yazı ve hatunlar. henüz her şeyi yitirmemiştim, ama umut yoktu, daha kaybetmiş olmasam da tükenmiştim, herkez bana yokuş yapıyor gibi geliyordu, bir barın önünde durdum,  “bira 3 milyon” gibi bişi yazıyordu, barın camlarından birinde, bozuk bir yazı. canlı müzik, ve evet dedim, yarısı su olsada verdikleri biranın, denemeye değer, biraz müzik.. o nefret ettiğim rock barlardan biriydi işte, ama bir hatuna salça olur ve evine giderdim belki, şanşlıysam, yada barda biraz oynaşırdık, seks her şeye rağmen hayata devam etmeni sağlayan tek bahanen oluyordu böylesi zamanlarda. para yoktur, ve işinde, ve alkol yoktur, ve kadının. ve ilham kesilmiş, sihir bitmiştir. yatağa girer ve intihar etmek yerine, o gün gündüz otobüste gördüğün hatunu düşler, o’nun ofisinde ona kaydığını hayal edip otuzbir çekerdin, ve epey enerjini harcamana neden olurdu boşalmak, yorgun düşer, intihar ve her şeyi boşverip uyurdun, sabah yeni bir gün başlayacaktı nasıl olsa, bir gün daha çalmış olurdun tanrıdan.

içeri doğru yöneldim, kapının önündeki eleman eli ile itti beni, “noluyor” dedim, “giremezsin” dedi, “neden” dedim,
“2 hafta önce bu barda çıkardığın kavgayı unuttuğumuzu sanmıyorsun herhalde”
“ben hatırlamıyorum zaten” dedim “unuttuğunuzu sansam ne yazar”. adama biraz kene verip girebilirdim içeri, ama yoktu fazla param, ve değmezdi, geri döndüm, bornova sokağının önünden geçip travestilerin bakışlarına aldırmadım, sonra kordon, çankaya, ve basmane.. kaldığım pansiyona gelip girişteki tipten anahtarımı aldım, “gündüz bi hatun gelip seni sordu” dedi bana, “siktiret” dedim, “bi süre kadınlardan uzak durucam” yalandı oysa, uzak duramazdınız, siz bunu isteseniz bile yapışırlardı, suyunuzu sıkana kadar, herneyse.. odama girdim, ufak bir oda işte, üzerimdekiler dışında giysim yoktu, iç çamaşırları hariç tabii, ve çorap.. -ve ruh’da diyebilseydim keşke şu an. bir kaçtane ruhum olsaydı kolay olurdu yaşamak, iş yerinde onların istediği gibi davranır maaşımı alırdım, barda bardakilerin istediği gibi davranır canlı müzik dinler bira adını verdikleri suyu içerdim, sonra bir hatunum olurdu, onun yanındada onun istediği gibi davranırdım ve muhteşem bir aşk yaşamış olurduk. çok severdi beni, hiç terk etmezdi, kişiliksiz ve yalaka insanları herkes sever. (ben sevmem, ama ben bir ‘toplumdışı’ymışım zaten, öyle diorlar, o halde “herkes” beni kapsamıyor olmalı) oyunu ortamına göre oynayan, bulunduğu mekanların kurallarına uyan insanları, yüzdeyüz haklıyım, çünkü tanrılarımdan biride böyle düşünüyor, ve tanrılar yanılmaz..  “oyunu kuralına göre oyna” der tanrım, “oyunun kuralları sana kazandıracak, günden güne” d

herkez bana yokuş yapıyordu. eski sevgililerim, iş verenler, barmenler, orospular, orospu olmayanlar, ve herkez yazar olmuştu, haftada 50 yeni kitap 35de  yeni yazar üretiyordu ülke, ve ben yazamıyordum artık, bitmişti her şey. düşündüm, ve “sikerim do it yourself’i” dedim bi an için, tanıdığım benim gibi birkaç yazan, yani gerçekte yazabilen ayyaş ile bir dergi hazırlıcaktım, her şeyi bana ait olacaktı, kapak, tasarım, dizgi, vs, ve efes pilsen veya tuborg’a sunucaktım birer kopya, sponsor olmalarını isteyecektim, kesin kabul ediceklerdi, 3000den fazla okuyucum vardı ve tek bir kitabım yoktu henüz ortalıkta, reklamım yoktu, menajerim yoktu, ağzımda puro bile yoktu, henüz patlamamış bir bombaydım ben, sponsora ihityacım vardı, pohpohlanmaya değil.. 700 milyon diyicektim, 1000 kopya, siyah-beyaz, maliyeti karşılayın yeter, evet diyiceklerdi, evet evet evet. ve sonra o sikik yayınevlerinin tekliflerini birbirirleri ile çarpıştıracaktım, açık arttırma; dağıtım size ait, sponsorum var, maaş vericeksiniz bana sadece, ve arkadaşlarıma, reklam gelirleri sizin olsun, reklam giderleride size ait.. “imla hatalarını düzelticez” deyip oynayacaklardı kalemimle, daha önceleri yaptıkları gibi, bu kez ses çıkarmayacaktım ama, satıcaktım kendmi, iyi para ederdim.. sonra biramı yudumlarken sağ kolumdaki dövmeyi gördüm, “fuck copyright” yazıyordu, biraz yukarsında “d.i.y or die” sol kolumda “no future” ve sağ işaret parmağımda thug life..

değiş dedim kendime, ölmek üzeresin, kaldığın yere bak, farelerle maç yapıyorsun her gece, karafatmalar ile poker oynuyorsun , tahta kuruları ile de.. hayvanlar bile sana yokuş yapıyor evlat, sik anasını, paranın amına koy, öyküleri sat o amcık yönetmene, bırak nasıl çekerse çeksin, tırmanmaya başla artık, ölüceksin.. telefonum çaldı sonra, gökçe.. kıyak bi hatundu, dosttuk,
“kaostayım” dedi, “sana baktım, kilise sokağında, logosda ve çimlerde yoktun”
“evdeyim” dedim,
“kimin evinde”
“kendi”. güldü, alaycı bir gülüş değildi ama, oraya hala evmi diyorsun der gibiydi, ve sevimli bir gülüştü..
“gelicekmisin” dedi,
“hı hı”
“gelince çaldır”
“telefonu kaltağın tekine fırlattım dün”
“ee”
“eesi eğildi kaltak, duvarda patladı bana aldığın 250 kontur”
“teşekkür ederim” dedi
“rica ederim” dedim, güldük
“neyse kaostan al o zaman beni deli” dedi
“onun önündeki lavuğu öldürebilirsem içeri girerim” dedim
“ne lavuğu?” dedi,
“bir garson” dedim, “geçen hafta bi tartışma sonucu kavga çıkmıştı”,
“içerden çağırt o zaman”
“peki” çıktım evden..

