7 Ağustos 2005

asimetrik kişilik bozukluğu 1: bir seks hikâyesi


“yaşadığımız yalanlar üzerine verilmiş akıllı kararlar” - 2pac

1.
bir akşam, her akşam olduğu gibi, evden amaçsızca çıkıp, rastgele bir bara girdim.. içerisi kalabalık değildi, saymaya çalıştım ama her seferinde baştan başlamak zorunda kaldığım için bir son verdim bu işkenceye ve bir içki istedim.. içkimi yudumlarken dans edenleri izliyordum ve bir anlam veremiyordum bu hazırlığa, ‘benimle sevişir misin’ diye sormak kestirme bir yol gibi gelmişti bana her zaman, evet ya da hayırdan başka bir cevap alamazdınız nasıl olsa ve eğer hayır ise cevap, bu, dans seansı sonrası da hayır olacaktı.. uğraşmaya değmezdi..

herkesin bir ailesi vardı ve de bu nedenle gittikçe boşalıyordu bar, özgürlük ise seni merak edecek birinin olmayışıydı.. 2 saat sonunda, eski işime geri döndüm ve bu kez karıştırmadan ulaştım sona; tam 12 kişi kalmıştık.. öykünün başından beri barda tek başına oturan kadının yanına gittim ve “konuşmak ister misin?” dedim..
"ne hakkında" dedi
"size gitmek hakkında" dedim..
"olabilir ama biraz daha içmeme izin vereceksin öyle değil mi?" dedi..
"neden izin istiyorsun ki?" dedim
"bu görünmez bir zincirdir" dedi
"izin istemek mi?"
"elbette"
"ben senin zincirini tutmak istemiyorum" dedim ona
"yanlış anladın" dedi, "izin isteyen tutar zinciri, senden izin isteyerek şirin gözüküyorum ama aslında yaptığım şey, senin de benden izin istemeni sağlamak"
"ne konuda izin isteyecekmişim ki senden?"

içki geldi ve daha sonra, yani çok sonra demek istiyorum, bardan çıkmaya hazırdık, ancak bir sorunumuz vardı, o da, bu hatunun benim öpücüklerime karşılık veremeyecek kadar sarhoş oluşuydu ve bir ayyaşla sevişmek ile bir ölü ile sevişmek arasında hiç bir fark yoktu.. onu belinden kavradım ve ayağa kaldırdım, garson bizi gördü ve yanımıza yanaştı, hatun, "beni bu arkadaş götürecek bugün” dedi, “size gerek yok.."

dışarı çıktık, "arabam var" dedi, "kullanmayı biliyor musun?".
"denerim" diye cevap verdim. ben çok fazla içmemiştim ve araba kullanabilirdim sanırım..
"şu karşıda, kırmızı renkli olanı, anahtarlar çantamda"
hatun arabaya dayandı ve bende çantasını kurcalamaya başladım, anahtarları buldum, kapıyı açtım, onu bindirdim ve bende direksiyona geçerek arabayı çalıştırmayı denedim..
"kanyak" dedi, "çevir hadi, hiç mi film izlemedin sen?"
arabadan çıktım ve biraz ilerdeki büfeden bir kanyak aldım, tekrar arabaya bindim ve, şişeyi ona uzattım..
"teşekkür ederim" dedi, "kanyakı çevir hadi"
"önce onu bitir" dedim, "bu gece bu kadar yeter hem"
"izin istemiyorum ki senden" dedi "hem kanyak da istemiyorum.. şu lanet şeyi işte, çevirmen gerek onu, öyle çalışıyor diye hatırlıyorum, orada bak"
eli ile torpido gözünü işaret ediyordu, belki de kontak anahtarını çevirmemi istiyordu, hiç bir şey anlayamıyordum..
"sigara yok" dedi
"bende de"
"e al o zaman"
"param bitti" dedim, "o elindeki şişe son paramı emdi.."
"çantamda var" dedi.. çantasını açtım.. parayı aldım, arabadan çıkarak tekrar büfeye gittim.. sigara aldım ve döndüm.. tekrar arabaya bindim.. sızmıştı.. onu arabadan indirip arka koltuğa yatırdım.. ön koltuğa geçerek bir süre daha arabayı çalıştırmayı denedim.. olmuyordu.. ve ben hiç bir şey için çok fazla uğraşmak gerektiğine inanmıyordum, olmuyorsa olmuyordur, zorlamanın anlamı yoktur.. ön tarafa da ben yattım ve böylece mutsuz bir çift olduk bir süre için.. mutsuz çiftler ayrı yatarlar.. aynen anneniz ve babanız gibi.. siz olmasaydınız çoktan boşanırlardı, siz onların hayatını mahvediyorsunuz!

sabah oldu, uyandırdı beni,
"kalkar mısın, işe gitmeliyim, naptığını sanıyorsun sen söyler misin?"
"uyuyordum sadece"
"iyi, arka koltukta daha rahat uyuyabilirsin, hadi çabuk, geç kalıcam".

arka koltuğa geçtim ve uyumayı sürdürdüm.. uyandığımda, 4 kapısı da kitli bir arabanın içinde esir kalmıştım.. ön koltuğa geçerek radyoyu açmak istedim, radyo yoktu, torpido gözünü kurcaladım, bomboştu, etrafa  bakındım, loş bir ortamdı, sanırım bir garajdaydım.. bekledim, bekledim, bekledim, bu süre içinde kaç kez mastürbasyon yaptığımı hatırlamıyorum ama son bi kaç kez zirvede iken bi gram bile akmadım.. vanayı sonuna kadar açarsınız ama bi gram bile akmaz, sular kesiktir, bunun gibi bişi.. akşama doğru, sanırım akşama doğru, çünkü loş ortam biraz daha kararmıştı, uyumak için tekrar arka koltuğa geçtim ve bu yorgunluğun üzerine iyi bir uyku çektim kendime.. uyandığımda sokak lambalarını gördüm ilk olarak ve kafamı kaldırıp camdan dışarı bakınca da, aracın, dün gittiğim barın önünde park edildiğinin farkına vardım.. kapılar kitli değildi, çıktım ve bara girdim.. dünkü hatun aynı masada oturmuş içiyordu, "merhaba" deyip masaya oturdum.. "günaydın" dedi, "kendine bi içki iste, hemen gelicem". kalktı ve bardan dışarı çıktı.. 2 dakika sonra içerdeydi..

"nereye gittin?" dedim
"arabanın yanına.. kapıları kilitledim"
"beni onun içinde unutma bir daha"
"sende koltuklarımdan çocuk edinmeye çalışma.. koltuk bu, hamile kalarak çoğalmıyor, fabrikası var onların.. ama sen bilirsin, ben bir sonuç elde edemeyeceğini bilmeni istedim sadece.. yoksa önemli değil koltuklara yaptığın.. koltuk bu, tuvalet olarak bile kullanılabilir, anlamaz o bunu, hissetmez",
"çok içiyorsun.. ve ben araba kullanmasını bilmiyorum”
“önemi yok bunun”
“benim için var”
“o zaman defol”
“ne?”
“sana şu ana kadar herhangi kötü bir şey söyledim mi? senden şikâyet ettim mi? hayır! sana kontak diyorum, sen kanyak alıyorsun, arabayı çalıştıramıyorsun, bu yüzden evden yürüyerek 1 dakikada ulaşabileceğim bir işe, senin yüzünden geç kalıyorum, üstelik gece boyu iki büklüm yattığım için her yerim ağrıyor ve ben ağzımı bile açmıyorum, seni anlayamıyorum, gerçekten anlayamıyorum”

donmuştum.. tek bir harf dahi çıkartsaydım, büyünün bozulacağını biliyordum, susup gözlerine bakmayı sürdürdüm.. sonunda olmuştu işte, onu bulmuştum, ve bırakmayacaktım..

“özür dilerim” dedi..
“haklısın ama”
“olabilir, gene de özür dilerim”
“çok içiyorsun”
“hı hı”
“bugünlük, sadece bugün az iç, söz, yarın araba kullanmasını öğrenicem”
“yarın sabah anahtarları bırakırım sana, içkime karışma”

tekrar arabaya kadar taşıdım onu.. ve tekrar denedim arabayı çalıştırmayı, o sızdı, arka koltuğa taşıdım, ona bir not yazıp ön koltuğa yattım.. uyandığımda, onun sabah işe giderken beni uyandırmaya çalıştığını hayal meyal hatırlıyordum,
“hadi kalk, işe gidicem ben”
“tamam kalkıcam”
“hadi ama”
“ya tamam dedik ya sana” diye bağırdım.. sonrasını hatırlamıyorum, sanırım bi daha seslenmedi.. direksiyona bir bant ile yapıştırılmıştı sabah yazdığım not; “anahtarı bırakmayı unutma”. kâğıdı söktüm ve arkasını çevirdim, o da bana bir not yazmıştı; “arka koltuğa kahvaltılık bir şeyler bıraktım, anahtar için üzgünüm”.

anahtar yoktu ve kapılar kitliydi.. ama camlardan çıkabilirdim, ama bu kez de garajdan çıkamazdım.. bekledim.. bekledim.. bekledim.. koltuk itiraz etmiyordu hiç bir pozisyona.. ve tekrar sızdım.. ve tekrar uyandım.. barın önünde park edilmişti araç, indim, bara gidip yanına oturdum, o kalktı ve arabanın kapısını kilitlemek için çıktı, tekrar geldi, oturdu ve bir içki istedi..

“anahtarı neden bırakmadın?” dedim..
“kaçmanı istemedim”
“kaçmak?”
“hı hı.. garajdan eve giden bir merdiven var, ve, yani yaşadığım yeri görünce falan, ya da benden bıktıysan, bu gece içmiyorum bak, eve gidicez birazdan, ben kullanıcam”. içkiyi benim için istediğini anladım ve gidelim o halde dedim, bende içmek istemiyorum.. çıktık.. arabaya bindik.. ve bana nasıl çalıştırıldığını gösterdi..

bir evin önünde durdu, arabadan indi, garajın kapısını açtı, arabayı soktu, daha sonrada içerdeki merdivenden evine çıktık..

2.
ertesi gün, sabah uyandım.. çok değişik bir cümleydi bu benim için, ‘sabah uyandım’, alışıldık bir şey değildi, sabahları genelde uyurdum, uyanırsam da, bi fantezi kurar, sonra gene dalardım uykuya, akşamdan kalma olduğum zamanlarda işkenceydi sabahlar, ama değiyordu buna.. ancak hala, kusarken her şeyi çıkartamamıştım içimden, mutlaka bir şeyler kalıyordu içerlerde, yerleşip büyüyorlar ve akraba çıkıyorlardı ondan öncekilerle.. “bir düşünce diğerine bağlanır ve derken kapı çalar”, kimin dizeleriydi bu? yoksa şu an mı uydurmuştum, evet bu daha mantıklıydı galiba, dizeler mantıksızdı oysa.

