yavaş yavaş bu blog içeriğindeki herşeyi yeni e-zine götürmeye başlıyorum, taşıdıkça silicem. en sonunda tamamen silenecek, bilginize.
yeni evimizin adresi: https://girdapzack.unthatow.appboxes.co/
menü içerik felan falan
19 Şubat 2020
20 Ocak 2020
taşındık
bu blog artık ve nihayet miladını tamamlamıştır. yeni sitemize alalım sizi: https://girdapzack.unthatow.appboxes.co
açılış/sunuş yazısı:
"Sevmedim Söylediklerini"
2014 yılı eylül-ekim gibi, geniş kapsamlı bol içerikli, çok kişilikli, e-zine’miz, parasızlıktan patlayınca, aynı yılın sonuna doğru, bir kişisel bir de ana label için iki blog oluşturmuştum, blogspot dalgasından. her ikisine de, geriye dönük, güncellemelerle geçmişte olan biteni nakletmiştim. ancak tabii ki, kapanan e-zine gibi işlevsel değildi. o günden bugüne değin de bir türlü, zihnen organize olup da, siteyi oluşturamamıştım. ara ara girişsem de, hevesizlikten ve bazı çalkantılı durumlardan, hep başlanıp yarım kalmıştı. bu yüzden sadece, artık var olmayan eski iç iletişim şeyimizde duyurmuştum sitenin yapıldığını.
bu kez, geriye dönüşsüz (“geriye dönüşler?”) bir şuuriyete eriştiğimden ve ürettiğim(iz) 20 yıllık işi/eylemliliği/varoluşsal sezgileri/yokoluşsal kaygıları sitenin içeriğine iki-üç aya upload edeceğimden emin olduğumdan kelli, e-zine’nin henüz tamamlanmamış halini, herkese açık bir şekilde duyurmak istedim. neden bu kez eminim? çünkü efenim, uzun bir süre önce, artık tamamen ve edebiyen ve ebediyen, sosyal medya kullanmama kararı aldığımdan ötürü, oralardaki geçmiş bazı içerikleri de buraya kopyalarak, o faslı da bir an önce sönümlendirme telaşımdan mukabil, ve ve ve dahası dahası dahası, geçenlerde kişisel blogumda, 1 kasım kararları diye süslü bir başlıkla ilettiğim bir takım dönüşümlerimin sonucunda, 23 ocak 2018’den beri bi ileri üç geri giden ruhsal dengesizliğimi kendi içimde absorve ederek, kendi işime bakma gayretimin bir sonucu olarak, şu siteyi bir an önce bitireyim de, bu esnada da yeni işlerimi de sadece buradan duyurup, sessiz sessiz kendi kendime kendi halimde oyalanayım istedim. yani tıpkı eskisi gibi. (“geriye dönemeyişler?”)
(böyle eksantirik cümleler kurmama alışkın olanlar için sorun yoktur, ki bu basit, bunu takip edemeyip kafam düzüldü ne diyon hacı diyorsanız, hiç bulaşmayın bana, ben neyi deyip neyi diyemediğimden gayet eminim, bok atmadan önce, dilini içine sok ve başka bir şeyle meşgul ol baby)
bu e-zine’de neler olacak diyorsanız, eskisi gibi çoğul yapılanmada olamadığımız için bir tek benim ürettiğim işler olacak. tek istisna olarak distromuzun yurtdışı temsilcisi Efe Tuşder’in nanelerine erişebileceksiniz. he arada bazı hoşuma giden sağda solda gördüğüm bişiciklerin duyurusunu da geçerim, ki derinlikli arşivime bağlı olarak bir çok, pek kimseciklerde olmayan musikiler ile izlenesi şeyleri de paslarım. eskisi gibi yani. blogda bunu yapamıyor oluşumun nedeni, server yetersizliği ve minik alanlar ile drive/cloud gibi nanelerle uğraşmaya enerjimin olmayışı. onun dışında bugüne kadar üretilen yazı çizi radyo yayınları görsel işler, videosal bazlı bir takım hevesler, konur, sadece basılı olarak lanse ettiğim, pdf olarak sunulmasını hoş görmediğim zırvalarımın bilgisini kapağını adını soyadını hacmini iletirim, edinip edinmemek size kalır.
şimdilik, yavaştan, geçmişe dönük olarak, siteyi güncelliyorum. 20 yıllık tefarruatı hazmetmek kolay değil. o yüzden ağırdan giderek, düzenli bir şekilde, yavaş yavaş, tahmini nisan mayıs’a kadar geçmişin dökümünü burada sunmayı tamamlamış olucaz. o esnada yeni bir şeyler de üretirsek, yaparsak edersek duyarsak görürsek, atarık..
sosyal medyanın her alanında ki her türlü boşluğumda, yakın bir zamanda kaybedilecektir, iletişimde ya da dikizlemede kalmak isteyenler için, burası var sadece..
eyvallah..
17 Ocak 2020
2 Ocak 2020
"Kalemde bir sıfat yok uykudan umar medet"
bugün paylaştığım (zonksal medyalarda) "şiirdeğilbu" türündeki bestelerim 2008/2009'dan.
2009 eylülde bırakmıştım bu işleri, 2 sene sonra döndük. hata etmişiz. 2015'de Aşkın Yücel Seçkin istifa ederken emekli olmuştum, Istanbul International Zine Fest'te
olamadık. istifa etmek, ya da istifra da olabilir, en iyisi..
2009 eylülde bırakmıştım bu işleri, 2 sene sonra döndük. hata etmişiz. 2015'de Aşkın Yücel Seçkin istifa ederken emekli olmuştum, Istanbul International Zine Fest'te
olamadık. istifa etmek, ya da istifra da olabilir, en iyisi..
(ardımdan yapılacak yorumların sikimde olmadığını da biliniz, esat
abinin (nova kozmikova) "iki cennet" olarak anlattığı anısını
hatırlamama neden olursunuz sadece, yanlış anlamlandırmalar yanlış
ithamlar yanlış hafızalanmalar)
eyvalle..😉
eyvalle..😉
"İnatla cayıyorum akla her gelen satırdan"
2007'e keşfedip ardından röportaj yaptığımdan beri,en yakın arkadaşım (Kayra(of Gına))
bir zamanlar ya arayarak ya yazarak az kafasını düzmedim, sarhoş kafalarla, uzun zamandır yapmıyorum gerçi, iççek para da cümle kurcak hal de yok. o konuşuyor gerçi hala şarkılarla
bir zamanlar ya arayarak ya yazarak az kafasını düzmedim, sarhoş kafalarla, uzun zamandır yapmıyorum gerçi, iççek para da cümle kurcak hal de yok. o konuşuyor gerçi hala şarkılarla
25 Aralık 2019
yılın son işi
#csnsyayımları
/ ?! no11 - 24 sahife full handmade... yılın son fanzini.. bununla
beraber CSNS Yayımları'ndan 2019'da 20 zine çıkmış oldu. 20 yılda,
hesaplamam doğru ise 104'ü benden olmak üzere 156 zine hazırlamış
olduk..
aslında bu 10. sayı olacaktı ama konsept bir içeriği öne aldığım için 11 oldu.