ve evet gökçe ile buluştuk.. biraz sohbet, biraz alkol, ona planlarımdan bahsettim, efes veya tuborg, sponsorlar, lumuzin, pipo, imza günleri, gösteriş, şan şeref hürriyet..
“yazamazsın” dedi, “o zaman bir daha asla şimdiki gibi yazamazsın”
“ne fark ederki?” dedim, “şimdide yazamıyorum zaten, ilham perim bile bana yokuş yapıyor”
“seni seviyorum” dedi bana, “öyle bir şey yaparsan yine sevmeye devam ederim, ve anlarım seni, ama herkes anlamaz, okuyucuların terk edicek, seni o zaman, sadık okuyucuların, çünkü anlamayacaklar”
“açlıktan ölürsem kahraman olurum ama”
“evet”



herneyse işte buradayım.. hayatın ortasında.. ve gecenin.. ve viski kola yaptım, ilham demek bu, viski hediye, bir hatundan.. kargo geldi bu sabah.. ardeşen ilçe jandarma komutanlığı.. ve isim soyad..  kapım açık değil size, ama viskiye hayır diyemem.. nöbette yazılan öyküler.. saçmalıyormuyum? o halde biri bana yardım etsin, 77 gün sonra ne yapacağımı söylesin.. ve birde şarkı.. evet biri bana “no pain no gain’i” söylese iyi eder.. bana bunu söyleyen bi hatuna denk gelirsem, ona aşık olucam, çünkü hayatta kalmak için bu gece hem aşka hem mike ness’in bana “her şey çok güzel” olucak demesine ihtiyacım var..

 ve bir gün yeniden hayatta olucam.. gökçeye “en iyi dostumsun” diyicem, o da bana tuzluk fırlatıp gece özür mesajı çekicek, cevap alamayıncada arıcak, açmıcam, ve bir mesaj daha, “hattınıza 250 kontur yüklendi” falan filan.. bir mesaj daha, “belki konturun yoktur, ve benle konuşmaya cesaretin de, lanet olası ses çıkar” ve bir çağrı yaparım bende..

hey herkes bana yokuş yapıyor son günlerde, anlıyormusunuz? tabiyki hayır..  o halde size biraz sokak kültürü ve argo dersi vermek gerek! ancak ondan sonra sokakedebiyatı yapıyorum bende deyip, bu isimde ve sadece uzantısı değişik bir site açıp beni davet edebilirsiniz.. sokakedebiyatı.org’muş.. uzak durun benden. lütfen.. çünkü bayım, ben bu işi 10 yıldır yapıyorum, ve sizin yardımınızla 10 bin hite, 1250 kullanıcıya, ve üne ihtiyacım yok.. herhangi bir sponsorada.. paraya ihtiyacım var sadece, kendini satmadan.. paraya aşka ve no pain no gain’i dinlemeye, sonsuza dek..

not: öykü spontane çıkmıştır, nöbette, o yüzden sonu böyle oldu, sokakedebiyati.org adında bir siteden aldığım davet üzerine sanırım, bana daha çok hit ve editör kazandıracaklarını vaad ediyorlardı çünkü benim hedefim, isteyipte yapamadığım bir şeymiş gibi sanki bunlar.. ayrıca öyküde geçen, “o halde biri bana yardım etsin, 77 gün sonra ne yapacağımı söylesin..”  yerindeki 77 gün, askerliğin bitmesine kalan zamandır. ama şu an 27 gün var. hadin eyvallah [girdap]


27 ocak 2007

girdo ve halüsinasyonetik arkadaşları:

girdo ve halüsinasyonetik arkadaşları:
2000 yılı sonbaharındayız. hava oldukça soğuk ve hafiften yağmur çiseliyor. yer, alsancak izmir. çimlerde bağdaş kurmuş, bir daire oluşturmuş, içiyor ve tartışıyoruz. beş kişiyiz. tuncay, refik, seçil, özlem ve ben. her şeye karşı yabancıyız. kendimizi yalnız ve yabancı hissediyoruz. ve çaresiz.. tuncay’ın üç adet kitabı var. hazır. bitmiş. kimse basmıyor ama. birçok yayınevi ile görüşmüş, reddedilmiş. kötü bulunmuş. şu. bu.

“olmayacak bu iş” diyor bize, “artık yazmıcam”,
“hayır” diyorum, “okuduğum en iyi şeyleri yazıyorsun moruk, fikirlerin harika, sadece alışkın değil insanlar bu kadar çıplak bırakılmaya, hepsi bu. tüm safsatalarını, gerzek yaşam biçimlerini yüzlerine vuruyorsun, ve korkuyorlar” diyorum.
“hayır” diyor, “kötü yazıyorum. beş para etmeyen bir hiçim ben.”

hepimiz bir şekilde, bir şeyler yazan, bir şeyler üretebilen insanlarız.. dünyayı havaya uçurabilicek kadar tehlikeli fikirleri var tuncay ve refik’in. ve beş yıldır beraber yaşayan iki sıkı dostlar, her ikisi de uyuşturucu bağımlısı. her ikisi de güç belâ yaşama devam ediyor. seçil, aile kavramını ve burdan yola çıkarak tüm toplumsal değerleri yerle bir edebilicek bir deneyime ve birikime sahip.. özlem, sadece bireysel dışavurumlar ile içindeki acıyı kağıda döküyor.. ben bi bok parçası olarak yanlarında değer görmüşüm. hiç bi sikim yazabildiğim söylenemez, kayda değer
.
“tamam” diyor seçil.. “sikmişim yayınevlerini, kendi kendimizi basıcaz.” [kendimiz, kendi 'kendi'mizi basıcaz-lilith noir] gülüyor tuncay, ama alaycı bir gülüş değil bu, çaresizlik ve umutsuzluk dolu bir gülüş.
“tüm paramızı sarhoş kalmamızı sağlamak için harcarken, nasıl yapıcaz bunu canım?” diyor özlem.
“bilmiyorum” diyor seçil, “ama başka şansımız var mı?”
“zor” diyor, refik, “çok zor, resmi kurumlar, devlet daireleri, biraz resmiyet, ıvır zıvır”

tartışmanın başından beri susan ben, “abi denemek lâzım” diyorum, “olur belki ha?” ben onlardan epey küçüğüm, eğitiliyorum o sıralar, yanlarında pek konuşmuyor, sürekli onları dinliyorum, ve bana çok büyük bir saygı duyuyorlar, hak etmediğim kadar çok, ben anlam veremiyorum buna, ben kimim ki diyorum, ne yapabilirim, onlara inanıyorum, onlara tutunuyorum, hepsi bu..