dün gece için bir sansür uygulamamıştım.. olan herhangi bir şey yoktu yani.. sadece içki içme mekânı değişmişti, hepsi bu.. sonrada sızılıp kalınılmıştı.. ve zaten evde olunulduğu için de bir problem yaratmamıştı sarhoş olmak.. uyandım ve uyumaya çalıştım tekrar.. saat yediydi.. sabahın yedisi.. yanımda yatıyordu lita ve memnundu halinden.. en azından öyle görünüyordu rüya görürken - uyanmaya çalışıyor gibi bir hali yoktu.. ama uyanmalıydı mutlaka.. uyanmak zorundaydı.. omzuna dokundum.. sarstım biraz.. tepki yoktu.. biraz daha dürttüm.. bir değişiklik olmadı.. şiddeti arttırdım.. hala uyuyordu.. ve benim başımdaki ağrı onu taklit etmemi engelliyordu.. uyuyamıyordum.. ama gene de bunu denedim.. olmuyordu.. sıkışmıştım.. bunu hissedebiliyordum.. bunu çok sık hissederdim.. uyanırsınız ve kusarsınız.. başınız ağrıyordur, aynada kendinize şöyle bir göz atıp, dün geceden kalma bir değişiklik olmadığını fark edince, tekrar yatağa dönersiniz.. ama uyuyamazsınız.. yatıp beklemek dışında yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur... biraz daha dürttüm.. bir değişiklik olmadı, başka bir yöntem denedim uyandırmak için, bir inilti sesi işittim.. doğru yoldaydım.. aynı bölgeyi biraz daha kurcaladım.. biraz daha.. ve uyandırmayı başardım onu.. konuşmasına fırsat vermeden, hey hey bi saniye, aklıma bişi geldi, sanırım 17 yaşındaydım, ya da onun gibi bişi, gece arkadaşlarda kalacaktım, eve telefon ettim ve izni kopardım, ama gece arkadaşımla kavga ettik, ve, sanırım saat 2 gibi onlardan çıkarak eve doğru yol aldım, otobüs yoktu o saatte, yürüyerek gidebilmek dışında başka bir alternatif yoktu, ya da beklemek, günün ilk otobüsünü, neyse ben yürümeyi seçtim ve kemeraltından geçmem gerekiyordu, geçiyordum da, bir polis çıktı karşıma, karakolun yakınındaydım, amca burdan basmaneye nasıl gidebilirim dedim, konu değişmişti, kimlik sormak yerine yolu tarif etmeye girişti ve ardından zamanımıza hızlı bir dönüş ile, “başım ağrıyor, hap var mı” dedim lita’ya.. “uyanmıyordun, amacım taciz etmek değildi”. esnedi ve kalktı ayağa, yatak odası ile mutfak aynı odadaydı, ve birde içki odası vardı evde, o bu ismi vermişti odaya; “burası yeme odası ve burası içme odası, burası boşaltım odası, ve burası da, aaa, burası  da, hmm, burası böyle boş işte” bomboş bir oda vardı, her şeyiyle boş, duvarları bile renksiz, bomboş, hiç anı yok.. boşaltım odası tuvaletti ve yeme odası ise yatak odası ile mutfağın senteziydi.. içme odasının farkı neydi derseniz, bir bar gibi inşa edildiğini söyleyebilirim size, 5 adet masa, masalarda oturan heykeller, heykel barmen, heykel… her şey heykel.. ve o odada içtikten sonra hareket etmemeye özen gösteriyordunuz, sadece dikkat çekmemek için, heykeller hareket etmiyordu, ani bir hareket, kafalarını size döndürmelerine neden olabilirdi belki de.. kim bilir.. ben bir heykel değildim, bilemezdim bunu.. hap ve su, bir baş ağrısı hapı, içtim, “büyük olasılıkla işe yaramayacak ama” dedi.. “neden” dedim, “uyku ilaçları baş ağrısını geçirmiyorlar sanırım, ama hissetmezsin en azından, elimizdeki tek alternatif buydu”. oldukça zekiydi.. tekrar uyudu.. ve uyandırıldığımda (uyandırmak için benim tarzımı denemişti) saat öğleni geçiyordu, ya da zaman.. her neyse işte, “bugün tatil” dedi, “gün benim günüm, satmak zorunda olmadığım bir gün bugün..”

dolaptan bir bira aldım ve birayı elimden alarak dolaba koydu o, “yemek yiyelim” dedi, “karşıdaki kafede, oraya içkili gidemiyorum, içkili olduğum zaman almıyorlar beni, ve yumurta sevmem, hayatta en nefret ettiğim şey yumurtadır, ne yazık ki pişirmeyi becerebildiğim tek şeyde o”. kafeye gittik, güzel bir kafeydi, “ne yiyeceksin lita?”
“2 patates, birerde çay”. benim yerime karar vermesinin nedeni neydi ki?
“ben yumurta istiyorum” dedim, “ve de ayran”. garson gitti ve geldiğinde elinde iki tabak kızarmış patates ve iki bardak çay vardı,
“bu ne” dedim, “ben yumurta istedim, ve de ayran”. garson kız - doğruyu söylemek gerekirse, ki çoğu zaman gerekmez, lita’nın ruhunu o garsona sokmak ve daha sonra o bedene kendimi sokmak hoş olurdu, fantezi işte, klişe ve fantastik, neyse, garson kız mavi renk kalem ile süslenmiş olan göz kapaklarını yumarak lita’ya döndü, lita’ya başımı çevirdiğimde garson arkasını dönmüş ve yan masa ile ilgilenmeye başlamıştı.. lita’nın ona nasıl bir hareket çekmiş olabileceğini düşünmeye başladım ve sokağı izlemeyi sürdürdüm bir süre.. sessizlik.. ortamdaki gerilimi size yansıtamıyor olabilirim belki de, ama bunu söyleyip hayal gücünüze güvenebilirim; ortam gerginleşmişti..
“neden yemiyorsun?”
“bekliyorum” dedim
“neyi?”
“yumurta ve ayranı”
“gelmeyecek” dedi,
“ama ben yumurta ve ayran istedim”
“bende getirmemesini… ”
“ne sikim iş bu” dedim,
“ye” dedi, “hepsi bu, ye ve gidelim”
“yemeyeceğim”
“o halde defol”. haklıydı, izin isteyerek görünmez bir zincir ediniyordunuz.. patatesi yedim ve oradan çıktık, açtım, protestomu tam anlamıyla gerçekleştirememiştim, sadece çayı içmemeyi başarabildim, üstelikte içine şeker atıp karıştırarak.. yürüyorduk, temas oluyordu bazen, omuzların değmesi gibi, yan yana yürüyen iki insan nereye gitmesi gerektiğini bilmiyorsa, virajlarda çarpışabilirler, gayet doğal bu, neden sorun ediyorsun ki?
“bunu bilerek yapıyorsun” dedim..
“yumurta sevmem, söylemiştim sana, öyle değil mi?”
“ama ben yiyecektim sen değil”
“orada yumurta yenmiyor, mekân arkadaşımın, garson arkadaşım”
“mekân sahibi garson mu?”
“elinden gelen tek iş bu, para biriktirdi, mekânı açtı ve garsonluk yapmaya başladı, boş durup gelen kârın bir kısmını alıp geri kalanları orada çalışanlara vermeyi içine sindiremedi”
“çok garip arkadaşların var” dedim
“pekte garip gelmiyorlar bana..”
“ama öyleler..”
“seni bırakmamı istediğin bir yer var mı?”
“benden sıkıldın mı”?
“elbette, şimdilik, herkes sıkılabilir zaman zaman”. bir sonraki virajda farklı yerlere döndük.. bilinçsizce, öyle aniden döndük işte.. ve yolumuza devam ettik.. yürüyordum.. ve kendi kendime söyleniyordum, kimse göründüğü gibi değildir, görünen gerçeğin arkasındaki gerçeği görmek gerekir, bunun için arada sırada kahvaltı ederken yumurtayı tavana fırlatıp yere düşmesini bekleyebilirsiniz.. 2-3 sokak sonra karşıma çıktı, sanırım köşede beni bekliyordu,
“özür dilerim” dedi, “deliyim, bunu kabul et”
“sorun değil” dedim, “herkes zaman zaman delirir”. tekrar yürümeye devam ettik, bu kez nereye gitmemiz gerektiğini biliyorduk, içeri girdik ve 15:15 seansının yeni başladığını gördük, bilet aldık, yerimiz gösterildi ve oturduk.. izledik.. bitti, çıktık, akşam olmuştu ve hava kararmak üzereydi… onun evine doğru yürümeye başladık ve bu sırada yağmur başladı, gittikçe hızlanıyordu, adımlarımız gibi.. tanrıyla yarışıyor gibiydik.. kapının önünde durduk..

3.
“içeri gel hadi, hasta olacaksın, aptallık etme”. yolun karşısına baktım, içerisi boştu ve güzel görünüyordu, denemeye değerdi, “hayır” dedim lita’ya, “akşam o bara gelirim”. yolun karşısına geçerek içeriye girdim, sabah oturduğumuz masaya oturdum, garson kız geldi,
“merhaba”
“oturmaz mısın?”. garson kızı, ya da mekânın sahibini, masama davet ettim, teklifimi geri çevirmedi.. kimse yoktu içerde, sanırım kapatmak üzereydi o da..
“arkadaşın..” dedim, 3-5 saniye duraksadım ve devam ettim, “sorunu ne?”
“sorunu yok” dedi..
“var” dedim, “hiç dikkatini çekmedi mi bu senin?”
“insanları neden sağlıklı ve hasta olarak sınıflandırıyorsun” dedi, “standardize olmak boktandır, farklı işte, hepsi bu, farklı, anlamıyor musun” kafenin camları indi.. bir sopa tarafından sert bir darbe.. sıçradım ve ayağa kalkarak geri çekildim, garson kız sakin sakin oturuyordu masada, mutlaka görmüş olmalıydı lita’nın elinde sopayla evden çıkıp üzerimize doğru koştuğunu..
“sorun değil lita” dedi, “geçti..”
“hı hı” dedi lita, dudakları bile titriyordu ve soğuktan olmadığını anlamak güç değildi, daha sonra gözler, yaşlar, boşalmak, ve yere oturdu.. bende gidip yanına oturdum..

“özür dilerim” dedi, “yapmamam gereken bir şey yaptım sanırım”
“çok sık özür diliyorsun” dedim..
“bunun için de özür dilerim” dedi.. “çok sık özür dilediğim için falan işte yani..” eve çıktım bu kez, garson kız gelmedi, evine gitmesi gerekiyordu.. öyle söyledi.. yalnız bırakmak istediği belliydi.. yalnız kalmak isteyen kimdi? böylesi bir deliyle.. ölümü göze alıp ayakkabılarımı çıkardım ve geçtim içeri.. heykellerinin birini masadan kaldırıp oturdum, “ne içersiniz Beyefendi?” dedi, gülüyordu, deliydi – muhtemelen..
“siz ne tavsiye edersiniz” dedim, neyse lafı uzatmayacağım, yataktaydık gene, ve bir şey olamayacak kadar sarhoştuk, o istiyordu ama bir şey olmayı, ben bir şey olmayı istemeyi bırakalı yıllar olmuştu, sırt üstü yatıyordu o ve ben ise yan yatıyordum, yüzüm ona dönüktü, oda bana döndü, elini aletime attı, “uyumuyorum” dedim, “uyandırmaya çalışmıyorum” dedi, “yapma”, “yapıcam”. elini tuttum ve vücudumun yarısını onun üzerine attım onu sırt üstü çevirerek, ellerini de yukarı kaldırmıştım, tecavüz etmenin zıttını yapıyordum, elini aşağı indirmeye çalışıyordu ama buna izin vermiyordum ve böylece bir süre mücadele ettik, yüzü ile yüzüm arasında mesafe yoktu, hatta dudaklarımız birbirine temas ediyordu.. ama öpüşmüyorduk, bu daha çok, sürtmeydi, istem dışı bir şekilde, belli belirsiz bir temas, o an amacımız bu değildi çünkü ve ellerini aşağıya indiremiyordu.. çok güçlü biri değildi lita, en azından bana göre, ve neden bunu yapmasına izin vermediğime gelince, yarın sabah o sopanın benim kafama inmeyeceğinden emin olmalıydım.. “ben sarhoştum beni kullandın” dırdırına katlanamazdım doğrusu, daha önceleri birçok sarhoşla yattım, hatta çoğu ile ilk seferimizde sarhoştuk, ama bu başkaydı, korkutucuydu lita.. yaptığı heykeller gibiydi.. belirsiz bir rotada ilerliyor gibiydi.. ve bu galiba kaos demekti.. dudaklarımı ısırdı, çok zekiydi, ve teslim oldum.. üzerime çıktı.. bana giymem için verdiği eşofmanı çıkardı altımdan, içine aldı beni, rahat ve soğuktu, kısa zamanda ısındı ve patladı.. üzerime yığıldı.. uzun sürmemişti, amacı buydu, ben sızmadan içine getirtmek beni.. lanet olsun dedim, duymadı, ya da duymak istemedi..  

4.
sabah uyandığımızda, bu konuda hiç bir şey konuşmadık.. işe gitmeyeceğini söyledi bana, ve daha sonra evinin karşısındaki kafede garson olduğunu öğrendim.. yaşadığım yere gittik bu kez de, görmek istemişti..  gördü.. beğendi.. özellikle, her köşede bir kâğıt parçası ve her kâğıt parçasında birkaç cümle bulmak hoşuna gitmişti.. “demek yazarsın” dedi, “herkes yazar” dedim..
“yayınlıyor musun?”
“yayınlamak için yazmıyorum”
“neden yazıyorsun?”
“senin dekorun gibi bişi bu da..”
“anlıyorum, bana taşın”
“böylesi iyi”. eğildi ve yerdeki yastıkları toplamaya başladı,
“telefonun var mı”, telefonu gördü, ahizeyi kulağına dayadı,
“lita, bırak lütfen”. numarayı çevirdi,
“alo”, bana döndü, “adresini söyle” ahizeye döndü, “hemen gelir misin?”. kimdi çağırdığı? zor olacaktı, evet zor.. ama oldu.. onun evinin boş odasına sığmıştı eşyalarım..