CSNS Yayımları / İzmiryer6 distro
aslında bu 10. sayı olacaktı ama konsept bir içeriği öne aldığım için 11 oldu.
CSNS Yayımları / İzmiryer6 distro
24 Aralık 2019
blogdan, eski yerimize taşınma işlemleri, hazırlıkları.
3Tb mp3/flac arşivim geçen sene uçtuğundan beri digital müzik
saçmalıkları arasında premiumlu beleşten geziyorum, sıra youtube music'e
geldi,9 ay da burdan çakarım.o zamana kadar arşivi eski haline
döndürmüş oluruz ki çoğu SLSK dışında hiçbir yerde yok zaten
mesela afrikalı underground rap grupları.. ya da epey epey eski punk grupları.. spotify'da youtube'da, "tarayıcı" "uygulama" vs ile bulamayacağınız müziğin yüzde sekseni slsk'da. neyse ki toparlıyoz, az kaldı, 4-5 aya digital müzik zırvalıklarından kurtuluyom(neden karşıyım?)
mesela afrikalı underground rap grupları.. ya da epey epey eski punk grupları.. spotify'da youtube'da, "tarayıcı" "uygulama" vs ile bulamayacağınız müziğin yüzde sekseni slsk'da. neyse ki toparlıyoz, az kaldı, 4-5 aya digital müzik zırvalıklarından kurtuluyom(neden karşıyım?)
o mesele uzun,çok farklı boyutları var. para ödenmesi de bu boyutlardan
biri değil.her neyse,kiraladığım mini VPS üzerinden de,seedbox'ımdan
güzide müzik paylaşımları yapmak üzere (eskisi gibi) blog'u vps'e
taşırız o arada. kişisel ve çok kapsamlı e-zine çevirirerek.
yeni yıl hedefi falan değil. yeni yıl hedefim mümkün olduğunca, hatta mümkünse hiç evden çıkmamak, (2 ayda bir rutin doktorculuk oyunum hariç diyelim) e-zine'mizin üst başlığı da "sizi uzaktan izledim" olacak, kayra (of gina)'ya ithafen.
2000 yılında online olarak başlayıp, 2002yılında basılı yayıncılığa evrilen, bir ara kalabalıklaşıp çoğalan sonra azalıp ıssızlaşan 2014yılında online yayıncılık kısmı parasızlıktan ve sorumsuzluktan kapanan kolektifimi de, tek başıma (hayaletlerimle) basılısız olarak sürdürürük.
basılı işler istiyorsanız, fahiş fiyat çekerim, yerse. işportal faaliyetleri siktir ettim zaten. bu yıl, 6 sene önce ölen online mecrayı diriltirsem, kafi. basılı işlerin (kendi işlerimin) yüzde doksanı beleş olmadıkça alınmayan, beleş verilince okunmayan, cebimi siken şeyler.
o yüzden işporta miştorto yok,20 senenin ardından, artık yok.basılı iş istiyorsan da sipariş verirsin baby.en azından neşterimi öde,uhu, kağıt ve toner benden olsun.şehir dışından çıkma işler de dağıtmıyorum.göndermeyin.o işi yapan yeni nesil fanzinciler var izmirde,ilgilenirler
ben evimde müzik dinleyip,kağıt kesme makinesi olcam. 9,10,11. kitaplarım da bu sene sonuna kadar tamamlanır,9 bitti zaten,kapak yapacam.neyse susayım,hislerimi guru (r.i.p) abimiz dile getirmiş,sözü kendisine bırakayım. haberler bööle.. https://youtube.com/watch?v=hGhI7UeD1bs
ek olarak, e-zine tamamlanınca, sosyal medyanın tamamından, hesapları açık bırakarak çekiliyorum..
İzmiryer6 distro
yeni yıl hedefi falan değil. yeni yıl hedefim mümkün olduğunca, hatta mümkünse hiç evden çıkmamak, (2 ayda bir rutin doktorculuk oyunum hariç diyelim) e-zine'mizin üst başlığı da "sizi uzaktan izledim" olacak, kayra (of gina)'ya ithafen.
2000 yılında online olarak başlayıp, 2002yılında basılı yayıncılığa evrilen, bir ara kalabalıklaşıp çoğalan sonra azalıp ıssızlaşan 2014yılında online yayıncılık kısmı parasızlıktan ve sorumsuzluktan kapanan kolektifimi de, tek başıma (hayaletlerimle) basılısız olarak sürdürürük.
basılı işler istiyorsanız, fahiş fiyat çekerim, yerse. işportal faaliyetleri siktir ettim zaten. bu yıl, 6 sene önce ölen online mecrayı diriltirsem, kafi. basılı işlerin (kendi işlerimin) yüzde doksanı beleş olmadıkça alınmayan, beleş verilince okunmayan, cebimi siken şeyler.
o yüzden işporta miştorto yok,20 senenin ardından, artık yok.basılı iş istiyorsan da sipariş verirsin baby.en azından neşterimi öde,uhu, kağıt ve toner benden olsun.şehir dışından çıkma işler de dağıtmıyorum.göndermeyin.o işi yapan yeni nesil fanzinciler var izmirde,ilgilenirler
ben evimde müzik dinleyip,kağıt kesme makinesi olcam. 9,10,11. kitaplarım da bu sene sonuna kadar tamamlanır,9 bitti zaten,kapak yapacam.neyse susayım,hislerimi guru (r.i.p) abimiz dile getirmiş,sözü kendisine bırakayım. haberler bööle.. https://youtube.com/watch?v=hGhI7UeD1bs
ek olarak, e-zine tamamlanınca, sosyal medyanın tamamından, hesapları açık bırakarak çekiliyorum..