27 ocak 2007

26 Kasım 2006

veresiye yaşam

ve bir sigaranın muhabbetini yapan adamlarla
muhatap olmamayı öğrendim
ve otlakçılar ile sülüklerle
ve orospularla
orospu ruhlularla
kadın ya da erkek fark etmez
hepimizin ruhunda var biraz orospuluk
bir ruhumuz varsa tabi
ve kimsenin göremediği kurşun yaralarımız
kurşuna dizdiler boktan ruhumu
hayatım boyunca
kurtar beni amanda…

hey, sana yaslanabilir miyim?
gözümü kapatarak
tamamen
ve düşmeyi sorun etmeyeceğinden emin olabilir miyim?
ve parasızlığı
ve çok parayı da
olduğu takdirde
geleceğe saklamadan harcamayı
aynı hayatımı harcadığım gibi
ruhumu
vücudumu
ama biraz daha var hâlâ içimde
ruh..
ruh, hüzün ve kahkaha..


hey, hadi bu gece de içelim
yarın gece de
ondan sonrakisinde de
ve daha sonrakisinde de
son on senedir yaptığım gibi yani
ve bir on sene daha devam buna
hatta yirmi
otuz
kırk

burnumdan kan geldi dün
kusuyorum arada bir
alkol alınca burnum akıyor
ve ot alınca da
sürekli bir öksürük krizi
gece gündüz
akciğer ağrıları
mide ağrıları
uykusuzluk
iştahsızlık

hey hey bi saniye
şikayet etmiyorum
rahatsız değilim bu durumdan
içmeye ve yaşamaya devam edeceğimi
söylemek istemiştim sadece
ve ölmeyeceğimi
her şey ne kadar kötüye giderse gitsin
ya da iyiye

ha bu arada
sınırsız bonkör ve
bir gram bile cimri olanlardan uzak durun
benden de..
her ne kadar ben, ne cimri ne de sınırsız bonkör olmasam da
sürekli gizli kalan bir şeyler var çünkü içimde
olmalı
yüzde doksanımı öykülerimde kemirtmiş olsam da size

sınırsız bonkör değilim
bir gram cimri de
ve orospu da değilim
ve şair de
ve yazar da

ve bunların ilk üçünü bana yakıştırmanıza ses çıkarmıyorum ama
son ikisi epey can sıkıcı dostlar
bana yakıştırmanız da
kendilerini öyle zannedenler de

ve çok fazla bir şey beklemiyorum bu hayattan
ufak bir ev
aptal bir iş
ve ruhuma denk bir hatun
geriye kalan her ne varsa
dünya üzerinde
sizin olabilir
tüm eski sevgililerim de dahil buna

sikmişim iyi yaşamayı

26 kasım 2006 – ardeşen/koğuş


güzel bir gelecek tablosu - YİN

 pekala, 2016 yılının kasım ayındayız, 29 kasım, hava buz gibi, ve tabii ki izmir, ufak bir evde tek başıma yaşıyorum, annemi ve babamı kaybetmişim, 3 kardeşim, eniştem ve yeğenlerim hayatta kalmış bir şekilde, ve arada bir uğruyorum yanlarına, ama onlara nerede ve nasıl yaşadığımı söylemiyorum, diğer akrabalarımdan haberim yok, beş parasızım, işsizim, yazdıklarım bir boka yaramıyor, 3 aylık kira borcu ev sahibine, ve bir o kadar da bakkala borçluyum, ve ölmek üzereyken telefon çalıyor, istesem benim için canını bile vericek bi kaç insan tanıyorum, yo hayır bi dolu insan, “hey moruk” diyorlar, “yeni bir öykü yok mu?”
“hiç biri yeni değil” diyorum, “yani değilmiş, öyle diyorlar, çalıyormuşum hepsini ordan burdan”
“siktiret onları” diyorlar, “sen ve harikulade yeni öykülerin, bu gece takılalım mı? alkol var”
“boşverin” diyorum, “ben burada azraili beklemeye devam edeceğim”
“olmaz” diyorlar ama, “gelip seni alıcaz..”

5 dakika sonra kapım çalıyor, bi grup insan, apar topar çıkıyoruz evden, ısrarlar vs. evden? evet, ev.. bir oda, ufak bir mutfak, banyo, tuvalet, kapı pencere, kaçak elektrik, her şey her yere saçılmış, kağıtlar, fanzinler, kimsenin basmadığı kitaplarım, senaryolar, çıkarmaya çalıştığım gazeteye dair birkaç örnek baskı, ve elbette müzik, çoğunluğu punk, triphop ve rap.. binlerce.. izlanda’ya ait birkaç büyük boy fotoğraf duvarda asılı, ufak bir cd çalar, tv yok, pc yok, makas kalem uhu kolaj ve ruh var ama.. ama ne ruh.. hah! do it yourself ile kafayı bozmuş hasta bir ruh, sürünmeye mahkum, bir gün paranın amına koyacam diyen sürekli, ama hep amına koydukları, ve evet dediğim gibi, evden çıkıyoruz, istikamet başka bir ev, uygun adım marş, pardon, bunları yazarken bir jandarma karakolunda olduğum için dilim sürçmüş olmalı, ve evet nerde kalmıştık, evden çıktık, başka bir eve gittik, ev biraz kalabalık, birinin doğum günüymüş, doğum günü partilerini anlamsız bulurum, hele bir de kasım’da kutlanıyorsa, kasım’ın sonu.. hayatıma girme noktasında bulunan bütün kadınlar kasım ayında doğmuştur.. tesadüf? sikmişim tesadüfü! aptallık daha doğru bir açıklama olurdu.. siyah saç ve neşe ve hüznün karışımı.. ama hüznün daha ağır bastığı açık, ve terkedilmiş sürekli, ve benden başkalarının intikamını alıcak, bunu planlamayarak ve istemeyerek yapıcak olsa bile, ansızın, terk edicek, bunu biliyorum çünkü tyler bunu biliyor, ama yine de kapılıyorum o’na, adı tuğçe olsun, ne önemi var? pasta geliyor sonra, doğum günü pastası, 26 adet mum var üzerinde, ben o sırada, yani 2016’da 34 yaşımdayım, 35’ime 1,5 ay kalmış, 12 ocak’a, hediye alırsınız artık bana, öğrendiniz, ve evet, doğum günün kutlu olsun” diyorum o’na, “umarım hayatının geri kalan kısmı huzur içinde geçer”
“hep huzur istedim biliyor musun” diyor,
“biliyorum” diyorum, bilirim, daha önceki facialarımdan, hepsi huzur aradığını söyleyip huzurumu sikip gitti.
“nerden biliyorsun” diyor,
“tecrübe” diyorum, “her türlü dengesiz burçtan eski sevgili koleksiyonum var, istersen gösterebilirim, ama uzaktan bakıcaz, çok yaklaşırsak, yanlarındaki herifleri pataklayabilirim” ne saçmalık? gülüyor ama, gülüyoruz, ve içiyoruz da bir yandan,
“seni tanıyorum” diyor bana, “öykülerinden falan…”
“herkes öyle sanıyor” diyorum,
“iyi bir insansın sen” diyor, “yaşadıklarını hak etmiyorsun”
“herkes hak ettiği gibi yaşamıyor” diyorum, “yani 10 sene önce bir orospunun söylediği o şarkı düpedüz saçmalık, ama ben şikayetçi değilim, hem şikayetçi olsam da, kime şikayet edicem, öyle bir mercii yok, hayat bu, yaşamak zorundasın, beğensen de beğenmesen de”
“aslında çok iyi yerlere gelebilirdin” diyor, “eğer isteseydin”
“boş versene” diyorum, “ben yerimden memnunum, arada bir itip daha dibe düşürmeseler daha memnum olucam aslında, sen neler yapıyorsun”
“ben çalışıyorum” diyor, “bir işim ve bir evim var, tek kalıyorum, üniversiteyi 2 sene önce bitirdim”
“bende hayattan yüksek dereceyle mezun olmayı tasarlıyordum” diyorum, “siz telefon açıp beni partine davet etmeseydiniz”
“ben istedim” diyor, “tanışmak için, biliyorum yeni insanlarla tanışmak istemediğini ama…”
“siktiret” diyorum, ve o gece sevişiyoruz onunla, ölesiye, kısa süre sevgilim olarak kalıyor, sonra terk ediyor beni, “seninle bir geleceğimiz yok” diyerek, evlilik istiyor, çocuk istiyor, iyi bir işim ve düzenli bir hayatım olmasını istiyor, çocuk ve evliliğe evet diyorum, ama düzenli bir hayat nedir? aç değilim, sobam yanıyor, bahislerden sürekli para geliyor, ve arada bir takı tezgahı açıyorum, bir ayakkabı, iki pantolon, 2 kazak, yeterli değil mi? sen ne için çalışıyorsun? yeni elbiseler, lüks yerler, lüks yiyecekler, vs vs.. ben hayatımı yaşıyorum güzelim, sen hayatı satın almaya çalışıyorsun..