5.
pardon, anlatmayı unutmuşum, tam evden çıkarken telefon çaldı, arayan henry’ydi.. muhtemelen.. beni sık sık arardı zaten.. henüz 18 yaşındaydı o zamanlar.. lita açtı telefonu.. “alo?”. ve bana uzattı, “bir kadın arıyor”. kadın mı? ben kadınlara telefon numaramı vermem ki..
“alo, kiminle görüşüyorum acaba?”
“alo”
“..”
“tanıdın mı beni?”
“tanımaz mıyım.. naber?”, beni yılda bir kez arayan, yılda bir kez de mektup yazan eski sevgilimdi telefondaki, hala istiyordum onu ama geçen yıl evlenmişti.. belki de bir bebeği olduğunu söylemek için aramıştı.. yo hayır bu olamazdı nedeni.. o beni sadece canı sıkılınca arıyordu..
“iyiyim. sen napıyorsun”
“hiçbir şey”
“telefonu açan kimdi?”
“aa..ooo.. şey.. telefonda anlatılamayacak bir şey bu”
“neden ki? şekil çizerek mi anlatacaksın?” al sana bir deli daha..
“şu an onun evine taşınıyorum”
“sevgilin mi?”
“bu konuda ne düşündüğümü anlattığımı sanıyordum”
“düşünceler değişebilir”
“her şey değişebilir, evet, ama bu başka bişi”
“karın? evlendin mi yoksa?”, telefonun ahizesinden girdi ruhum ve diğer taraftan çıkıp gördü yüzünü, dudağını bükmüştü o bunu sorarken.. evin önünde bir anadolun aniden fren yaptığını gördüm camdan, ev birinci kattı, lita kaş göz hareketi yapıyordu telefon konuşmamı bitirmem için, “bi saniye” dedim telefona, lita’ya, “telefon numaranı ver” dedim, “önemli!”,
“beni seviyor musun?” dedi lita, sırıtıyordu, tatlı bir gülümse vardı gözlerinde..
“bi saniye, şu an meşgulüm, sana bir numara vericem, beni oradan 1 saat sonra ara”, dedim telefona.. eşyalarımı lita’ya taşımak bir saatimi alır sanıyordum..
“hay lanet böcek, sırtımdan içeri girdi, çıkar şunu, çıkar, ben hamamböceğinden nefret ederim, çıkar, çıkar, çabuk ol” diye tepinmeye başladım, ahizeyi bırakamıyordum, çünkü karşı taraf, “daha sonra arayamam, anla lütfen, 2 dakika, lütfen” diyordu, belki başka şeylerde diyor olabilirdi ama anlayamıyordum, hamamböceğinden nefret ederim! neyse, böcekten kurtardı beni lita ve adam anadoldan çıkıp kapıya doğru yaklaştı.. kapının zili çaldı..
“hadi, çabuk ol, gidicez”
“numarayı ver lita, numara!”
“beni seviyor musun?”
“lita! numarayı ver”. ona seni seviyorum dememiştim hiç, oysa içine geldiğim sırada bana seni seviyorum demişti o, fısıltı halinde çıkmıştı sesi ve karşılık olarak aynı anda ve aynı desibelde, “lanet olsun” demiştim.. birbirimizi duymazdan gelmiştik o an.. ahizeden ağzımı uzaklaştırdım ve yumuşak bir tonda,
“elbette seviyorum lita, yoksa burada işin ne, numarayı ver, o benim kardeşim, anlamıyor musun? görümcen senin o.. gö..rüm..ce”
“ensest diye bir şey vardır..” dedi aynı tatlı sırıtışla,  “hem böcekler de var burada, onların işi ne? onlardan nefret ediyorum dememiş miydin?”. ve numarayı verdi, gıcık ediyordu insanı bazen, zorluyordu, yoruyordu, ama o böyleydi, değiştiremezdim.. değişmesi gereken bendim.. ve çekim alanına girdiğiniz an kurtulamıyordunuz ondan.. kapı hala çalıyordu, “kapıyı aç lita”
“peki hayatım, hemen defoluyorum, rahat konuş”. ve telefona döndüm..
“alo, ya, şimdi konuşamam, neden anlamak istemiyorsun”
“bende sonra konuşamam, izmir’e geldim, 3 gündür seni arıyorum ama yoksun, mektup gönderdiğim adrese gittim, evde kimse yoktu, telefona da çıkmıyordun! ya.. görüşmeliyiz.. anla lütfen” lita içeri girdi,
“şoför acele etmemizi istiyor” dedi, “ne kadar zaman o kadar para dedim ama işi varmış 1 saat sonra, ‘nakliyatçı değilim ben, çağırdın geldim, ne işin varsa halledelim hemen’ dedi bana”. yalan söylüyordu, kesinlikle yalan söylüyordu, nereye ne cevap vereceğimi şaşırmıştım, telefona döndüm tekrar ve numarayı söyledim.. 
“param bitti, başka telefon kartı alamam, otelde de kalamam bu gece, başka param yok, asıl sen anlamak istemiyorsun..” dedi telefondaki..
“çabuk ol” dedi lita.. 
“nerdesin?” dedim telefona,
“bir oteldeydim.. attılar beni. şimdi otelin karşısındaki kulübedeyim.. otelin adı.. adııı.. bi saniye, hah gördüm levhayı, maviii..ış..ık.. mavi ışık yazıyor..” derin bir duraksama.. “sana ihtiyacım var..”, lita yastıkları yüklendi ve dışarıya doğru yöneldi..
“tamam, kapatmak zorundayım, aramaya çalış”, lita dışarı çıktığında, “almaya gelicem seni” dedim ve kontur bitti.. “orada bekle!”. duymuş muydu acaba beni? lita’yı bırakamazdım, onu istiyordum, ama diğerini de istiyordum, ve garson kızı da, hepsini istiyordum.. aslında istediğim telefondakiydi, ve lita’nın beni istemesi hoşuma gitmişti, kendimi bi bok sanmama neden oluyordu lita, bunu sonra anlatıcam.. kasetlerimi bir kutuya koydum ve camdan lita’ya uzattım, daha sonra koltuğu yüklendim ve dışarı çıktım, şoför izliyordu sadece, pos bıyıklı, kırk yaşlarında bir herifti, zayıftı – her anlamda.. muhtemelen daha önce düzüşmüştü lita’yla, lita bu herifi nerden tanıyordu? hayır hayır, bunu lita’ya soramazdım, lita’ya ne kadar çok ‘sahiplenmeci’ gibi davranırsam o kadar çok kaptırıyordum ona zincirimi..  kasaya attım koltuğu, ailemden kalmaydı koltuk, bir tek o, ailemden bana bir tek o düştü miras olarak, içeriye döndüm ve müsveddeleri toparladım, ve elbette ufak bir kasetçalar, lita ise kitapları koydu bir kutuya, evde birkaç adet kutu vardı, daha önce buraya taşınırken kullanmıştım onları ve atmamıştım.. evim 2 oda, bir mutfak ve bir tuvaletten oluşuyordu, banyo yoktu, gerekte yoktu, tek başıma yaşıyordum, bazen kadınlar oluyordu evde ama sorun olmuyordu tuvalet, ‘banyon yok mu?”, “bu fanteziyi senin evinde gerçekleştirebiliriz”, neyse neyse, anılara bir son vermeliydi, bu odada ki son parçayı da yüklenerek çıktım, şimdi 2 oda da bomboş kalmıştı.. şoföre “içerde buzdolabı var, başka bir şey kalmadı, bi el atsan”.. dedim, kafasını uzattı pencereden ve “kol”, dedi, “bende bir tane kol var ahbap, lita sandığından güçlüdür hem”. lita sandığından güçlüdür.. lita sandığından güçlüdür.. gebertmeliydim pezevengi.. evet bunu hak ediyordu o.. kim ne derse desin o bunu hak ediyordu, lita çıktı kapıdan, elinde bir şey yoktu, olması da imkânsızdı, ne kadar güçlü olursa olsun buzdolabını tek başına taşıyamazdı, “buzdolabını karşı komşuna sattım, içinde hiç içki yoktu, yemeklerin ise bozuktu, hadi gidelim”,
“lanet olsun! lita, neden benim yerime karar veriyorsun”
“sen ben yok artık, biz, ikimiz, aynı kişiyiz”. dişlerimi sıkıyordum, gidip o lanet arabanın lanet kasasından eşyalarımı alıp, gerisi geriye evime yüklememek için kendimi zor tutuyordum, neydi beni çeken? siyah küt saçlar mı? bir amcık mı? göğüslerinin, bugüne kadar dokunduklarımın en büyüğü oluşu mu? kalça? hayır, gözler? hayır, dudak, eh belki, yo yo kesinlikle hayır!!! o halde ne? aşk değil, emin olun değil, az önce telefonda konuştuğumuz için düşünürsek, bakın buna evet diyebilirim, onu da istiyordum çünkü, ona aşığım diyebiliyordum hem, lita söz konusu olunca ise karar veremiyordum ne olduğuna, ama çekiyordu işte, farklıydı lita.. hepsi bu.. daha fazlası da vardı, herkes onu istiyordu, gördüğüm herkes âşıkmış gibi bakıyordu lita’ya, lita’ysa bana.. kısa bir etek giyiyor ve bacaklarını sergiliyordu herkese, ve deli ediyordu herkesi, ona kafasını çevirip de bakmayacak erkek yoktu, ama benimdi o, her şeyiyle benim, ve onla olduğum süre içinde o yanımdayken her arkasını dönüp ona bakan erkekle kavga ediyordum, ve hoşuna gidiyordu bu durum lita’nın ve benim.. gördüğüm herkes lita’ya âşıktı.. lita için kumsaldaki kar tanesiydim ben..

ama onla olmamın asıl nedeni bu da değildi! lita neyse o’ydu, beni çekende buydu, rol kesmiyordu bana, gerçekti o. beni kaybetmemek için rol kesmemişti hiç.. belki de aradığım oydu, bunu daha önce de söylemiştim, onu buldum demiştim, ve bırakmayacaktım.. kesinlikle bırakmayacaktım, o beni bırakmadığı sürece ben onun olacaktım, ama zor olacaktı.. gerçekten zor..

6.
bir saat olmuştu.. ve hala çalmamıştı telefon.. acaba yazabilmiş miydi verdiğim numarayı? lita hissedebiliyordu benim telefonun çalmasını beklediğimi, karşımda oturmuş beni kesiyordu, hiç konuşmuyorduk.. arada sırada göz göze geliyorduk sadece.. getirdiğim kasetlerden birini koymuştu teybe.. eski bir rap kırıntısı yükseliyordu odada.. çok eski.. “i'm havin illusions, all this confusion's drivin me mad inside. i'm havin illusions, all this confusion's fuckin me up in my mind”.  sevmemişti lita.. alışmaya çalışıyordu.. bir şeytanlık düşünüyordu kesinlikle, bende boş değildim ama.. ne yapıp edip onu alt edecek ve mary’yi eve getirecektim.. telefon kulübesinde mi bekliyordu acaba? otel mavi ışık nerdeydi ki? mary.. evet adı buydu.. böyle diyordum ona.. ayak ayaküstüne atmıştı lita, sallıyordu ayağını, çok hızlı sallıyordu üstelikte
“kes şunu” dedim, kesti sallamayı.. söz dinliyordu.. ve söz dinletiyordu bu şekilde....
“gidecek misin?” diye sordu
“nereye gidecek miyim?”
“o kaltakla görüşmeye”
“laflarına dikkat et, sana kardeşim olduğunu söylemiştim”
“annende olabilirdi, akrabalık dereceni sormadım ki sana”, sesimi yumuşattım tekrar;
“lita,” gözlerini dikti üzerime, gözleri ile duyuyor olabilirdi, “anlaşmaya ne dersin”
“evime saç telini bile sokamaz” lanet olsun, çok hızlı algılıyordu her şeyi, ve kestirip atıyordu hemen..
“tamam peki”
“pazarlık yok”
“tamam dedim ya..”
“o ‘tamam peki’nin arkasından ne gelir bilirim ben.. gerçekten kardeşin de sanki”
“elbette öyle”. yalan söylüyorsanız, mümkün olduğunca kısa cümle kurmalısınız! çok dallı bir yalan, mutlaka çürük bir meyve verir..
“gidip bakalım şu görümceye.. öncelikle görmeliyim onu, daha karar vermedim”
“gidelim o halde?”
“nerde?”
“otel mavi ışık diye bir yerdeymiş, nerde olduğunu bilmiyorum!”
“ben biliyorum!” nerden biliyorsun?