İzmiryer6 distro
15 Aralık 2019
taşınma işlemleri ve mevcudiyetimizin
bir ay kadar önce buralara eklediğim ama iki üç gün sonrasında, öncesinde olamayacak gibi görünen aksiliklerin yolsuzlukların ve olumsuzlıkların gerçekleşme olasılıkları birden bire kesinlik kazanınca uçurduğum duyurumuzu bir takım naneleri de editleyerek tekrar edek,
buralardan taşınıyorum. muhtemelen bu, bu blog için son post.
ucuza kapattığım, bir hayli fonksiyonel bir mini server sayesinde, kafamdaki e-zine'i şekillendirebileceğim nihayet...
bilen bilir, 2000 yılından beri ama online mecrada ama basılı neşriyatçılık aleminde, bir takım düzenbazlıklar ya da düzenbozanlılıklar peşindeyim.
online mecra kısmı ise, varlığı benim dışımda kimsenin sikinde olmadığı için 2014 yılı sonlarına doğru çulsuzluktan kapanmıştı.. gerçi o günlerden beri bir şeyler sürekli tepe taklak bir şekilde yokuş aşağı gidiyor ya, neyse. ardından, distroma'a ait e-zine durumu, kişisel bir blog ve distro'ya ait bir blog olarak iki haneli bir odaya dönüşmüştü. domain ve hosting masrafını ödeyemediğimden yani..
basılı neşteriyatçılık kısmını ise, son beş yıldır giderek azalan baskı sayılarımdan sonra, son günlerine geldiğimiz 2019 yılı içerisinde, sadece 5 kopya bastığım yeni işlerim bile elimde patladığı için (işportada bile) bırakmaya karar verdim.
işportalcılık ya da portakalı soydumculuk durumu da aynı hezeyanlara gebe bir sürece kavuştuğu için, onu da sonlandırmak, doğru olacak.. ki elimde kalan son kitapları da toplu olarak, kardeşim ezman'a, yolda sahaf'a nakletmiştim. sadece fanzinlerden oluşan bir işportanın elbet de anlamı büyük benim için ama, kendi ürettiğim işler elimde patlarken, şehir dışından ya da geçmişten (şapkamdan) çıkan işleri (tavşanları) de tekrar tekrar basıp bir nevi dağıtılmasına aracılık etmek, üstelik o işleri üreten isimler, sizin işlerinizi basmak ya da sadece paylaşmak gibi bir zahmete katlanmıyorken, hamallık gibi görünmeye başladı gözüme.. üstelik sokak da sik gibi oldu artık biliyonuz mu? he siz o yüzden artık takılmaya gelmiyor idiydiniz sanırım. ben yeni aydım işte..
konserlerde stand açma işlevimimiz de son bulmuştur efenim. çünkü, tek başıma standa durduğum için o konserlerin yüzde sekseninde, konser izleyemiyorum, onu geç tuvalete bile gidemiyor insan, gerçi ben tezgahtan kim ne çalarsa çalsın deyip gidiyom o ayrı da, bazen grupların işleri (plağı filan mesela) sana emanet olunca onu yapamıyorsun.he eskiden durumlar böyle değildi tabii, her konuda, epey kalabalık takılırdık... meselenin ekonomik durum ile ilgili olduğunu öne süren arkidişlerin yalanlarını işitmek istemiyenko artık.
online mecra kısmına dönersek, evet eskisi gibi çoğul bir mecra olmayacak. şahsıma münhasır mini serverımda, (hosting değil bu kez) kendim çalım kendim söylücem. bu blogda da açıldığı günden beri kendim çalıp kendim söylüyorum gerçi o ayrı. he format bu kez, yine parasızlıktan infilak eden 2009'da ki sitemiz gibi müzikli filmli kitaplı fanzinli manzinli, belki ileride radyolu madyolu olabilir ama, katılıma açık olmaması, ruh ve sinir sistemime iyi gelicek gibi düşünüyorum. hatta tümden illetişim panelini kaldırıp yeni e-zine'mizden, huzura erdirebilirimiz, psikozotik ve paranoyotik hafızamızı.. halüsinasyondan arkidişlerim, yetiyor bana.
evden çıkmaya da niyetim yok. bazı halledilesi (hastane gibi) işlerim dışında. telefonumu uçuş modundan çıkarasım da yok. böyle iyi. he bak o şarkı da güzeldir aslında, du bi açıp geleyim: https://www.youtube.com/watch?v=_HKE-OwhjDE
ne diyodum jessika?
yazdığım çizdiğim zibilyon tane zırvanının da, zannediyorum yüzde otuzu burada yer alıyor. yayınladığım 100'den fazla fanzinin de bir kısmısı issuu hesabımda. e-zine aktif olursa, pdf'lerini de çakarız tamamının kendi serverımıza.. son iki yıldır daha az yazı yayınlamamın nedeni, birinin yarısı birinin çoğu biten iki romanla kavga etmiş olmam. onları sona erdirince, bir kapak döşeyip yeni e-zine'imize gömeriz abi. basmanın anlamı yok, çünkü fotokopiciye ayıp en azından, o kadar uğraşıyor. beleş verirsem alacağınız şeyi, okumayacağınız ve siklemediğiniz için, talep etmiyor olduğunuz için gerçeğini göz ardı edesim de yok artık. fiziksel baskısı dışında (cd yani) yayınlamadığı demosunda ki isimli şarkı da milis kardeşim o beleş dağıtma ruh halimi iyi açıklıyordu ama neyse, onu da gezdirdik işporta stand bir süre yanımızda..
2043 yılında hazır olur e-zine, linki buraya atar kaçarız abi.
önceki duyurumuzda naklettiğimiz kısmı yenileyelim:
--
bir çok kereler sinyali verilen, çekip gitme isteği, arzusu, başka diyarlara, semalara, -hem sanal dünya anlamında hem de gerçek hayatta- zannediyorum 1 kasım'ın ilk saatlerinde, yani şu an, aldığım, nihayet alabildiğim demek daha doğru olacak aslında, belirsizlikler ve kararsızlıklarla geçen iki senenin ardından, bir sonuca bağlanan yaşamsal ivlelenmemem, kendi adıma ve kendim için, en doğru olmasa bile en faideli şeyin, buraya dün gece eklediğim son öykümde de sözünü ettiğim gibi, sessizlik hakkımı kullanarak, ve ses oluşturabilecek dış etkenlerin de ekranıma, telefonuma ya da hayatıma düşmesini de ekarte ederek, uzamak olucak, kendi iç sessizliğime...
para bulursam eğer, yani bulabilir isem -şu aralar tüm kitaplarımı gönderdiğim yolda sahaf'tan bir miktar gelmesi söz konusu- blog yerine, unthatow.com .org .net nokta bilmembişi uzantısı, artık de denk gelirse, bir domain alıp, çok daha kapsamlı olan ancak yorum, e-posta, iletişim, sosyal medya gibi aktiviteleri olmayan bir e-zine ile, kendi içimde yayıncılıkçık hayatıma devam ederim.
baskı? gerek görmüyorum ve bu anlamda da ciddi ve kendinden emin gerekçelerim var.
geriye dönüş yapılmasını, yorum atılmasını ya da iletişim kurulmasını kapatma nedenlerim de apaçık ortada.
sayılardan ibaret olan, kaç takipçi, kaç beğeni bağımlılığından öteye geçmeyen sosyal medya curcunasına da, bu kez, sonsuza dek ve kalıcı olarak veda ediyorum. haber beklediğim üç beş bir şey var, onlarla da meramımı halledip, uçuş moduna geçebilirim zannediyorum...
sonrasına, sonra karar veririz...