gidiyor sonra, her zaman olduğu gibi, boş veriyorum, kadınsızken daha mutluyum, seks mi? benim için sadece canını değil bedenini de vermeye razı olanlar var, bazen kapım çalar, bir hatun, telefonum çalar, yine bir hatun, mektup, hatun, internet, hatun, tek dertleri seks, ve aşık olmadığım hiçbir hatuna gözlerimle bile dokunmam ben. kesin ve net, ve evet, sene 2016, bir yayınevi öykülerimi üzerinde biraz oynamak karşılığında yayınlayabileceklerini söylüyor, onlara siktirolup gitmelerini söylüyorum, bir mektup alıyorum, savcılıktan, bir orospu çocuğu ona bir fanzinde yer alan öykümde küfür ettiğim için tazminat davası açmış, ödüyorum, ödüyor ve bu öyküde de ona küfür etmiş oluyorum, sonra sonra sonra, evet, amanda palmer’la tanışmış ve beraber şarkı söylemişim, 10 sene içinde başka neler yapabilir bir insan, hmm.. 15 günde bir, bir gazete çıkartıyorum, “wu wei” adında 100 baskı yaptığım bir şey, kendi kendini döndürüyor getirdiği para, aperiyoduk olarak çıkan 6 değişik konuda fanzin, 15 internet sitesi, 1486 tane öykü, 27 adet henüz basılmamış kitap 17 tane senaryo, 5eksi3 tane eski sevgili ve 39861 tane bana aşık olan hatun var.. emin abi hala dikilide,  göçmen, oktay, ersoy, sandi, pelü, seçil, özlem, refik, pinero, 2pac, muhammed ve Allah hala yanımda, adı geçen dostlarımla hala dostum ve hiç yeni arkadaş edinmiyorum.. her sabah kusar ve günde bir öğün yemek yerim, bazen hiç yemem, akciğer ve mide ağrılarım hala var, hala alkol alınca burnum akıyor, hala “d.i.y or die” diyorum, hala içiyor ve hayatı kaale alamıyorum;

“senin bir geleceğin yok”

ne geleceği? nasıl bir gelecekten söz ediyorsunuz? bana kalırsa hiçbirimizin geleceği yok! hepimiz bir gün ölücez öyle değil mi? aksini iddia eden var mı? o zaman ne demek; “geleceğin yok”? süper bi iş mesela, gelecek midir? süper bi eş, çocuklar, çocukların geleceği? 25-30 elbise, harika dekore edilmiş bir ev, son model eşyalar, ve günde 8 saatten haftada 6 gün mesai? peki hayat bunun neresinde gizli acaba? hafta sonlarında mı? boş versenize! böyle iyiyim ben.. hiç kimsenin benim için bir şey yapmasını istemiyorum.. ve işte gördüğünüz gibi, bir geleceğim var, herkes beni seviyor ve harika bir geleceğim var, şu an 2006’dayım ve size inat ölmeyeceğim, günde 3 paket sigara ve ölümüne alkol içmeme rağmen! şimdi ikiyüzlü açgözlü, kıskanç, bencil ve kibirle dolu olan herkes defolup gitsin.. değişmeyeceğim çünkü.. hem ben de gidiyorum, nöbetim var. hadi eyvallah!

26/11/2006-ardeşen..


18 Eylül 2006

bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18 aslan..

kapı çalıyor.. kalkıp yanındaki pencereyi açıyorum. “kim o” diye soruyorum..

biri pencereye yaklaşıyor ama yüzünü seçemiyorum, 4 masa lambası yanıyor klavyemin üzerinde, pencereyi kapıyorum ama dışardan konuşma sesleri geliyor, bilgisayarın başına oturuyorum, hâlâ konuşma sesleri geliyor dışarıdan, yerimden fırlayıp kapıyı açıyor ve bağırıyorum:

“size beni rahatsız etmemenizi söylemedim mi yarak kafalılar”

dışarı bakıyorum, biri basamakta oturuyor diğeri balkonda sol taraftaki çalılığa sıçıyor, boku ağır ağır düşüyor..
“hey bu pezevenk kızı çalılığıma sıçıyor” diyorum

pezevenk kızı gülüyor ve sıçmaya devam ediyor. at kuyruğundan kavradığım gibi havaya kaldırıyor, o sıçmaya devam ederken çalılığın üzerinden savuruyorum. geri gelmiyor. “niye yaptın bunu” diye soruyor öteki
“canım öyle istedi” diyorum
“delisin sen” diyor
“deli mi” diye soruyorum
“evet deli” diyor, “üstelik üç kağıtçısın, sürekli olarak bukowski’nin öykülerini kopya ediyor, sadece isimleri türkçeleştirip zaman ve mekanla oynuyorsun”
“evet” diyorum, “yeteneksizim, pis bir hırsızdan başka bişi değilim ama bundan sana ne, herkes yutuyor bu numarayı yavrum, hadi siktir ol git yoksa seni de kemerinden tuttuğum gibi fırlatırım” kaçıyor, arkasına bakmadan kaçıyor üstelik de.. kapıyı kapatıp daktilonun, şey, pardon, klavyenin başına oturuyorum, ve telefonum çalıyor, bir mesaj, orospu çocuğunun biri numaramı öğrenmiş birinden, şöyle diyor mesajda, “öykülerinde bir şey eksik, defalarca okudum, ve sonunda karar verdim, ruh ve duygu yok öykülerinde”
mesajı atan kişinin çok zeki olduğuna karar veriyorum ve siliyorum mesajı, ruhsuz ve duygusuzum çünkü..