yola çıktık.. ben film izlerken, ‘hemen bitsin’ hissi verirse, kapatırım hemen.. kitap içinde aynı şekilde.. hayatta böyledir benim için ama henüz o his gelmedi.. geldiği gün intihar edicem.. aslında intihar yeni bir başlangıç için kesin bir yöntem değil.. hafıza kaybettirici bir ilacın icat edilmesi gerek hemen, ve birde başka bir geçmişi üzerime inşa edebilecek arkadaşlar edinmeliyim.. canım sıkıldıkça yapmalıyım bunu.. yapmalıyız.. - ve işte bu yüzden, yola çıktık dedikten hemen sonra şunu derim; otele vardık.. yola çıktık.. otele vardık.. anlatım bu, aha, aklıma ne geldi; “benim var, diğer müptelaları sikiyim, anlayış bu, kıskanç polisler, bizim hayatımızı cehenneme çeviriyor”. hell 4 hustler..

yola çıktık.. otele vardık.. akşamüstüydü vakit.. iyi bir oteldi - kötü bir yerdeydi.. otelin karşısında telefon kulübesi vardı, kulübenin yanında da bir bank.. bankta oturuyordu mary.. masum ve sakin bir yüz ifadesi vardı onda.. at çantana, kutuplara götür, gıkını çıkarmaz hesabı.. ama öyle değil işte.. sadece dene.. ve kimin çantaya konulup nereye götürüldüğünü gör..
“dur lita, şurda oturuyor işte”. indik arabadan ve o da ayağa kalktı bizi görünce, sadece tokalaştık ve bu işi çakozlamasına neden oldu mary’nin.. 1 yıldır görüşmüyorduk, normal şartlarda sarılmalı ve öpüşmeliydik.. lita bir kasırgaydı.. hiç konuşmuyordu.. tanıştırılmayı beklemediği açıktı, “mary bu lita, ve bu da kardeşim mary”. mary yüzüme baktı, ve durumdan iyice emin oldu artık… lita aşırı derecede zekiydi, hata yapmıştım, “ve buda kardeşim mary” dememem gerekiyordu, lita zaten biliyordu onun kim olduğunu, ben mary’yi kendi kendisi ile tanıştırıyordum bu sözle, kardeşim olduğunu söylemeye çalışıyordum ona..

“merhaba mary, ‘sen kardeşim mary’sin’ demiş oldun işte, anlamıyorum sanma” diyecekti lita aynı günün gecesi.. uzatmaya da gerek yoktu..

arabaya bindik.. ve eve doğru yol aldık.. evin önünde durduk.. ben lita’yı ikna ettiğimi sanıyorken, “hey, böyle gidiyoruz, bu tarafa” diye bağırdı, evinin karşısındaki kafeyi işaret ederek.. evinin kapısından geri döndüm mary ile ve kafeye girdik.. oturduk.. garson kız geldi, bak bu hiç dikkatimi çekmemişti, gayet pek tabi, evet evet olabilirdi, bu garson kızda da kalabilirdi mary.. 

 7.
akşam evdeki barda oturuyorduk lita ile.. loştu ortam.. sarhoş olunca, kendinizi bir barda sanıp dışarı çıkabilirdiniz, heykeller sanat kokuyordu ve böylesi bir sanata kimse değer vermiyordu.. kimse değer vermeyecekti.. hatta sanat olarak bile görülmeyecekti.. ne olarak görüldüğü lita’nın umurunda değildi.. yapmıştı işte.. canı sıkılmış ve yapmıştı.. ama canı sıkılıyordu hala.. “bu iş böyle olmaz” denirdi çoğu zaman, “türkçeyi bozuyorsun, bu iş böyle olmaz”. “yazar, yırtar atar” dönemine geri dönerdiniz sonra.. yazarlığın belli dönemleri vardı, öncelikle işe yazmak ve yırtmak ile başlardınız, bunlar ısınma turlarıydı, yazardınız ve belki hemen belki bir saat belki de bir gün sonra yırtıp atardınız.. ‘iyi yazdım’ duygusu bir süre sonra ‘bok gibi yazmışım’a dönüşürdü.. bu süre zamanla artardı, bir hafta sonra yırtıp atardınız, bir ay sonra yırtıp atardınız, bir yıl, 10 yıl… sonra “yazar, yırtar atar” dönemi sona ererdi ve “yazar, okutur tatmin olmaz” dönemi başlardı.. bu kez de, yazdıklarınızı çevreniz üzerinde denerdiniz.. kobaylar yalancıdır.. “iyi yazıyorsun devam et”, “iyi yazıyorsun sende ne cevherler varmışta haberimiz yokmuş”, “iyi yazıyorsun neden yayınlamıyorsun”.. beğenmezdiniz oysa.. bir kitap okur ve “nasıl yazmış orospu çocuğu” diye iç geçirirdiniz.. “bende yazarım ki”, “bende yazıcam ki”, “benim neyim eksik ki”, sonra ufak birkaç dergide yayınlanırdınız.. bu doğru yolda olduğunuz anlamına gelmekteydi.. bir süre sonra, bir bok sıçar ve devam ederdiniz sıçmaya.. yazarlık böyle bir şeydi.. benim başıma hiçbiri gelmedi.. yanlış yolda olduğumu biliyordum.. ama çıkamıyordum işin içinden bir türlü.. “bir yazar olabilmen çok kitap okumalısın evlat.” okumuyordum.. ya da çok çabuk sıkılıyordum.. bir öykü yazıyorlardı önce kafalarında, daha sonra onbinbeşyüz tane tasvir ile örtüyorlardı üzerini ve iş uzadıkça uzuyordu.. 400 sayfa.. adı da roman.. sokarım öyle işe demiştim..

“sonra ne oldu” dedi lita.. ilk defa anlattığımı dinleyen birini bulmuştum… am peşinde değildim ben, denk gelirse yapıyordum.. ama koşmuyordum peşinden.. kovalamıyordum.. onlarda beni buluyordu.. nasıl olduğunu bilmiyorum, genelde sakin takılırım.. sonra ne oldu?
“internete bulaştım“ dedim.. “ve senin heykellerine döndü iş”
“anlıyorum”
“ve bıraktım.. bir iş bulmalıydım.. ve çalışmalı.. ama yazmak beni bırakmadı”
“bırakmaz.. yapışır.. bilirim bu duyguyu.. ve gerçektir işte o zaman..”
“yazmak için yaşamak ya da yaşamak için yazmak”
“…”
“sonra bir iş buldum.. bir fabrikada ve o eve taşındım ailemden ayrılıp.. ve daha sonra işten attılar..”
“sana bir iş bulabilirim ben” dedi, “çok kişi tanır beni”. çok kişi tanır beni.. çok kişi tanır beni..
“mary nolucak?”
“şimdilik idare edicez ama kardeşin değil o”
göz teması ve sessizlik..
“merhaba mary, ‘sen kardeşim mary’sin’ demiş oldun işte, anlamıyorum sanma” gülüyordu, bu kez o pis sırıtış yoktu, ruh vardı gülüşünde.. hastaydı..
“neden bunu yapıyorsun”
“çok mu hızlı geldim sana”
“gelenin ben olduğumu sanıyordum”
“bebekler seni korkutur mu?”
“büyümesi için mama almam gerekiyorsa korkutur.. her türlü “gereklilik” beni korkutur”
“ben alırım”
“başa alalım mı ne dersin?”
“baş?”
“başa alalım ve orada bırakalım, şimdi eşyaları benim evime götürelim ve senide o bara bırakıp gideyim ben”
“mary kalıcak ama, burda benimle”
“kaç gün..”
“buna ben karar vericem”

8.
uyandım.. ve karanlık.. rüyaydı.. peki nereye kadarı? evet, lita yatakta ve mary de, boş odada.. hiç bişi olmamıştı, akşam evdeki barda oturmuyorduk, yazarlıktan laf açılmamıştı, lita mary’yi almamıştı ve her şey olağan süreğenliğinde ilerliyordu.. tekrar uyudum..

9.
“garson kız geldi” demiştim, ordan devam ediyorum, evet, pek tabi garson kızda da kalabilirdi mary diye düşünmüştüm hani, yani lita’yı ikna edemezsem eğer, bu da bir ihtimal…  üçümüzde birer çay istedik.. lita sigarasını yakarken gözleri üzerimdeydi, mary ise çay bardağının içine bakıyordu.. kötü görünüyordu, onu ilk kez böyle berbat bir halde görüyordum, saçları dağınık.. ve makyajsız.. ve buruşuk giysiler.. ve yırtık pırtık bir ayakkabı.. çorap yok.. bunlara ek olarak bir tek çantası vardı yanında.. her şeyi ardında bırakmıştı.. hatta kendini bile! biliyorum bunun imkânsız olduğunu söyleyeceksiniz ama o gelirken kendisini evde bırakmıştı bu sefer.. ve bana gelmişti.. ilk kez, temelli.. böylesi bir zamanda.. ben böylesi pejmürde iken.. işsiz güçsüz, 5 aylık kira borcu, yarı aç yarı tok, ölmek üzere… neyse ki lita beni borçtan da kurtarmıştı, buzdolabımı satarken kira borcumu da kapatmış.. ve tüm bunlar ona veda etmemi engelliyordu ki ben de bunu istemiyordum zaten… sadece bekliyordum.. bu iki kadın aralarında anlaşacak ve birlikte yaşamayı öğreneceklerdi, başka çıkar yolu yoktu, ben aradan çekilirdim, bu sorun değildi, nerde olsa yaşardım ben, bir hatun bulur ve yanına sığınırdım belki, yazardım bişiler..

ortak yaralar.. bu birbirinden nefret eden iki hatun ortak yaralara sahipti muhtemelen.. mary’yi iyi tanıyordum, oldukça iyi! şu son bir senede başına gelenler hariç, kocası ile yaşadıkları hariç.. ve lita.. onun gözlerini ilk gördüğüm an perde kalktı aramızdan.. neler yaşadığını ya da kim olduğunu bilmiyorum, ama onun koltuklarına tecavüz ettiğim gün, onun nasıl biri olduğunu anladım, ve ne yapmaya çalıştığını da.. yaralarını görüyordum onun ve -kimler tarafından nasıl oluşturulduğunu bilmesem de- o yaraların neye yol açtığını anlamıştım… bir parça huzur, tek istediği buydu onun da.. heykeller mi? sanırım henüz oraya gelmedik, ama bunu, bazı orospu çocuğu yazarlar gibi, bir merak oluşturup 400 sayfalık saçmalıklarımı okutturabileyim diye gizlemiyorum, her şeyin zamanı var.. zamanı gelince anlayacaksın, bizi sadece tanrı kurtarabilir! bu yüzden devrime inanmam ben.. değişime de! bir yol olarak düşünün bunu, ilerleme, ama yol aynı, gidişat bu, değişim yok, sadece ilerliyoruz, şu an 2004’ü gösteriyor takvim, 2 ay sonra amorti 5 olacak, kime denk gelirse… benim modelimin amortisi 2! bu da bir tür burç işi.. aya göre değil, doğduğun yılın son rakamına bakarak kişiliğin belirleniyor… ve daha sonra nasıl yaşayacağın alnına kazınıyor.. ve tabi kişiliğinde.. ve bu nedenle en çok ettiğim dua nedir lita bilir misin? “tanrım, alışkanlıklarımı değiştirmeme yardım et, bu ben değilim! böyle yetiştirildim!”. ama düşünüyorum da, asıl yalvarmam gereken nüfus memurları sanırım, amortimi değiştirirlerse belki bende değişirim.. hile…

mary gülümsedi, ve lita da.. ortamı yumuşatmak için attığım bu palavra işe yaramıştı..