e-zine olan sitenin adresi de unthatow nokta bilmem bişi olur işte... olursa. olmazsa da, parasızlıktan olmamıştır. wordpress temali bir şeye, o platform üzerinden kaykılırım. bu blog, kafamda ki e-zine sistemini karşılayamıyor zaten. fanzin olan şeyler de, baskı parasının cebimi emmesinden başka bir sike yaramıyor... gerçekten.
e-zine olan dalgayı açar isem, oradan, daha geniş kapsamlı bir şekilde, dijital yayıncılıkçılığıma devam ederim. basılı neşteriyat anlamında yayıncılıkçılığıma veda etmem şart idi zaten, çok çok çok öncelerinden...
bundan sonra da, umarım, bakkal için bile sokağa çıkmak zorunda kalmayacağım bir hayat ile selamlaşırım..
o yüzden, şimdilik, ve sonsuza dek, eyvallah...
buralardan taşınıyorum. muhtemelen bu, bu blog için son post.
ucuza kapattığım, bir hayli fonksiyonel bir mini server sayesinde, kafamdaki e-zine'i şekillendirebileceğim nihayet...
bilen bilir, 2000 yılından beri ama online mecrada ama basılı neşriyatçılık aleminde, bir takım düzenbazlıklar ya da düzenbozanlılıklar peşindeyim.
online mecra kısmı ise, varlığı benim dışımda kimsenin sikinde olmadığı için 2014 yılı sonlarına doğru çulsuzluktan kapanmıştı.. gerçi o günlerden beri bir şeyler sürekli tepe taklak bir şekilde yokuş aşağı gidiyor ya, neyse. ardından, distroma'a ait e-zine durumu, kişisel bir blog ve distro'ya ait bir blog olarak iki haneli bir odaya dönüşmüştü. domain ve hosting masrafını ödeyemediğimden yani..
basılı neşteriyatçılık kısmını ise, son beş yıldır giderek azalan baskı sayılarımdan sonra, son günlerine geldiğimiz 2019 yılı içerisinde, sadece 5 kopya bastığım yeni işlerim bile elimde patladığı için (işportada bile) bırakmaya karar verdim.
işportalcılık ya da portakalı soydumculuk durumu da aynı hezeyanlara gebe bir sürece kavuştuğu için, onu da sonlandırmak, doğru olacak.. ki elimde kalan son kitapları da toplu olarak, kardeşim ezman'a, yolda sahaf'a nakletmiştim. sadece fanzinlerden oluşan bir işportanın elbet de anlamı büyük benim için ama, kendi ürettiğim işler elimde patlarken, şehir dışından ya da geçmişten (şapkamdan) çıkan işleri (tavşanları) de tekrar tekrar basıp bir nevi dağıtılmasına aracılık etmek, üstelik o işleri üreten isimler, sizin işlerinizi basmak ya da sadece paylaşmak gibi bir zahmete katlanmıyorken, hamallık gibi görünmeye başladı gözüme.. üstelik sokak da sik gibi oldu artık biliyonuz mu? he siz o yüzden artık takılmaya gelmiyor idiydiniz sanırım. ben yeni aydım işte..
konserlerde stand açma işlevimimiz de son bulmuştur efenim. çünkü, tek başıma standa durduğum için o konserlerin yüzde sekseninde, konser izleyemiyorum, onu geç tuvalete bile gidemiyor insan, gerçi ben tezgahtan kim ne çalarsa çalsın deyip gidiyom o ayrı da, bazen grupların işleri (plağı filan mesela) sana emanet olunca onu yapamıyorsun.he eskiden durumlar böyle değildi tabii, her konuda, epey kalabalık takılırdık... meselenin ekonomik durum ile ilgili olduğunu öne süren arkidişlerin yalanlarını işitmek istemiyenko artık.
online mecra kısmına dönersek, evet eskisi gibi çoğul bir mecra olmayacak. şahsıma münhasır mini serverımda, (hosting değil bu kez) kendim çalım kendim söylücem. bu blogda da açıldığı günden beri kendim çalıp kendim söylüyorum gerçi o ayrı. he format bu kez, yine parasızlıktan infilak eden 2009'da ki sitemiz gibi müzikli filmli kitaplı fanzinli manzinli, belki ileride radyolu madyolu olabilir ama, katılıma açık olmaması, ruh ve sinir sistemime iyi gelicek gibi düşünüyorum. hatta tümden illetişim panelini kaldırıp yeni e-zine'mizden, huzura erdirebilirimiz, psikozotik ve paranoyotik hafızamızı.. halüsinasyondan arkidişlerim, yetiyor bana.
evden çıkmaya da niyetim yok. bazı halledilesi (hastane gibi) işlerim dışında. telefonumu uçuş modundan çıkarasım da yok. böyle iyi. he bak o şarkı da güzeldir aslında, du bi açıp geleyim: https://www.youtube.com/watch?v=_HKE-OwhjDE
ne diyodum jessika?
yazdığım çizdiğim zibilyon tane zırvanının da, zannediyorum yüzde otuzu burada yer alıyor. yayınladığım 100'den fazla fanzinin de bir kısmısı issuu hesabımda. e-zine aktif olursa, pdf'lerini de çakarız tamamının kendi serverımıza.. son iki yıldır daha az yazı yayınlamamın nedeni, birinin yarısı birinin çoğu biten iki romanla kavga etmiş olmam. onları sona erdirince, bir kapak döşeyip yeni e-zine'imize gömeriz abi. basmanın anlamı yok, çünkü fotokopiciye ayıp en azından, o kadar uğraşıyor. beleş verirsem alacağınız şeyi, okumayacağınız ve siklemediğiniz için, talep etmiyor olduğunuz için gerçeğini göz ardı edesim de yok artık. fiziksel baskısı dışında (cd yani) yayınlamadığı demosunda ki isimli şarkı da milis kardeşim o beleş dağıtma ruh halimi iyi açıklıyordu ama neyse, onu da gezdirdik işporta stand bir süre yanımızda..
2043 yılında hazır olur e-zine, linki buraya atar kaçarız abi.