hmm.. evet.. bugün bukowski’nin hangi öyküsünü çalsam acaba.. sadece isimleri ve mekanları değiştiriyorum biliyorsunuz, biraz da cümleler üzerinde oynuyorum tabii ki, çaldığım anlaşılmasın diye, ama nasıl olduysa biri bunu çakozladı, ama olsun, onun sesini kesebilirim, onlarca hayranım var ne de olsa, yeteri kadar güç kazandım artık, “bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 12 maymun”u çalsam nasıl olur acaba, maymun yerine aslanlar düzüşür ve, hmm, 17 adet olur evet, hem bunlar homoseksüel aslan olursa fena olmaz.. iyi fikir.. evet, pekala.. elimizde 17 adet maymun, yok pardon şey, aslan var, yok 18 olsun, 9’u erkek 9’u dişi ve bunlar homoseksüeller, 9 erkek aslan grup seks yapmaya karar veriyor, 9 dişi aslan da eşleşiyor ve bir dişi aslan açıkta kaldığı için kavga çıkıyor dişi aslanlar arasında, erkek aslanların umurunda değil bu kavga.. ve benim de umurumda değil, kimin ne bok düşündüğü, yazdıklarım hakkında.. kesiyorum burada bu saçmalığı, ve size başıma gelen bir şeyi anlatmak istiyorum dostlarım, her zaman olduğu gibi.. ama eğer çok bukowskivari olursa bu da, beni affedin, ama yapabileceğim bişi yok bu konuda, buk.tan önce de yazıyordum, buk.u okumadan önce demek istiyorum, buk yazmaya başlamadan önce değil, ve ister inanın ister inanmayın tarzım şu anki ile aynıydı ki bunu bilen bilir, ve sonra, ama, her neyse, başıma gelen bir şeyi anlatayım istiyorum yine, ama biraz düşünmem lazım, biraz bekleyin, bi saniye, evet.. hmm..

sabahtı, sabahın beş buçuğu, “koğuş kalk” diye bağırdı bi tip, ve, kalktım, herkes kalktı çünkü, hâlâ sivil elbiselerleydim, henüz kamuflaj vermemişlerdi bana, çünkü cuma günü mesai saatinden çok sonra teslim oldum acemi birliğine ve pazartesi günü kaydımın yapılacağını ve kamuflaj ve diğer malzemeleri vereceklerini söylediler, elbette cuma günü bir giriş kaydı yapıldı, muayene de oldum;
“herhangi bir sağlık problemi yaşadın mı, fiziksel veya psikolojik?”
“akciğer ameliyatı, iki kez, ve bir de sanrılar görüyorum, bir kez psikoza girdim, artık pek fazla nüksetmese de, kekemeyim, ve, hmm”
“sanrılar nasıl?”
“ışık, gölgeler, ses, ve bir de bazen odada yürüyen birşeyler olduğunu düşünürüm, öyle gelip giden bir his, paranoyak olduğum su götürmez bi gerçek sanırım. zaman zaman realitik sanrılar da oldu”
“uyuşturucu kullanımı”
“evet”
“ne tür uyuşturucular”
“bir dönem amfetamin, extacy ve çeşitli uyarıcılar kullandım, askere gelmeden önceyse bazı sedatifler ve esrar kullanıyordum”
“alkol?”
“hıhım”
“ne sıklıkta”
“her fırsatta”
“yani her gün diyebilir miyiz?”
“hemen hemen”
“sigara”
“evet”.
“arkaya geçip soyun”

geçtim perdenin arkasına.. kollarıma bakıldı, ve taşaklarıma.. dövme yok, jilet izi yok, yara yok, sol kolda dikiş izi, erkek, ve daha önce bir kez psikoza girmiş, sanrılar görüyor, uyuşturucu kullanımı var.. pdrm!

oradan çıkarılıp bir başka yere yönlendirildim.. sigorta ve banka kartı işlemleri için.. ölmem dahilinde 15 milyar tazminat ödüyorlardı aileme, sakat kalırsam da bana ömür boyu bakacaklardı.. bir dolu kağıt imzalattılar, okumam için zaman yoktu, imzaladım.. sonrasında kalacağım koğuşa götürdüler beni, eşyalarımı yerleştirdim, falan filan işte, buralar pek kayda değer değil, ertesi gün de, yukarlarda bi yerde sözünü ettiğim gibi beş buçukta uyandırıldım, ve kahvaltı adını verdikleri o şeyden aldım yemekhaneye gidip.. 3 zeytin, ufak bir parça peynir, çok ufak, ve yarım ekmek, sorun değildi, sivilde kahvaltı yapamıyordum zaten, ama burada? denedim, ve geri çıkardım yediğim ne varsa 10 dakika içinde, normaldi, ve mıntıka dediler, yerdeki çöpleri toplayacaktık, yapraklar, çam iğneleri, izmarit.. arazi olmanın en akıllıca şey olduğunu düşünüyordum. sonuçta o iş, veya diğer her şey, biz ordan gidene kadar bitmeyecekti, sürekli yeni bir şeyle çıkacaklardı karşımıza, şurdaki çöpleri topla, yaprakları topla, çam iğnelerini topla.. ve ben tenha bir yer arıyordum, kadro askerlerin beni görmeyeceği bi yer, ve tuvaletin arkasına geçtim, oturdum, yanıma bi tip geldi, tanımıyordum onu, ama benim gibi acemi olduğu her halinden anlaşılıyordu

“selam” dedi
“selam” dedim
“iyi yer bulmuşsun” dedi
“hayatımı saklanarak geçirdim” dedim, “herkes ve her şeyden”
“arazi olmak iyidir” dedi, “hedefim acemi birliğini son güne kadar arazi olarak tamamlamak”
“sırf askerlik değil, hayatın tamamında arazi olmak gerek” dedim
“alkol kullanır mısın?”
“evet.. ya sen?”
“bende..”