“o halde” dedi lita, uzun süredir çayı karıştırırken çıkardığı şangur şungur sesini keserek ve kaşığı bardaktan çıkartıp tabağa koyarak, “benim amortim 3, ben ne oluyorum, anlatsana…”
“heeey” dedi mary, “benim de üç”. bu kez de ben gülümsedim,
“ortak yaralarınız var zaten sizin” diyerek.. hayır, bu kez oyun oynamıyordum, mary’nin yeni hikâyesini dinlediğimiz andan itibaren oyun oymayı kesmiştim, ah evet onu henüz siz dinlemediniz, sadece lita ile ben biliyoruz bunu şimdilik… ama her şeyin zamanı var demiştim, sıra buna geldi;

***

“mary, canım sen arka koltuğa geç, yolda konuşursunuz” dedi lita mary’ye, mary bana son bir yılda başına neler geldiğini anlatmaya çalışırken.. ve otel mavi ışığın önündeki telefon kulübesinden eve doğru hareket ettik, lita’nın evine doğru.. ve ben ön koltuktaydım, ve lita da direksiyonda..

--

“evli miydin sen canım?” dedi lita mary’ye, çünkü az önce onun sözünü kesip arabaya binmesini isterken, mary kocasından bahsediyordu bana..
“hı hı” dedi mary.. “ama.. şey.. artık değilim”
“boşandın mı?” dedim ben kafamı gövdemle birlikte arkaya çevirip elimi arka koltuğa atarak..
“devlet nezdinde değil.. ama önemli olan da bu değil..”
“ne kadar süredir evliydin peki” dedi lita..
“1 sene”
“çocuk falan”
“yok hayır, aslında, şey, hmm, şöyle bişi olmuştu” dedi mary zorlanarak, sanırım gözleri dolmuştu ve lita bunu görebiliyordu aynadan… sözünü kesti onun, “siktir et” dedi, “en çok sevdiğin şarkı ney” ve söyledi mary.. ve şanslısın dendi ona.. torpido gözünü açtı bunun sonrasında lita.. ve oradaki tüm kasetler, oraya zorla sıkıştırılmış olan tüm kasetler üzerime döküldü.. ne zaman buraya tıktı bu bunları? beni arabada kitlerken kaset maset yoktu ki, teybi de o esnada fark ettim.. yeni olamazdı, ama şu an bunu konuşmanın zamanı değildi çünkü lita gözünü yoldan ayırmıştı… “yola bak lita” diye bağırdım ona, “yola bak yola!”. ama o sol eli direksiyonda, sağ eli ve gözleri bacaklarımın arasını dolduran kasetlerde, devam ediyordu gitmeye ve aramaya.. aletime değiyordu bazen eli, ama bunu bilerek yapmıyordu, o anda mary’ye “o şey bana ait tatlım” der gibi bir hali yoktu yani, sadece kaseti arıyordu, hepsi bu! ve buldu.. bunun ardından bana kaseti verdi ve “şunu tak, b yüzünü” dedi, taktım ve play’e bastım, “evet, biraz ileri al, bundan sonraki şarkı” ve tekrar gözlerini yola çevirdi. “hala hayattayız”

“hala erkeğiz” dedi mary arka koltuktan.. üçümüzde güldük buna, hüzün dolu bir kahkaha.. aynı kareyi hatırlıyorduk aynı anda; bob’un koca göğüsleri vardı… çünkü testosteron oranı çok yüksekti. testosteron seviyesi yükseltildiğinde, vücut denge kurmak için östrojeni yükseltir.

“onu aldırmamı istedi” dedi mary arka koltuktan.. “çünkü ben çalışıyordum.. bir işte.. ve eğer çocuğu hemen aldırmazsam işten ayrılmam gerekiyordu.. ve işten ayrılırsam benden ayrılacağını söylüyordu..”
“orospu çocuğu” dedi lita, sonra şarkı başladı.. ne şarkısı olduğundan size ne!
“sonrasında, yani 4 gün önce, paramız bitti, birçok yere borcumuz vardı ve paramız bitti.. yok hayır, param bitti.. borçları ben ödüyordum ve o aldığı para ile hayatını yaşıyordu.. o gece, beni öldürmek istedi, aslında her zaman öldüresiye dövüyordu beni.. ama elinde bıçak olmuyordu o zamanlar.. bu kez vardı.. ve bir şekilde evden kaçtım, tek alabildiğim şey şu çantaydı.. bana her şeye rağmen, ‘geçmiş geçmiştir” diyebilecek tek kişiye geldim sonrasında.. başka şansım yoktu.. belki bu kötü, yani benim bu huyum, sadece işim düşünce sana sarılıyorum prens”  o an da sustu, sesi titredi, pot kırıyordu..
“siktir et” dedi lita gülümseyerek, “ensest mensest, ben sır saklamasını bilirim” durumu iyi idare ediyordu ve ondan böyle bir şey beklemiyordum ben.. mary devam etti..
“özür dilerim böyle yaptığım için ama bu son.. tamam benden ‘özür dilerim bu son’ sözünü onlarca kez duydun ama gerçekten bu kez son.. özür dilerim… her şey için!” bu kez de ben “siktir et” dedim mary’ye, “boş ver özrü”.
“sikerim ya..” dedi lita, birden kızdırmıştık onu,  “ters şeride girip karşıdan gelen tıra önden girmemi istemiyorsanız bu muhabbeti ben yokken yapın”

bunun sonrasında ise bir süre sessiz kaldık.. şarkı bitince lita bir radyo açtı.. aptal bir kadın konuşup duruyordu, arada sırada da pop masalları çalıyordu… ama 15 dakika konuşuyor, arada bir şarkı çalıp, şarkının yarısında gene konuşmaya başlıyordu.. ne mi anlatıyordu? bilmem… ses işte.. ne olduğunun önemi yok.. araba sesine eşlik eden bir insan sesi.. arabadaki diğer üç kişinin sessizliğini örtmesi için.. otel mavi ışık mary’nin evine biraz uzaktı.. 1 saat kadar… mary’ye dönüp, “neden bu kadar uzakta tuttun oteli? evimi biliyordun zaten..” dedim ve o’nda daha önce onlarca kez gördüğüm o ifadeye büründü birden..
“param yoktu” dedi.. “herifin teki buraya attı beni.. üzerimden geçmek için.. ve bu sabahta, senden sıkıldım dedi bana, beş dakikada bir onun cep telefonundan seni arıyordum kız kardeşimi arıyorum diyerek ve param yoktu işte.. ilk geldiğim gün, mektup attığım adresi bulduğumda akşamdı.. ve gece yarısına kadar gelmedin sen.. birkaç kötü seçenekten en iyisi buydu.. kötü ama diğer kötülerin yanında iyi. seni seviyorum” lita ters şeride kırdı direksiyonu, ve mary hemen susunca tekrar eski şeride çekti arabayı.. ve eve gelene kadar, lita’nın radyoda konuşup duran aptal kadına ve trafikteki diğer araçlara ettiği küfürler dışında kimse sesini çıkarmadı.. ve eve geldik.. önünde durduk.. lita arabayı garaja sokarken ben ve mary evin kapısının önünde bekliyorduk.. ev mi? tek kat, müstakil ve bahçeli.. para, gözle görülüp elle tutulan her şeyi satın alır! bu nedenle ruhunu satmak diye bir şey yoktur! ruh alınır satılır bir şey değildir, sadece hissedilir ve herkeste olmaz.. ve lita garajdan çıkıp işaret çekti bize, ““heey, böyle gidiyoruz, bu tarafa”

***

ve oturduk işte.. garson kız geldi.. buraya kadarı ve bundan sonrasının birazını biliyorsunuz.. 

“ama ortak yaralar insanı düşmanda kılabilir” dedi mary..
“ben seninle düşman olmam” dedi lita bunun üzerine, “sadece beni yolda gelirken ki gibi delirtme bir daha!”
“tuvalet?”
“şu karşısı”. ve mary gitti..
“onda beni rahatsız kılan bir şey var” dedi lita.
“mary de bana senin için aynısını söyledi” dedim,
“boş bırakmaya gelmiyor sizi” dedi, “hemen dedikodumu mu yapıyorsunuz?”
“şu an da onun dedikodusu yapılıyor ama”
“ee başka ne dedi peki?”
“yok bunu gözleriyle belli etti bana, sen garajdayken söylemedi bunu, seni onunla tanıştırırken onun bana bakışlarından ben bunu anladım.. ama bu seni sevmediği anlamına gelmez”. ve hava kararana kadar orada geyik döndürdük.. ama kimse anı anlatmadı orada, ya da kimse kimseyle yakınlaşmadı… lita çok zekiydi, kendine saklıyordu mary’nin hikâyesini.. ve o gece, içmek için bir bara gittik.. garson kızda geldi.. ve henry de.. ve bir de kurtiz geldi.. aah, tamam peki, şakaydı, kurtiz diye biri yok öykümüzde, hem bir yabancı isme daha katlanamazsınız sanırım, ama napabilirim ki? dış mihrakların bok yemesi! ben emir kuluyum.. türk edebiyatına sinsice dalıp kültürünüzü bozmaya çalışan bir amerikan ajanı..

düşünüyorum da, melekleri… ben melekleri sevmezdim! yani şu tanrının her istediğini yapan melekleri kast ediyorum! tanrının memurları değil mi onlar? gerçek emir kulları! öyle yaratılmışlar, bir şey diyemezsiniz… ama şu kanatlı melek figürleri var ya, filmlerde,  resimlerde, heykellerde.. melekler böylemi yani gerçekten? ıh ıh, melekler bence başka türlü takdim edilmeli filmlerde ve görünür kılınıldıkları her yerde.. peri.. cadı.. cin.. ben inanırım bu tip şeylere, şakacıktan inanmış gibi yaparım.. sadece insandan ibaret olduğunu düşününce bu evrenin, canımı sıkar bu.. bir tür eğlence yani bu inanç.. geceleri gördüğüm sanrılar gibi yani… sanrılara inanırım, hepsi hafızamda değerli bir yere sahiptir.. doktora götürüldüm, bi kaç kez, lita da götürülmüş, mary de.. ama onlarınki başka türlü görüntülermiş.. bir dayım vardı, şöyle demişti ona sanrılarımdan bahsedince, “bir noktaya doğru çok fazla bakarsan ve çok fazla düşünürsen, istediğin nesneyi görebilirsin o noktada”. ve inanmadı bana.. ya da aldırış etmedi.. lita evde dolaşan insanlar görüyordu.. heykelleri bu yüzden yapmış.. yalnızlık.. mary’nin gördüğü şeyler sevişen insanlar… ve iniltiler.. ve bağrışlar.. ve bebekler.. ve babalar.. ve anneler.. ve bir de ben.. hala gerçekten var olduğuma inanmıyor çünkü, “sen gerçek olamazsın” diyor onu her affedişimden sonra, “senin gibi biri gerçek olamaz. ama siktir et” diyor.. “halüsinasyon da olsan seni seviyorum.. gerçeklerden sıkıldım” sonra gülüyor ve “ama anlayamadığım şey şu böcek” diyor, bana prens der, böcek der, bi çok şey der.. ben ona mary derim, hepsi bu, bugüne kadar ‘canım’ bile demedim ona tek bir kez! “anlayamadığım şey şu böcek, başkalarının da seni görüyor olması, o halde diğerleri de mi benim halüsinasyonum? tüm bu dünya benim halüsinasyonum olabilir mi? bilinçaltıma hapsoldum belki de… belki de ben o gece gerçekten aklımı kaybetmeyi başardım, ha? ne dersin?”