önceki duyurumuzda naklettiğimiz kısmı yenileyelim:
--
bir çok kereler sinyali verilen, çekip gitme isteği, arzusu, başka diyarlara, semalara, -hem sanal dünya anlamında hem de gerçek hayatta- zannediyorum 1 kasım'ın ilk saatlerinde, yani şu an, aldığım, nihayet alabildiğim demek daha doğru olacak aslında, belirsizlikler ve kararsızlıklarla geçen iki senenin ardından, bir sonuca bağlanan yaşamsal ivlelenmemem, kendi adıma ve kendim için, en doğru olmasa bile en faideli şeyin, buraya dün gece eklediğim son öykümde de sözünü ettiğim gibi, sessizlik hakkımı kullanarak, ve ses oluşturabilecek dış etkenlerin de ekranıma, telefonuma ya da hayatıma düşmesini de ekarte ederek, uzamak olucak, kendi iç sessizliğime...
para bulursam eğer, yani bulabilir isem -şu aralar tüm kitaplarımı gönderdiğim yolda sahaf'tan bir miktar gelmesi söz konusu- blog yerine, unthatow.com .org .net nokta bilmembişi uzantısı, artık de denk gelirse, bir domain alıp, çok daha kapsamlı olan ancak yorum, e-posta, iletişim, sosyal medya gibi aktiviteleri olmayan bir e-zine ile, kendi içimde yayıncılıkçık hayatıma devam ederim.
baskı? gerek görmüyorum ve bu anlamda da ciddi ve kendinden emin gerekçelerim var.
geriye dönüş yapılmasını, yorum atılmasını ya da iletişim kurulmasını kapatma nedenlerim de apaçık ortada.
sayılardan ibaret olan, kaç takipçi, kaç beğeni bağımlılığından öteye geçmeyen sosyal medya curcunasına da, bu kez, sonsuza dek ve kalıcı olarak veda ediyorum. haber beklediğim üç beş bir şey var, onlarla da meramımı halledip, uçuş moduna geçebilirim zannediyorum...
sonrasına, sonra karar veririz...
e-zine olan sitenin adresi de unthatow nokta bilmem bişi olur işte... olursa. olmazsa da, parasızlıktan olmamıştır. wordpress temali bir şeye, o platform üzerinden kaykılırım. bu blog, kafamda ki e-zine sistemini karşılayamıyor zaten. fanzin olan şeyler de, baskı parasının cebimi emmesinden başka bir sike yaramıyor... gerçekten.
e-zine olan dalgayı açar isem, oradan, daha geniş kapsamlı bir şekilde, dijital yayıncılıkçılığıma devam ederim. basılı neşteriyat anlamında yayıncılıkçılığıma veda etmem şart idi zaten, çok çok çok öncelerinden...
bundan sonra da, umarım, bakkal için bile sokağa çıkmak zorunda kalmayacağım bir hayat ile selamlaşırım..
o yüzden, şimdilik, ve sonsuza dek, eyvallah...
14 Aralık 2019
fabrikalarda çalışırken, pek değil hiç konuşmazdım, çok çok büyük bir kesim ile.. işle ilgili durumlar hariç. çünkü ilgimi çekebilecek herhangi bir mesele hakkında pek fazla lafladıklarını işitmezdim.
okul hayatım boyunca da, içe kapanıklıktan aşırı dışa açılımlara doğru evrilen bir sürecim oldu. yani ilk okulda başlayıp, üniversiteden şutlanana kadar devam eden süreçten bahsediyorum.
ilk romanım ve ilk kitabım olan "geriye dönüşler" adlı arafımın girişinde de anlattığım gibi, bu süreç, liseden sonra hiç arkadaşsızlığa evrilip, sonrasında, üniversite bitimi, daha doğrusu ardından da askerliğin bitimi ile, kişisel bloğumdan e-zine ve fanzinler evrilen "sokakedebiyati.net" sayesinde, çok arkadaşlılığa, sıkı dostluluğa, çevreye, oto boka dönüştü.
sonrasında da, 2014 temmuz gibi girdiğim 3. psikoz sonrası 13 günlüğüne kapatıldığım manisa ruh ve sinir hastalıkları zırtapozluğundan çıktığımdan itibaren, giderek azalan çevre, etkileşim, arkadaşlar, dostluklar, ses yani, insan sesi, yanıp sönen bildirim değil, yanıp sönen ekran değil, giderek sessizliğe evrilerek, son yaptığım, (ya da son atağım olan) istanbul ankara macerası sonrası, izmir'de iyice boka sardı... her anlamda..
ürettiğin işlerden etkileşim alamıyorsan, ya da aldığını hissetmiyorsan, yayınlama zahmetine katlanmazsın. ne internet ortamında, ne de basılı çizili pijamalı işportalı e-postalı c4lü çikolatalı şulu bulu mecralarda...
insanları, ki burada söz konusu olanlar tanıdığın ve seni tanıyan ve bir zamanlar çok şey paylaştığın kişilerdir, insanları iki yılı aşkın süredir sürekli arayan sen isen ve onlar sadece arada bir veya bir işleri ya da sormak istedikleri bir şey olduğunda seni arıyorlarsa, hal hatır sormalarına dahi geri dönüş almıyorsan, sikerim telefonunu deyip uçuş modundan çıkarmazsın aleti. ama wifi lazımdır, tüm iletişimsel uygulamaları silersin (ki üç dört fasıl önceki öykümde buna benzer bir şeyden bahsetmiş olmalıyım karakterin ağzından)
dikkat çekmeye çalıştığını, ilgi çekmeye çalıştığını, şunu bunu, neyi düşüneceklerini de, onun bunun şunun, iplemeden, bu bloğa bir not düşmek için, bu metni yazarsın...
ki onuda google gibi arama motorlarının ya da sosyal medyaların botları dışında okuyan olmaz, onlar da arşivlemek için kelimeleri tarıyordur sadece...
uzun zamandır yazdıklarımı yayınlamıyorum, ender, çok ender.. uzun zamandır bastığım işlerin basım sayısını giderek azaltıyorum. en son 5 kopya bastım bir işi mesela. o kadarına bile gerek yokmuş, beleş vermeyince olamıyormuş, bunu da çözebiliyorsun çok aptal değilsen. işportada mesela..
meseleyi uzatmayacağım..durumu dramatikleştirmiş de değilim. gayet iyiyim. hep olduğu gibi yani.
ama, evden çıkmamanın, insanlarla iletişim/etkileşim kurmaya çalışmamanın, bana kendimi iyi hissettirdiğini söyleyebilirim. son beş yıldır başıma gelen tüm saçmalıkların, gelgitli ruh halimin, tamamiyle sona ereceğini anladım, bu sayede, kendi içime kapanarak.. odadaki kağıt parçalarıma, müziğime, tütünüme, hayaletlerime, masal diyarlarıma, falan filan işte..
bu blog da kendini kendi kendine imha eder belki zamanla.. orası google amcaya bağlı. diğer zabazingolar da öyle..
okul hayatım boyunca da, içe kapanıklıktan aşırı dışa açılımlara doğru evrilen bir sürecim oldu. yani ilk okulda başlayıp, üniversiteden şutlanana kadar devam eden süreçten bahsediyorum.
ilk romanım ve ilk kitabım olan "geriye dönüşler" adlı arafımın girişinde de anlattığım gibi, bu süreç, liseden sonra hiç arkadaşsızlığa evrilip, sonrasında, üniversite bitimi, daha doğrusu ardından da askerliğin bitimi ile, kişisel bloğumdan e-zine ve fanzinler evrilen "sokakedebiyati.net" sayesinde, çok arkadaşlılığa, sıkı dostluluğa, çevreye, oto boka dönüştü.
sonrasında da, 2014 temmuz gibi girdiğim 3. psikoz sonrası 13 günlüğüne kapatıldığım manisa ruh ve sinir hastalıkları zırtapozluğundan çıktığımdan itibaren, giderek azalan çevre, etkileşim, arkadaşlar, dostluklar, ses yani, insan sesi, yanıp sönen bildirim değil, yanıp sönen ekran değil, giderek sessizliğe evrilerek, son yaptığım, (ya da son atağım olan) istanbul ankara macerası sonrası, izmir'de iyice boka sardı... her anlamda..