ve vefa ile böyle tanıştım.. aslına bakarsanız askerliğe başlamadan önce, orada tek bir kafa dengi tip bulamayacağımı düşünüyordum, ama ne de olsa bizim gibiler hep aynı köşeye saklanırlar hayatta, ve çekerler birbirlerini.. bi kaç gün içinde sıkı iki dost olduk vefa ile.. ankara’da yaşıyordu, üniversiteyi bırakmıştı, hem de son yılında, neden diye sorduğumda bi sikime yaramıcaktı dedi, bende bi sikime yaramayacağı için dört sene üst üste devamsızlıktan sınıfta kalmıştım üniversitede, sonra da atılmıştım zaten, ve alkol, evet, askerlik süresince en büyük problemimin olacağını düşündüğüm şey, ama hayır, en büyük problem tıraş olmak ve bot boyamaktı, ilk hafta sürekli akşamları tıraş oldum, sabahın köründe olmak zor geliyordu çünkü ve ben de olmuyordum, bi kaç kez azar işitince akşam olmaya başladım, ama yine azar işitmeye başlayınca sabah kalkar kalkmaz ilk işim tıraş olmak ve bot boyamak oldu, ve bunu 10 aydır başarılı bir şekilde sürdürüyorum, bu arada bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 12 maymun, şey pardon özür dilerim karıştırdım, bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18 aslan’a dönücez bir ara..

askerliğimin 16. günüydü, tek gram alkol koymamıştık ağzımıza vefa ile, aranıyorduk, kadro askerler ile bağlantı kurmaya çalışıyorduk, ama henüz başaramamıştık, 16. günümüzdü, gecenin ikisi, biri yatağıma gelip dürttü, gözümü açtım, vefa’ydı, “hadi kalk gidiyoruz, alkol ayarladım” dedi, “taşak yapıyorsun” dedim, “hadi olm kalk” dedi, kalktım, “beni takip et” dedi, dışarısı buz gibi soğuktu, ama hiç bişi giymedim üzerime, eşofmanlar sadece, koğuştan çıkıp arkaya, çalılıkların oraya doğru yürümeye başladık, bir kadro asker söz vermişti vefa’ya, gece dışarı çıkıyordu kadro askerler, tellerden, ve gelirken bira getirmeye söz vermişti bir tanesi, tutmuştu da sözünü, bir köpek kulübesinin önüne geldik, yere oturunca köpek kulübesi boyunuzu geçiyordu, yani köpek kulübesinin arkasına oturduğunuz takdirde görünmüyordunuz, iyi kamufle ediyordu bizi, 75 gün boyunca iyi kamufle etmiş olmalı ki acemi birliğinde hiç fire vermedik, gerçi 10 aydır askerim ve henüz fire vermedim, umarım geriye kalan 4,5 aylık sürede de alkollü iken yakalanmam, askeri cezaevine girmek istemiyorum, insanın suyunu sıkıyorlar orada, 20 günde 15 kilo veriyorsun, ve bunu sana yapan senin gibi askerler, oraya pas pas çek, şurayı sil, piyadeler, gardiyan piyadeler, alt devren olan piyadeler.. ve ben jandarmayım üstelik, piyadeler jandarmalardan nefret eder, iyi de bu size de garip gelmiyor mu? askerliğin psikolojisi, çok çabuk etkiliyor insanı, ve çok çabuk değiştiriyor, çok saçma şeyler yaptım, ve yapmaya da devam edeceğim muhtemelen, bir ara anlatırım onları da, ama şu an konumuz alkol, ve evet, köpek kulübesinin içinde bir köpek yaşamıyordu, siyah bir poşet vardı sadece, çıkardık poşeti dışarı, içinde bir tane bira, açtık kapağını, ve ilk yudum, 16 günlük hasret, mucizeviydi..

pek fazla hatırlamıyorum ilk günleri, bilincimi yitirmiş gibiydim, felç geçirmiş bir hasta gibiydim, hareket edemiyordum, düşünemiyordum.. pazartesi günüydü, 4. günüm.. sabah içtimasından sonra benim gibi henüz kamuflaj dağıtılmamış 8-10 kişiyi topladılar, diğer 200 küsur asker yeşiller içindeydi, ve benim gibi henüz sivil olanlar da çok hevesliydi o elbiselerden almaya, 2 gün boyunca sürekli sorup durdular ne zaman dağıtılacağını, ben o kadar meraklı biri değilim, ki aslına bakarsanız çok meraklı olduğumu düşündüğüm zamanlar da olmuştur, ki “bok gibi meraklıyım”dır da demişimdir zaman zaman, ama böylesi bir konuda? ne zaman silah dağıtacaklarını merak edişleri mesela.. benim tek derdimse ne zaman çarşı iznine çıkacağımızdı.. ve evet, kamuflajlar, giydim tabii ki, nasıl giyildiğini gösterdiler, botların nasıl bağlandığını, ve aynada kendime baktım şöyle bi, “oğlum şimdi boku yedin işte” dedim kendi kendime, “artık askersin” ve o zaman farkına vardım asker olduğumun, ve o boktan psikolojiyi de o gün kaptım sanırım..

ilk hafta çok kötü geçti, uyuyamıyordum, ortama ayak uyduramıyordum, sürekli birileri ile tartışma içindeydim, kaçmayı düşündüm çok defalar, ve hiç de zor değildi kaçmak, mıntıka alanımızın olduğu bölgedeki tellerde bir boşluk vardı, üst devrelerin arada sırada dışarı kaçtığı ufak bir delik.. uyuyamıyor ve üstelik sabahın köründe kalkmak zorunda bırakılıyordum, bi çok gece yatağa girdiğimde, ertesi sabah yataktan çıkmamayı düşledim.. eğitim de sıkıcıydı, yere çökmek, yere yatmak, uygun adım, marşlar, hizaya gelmek, tüfekle nasıl yatılır, sağa dön, sola dön, vs vs.. ve doğru yapamadığımız için yediğimiz laflar.. kendimi zor tutuyordum gerçekten, ve sigara üstüne sigara.. sabah uyanır uyanmaz, kahvaltı vaktine kadar, yani yarım saat içinde dört beş tane içiyordum, aç karnına, kahvaltı sonrası da devam ediyordum buna, öğlene kadar bir paket bitiyordu sanırım, ama zamanla ciddiye almamam gerektiğinin farkına vardım, normal hayatımda da pek fazla ciddiye almıyordum olayları, akışına bırakıyordum, zaman nasıl olsa geçiyordu bir şekilde, naparsan yap, ya da hiçbir şey yapmadan bekle, bir aylağın hayat felsefesi budur, zorunlu kalana dek hiçbir şey yapma..