neyse, barda oturuyorduk.. henry erken gitmişti.. ve garson kız, sekizde bırakıp işi aramıza katılmıştı biraz geçte olsa… ve hala bizimleydi.. içiyorduk.. saat biri geçiyordu.. “içmesen artık lita? artık gitsek ha?” dedim, cevap vermedi, dalıp gitmişti elinde tuttuğu sigaradan çıkan dumana, “lita?”, ayıldı,
“tabi tabi, arabada mary ve seni kilitlemek zorunda kalmak istemiyorum sabah”. güldü, kimse bi bok anlamadı onun ve benim dışımda, ama sorun etmediler bunu, ve kalktık.. yine çok içmişti.. ve belinden kavradım onu.. bana sarıldı.. ve çıktık bardan.. arabaya bindik.. ben ve mary arkaya, garson kız ile lita öne.. ses çıkarmadı lita bu işe.. ve sürdü arabayı.. sarhoş bir şoför.. zil zurna sarhoş.. ve ev.. ve birer kahve.. sonra ben sızmışım.. ve sabah birden uyandım.. şimdi ben değil siz flashback yapın!! sekizinci ayetim.. işte o sabah.. rüya.. lita benle yatakta.. mary ise evdeki boş odada.. hani hiç anı olmayan oda vardı ya.. hatırlıyor musunuz? dikkatli olun, hepsi bu, ayrıntılara önem verenleri severim… böyle demiştim pelin’e, “ayrıntılara önem veririm ben!”, o da bana, “satanist misin” dedi, çok ince bir espriydi ve belki de çoğunuz hala aptal bir ifadeyle sırıtıyorsunuz.. hiç bi bok anlamadan her şeye gülenler vardır ya, iğreti bir maske taşıyanlarda olur bu ifade, anlamazlar sizi ama gülerler, çünkü komik bir şey söylediğinizi zannederler.. sahte olan her şeyden nefret ederim!  “evet” demiştim peline o zaman, ve gülümsemiştim, komik değildi esprisi ama çok inceydi, “şeytan ayrıntıda gizlidir” dedim ona, onu anladığımı anlatmak için.. gülümsemişti o da buna cevaben.. sanırım 2 yıl önceydi bu olay.. ve o olaydan 2 yıl sonrası bir sabah… ayrıntıyı bırak, lita’nın “mary sen boş odada yatarsın bu gece” deyişi dışında hiç bi şey hatırlamıyordum.. ve birde rüyamı.. lita ile evdeki barda konuştuğumuz şu rüya,

“mary kalacak ama, burada benimle”
“kaç gün..”
“buna ben karar vericem”

neyse, bu rüyanın tamamını hatırlamaya çalışıyordum.. saatin kaç olduğunu bilmiyorum ve yine akşamdan kalmayım!
“lita beni gece gene boşaltmadın umarım..” dedim, gözbebekleri belirince yastığımın diğer ucunda.. yeni açılan gözkapaklarını iyice açıp, gözbebeklerini üzerime tükürmek istercesine dışarı çıkartarak, (sanırım gözleri ile duyuyor ve görüyor olmasının yanı sıra bir de konuşurken kullanıyor onları..)
“günaydın hayatım. banyo yapman gerekmiyor, rahat ol!”. dedi.. dişleri gıcırdıyordu.. ama bu kez o tatlı sırıtış yoktu, nefret vardı gülüşünde.. gıcık ediyordu bazen, ama gıcık da olmuyordum sanki, tuhaf, değişik bi his, çok orijinal, belki de bu yüzden tarif edemiyorum! dünya üzerinde ilk kez benim hissettiğim bir duygu.. ve henüz bir kelime icat edilmedi bunun için.. bu duyguya girdap adını koyuyorum.. ama çağrıştırdığı mana ile bazen denizde oluşan şu gerçek manası arasında en ufak bir bağıntı yok - bu benim, adımı sonsuza kadar yaşatabilmek için yaptığım bir salaklık…

kalktı.. ve lavaboya doğru yürüdü.. sırtı harikaydı, bunu henüz fark ettim ama o sırtı açık bırakan gecelikten gördüğüm kısım ve kalçaları gerçekten heykelleri gibi sanat kokuyordu.. teşekkürler tanrı.. ve buzdolabının kapağını açtı.. peynir ve zeytin çıkartıyordu.. buzdolabının kapağı açıktı, ve o eğilmişti.. “lita uyku hapın var mı, gene başım ağrıyor da, çok içmişiz dün gece, saat kaç ki? susamışım.. soğuk suyundan rica etsem?” çok sakindim ben bunları derken, o ise neden olduğunu bilemediğim bir sinir taşıyordu üzerinde… ani bir refleks ile yorganı üzerime çektim, dışarda tek bir parçam bile kalmayacak şekilde örttüm yorganı üzerime, siper ettim.. ve lita’nın fırlattığı şişe yorganı biraz esnek tutmam sayesinde kırılmadan yatağın içine düştü, kapağı açıktı, yorgan, yatak ve ben. ıslandık işte.. kış günü buz gibi su döküldü taşaklarıma..

“bu şekilde kısırlaştırılmaz erkekler” dedim.
“sikerim erkekliğini” dedi, oysa ben gene özür dileyeceğini sanıyordum! hayır, o direk bunu söyledi bana… çok sert bir şekilde… ve çok hızlı..
“neyin var?” dedim,
“bir papaz ve iki kız” dedi bana. “sen kazandın!”
“acemi şansı” dedim, “ilk kez poker oynuyorum”. ikinci bir şişe.. bu kez hazırlıksız yakalandım ama o da ıskaladı.. duvarda asılı duran bir çerçeve düştü yere.. ve sanırım ıslandı da.. üzerinde ki resim için, “o benim hayatımı anlatıyor, eğer bir gün deprem olurda bu ev yıkılırsa, ilk kurtaracağım şey o resim!” demişti bana, onun evine ilk geldiğim gün… ve ben durumun ciddiyetinin farkına vardım, resmin ıslandığını görmüş ve kılını bile kıpırdatmamıştı.. buzdolabından kahvaltı için bir şeyler çıkarıp masaya koyuyordu.. yataktan kalktım hemen.. resmi aldım yerden ve güneş vuran bir yere koydum.. “umarım kurur” dedim, “bilmediğim bir şey mi var? gece ben uyuduktan sonra bir şey mi oldu?”
“siktirip gider misin lütfen” dedi.. “git yüzünü yıka, ne bileyim, heykelerime bak, mary’cigim uyanmış mı diye bak, ayakkabılarını boya, tıraş ol, kendini as, naparsan yap, sofrayı hazırlıcam ben, sonra da o bara gidicez işte, her şey istediğin gibi olacak, her şeyi başa alalım diyen sendin, şimdi lütfen git!”.
“evden çıkayım mı yani?”
“hayır, hayır, odadan, bu odadan çık.. içmeye gir, boşa gir, boşaltıma, garaja, istersen eşyalarını getirdiğimiz kutunun birine gir.. nereye istersen..  yeme odasından çık.”
“peki” dedim.. ve çıktım.. ve mary uyandı.. bana günaydın bile demedi.. sanırım gece lita’nın yanında yattım diye.. ve kahvaltı ettik.. lita ile mary kendi arasında konuşuyordu ama her ikisi de benimle konuşmuyordu.. gülüyorlardı, espri yapıyorlardı, ben gülünce ikisi de bana öldürecekmiş gibi bakıyordu ama benim hiçbir şeyden haberim yoktu.. anlam veremiyordum, üçümüzde aynı rüyayı görmüş olabilir miydik? bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı,

“dün gece bir rüya gördüm” dedim onlara.. oralı olmadılar.. bende anlatmaya başladım rüyamı.. size anlatmadığım kısmı ile beraber, size son 5 dakikasını anlatmıştım,  o an o kadarını hatırlıyordum çünkü.. bilirsiniz, bazen uyandıktan uzun bir süre sonra birden rüyanın daha fazlası hatırlanır..

10.
evden çıktık ve bara girdik.. ben arka koltuğa oturdum.. lita direksiyona.. mary ise ön koltuğa.. ve lita ile tanıştığım o bara gittik.. arabadan indik.. barın kapısında lita bana döndü ve “rüyan gerçek oldu bebeğim” dedi, “işte burada başlamıştık ve burada bitiriyoruz. en başa aldık yani.. her şey 4 gün önceki gibi.. sana kalan tek şey, evinin önünden eşyalarını alıp gerisi geriye eve taşımak. eyvallah”. mary’ye baktım,
“eyvallah” dedi ve lita ile birlikte bara girdiler.. o an hatırladım gerçeği.. rüyaydı evet.. ama gerçekti de.. bir gerçeği, rüyamda da görmüştüm sanırım.. ya da beynim beni yanılttı, sarhoş bir gecemi biraz değiştirerek hatırlattı bana.. ve ben rüya sandım.. rüya ya da değil, sonuçta gerçek şuydu ki, ikisi tarafından da terkedilmiştim! henry’ye barın kapısında terkedilişimi anlattım ve bana dedi ki, “gene de kârdasın bab, en azından 5 aylık kira borcun ödendi senin! ve bir deliğe girdin.. bi de benim halime bak! sahi lita sana verdi mi?”
“siktir lan” dedim, “kaybettim işte”. ve evime geldim.. dün geceyi hatırlamaya çalıştım evimde ama bir türlü tam olarak hatırlamıyordum, eksik olan birçok parça vardı.. bi defa lita ile barda değil yatakta konuşuyorduk! beni içine getirmişti gene.. ve ardından konuşmaya başladık.. mary ise boş odada uyuyordu o esnada.. ve lita mary’yi istedi ondan ayrılmamın karşılığında.. tamam ama hepsi bu kadardı işte. başka bir şeyi hatırlayamıyordum.. henry’yi bir şekilde atlattım ve eve tek başıma geldim, o gece yarısı, lita’nın evinin karşısındaki lokantaya gittim.. lita, mary ve garson kız masaları düzeltiyordu.. kapatacaklardı az sonra. bunu hatırlıyordum, o gece lita mary’ye “garsonluk yaparsın” demişti, “zaten ben tek başıma yetişemiyorum, ve bi kaç müşteri bu nedenle öfkeleniyor, dava açtılar bana, çorba ile yıkadım saçlarını onların, evet çalışırsın sen bizimle”.

“siz?” demiştim lita’ya
“lokantanın bir diğer sahibi de benim” demişti lita o gece.. “ya da kafenin, henüz ne olduğuna karar veremedik..”

ve onlar tam mekânı kapatıp çıkarken, garson kıza, “konuşabilir miyiz” dedim, lita bana dönerek, “o lezbiyendir” dedi, “işine yaramaz”. ve lita ile mary yolun karşısına geçerek evlerine girdiler.. kapıyı kapattı garson kız.. ya da diğer adı ile pelin.. hani şu iki yıl önce şeytan ve ayrıntı esprisini yapan pelin… onunla tanıştığımız günden beri görüşmüyorduk.. biliyorum tamam tamam, kesin sızlanmayı, bir müptela ile karşı karşıya olduğunuzu daha önce söylemiş olmalıyım size, ve hafızam sikik ve konsantre olamıyorum, bu nedenle dikkatli olun ve flashbacklerime katlanın.. ne diyorduk? hah hatırladım, garson kız, yani pelin, kapattık onunla mekânı ve onun evine doğru yürümeye başladık..

“am peşinde olduğumu sanıyorlar” dedim
“sana inanmıyorlar” dedi.. ve ona o geceden hatırlananları anlattım.. o sesini çıkarmadan dinledi..
“hatırlayabildiğim her şey bu” dedim ona, “sende o gece bizimleydin, ve sonrasını sana anlatmış olmalılar.. anlatsana..”
“eve gidelim önce” dedi,
“uzak mı?”
“çok değil, 10 dakika kaldı” ve bu on dakika boyunca başka şeyler hakkında konuştuk.. 2 yıl içinde neler yaptığımız hakkında.. ve iş arıyor olduğumu söyledim.. rahattım onun yanında, çok rahat, “yanlış anlama, beni işe al demek istemiyorum sana” gibi bir açıklamaya gerek duymadım.. “aklımda bulunsun iş mevzusu” dedi, “ve ben sana parasal olarak yardım edebilirim sen de bir iş bulunca geri ödersin”.

ve evine geldik..



11.