ürettiğin işlerden etkileşim alamıyorsan, ya da aldığını hissetmiyorsan, yayınlama zahmetine katlanmazsın. ne internet ortamında, ne de basılı çizili pijamalı işportalı e-postalı c4lü çikolatalı şulu bulu mecralarda...
insanları, ki burada söz konusu olanlar tanıdığın ve seni tanıyan ve bir zamanlar çok şey paylaştığın kişilerdir, insanları iki yılı aşkın süredir sürekli arayan sen isen ve onlar sadece arada bir veya bir işleri ya da sormak istedikleri bir şey olduğunda seni arıyorlarsa, hal hatır sormalarına dahi geri dönüş almıyorsan, sikerim telefonunu deyip uçuş modundan çıkarmazsın aleti. ama wifi lazımdır, tüm iletişimsel uygulamaları silersin (ki üç dört fasıl önceki öykümde buna benzer bir şeyden bahsetmiş olmalıyım karakterin ağzından)
dikkat çekmeye çalıştığını, ilgi çekmeye çalıştığını, şunu bunu, neyi düşüneceklerini de, onun bunun şunun, iplemeden, bu bloğa bir not düşmek için, bu metni yazarsın...
ki onuda google gibi arama motorlarının ya da sosyal medyaların botları dışında okuyan olmaz, onlar da arşivlemek için kelimeleri tarıyordur sadece...
uzun zamandır yazdıklarımı yayınlamıyorum, ender, çok ender.. uzun zamandır bastığım işlerin basım sayısını giderek azaltıyorum. en son 5 kopya bastım bir işi mesela. o kadarına bile gerek yokmuş, beleş vermeyince olamıyormuş, bunu da çözebiliyorsun çok aptal değilsen. işportada mesela..
meseleyi uzatmayacağım..durumu dramatikleştirmiş de değilim. gayet iyiyim. hep olduğu gibi yani.
ama, evden çıkmamanın, insanlarla iletişim/etkileşim kurmaya çalışmamanın, bana kendimi iyi hissettirdiğini söyleyebilirim. son beş yıldır başıma gelen tüm saçmalıkların, gelgitli ruh halimin, tamamiyle sona ereceğini anladım, bu sayede, kendi içime kapanarak.. odadaki kağıt parçalarıma, müziğime, tütünüme, hayaletlerime, masal diyarlarıma, falan filan işte..
bu blog da kendini kendi kendine imha eder belki zamanla.. orası google amcaya bağlı. diğer zabazingolar da öyle..
8 Aralık 2019
repost: kuklacı john
yeri ve zamanı olduğu için, şunu tekrar buraya atıp en üste taşımam ve sonra orada burada paylaşmam, boşa harcanmış bir üç dakika olarak hayatımdan çalınmış olsa da:
kuklacı john
hangi yıllardaydı hatırlamıyorum, ama bir zamanlar, daha iyi
zamanlardı diyerek hatırladığım zamanlar da oldu. şimdiyse, daha iyi zamanlardı
diye kıyaslayabileceğim bir zaman dilimi yok, içinde bulunduğum son zamanlara
karşılık, yani her şey her zaman kötüye gitmez dostlar, bunu daha önce de
söylediğimde, bir zamanlar bana, demişti ki, bir dostum, her şey her zaman
iyiye de gitmez o zaman, hayır demiştim ona, gitmez ama çoğu zaman, kötüye
gidiyormuş gibi hisseder insan, büyüdükçe kötüleştiğini.. içinden
çıkardıkların, içine sığmayacak bir zaman sonra, çünkü sen büyürken, içindeki
küçülür daima, ve kusarak kusarak kusarak, geceler boyu içtiğin için sabahları
boş bir mide ile ve öğürtü ile uyanıp, kusarak kusarak kusarak içindeki
boşluğu, geçirdiğin günlerin geride kaldığını bildiğinde, anlarsın artık,
içinde kusulası hiçbir şeyin var olmadığını, hiçbir zaman var olmadığını, yani
en başından beri var olmadığını ve, yazarken yaptığın şeyin, senin içine ait
olmayan şeyleri çıkarmak için, bir çaba sarf etmekten başka bir şey
olmadığını.. hayır anlatamazsın, bir bar taburesinde mesela, sana ne kadar
yakın olduğunu bilirsen bil, herhangi bir insana, diyemezsin yani ona, içimde
bir boşluk var ve onu neyin dolduracağını bilmiyorum ama daima kusuyorum diye..
diyemezsin çünkü, o da, her ne kadar seninle aynı durumda olursa olsun, bunu
sana diyemiyordur, iyi değilsinizdir ve iyiymiş gibi yaparak birkaç bira içer,
sonra evlere dağılırsınız.. ve sonra sen yine, yoldan aldığın birkaç şişe ile
eve girer, kimseye çaktırmadan çantanda ne olduğunu, odaya geçersin..
uyuyacağım ben.. ışıklar kapalı, müzik açık.. içine soktuklarını, çıkarmak
için, kendini zehirliyorsun.. birkaç şişe sonra sızdığında, ve sabah doğan
güneş sana hiç de iyi şeyler hissettirmediğinde, annen soruyor, yataktan neden
çıkmıyorsun, öğlenin ikisi, hasta mısın? sormak istiyorsun ona, bir kez olsun
sormak, hiç benim gibi hissettiğin zamanlar olmadı mı diye sormak, bir kez
olsun hissetmedin mi? unutmuş olamazsın.. beni anlamalısın.. anlamak zorundasın
anne.. lütfen.. gözlerime bak ve bana beni anladığını söyle.. gene içmişsin
diyecektir size, gene berbat kokuyorsun diyecektir, ve sen kendi içine sinen
berbatlığı biraz daha hissedersin ama bu koku bana ait değil anne, benim kokumu
kimse sevmiyor, bende kendimi, kendimi sevmeyeceğim bir hale sokuyorum dersin,
çünkü kimse seni sevmediğinde, senin kendini sevmen, senin kendini daha da
kötüye sokmandan başka bir halta yaramaz dersin, dersin ama içinden, çünkü
dışından da söylediğin her şey, uzay boşluğunda bile asılı kalamayacak sesler
bütününden başka bir şey değildir.. aksini düşünüyorsanız, size bunun
söylediğim gibi olduğunu ispatlayabilirim bayım, çünkü şu an ben, içimden
konuşuyorum, gördüğünüz gibi, buraya kadar bile gelememişsiniz..