10 gün içinde işin orospuluğunu öğrenmiştim.. akşam yemeği öncesi sıraya girmiyordum örneğin artık, sayı alınmıyordu çünkü, toplanılıyor ve uygun adımda marş söyleyerek yemekhanenin önüne gidiliyordu, nefret ediyordum uygun adımdan.. marş söylemek.. bağırmak zorundaydın, yoksa birileri ispiyonluyordu seni, “komutanım bu bağırmıyor”.. neden bağırmıyorsun? çünkü aptalca.. hayır, böyle yürümüyordu işler, çok ağır cezalarla donatılmıştık, ve yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu, ben de sayı alınmadığını anladığım her fırsatta arazi olmaya çalışıyordum, ve dediğim gibi, 10 gün içinde her şeyi çözdüm, artık sadece sabahları sıraya girip marş söylüyordum, oysa gün boyunca en az 10 kez sıraya giriyorduk..  inanmadığımız konularda marşlar söyleyerek gidiyorduk her yere, sol sağ sol sağ..

silahları ilk dağıttıkları günü iyi hatırlıyorum.. herkes büyük bir heyecan içindeydi, ilk günden beri silahlar ne zaman dağıtılacak diye sabırsızlanıyorlardı, bense umursamıyordum, ilgisizdim, her şeye karşı ilgisizdim zaten, ve silahlar, herkes bir yerlerini kurcalıyordu silahının, bense alır almaz omzuma astım ve nişancılık eğitimi başlayana yani kurcalamak zorunda kalana kadar asla kurcalamadım, merak etmiyordum, ve bölük komutanı bir keresinde bana “sen ne biçim askersin” diye bağırmıştı, “hayattan bezmiş gibi bir halin var” haklıydı, bezmiştim hayattan.. bezdirmişlerdi, ansızın terk eden hatunlar, “biz seni arıcaz” diyen işverenler, hiçbir halt olamayacağımı düşünen öğretmenler, ve şimdi de askerlik.. işin güzeli, silahı da geç almıştım, kapı gibi pdrm raporumun yanına bir de a.s.k raporu çakarak. hiç almamam gerekiyordu o silahı oysa. ve dahası bir de spor yapamaz raporum vardı. bir de deli raporu alsaydım, şehit olmadan cennetin kapısını aralayabilirdim, islamî kurallar böyle diyordu.

birkaç hafta sonunda iyice alıştık ortama.. vefa ile ben.. ilk çarşı iznimizi hatırlıyorum, tek düşüncemiz biraydı, nasıl içecektik, aydın’daydık, acemi birliğinde, aydın, ve hiçbir yeri bilmiyorduk, biraz dolaşıp park ya da içebileceğimiz bir mekan aradık ama nafile, ve korkuyorduk da biraz, sonuçta askerdik ve eskisi gibi her yerde özgürce içemezdik, ve ikişer bira aldık yine de, montlarımızın içine sokup içebileceğimiz bir mekan aramaya başladık, asker olduğumuz her halimizden belliydi, ve bir inşaat aramaya başladık son çare olarak ama her açıdan şansızdık, en sonunda bir inşaata denk geldik ama onunda önünde işçiler mal indiriyordu, çimento, kum, vs.. her neyse, işçilere “mehmet usta yukarda mı” diye sordu vefa, “o da kim tanımıyoruz, yok öyle biri” dedi bir işçi, biz duymamazlığa verip merdivenlerden yukarı çıktık, peşimizden biri geliyor mu diye de kontrol ediyorduk, 4 kat sonra bir apartmana girdik ve orada bir odada açtık şişeleri, içtik, hızlıcana, hatta ikinci şişeleri direk fondip yaptık, ve aşağı indik, “mehmet usta nerde acaba” dedim vefa’ya numaradan, o da bana “bu saatte burada olacağını söylemişti” dedi, işçiler aptal aptal bize bakıyorlardı kim bunlar dercesine, ve hızlıcana uzaklaştık oradan, yoktu işte mehmet usta diye biri, ve evet, diğer haftada şarap aldık ve içeriye tellerden girdik, tabura demek istiyorum, ve içerde bi yerde içtik, ve tabii ki ot, üst devrelerle samimiyeti artırarak onu da sağlamaya başladık, bir gece, yine köpek kulübesinin arkasında gecenin ikisinde cigara tüttürürken, vefa, fatih ve ben, yağmur çiselemeye başladı, sonra koğuşa döndük, yattım, ikili ranzalar vardı koğuşta, ben altta yatıyordum, ve yağmur dışarda durduğu halde koğuşta yağmaya başladı, yani ben öyle hissediyordum, dehşet bir tribe girdim, koğuşu sel götürecek ve boğularak ölecektim, bir sola bir sağa dönüyor ama kalkamıyordum, ve her neyse bir keresinde de cin aldık, gece dışardan içeri soktuk, ve ufak bir radyo bulduk üstelik, ve birde cips, ve sigara, ve harikulade bir gece yaşadık, gecenin iki buçuğunda koğuşa geldik, kafamız kıyaktı, nöbet listesine baktım, nöbetim vardı saat dörtte, hafta sonuydu, altı buçukta kalkıyorduk hafta sonları, ve dört altı nöbeti? kafam bi dünya iken üstelik.. düşündük vefa ile, ‘değiştir şu amına koduğumunun listesini’ dedi, ‘öyle yapıcam zaten’ dedim, ‘bunlar beni siksen kaldıramaz nöbete, çakarlar mevzuyu..’ ve bir kalem alıp nöbet listesindeki yatak numaramı karaladım, bir numara söyle dedim vefa’ya 216 dedi, listede vardı ikiyüzonaltı, başka bişi söyle dedim, 158 dedi, yazdım bende 158’i, altına da ‘ceza’ yazdım parantez içinde, 158 yatak numarasıydı, şanslı numara, benim yerime nöbet tutacaktı, ve kimseye ‘bana neden ceza nöbeti yazdınız’ diye soramazdı, çünkü eğer neden ceza nöbeti yediğini sorarsa bir hafta aynı nöbeti tutardı, böyleydi bu işler, kurallar böyleydi, kadro askerler yazıyordu nöbetleri ve eğer yanlış bir şey yaparsanız, nöbete kalkmamak, arazi olup da yakalanmak gibi, size ceza nöbeti yazarlardı ve onlara nedenini sorarsanız bir günlük cezanız bir haftaya çıkartılırdı, dehşet bir baş ağrısı ile uyandım sabahın altı buçuğunda.. “koğuş kalk” kelimesi bir süre sonra otomatik bir buton gibi geliyordu size, saat kaçta yatarsanız yatın, ya da o sihirli sözcük saat kaçta söylenirse söylensin, uyanıyordunuz..