“hayatında biri var mı” dedim ona evdeki bir koltuğa oturduktan sonra…
“siktir et” dedi, “uzun hikâye, ayrıca bu yaşımdan sonra cinsel tercihimi değiştirmiş değilim, lita’nın saçmalıklarını siktir et.. seni özlemişim, bir türlü konuşamadık karşılaştığımızdan beri.. lita seni nasıl bulduğunu anlattı bana ama seninle tanıştığımızı henüz söylemedim ona”
“teşekkür ederim, bende söylemedim” dedim ona
“tamam, şimdilik bu aramızda kalsın o halde, dün gece deli gibiydin, seni tanıyamadım ve bir an şüphe ettim sen olduğundan”
“noldu ki?”
“çok şey, başlangıçta şunu söyleyeceğim, mary sana âşık değil bunu kafana sok, lita’ya âşık değilsin biliyorum ama o sana âşık, onu almalıydın bence, tercihini yanlış yaptın ve bu her şeyi altüst etti! mary seni seviyor, ama âşık değil, başkalarına âşık oluyormuş sürekli, ama sana âşık olduğu tiplerden daha fazla değer veriyormuş.. muş diyorum çünkü artık her şey değişti…”
“nerden biliyorsun bunca şeyi?”
“bugün uzun süre konuştum onunla”
“muhbir”
“siktir et şimdi bunu, sana sadece ben yerinde olsaydım napardım bunu söylücem, gerisi sana kalıyor, her şeyi berbat etmişsin dün gece”
“hatırlamıyorum ki”
“bu hiçbir şeyi çözümlemiyor ama, lita her şeyi hatırlıyor”
“anlat hadi”
“o gün mary lita’nın kalmasına izin verdi, bunu hatırlıyorsun”
“evet sonra?”
“ve sen bunun üzerine mary’ye sulanmaya başladın, yanındaydı o ve sen onunla sevgili gibiydin, o da rahatsız değildi bu durumdan, her öpücüğüne karşılık veriyordu, nerdeyse altına alacaktın kızı”
“her zaman ki halimiz bu, ee?”
“ama lita’nın o an gözlerine baktın mı hiç?”
“ama bugün, yoldayken, biz gelirken, o an tavrı iyiydi, ben sandım ki beni anladı ve vazgeçti benden.. bitti bu iş sandım.. ve sarhoştum üstelik”
“lita’yı tanımıyorsun sen, hem de hiç”
“tanıyorum”
“nefretini kazanabilecek kadar iyi tanıyorsun o halde..”
“nefret mi ediyor?”
“tam olarak değil, bir karışım şu an onun hisleri. damıltmak sana kalıyor”
“kimsenin peşinden koşacak değilim, ya mary?”
“o sana âşık değil. ama senin ona şefkat göstermeni seviyor.. ve seni istiyor! her şeyinle onun olmanı istiyor.. onun tabiatı bu.. o ister.. hoşuna giden her şeyi! ama sende kimse de bulmadığı başka bir şey buluyor, ama âşık değil”
“o gece noldu?”
“mary sızdı bir ara”
“sonra?”
“ben çıktım sizden.. sen lita ile düzüşmüşsün, hem de aşk dolu bir şekilde, lita öyle söyledi bana, ve bu kez ona seni seviyorum demişsin, bu belki de mary’nin sana seni seviyorum demesi gibi bir şeydir, ben bilemem ne hissettiğini.. neyse, sonrasında muhabbet etmeye başlamışsınız, ve sen birden öyküyü başa sarmaktan, lita’dan ayrılmaktan, mary’ye âşık olduğundan falan bahsetmişsin, tüm bildiğim bu, lita özel ilişkilerini kimseye tam olarak anlatmaz, ve her gördüğü erkekle sevişmez o.. mary tam tersi onun.. o seks için adamı çeker.. lita ise aşk için.. ikisi de bunları biliyor.. ve mary artık senden nefret ediyor.. seni istemiyor! onu her affedişinde aynı günün gecesi düzüşmüşsünüz.. çok sık düzüşmüşsün onla.. nerdeyse her seferinde.. ve o gece lita, sen başa alalım öyküyü deyip sızdıktan sonra, mary’yi uyandırıp konuşmuş onunla.. ve lita’nın anlattıklarından sonra mary senin her seferinde düzüşmek için onu affettiğini düşünmeye başlamış… onu çeken şefkatti, ona duyduğun aşk ile zerre ilgilenmiyor… o şefkat istiyor.. ve şimdi işler böyle bir hal alınca, işte aynen durum bu, şimdi evine gitmek zorundasın, sonra da sen benim sorunumu çözeceksin..” biraz para aldım ondan ve evin yolunu tuttum..

12.
o gün gündüz mary ile lita beni siktir edip bara girdikten sonra eve döndüm.. onları umursamıyor değildim ama özür dileyecek olan da ben değildim.. kapının önüne atılmıştı tüm eşyalarım.. lita’nın bunu nasıl becerdiğini bilmiyorum.. pelin’e bunu sormayı unuttum.. ama sanırım ben onları bıraktıktan sonra onlar hemen bardan çıkıp eve döndüler ve eşyalarımı toplayıp eski evimin önüne bıraktılar..

ve sonra henry aradı.. her zaman ki gibi.. sonra da ben kafenin kapanış saati gidip pelin’i aldım.. sonrasını biliyorsunuz.. çok klişe oldu bu; “sonrasını biliyorsunuz..” ama saat sabahın altısı, bu saatte, yayınlanmanın bir yolunu arayan ve işsiz ve aç bir yazardan daha fazlasını bekleyemezsiniz.. şimdi uyucam ve yarın sabah bi gazete alıp iş ilanlarına bakıcam.. gerçekten! inanmak istemeyebilirsiniz, ama bu gerçek! ve bir gün yolunu bulucam… bu öykü mü? belki bir gün tamamlarım, ama iyi bir senaryo çıkar bu zırvadan.. belki.. her neyse.. hoşça kalın..

7 ağustos 2005



bir hafta sonu seromonisi

telefon çaldı. hayır bu kez henry değil. her neyse. açtım, konuştuk bi süre, sesi hüzünlüydü gerçekten, acı vardı sesinde, ve yalnızlık.

“görüşebilir miyiz?” dedi hemen ardından, “tabii neden olmasın” diye cevap vermiştim. benim durumum ondan iyi sayılmazdı, ama hepimizin sorunları var sonuçta, az veya çok, ve hep olucak.

her şey daima güzel olamaz. bunu iki yönde alabilirsiniz; her şey hiçbir zaman kötü de olamaz. ama sürekli yolunda gitmeyen bir şeyler var bu hayatta, ve onları yoluna koymaya çalışıyor insanlar, oyalanıyorlar. her şeyin mükemmel olduğu bir dünyada canınız sıkılabilirdi, belki de.

açıkçası ben, sorunları çözmek işin uğraşmıyorum artık, ne gerek var? sorun daima var zaten, birini çözünce diğeri gelicek, sonu yok bunun. bir yerde dur diyebilirsiniz, buraya kadar, her şeyi akışına bırakmak gerekiyor, yeterince iyi veya yeterince kötü değil hayat, ve hiçbir şey yerli yerinde değil, daima bir eksik. odam dağınık bu günlerde, odam demişim, üzgünüm, benim bir odam yok, oturma odası denen yer dağınık. her şeyi bir tarafa saçtım, dün sabah annem geldi eve, onu doktora götürdüm, öncesinde o bana, “bir şeyler ye” dedi, yedirdi de nitekim, zorla da olsa. o olmasa aç kalırdım, o olmasa demişken, bu aralar o da yok.

telefon çaldı, evet, bu kez idil’di, çaldı çaldı çaldı lanet şey, sabahın dokuz buçuğu. “ne var” dedim sert bir şekilde, kapattı bişi demeden. sonrasında ben onu geri aradım, “özür dilerim” dedim, “gerçekten, biliyorsun, sabah, sabahları ne halde olduğuma şahit olan birisin anlamalısın.”
“sorun değil” dedi, “napıyorsun? sesin pek iyi gelmiyor.”
“seninki de.”

sabahın on birinde alsancaktaydım. yürüdüm o sıcakta evden çıkıp, sakallarım, saçım, ter doldum. üzerimdeki tşört sırılsıklamdı, ve o orada oturmuş, bir kitabevinin önünde, yere bakıyordu, yere, anlıyor musunuz? yanına gelene kadar fark etmedi beni.
“geldim” dedim, “oturcak başka bi yer bulalım, bi bira alalım, açılırız.”
“seni özledim.” dedi.
“boş ver” dedim, “iyi tanısaydın özlencek bir yanım olmadığını anlardın, ama evet, ben de seni özlemişim.”

söylenmesi gereken bir şey olduğu için söylememiştim bunu, hiçbir şeyi öyle olması gerektiği için yapmam ben, içimden geldiği gibi davranıyorum, bu yüzden hâlâ yerimde sayıyorum ya, bi gelişme kaydedemedim hâlâ. ayrıca, sikerim gelişimi! (her şeye küfretmek istiyorum bugün).

sabahın on birinde, lanet olası bir gölge aradık. yürüyorduk. gözleri ıslaktı onu gördüğümde, sonra silmişti, silmişti, evet, silmişti ve yine siliyordu, sürekli doluyordu gözleri ama, konuşamıyordu ve ben ne olup bittiğini bilmiyordum, “şarap” diyebildi en sonunda, “bira değil, şarap.”
“sen nasıl istersen güzelim” dedim.
bir bakkala girdik, “şarap.”
“nasıl olsun kaliteli bir şey mi?”
“2,5 milyondan fazla vermicem, bir de selpak, onun da fiyatı 300 bin liradan fazlaysa almıcam.”

sinirim tepemde bu günlerde, bu yüzden kekelemeden direk konuşuyorum. sinir veya alkol, bir tür panzehir. kekemeyim ben, sinirliyken veya sarhoşken değilim ama ve aslında sinirim kendime, bakkalın ne suçu varsa? her neyse, aldık şarabımızı, bulduk bi yer, açtık, ilk yudumu o aldı, sonra bana verdi, güldü, “bir işe yaramayacak ama” dedi.
“ney” dedim.
“içmek” dedi, “hiçbir işe yaramayacak, ölelim bence.”
“ölmek de bir işe yaramayacak, kalmak da” dedim
“hiçbir şey değişmeyecek nası olsa” dedi, “ölmek gerek”
“bişi değişsin diye ölünmez” dedim, aklıma bir dostum geldi, “bir arkadaşıma böyle diyince, ‘bişi değişmiyosa da ölünmez’ demişti” dedim. güldü yine, ancak gözleri doluydu hala, birazdan da benim burnum akıcaktı, ne var bunda, komik, komik olmalı, pekala. gülün siz.

“deli miyiz biz” dedi, “herkes bize bakıyor”
“ne önemi var” dedim, “boş versene, buradayız ve içiyoruz, senin yüzünü bile unutacak olan insanların hakkında ne düşündüğünü önemseme”
“peki” dedi, tatlı, şirin.. “kırmızı” dedi daha sonra, “bugün ojelerim kırmızı.”
“yeşil iyiydi ama” dedim
“bu gün kırmızı ama” dedi,
“pekala.. senin ayak parmakların. ama kimse görmüyor, neden görünmeyen bir yerini boyuyorsun ki?”
“yalınayak gezmek isterdim” dedi.
“gez öyleyse” dedim.
“şu an değil” dedi, “sıcak yerler. güneş gidince yapıcam ama”
sonra biri geldi, “burada içki içmemelisiniz” dedi.
“neden” dedim.
“yasak” dedi
“kim yasaklamış” dedim
“yasak kardeşim” dedi
“kalkmıyorum” dedim
“sorun yaratmayın lütfen” dedi
“sorun yaratan sensin” dedi idil, “sen gelene kadar hiç bi sorun yoktu burada.”

ama kalktık sonunda, böyleydi hayat, güçsüzdük, nerede oturacağımız nerede nasıl konuşacağımız belirlenmişti birileri tarafından, sen daha doğmadan sınırların çizilmişti, ve sınırların dışına çıkarsan ya kodese ya da tımarhaneye gönderiyorlardı seni, bu ikisi de olmazsa sen kendi işini bitiriyordun, yoktu başka yolu.. alkol alkol alkol, günlerce ve haftalarca aralıksız.

“anlatıcak mısın” dedim, “seni bu kadar üzen şey nedir?”
“anlatmayacağım” dedi, “seni bu yüzden çağırmadım.”
“acelesi yok” dedim, “sarhoş olunca anlatıcaksın nasıl olsa”
“karnım acıktı” dedi, “bir şey yemeliyiz, aç karnına alkol sigara pekiyi olmamalı.”
“sen ye” dedim.
“sen de yiyeceksin” dedi.
“seni annem mi gönderdi” dedim. güldü yine, komik biri değilimdir oysa, çok iyi susarım, saatlerce tek laf çıkmaz ağzımdan.

ve bir yere gittik. oturduk. bişiler geldi önümüze. bir kez ısırdım, çiğnedim, çiğnedim, çiğnedim, yutamıyordum, itiyordu midem, ya da başka bir şey, ruhum belki de, ruhum sıkışıp kalmıştı içimde ve çıkmak istiyordu artık, özgür olmak, yukarıya doğru, başka bir boyuta doğru akmak, yeni bir yer keşfederdim belki, kim bilir, hayır, yeni bir yer değildi keşfetmem gereken, sadece gitmek istiyordum, yok olmak.