etrafımda bir kalabalık oluşturduğunuzu varsaydığım günlerin
geride kalmış olmasının nedenini, hepimiz çok iyi bilmekteyiz, çünkü
oluşturduğumuz boşluğun içine, dahil olmak isteyenlerin büyük bir bölümü, o
boşluğu doldurmak için var olmaya çabalıyorlardı, ve sonra biz o boşluğu
ortadan kaldırınca, kendi içlerinde de bir boşluk taşımadıklarını, yani epey
bir dolu olduklarını düşündükleri için, ortadan kayboldular..
düşünüyorum da, sokak edebiyatı yokken, pek az insan oluyor,
varken yeni birileri pat diye ortaya çıkıyor, vay canına, inanılmaz bir dehaya
sahibim, kuklacı john amca geldi aklıma.. o da mı kim? bir karakterim, kuklacı
john amca, kendi boğazına ipi takıp, bir üst kata o ipi bağlayınca, herkesi bir
gülme tuttu ve herif sahnede intihar ederken, onun rol yaptığını ve yaptığı
kuklaları taklit ettiğini düşündüler, sonra herif öldü, bir kukla gibi, yani
zaten kuklalar ölmez öyle değil mi? çünkü aslında yaşamıyorlardır da.. o halde
meseleyi tekrar ele aldığımızda, ve sorduğumuzda sınıftaki öğrencilere, nerde
kalmıştık diye, büyük bir sessizlik korosu ile karşılaşacağız.. çünkü olay,
öğretmenin ders anlatması esnasında gerçekleşiyordur, öğretmen susunca çocuklar
da susar çünkü her ne kadar öğretmenin anlattığı dersi dinlemiyor olsalar da
duyuyorlardır, sınıfa da arkasını dönmüştür öğretmen, yazıyordur, konuşuyordur,
anlatıyordur, büyük bir çaba sarfetmiyor olabilir, işinden nefret ediyor bile
olabilir hatta, ama ben hayatımın hiçbir evresinde, konuşan bir öğretmene karşı
saygısızlık etmedim, dinlememiş olabilirim, bakın bu konuda haklısınız, ama
bana gıcık olan edebiyatçı hatunu bile tek dinleyen bendim koca sınıfta, herkes
konuşuyordu, ve ben yanımdaki ülkücü gençlik kahramanı serkanı susturup, hocaya
kulak veriyordum.. sonra beni sınıfta bıraktı.. o gün anladım ki, insanlar
sizin onlara duyduğunuz saygıya göre, notunuzu belirlemezler, yerine
getirmenizi istedikleri şeylerin kaçta kaçını ve nasıl yerine getirdiğinize
göre, bir sonuça ulaşırsınız. yani boş bir kağıda adınızı yazıp, onu masasısın
üzerine koymanız, belki de içiniz de ki boşluğu anlattığınız anlamına gelmemiş
olabilir.. aslında gelmemiştir, gelmemiştir çünkü içindeki boşluğu anlatabilen
insanın içinde boşluk yoktur, içinde istemediği doluluklar vardır, onları
kusuyordur o, asıl içinde bir boşluk taşıyıp onu anlatamıyorsa, o insan,
korkacaksınız.. yani ölebilir.. anlıyor musunuz ne demek istediğimi?
eğer bana, yıllar önce bir yayınevi, çok dolu bir herifsin
deseydi, ben bunu bir hakaret olarak algılayıp, dava açabilirdim, açabilirdim
çünkü içimde bir doluluk oluşturan o şeyi ben içime almamıştım, aksine çıkarmak
için çabalıyordum yıllardır, ben kusuyordum, onlar gene giriyordu, kusuyordum,
gene.. her sabah, otobüse bindiğimde mesela, ya da okula gittiğimde, ya da eve
gelmeden önce yolda yürürken mesela, dolmuştan inip.. sürekli sürekli sürekli
içime enjekte edilen sıkıntının sebebini çözmeye çalışmadığımı söylediğimde,
çözünmeye de çalışmıyorum diye eklemiştim, ve o gün bana “her şey kötüye de
gitmez o zaman” diyen dostum, o ana kadar dostum olan, demişti ki, “zor olan
şey, kendini anlatmak değil, sana kendini anlatanı dinleyebilmektir”. yazılar
üzerine konuşuyorduk ve o gün anladım ki, herif hiçbir şey anlamamış, ulan ben
kendimi anlatmıyorum denyo demeye çalıştım, ama demedim, bir bira sonra, hadi
kaçalım artık deyip kaçtım, gerçekten kaçtım yani, çünkü siz hala benim burada
kendimi anlatma çabası sarf ettiğim gibi bir algıya kapılıyorsanız, sizden de
kaçardım.. yazmazdım yani, anlıyor musunuz? yazmazdım çünkü, sizi anlamadığını
bilen biriyle konuşmak gereksizdir.. ve iki yıldır yazmıyorsa bir insan, ve
yazmak yerine onları zihninden geçirip gitmesine neden oluyorsa, ve giderek
sıkışıyorsa içinde, içindeki boşluğa, çıkarıp atamadıkları giderek daha güçlü
bir baskı oluşturuyorsa, ve artık kusmanın da veya sarhoş olmanın da fayda
etmediğini bildiği için, bunu da yapmıyorsa ve hatta her şeyi siktiredip,
tanrı'ya dönüyorsa yüzünü, ve lütfen diyorsa ona, dua ederken lütfen gibi bir
kelimeyi kullanıyorsa, burada biraz durup düşünmemiz gerekiyor, yalnız olmak
bir şikayet nedeni değildir, asıl yalnız kalamamaktan şikayet etmeli bir
insan.. günde birkaç saat mesela, odada tek başına kalmaya vakit bulamıyorsa...
“çok yalnızsın ve ben bunu çok iyi anlıyorum”
“kendimi yalnız hissettiğim için bir kez bile şikayet
etmedim ben” diyorum ona, bir bar da oturuyoruz, iki hatun ve ben ve benden
fanzinlerimi almak için, küldür bakanlığına müracat edip birkaç sigara
almışlar, ki külünden bir deniz yapalım kendimize, tablonun içinde, ve sonra
üzerinde sigaramızı söndürünce ölsün tüm balıklar.. evet aynen böyle yapmışlar
ve ben de buluşmuşum, ve sonra votka kola söylenmesi gerekmiş çünkü bunlar iki
bira içelim mi demişler, sen de olur demişsin, ve arada hiçbir duygusal veya
cinsel ivme kazanmayacak olan bir sohbetin eşiğinde sana biri, diğeri tuvalete
gittiğinde, demiş ki, “yazdıklarını sevdim ben”, eyvallah demişsin sen de, olur
öyle, ben sevmiyorum, “ yalan söylüyorsun” demiş size, “yalan söyleyenleri de
sevmiyorum” demişsin, ve sonra ardından bildiğin bir gerçeği açığa çıkarmaktan
kaçınmışsın... ulan nasıl sevebilirsin, kitapevinden aldığını söylediğin tek
fanzinde yer alan tek öyküm de iki sayfa eksikti, basım hatası yapmışım, ve hiç
düzeltmeden bastım onu, bir kez olsun biri, girdo hatalı basmışsın demedi,
nasıl okudun, bariz hata anlaşılıyor, nasıl yani? hayır böyle demedim, onun
yerine, şöyle dedim, lita'yi sevdin mi?