18 kişiydik bir postada.. 18 aslan.. onsekizimiz de heteroseksüel aslanlardık ve erkektik, erkek olduğumuz için oradaydık, askerde, ve birinci postadaydım, birinci postanın birinci sırasında vefa, dördüncü sırasında ben vardım, aradaki 2 kişi de benim ekürimdendi, ve tüm bölük hizayı birinci postadan alıyordu, postanın geri kalan 14 kişisi de bizden, ve biz sürekli geç kalırdık içtimalara, her şeye, ve bölük bu yüzden sıraya giremezdi, sürekli laf yerdik, ama umursamıyorduk, bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18 aslan.. aslan diyorum, çünkü bölüğümün simgesi buydu, gerçekten buydu.. aslan.. bağırtıyorlardı 250 kişiyi marş söyletirken, “arslanlar geliyor”

ben bağırmıyordum, asla bağırmadım, övünmüyordum da bununla, ama etrafıma bakıyordum ve şimdi düşünüyorum da, o günden 7-8 ay sonra, ne tuhaf diyorum, gerçek gibi gelmiyor, sanki hiç yaşamamışım gibi geliyor, rüya görmüşüm gibi, işin tuhaf yanı ordayken de eski sivil yaşantım rüya gibi geliyordu, hiç yaşamamışım gibi..

aslında hem anlatılası çok şey var, hem de yok.. ve uzatmak istemiyorum.. acemi birliğinin bittiği gün.. dışarı çıktık vefa ile, onun otobüsü 11’de idi, benimse saat başı otobüsüm vardı, ne de olsa izmir aydın arası 45 dakika sürüyordu, ve evet, bende 11’e aldım bileti, biraz içip sohbet edecektik onunla, en sonunda bir park bulduk, son günümüzde, ve evet, üçer bira, ve çerez, sigara, dönüp yeni keşfettiğimiz parka geldik, uzun süre görüşemicez dedim ona, “özlücem lan seni” dedi, “ben de seni” dedim
“garip birisin” dedi bana, “tutuk davranıyorsun bazen”
“biliyorum” dedim, “isteksiz.. ite kaka”
“evet aynen öyle” dedi
“sende hayatımda gördüğüm en kıyak heriflerden birisin” dedim ona
“eyvallah” dedi, içtik, içtik ve sohbet ettik
“ankaraya gider gitmez düzüşücem” dedi bana
“sen bilirsin” dedim
“yedi gün” dedi
“yedi gün” dedim, dağıtım izninin süresinden bahsediyorduk
“çok kısa, hemen yine asker olucaz”
“rize” dedim
“balıkesir” dedi, usta birliklerimiz.. ve sonra garaja gittik, ne tesadüf ki bineceğimiz otobüsler yan yana duruyordu, aynı firmalardı büyük bir tesadüf sayılmaz, ama, tesadüften öte, tuhaftı, otobüste oturduğum yerden ona baktım, o da diğer otobüsteydi, ve geri geri gitmeye başladı otobüslerimiz yola çıkmak için, ayrıldık, ve bir daha görüşmedik..

ve izin.. eve geldiğim ilk gün.. canım çok sıkılıyordu, hiç bişi yapasım yoktu. evet, haklısınız, benim zaten hiç bir zaman bişi yapasım yoktur, ama bu kez farklıydı, askerlik her şeye karşı yabancılaştırıyordu adamı, ve üç gün içinde kurtuldum bu psikolojiden.. çabuk attım, bu kadar çabuk atabileceğimi düşünmüyordum, ama birkaç şişe  adama cehennemi bile unutturabilir..

ve şu anda yine izindeyim.. ve yine dağıtım iznindeki gibi ilk günler çok sıkılıyordum.. ve 3 gün sürdü o psikolojiden kurtulmak.. tedavi yöntemi yine alkol. hafif alkol aldım bu gece de.. sabahladım.. ve şu an sabahın yedisinde, ev halkı işe okula ve oraya buraya giderken ben izlanda folk müziği eşliğinde size bunları yazıyorum, yazıyordum, bitti, ve evet, bukowski ölmeseydi yazacak olduğu bir öyküydü bu, o yazamadığı, yani ömrü yetmediği için, ben yazdım, affedin..


18.eylül.2006

15 Eylül 2006

kadınsız

evdeyim
evde olmayı seviyorum
bir kaç bahis oynar
kafayı çekerken kazanmayı beklerim
akşamın beşi
dizelerim oldukça kısaymış bu arada, öyle dedi bi tip, böyle şiir olmazmış
bu yeterince uzun mu joe?
konumuza dönelim
konu neydi
baştan alalım
şiiri başa al
çekim iki sahne 5

evdeyim
sarhoşum
sarhoş olmayı seviyorum
evde olmayı da
evde olmayı ve evde sarhoş olmayı ve sarhoş olmayı
hepsini tek tek seviyorum
ya da hepsini birlikte
ne farkeder ki?
iyice karıştı

akşamın beşi
günlerden pazar
üçlü ganyan yan yattı
orospu çocuğu f.ç yatırdı beni
babam uyarmıştı ama
"o at tek geçilmez evlat
jokeyi biraz ibnedir"
neyse
evdeyim
bunu daha önce söylemiş miydim?
atlar ters köşe
maçlar ters köşe
kafam ters köşe
bekliyorum
birazdan telefon çalar
bir kaç kadın tarafından kırmızı kart gördüm
hayatıma giren herkesi
başka birine kaptırmam kötü
ama boş ver
itiraz etmeye gerek duymuyorum
buradayım işte
ve en ufak bir istek duymuyorum içimde
nasıl istiyorsanız öyle oynayalım bu oyunu
ne de olsa sonunda kaybedicem
neden kazanmak için çaba sarf edeyim
boş versenize
böyle iyiyim
havada huzur var bugün
oldukça sakin ve sıkıcı bir gün
güzel
her şey sıkıcı
sadece oranları değişiyor
bu az sıkıcı
bu çok sıkıcı
ve bunu bana anlatan bir adaşım
teşekkür edelim ona
oldukça sakin ve sıkıcı bir gün ve havada huzur var
tricky'nin paranoyak ve aksak ritimleri dönüyor odada
ve harikulade hatun sesi
bu kadınların cıyaklamasına tahammül edebilen bir tek ben miyim?
sürekli konuşup durmaları ve beynimi sikmeleri hoşuma gidiyor sanırım
ama hepsi ve mutlaka
başka birini tercih ediyor bir süre sonra
ben
işe yaramaz
adi
ve basitim
ve haklılar öyle düşünmekte
itiraz etmiyorum
ve olayları terse çevirmek için
en ufak bir şey yapmayacağım
her şey benim dışımda cereyan ediyor
ve güzel
ve huzur var bugün havada
kadınsızlık iyi
huzur veriyor
siktir et
bahisler ve alkol ve dört duvar ve rap
daha fazlasına gerek yok
bir kadına da ihtiyacım yok
hiç kimsenin yok
elinize patlatın gitsin!


15 eylül 2006