o kim dedi bana, ben de ona, lolita dedim, nabokov'un
kitabı, hani okuduğunu söylemiştin ya, haa dedi evet severek okudum o kitabı
ben, ulan lita senin kitapevinden aldığını söylediğin tek fanzindeki karakter,
nasıl yani, nasıl.. sonra işte, insanlar gelip, 2 senedir, neden yazmıyorsun
girdo diyor, hayır sormaları gereken soru şu, neden sokak edebiyatını kapattın,
yazı göndericektim ben.. seni okumuyorum ki.. hiçbir şeyi okumuyorum sitede,
sadece yazmak istiyorum, radyo yayınlarını hiç dinlemiyor ama ben de radyo
yayını yapmak istiyorum..
burada söylediklerimi üzerine alınmaması gereken ve sayıları
sokak edebiyatının toplam harflerinden daha az olan yakınlarım için bir açıklama
da bulunmak istiyorum: alının ve gidin be abi. ben de gideyim.. bırakalım bu
işleri.. hiçbir şeyi çözmüyor artık dilimize bağladığımız düğümler.. ben tüm
dünyanın ağzına sıçmak istiyorum, öyle bir jilet koymalıyım ki, zack'in diline,
cümlelerini okuduğunuzda, beyin sarsıntısından ölün istiyorum, ölün de kurtulun
bu adına postmodern denilen ama bana göre potporiden oluşan zaman diliminden..
gerçekten bunu istiyorum yani.. ama istediğin şeyi yapman için, kuklacı john
amca gibi bir seyirci kitlenin olmaması lazım.. yani anlatabiliyor muyum? yani
olay, tamamen elim sendeye dönüşüyorsa, ve sonra birbirimizin ardından koşmaya
başlıyorsak, bir anlamı kalmıyor bu işin.. giderek daha da dibe düşme korkusu
taşıyorsan o yüzden, bizim elimizden tutmaya çalışma, düşersin aşağı.. biz
aşağı da olduğumuz için değil, senin kendini düşmüş bir hayat yaşadığına iten
düşüncelerin nedeniyle.. çünkü ben aşağı düşmek veya yukarı çıkmak arasında
durulan bir dönme dolap olarak görmüyorum bu hayatı.. dibe düşersin düşmesine,
hepimiz birkaç kere düştük, ama orada kalmaktan hoşnut değilsen, daha da dibe
düşemezsin.. düştüğünü sanırsın ama, bak bu olabilir, herkes her şeyi
sanabilir, ve bir sandalyenin gerçekliğinden gerçek anlamda emin olamıyorsanız,
fotoğrafına bakmanız bile çözmez meseleyi, veya sözlüğe bakıp, oradaki tanıma
uygun bir eşya aramanız evde, hiçbiri meseleyi çözmez dostlar, sandalye
sandalyedir ve üzerinde hiç kimse oturmuyorsa bile, orada durmak zorundadır,
tam karşımda, şu an durduğu gibi, görüyorum onu, odamda bir boş sandalye var ve
bir kez bile oturmadım üzerinde onun, daima ayaklarımı uzatıyorum ona, pekala
pekala, o halde bir kez daha düşünelim şimdi, kelimeler onlara kattığımız
anlamlarla var oluyor olabilir mi? o halde bir sandalyenin anlamı herkese göre
değişebilir değil mi? pekala meseleyi şu hale getirecek olursak: dibe vurmak
adlı efsane konusunda; bir gemi düşünelim, ve onun çapasını denize atmak, o
çapanın dibe vurması, geminin orada karaya yanaşınca yapılması gereken bir
eylemdir öyle değil mi? ama denize açılırken, çaba geri çekilir.. pekala
pekala, dibe vurmak dediğimiz şeyin, sizin için ne anlama geldiğini ben
bilmiyorum, siz de benim kendimi kötü hissettiğimi söylediğim dizelerde, ne
anlatmamaya çalıştığımı bilmiyorsunuz, ne anlatmamaya çalıştığımı, yani skor
anlamlar açısından, eşit. ve dahası, şuraya tekrar dönelim: iki hatun, bar,
fanzinler nedeni ile buluşuldu ve sonra, viski kola içiyorduk, 2007 yılındayız,
alsancak korku parkı istasyonundayız, ve ben fazlasıyla nankör bir adam olduğum
için, hatun bana “ben de kendimi yalnız hissediyorum” dediğin de, “ben de
kedimi yalnız hissediyorum” dedim, “a-a dedi bir kedin mi var?” hayır işte
dedim o yüzden yalnız hissediyorum kedimi, kedim olsaydı yalnız hissetmezdi
kendisini.. gene bir şey anlatamadım ve sıkıldım, sonra ben kalkıyorum dedim ve
bana “yazdıklarını seviyorum” dedi, ben de ona, yazmadıklarımı da sevseydin bir
şansın olurdu belki dedim ve yol aldım, üstelik fanzinleri henüz vermediğim
halde, o bunu bana hatırlatmadı, ve bir daha da aramadı.. fanzinleri unutmuşum
ben gibi.. unutmadı, ilgilenmiyordu, yalnız olmak istemiyordu sadece, ya da
yanında ben yürüyünce kendini yeraltı prensesi hissedicekti.. ve sorun şu ki:
anlamlar arası karmaşaya geri dönecek olursak, ben yeraltı adlı bir şeye de
inanmıyorum. çünkü birşeyin, altta mı üsste mi olduğunu belirlemek için, neyin
altında veya üstünde olduğunu bilmemiz gerekiyor dostlar, ve “yer” diye temin
edeceğimiz zemin eğer piyasa adı ile geçerli olan pamuk ipliği ise, üzerinde
zaten duramazsınız onun, durmaya çalışırsanız o pamuğun sizi taşıyabileceği
şeyler yazmanız gerekir, ve gereken şeyleri yazmaya devam ettiğiniz sürece
gerekmeyen hallere bürünebilirsiniz: gazete röportajları, imza günleri ve
birkaç farklı konsültasyon sonrası sizi iyileştireceğini düşündükleri şey sizi
konstipasyon yapabilir..
meseleyi kapatıcak olursak; uzun zamandır yazmayan bir
insanın yazı yazmıyor olma nedeni, kabızlık olmayabilir ve yazı konusunda ishal
olmaktansa kabız olmayı tercih ederim ve dahası benimle tıp oynamaktan sıkılırsanız,
kaybedersiniz..
pekala pekala, bu yazı, tüm kuklacı
johnlara gelsin..
10ocak2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