“85’de rahatım bozuldu” demiş özgeçmişi için bir arkadaşım, “ne harikulade” dediğimi hatırlıyorum, doğum tarihi, 85, ve, her neyse, çiğniyordum lanet şeyi, “yutamıyorum” diyebildim en sonunda, “inmiyor, kusucam.”
“ağzında ekmek varken konuşulmaz” dedi, “iğrencim. kabül” lavabodan döndüğümde, bana aldığı şeyi de yemiş olduğunu gördüm.

“nasıl olsa yemiyordun” dedi, “bir şey için zorlandığında sinirinin tepene çıktığını biliyorum, tamamen özgürsün, bende tamamen özgürüm, seni de yiyicem yakında, tecavüz edicem sana.”

sarhoş diye geçirdim aklımdan, kadınlar neden bu kadar çabuk sarhoş oluyor acaba?

çıktık, belime attı elini, “yürüyemiyorum” dedi, “bi yerde duralım.”
“logosa gidelim” dedim, “neskafe içeriz.”

alsancakta sevdiğim iki yerden biri. logos ve ionia hariç, diğerlerini çöpe at, içindekilerle birlikte, çalışanları kast etmiyorum. her neyse, çok ileri gitmiş olmalıyım, ama kimin umurunda bu? sokayım alsancak’a.. sarhoş olmayı marifet sayan ve serseriliğe özenen bi ton lavuk görüyorum orada, ve evet sen şu an üzerine alınmak zorunda değilsin, “evet ya, çok haklısın” de bana, senin de amına koyayım, her neyse, neyden söz ettiğimi anlayamıyorsanız burada ne işiniz var?

birer neskafe geldi, “bu şarkıyı biliyor musun?” dedi bana.
“hayır” dedim, “burada çalan çoğu şarkıyı bilmiyorum, ama seviyorum çalan şeyleri.”
“evet, ben biliyorum” dedi. bir sigara yaktı, ben sigara paketine elimi götürürken elime vurdu, içme der gibi, ama engelleyemezdi, hiç kimse engel olamazdı ciğerlerimin amına koyucak olmama, size ne ki? hayat benim hayatım.

hatırlıyorum, “bundan sonra sigara yok delikanlı, hiçbir şekilde sigara ve türevlerini kullanmamalısın.” anlıyordum, ot diyemiyordu moruk, doktor, türevlermiş, sikmişim.. “ve ayrıca ağır kaldırmak yasak, nefes nefese kalmamaya özen göstermelisin”. söylediği ne varsa, tersini yapmaya özen gösteriyordum. bi şişe daha fazla içebilmek için yayan gidip geliyordum her yere.

iş görüşmelerimi hatırlıyorum. sabahın dokuzu. valide sesleniyor. kalkıyorum. başımda berbat bir ağrı, kusuyorum hemen ardından. bu günlerde de sık sık kusar oldum.  sol böbreğim ağrıyor bir de, ağrıyabilir, size ne ki bundan, neden uzatıyorum? hem şimdi, neden iş görüşmeme geçtim ki alsancak’ta güzel bir günü anlatırken?

her neyse, kafam biraz karışık, mazur görün. iş görüşmesi demiştim, gitmem gereken yer bir kargo şirketiydi ve kurye arıyorlardı, bir gün öncesinden onlara internet üzerinden başvuru yapmıştım ve kişilik testi dedikleri zırtapozluğu doğru olarak doldurmuştum, yani neysem o olarak. ardından da, “böyle salakça bir test ile insanların kişiliğini öğrendiğinizi mi sanıyorsunuz” demiştim, “ben yalan söylüyorsam, nerden anlayacaksınız ki, ben 23 yıldır birlikte yaşadığım kendimi tanıyamıyorum bazen” gibi bir önyazı  ile gönderdim başvuruyu.

ertesi sabah aradılar, şaşırmadım, biliyordum arayacaklarını, ilginç gelmiş olmalıydım onlara. testteki soruları hatırlıyorum, azimli misiniz? hayır! neyse. sabahın 11’inde ordaydım, öncesinde, iki bira içmiştim sabahın köründe ve öyle gitmiştim görüşmeye. oturdum, herif özgeçmişimi aldı eline, sorular sordu, birkaç basit soru, yanıtladım, ardından “biz sizi arayacağız” dedi, “ne zaman, kesin arar mısınız?” gibi hiç bişi sormadım bile, ne gerek var ki? siktiğimin herifleri, birçok yerden şöyle bir cevap almıştım, “öz geçmişinizi taktirle karşıladık, ancak şu an için size olumlu bir yanıt veremiyoruz” vs vs.. ne takdiri lan? kim kimi kandırıyor?

boş verelim. alsancakta çimlerdeyiz, idil ve ben. has hatun, “sana sürprizim var demiştim ya” dedi.
“evet?” dedim, çantasından bir üçlü çıkardı, önüme attı, “yak şunu.”

saat beş suları, alsancak çimlerdeyiz, yaktım, çektim, verdim ona, çekti, ben aldım, o aldı, ben aldım.. yattım sonrasında çimlere. “çok iyiymiş” dedim.

“refikten kalmıştı” dedi,
“belli” dedim. dünya çok hızlı dönmeye başladı, iyiydi, öksürük geldi sonrasında, kalktım.
“iyi misin?” dedi.
“geçer” dedim, geçti de nitekim, “endişelenmeye gerek yok.”
“sorun yok değil mi?” dedi.
“sorun daima var” dedim, “ama bu konuda endişelenmeye gerek yok.”
“suçluluk hissediyorum”
“en azından sen bir şey hissediyorsun” dedim, “etrafına bak, geçip giden tiplere, çoğu hiç bir şey hissetmiyor bence, ya da tam tersi, kendimi üstün görmüyorum, kim haklı bunu da bilmiyorum, onlar veya biz gibi bir ayrımda yapmıyorum, sadece bir fark var, anlıyor musun, ısınamıyorum, bir şeyler daima ters gidiyor ve ben neyin ters gittiğini bile bilmiyorum, sadece ters g…”

durdum, ottu nedeni muhtemelen, kafamın iyi oluşuydu, şaraptı, yukarıdaki güneşti, ezeli ve ebedi olan allah’tı, sürekli giden ve bir süre sonra geri dönen hatunlardı.

“napalım” dedim.
“napabiliriz?” dedi.
“dün ‘desem’e gittim bir arkadaşımla, oraya bakabiliriz yine, belki iyi bir şey oynuyordur.”
“belki de, ama yedi seansına daha var.”
“iddaa oynamalıyım” dedim, “kalk hadi, gazete alıcam.”

gittim, aldım, çimlere döndük, o bana bakıyordu, dikkatlice, farkındaydım, bende bahis bültenine bakıyordum, dikkatlice, farkındaydı.

“neden bunu oynuyorsun” dedi
“hayatta 100 milyon bile kazanabilecek kadar şanslı mıyım, ölçmek istiyorum belki de.”
“100 milyon mu veriyor sonuçları bilene.”
“hayır, bildiğin maç sayısı ve hangi maçlar olduğuna göre değişiyor, öğretebilirim istersen.”

anlattım. dinledi, sonrasında birkaç tahmin yaptı, gidip kuponu yatırdık. kafamız çok iyiydi, ve ben iki de bir burnumu siliyordum. hatırlıyorum da, lisede, bir keresinde, burnum akıyor diye yanımdaki hatun yerini değiştirmişti. tanrım, ne kadar kötü hissetmiştim kendimi, hiçbir kız yaklaşmazdı yanıma, benimde onların yanına yaklaşacak cesaretim yoktu, uzaktan izliyordum olan biteni. birileri birilerini sikerken, ben elime patlatıp duruyordum, en sonunda, birisini sikmek istedim, ama yapamadım, olmuyordu, onları düşünerek boşalabiliyordum, sorun çıkmıyordu, fanteziler, ancak, gerçekte? o zaman olması gerektiği gibi yürümüyordu işler, duygusal bir bağ yoksa elimi süremiyordum onlara.

ve bir keresinde, aşık olduğum birini mutlu edebilmeyi başardım, yaladım onu, nasıl geliştiği hakkında hiçbir fikrim de yoktu üstelik, aniden gelişmişti, iki kez boşaldı, “teşekkür ederim” dedi. sadece oral, bişi diyemedim. ilk kez geliyordu bu başıma, kadınlar konusunda oldukça acemi sanıyordum kendimi.

her neyse, kuponu yatırdık, “kazanabilir miyiz” dedi.
“kazanma şansımız sıfır” dedim.
“o halde neden oynadık?”
“deniyoruz.”

bir ilan gördüm, garson aranıyor yazıyordu, denedim şansımı, olmadı, almadılar.. ve desem’e gittik, yedi seansı, bir gün önce izlediğim film oynuyordu, “dün bunu izlemiştim” dedim, “ama yine izleriz istersen, senin de izlemeni isterim.”

izledik, dün güldüğüm esprilere yine güldüm, aynı şey diye geçirdim içimden, ve ben yine de gülüyorum. aynı şey dedim, terkedilişler, giden sevgililer, biten aşklar, yitip giden zaman, her şey aynı, ve ben her seferinde daha da kötü hissediyorum kendimi. neden gidiyorlar? sürekli gidiyorlar. hep. daima. asla sonsuza dek kalmıyorlar yanımda. geri dönüyorlar bir süre sonra, ama bu kez de ben kabul etmiyorum, çünkü biliyorum, yine gidicekler, daima.

film bitti. çıktık. saat dokuzdu ve babam eve gelmeden evde olmalıydım. bir tek o ve ben kalmıştık geride, en azından bir süre ikimiz olacaktık.

“ben gitmeliyim” dedim, “babam işten gelecek, ona yemek hazırlamam gerekiyor.”
dün sabahtan beri hiçbir şey yememiş olan ben. ne komik. hiçbir şey anlamamış gibi baktı yüzüme idil,
“neden sen hazırlıyorsun?” dedi.
“diğerleri yok, gittiler, bir süre herkes tek başına kalıp kafasını dinlicek, sonra dönecekler.. dün annem gelmişti, ama doktora gitmek için sağlık karnesini aldı, bir şeyler yememi sağladı, gitti. sen gelsene bize, bizde kalırsın, sorun olmaz, şimdi o evde yalnız başına, gece, pek iç acıcı olmucak senin için.”
“tamam” dedi. gittik.

akşam.. ev. sizi sıkmak istemiyorum. geçelim buraları.. gece. ev.. diğer odaya yatak hazırladım. yattı idil. ben odaya döndüm. birileri ile konuşmaya çalıştım, ama başaramadım, kimse benimle konuşmak zorunda değildi, denemenin yararı yoktu, bitmişti her şey, sevilmiyordum artık, 2 saat boyunca aynı mekanda bulunup selam bile vermemek gibi bir şeydi, ya da “naber” sorusunun cevabında senin de nasıl olduğun sorulmuyorsa, zorlamamak gerekiyordu insanları. bırak sussun herkes. bırak sussun. bırak. sende sus. susmalıydın. hata ettiler buna engel olmakla!

boşalamıyordum. lanet olsun. denedim yine de.. biraz porno indirdim internetten, midemi bulandırmayan türde olmalarına özen gösterdim. sevmiyordum pornoyu, hiçbir şey hissetmiyordum. garipti, herkese göre gariptim, bu yaşıma kadar bir kez ve o da yarım yamalak sevişmiş olmam da garipti size göre. kimse kimseyi anlamıyordu ve sorun yoktu, boş vermeliydik bence. ait değildim, yabancıydım, ve ağlamaya başladım sonunda. pj harvey akıyordu, river akıyordu. ne diyordu bilmiyordum ve ağlıyordum. biri diğer odada ölümüne öksürürken ben ağlıyordum. ekrana bakıp ağlıyordum. sonra durdu. bir kez daha denemeyi düşündüm. diğer odada bir hatun vardı, iri göğüslere sahip, 21 yaşında, oldukça güzel, yeşil gözler, kırmızı oje, üstelik sarhoş. şansımı denemeye karar verdim.

gittim yanına, açtım kapıyı, uyumuyordu, “ben de seni bekliyordum” dedi. kilitledim kapıyı ardımdan. yanına gittim. yat dedim, kalkma. bacaklarını okşamaya başladım önce, bir gecelik vermiştim ona giymesi için, açtım bacaklarını, elliyordum, gözlerime bakıyordu, iyi hissediyor olmalıydı, sonrasında elimi biraz daha yukarı çıkardım, kavradım. kilotunun üzerinden okşuyordum, iyi gidiyordu, yavaş yavaş üzerine doğru hareketlendim, “sertleşemiyorum” dedim, “yardımcı ol bana.”
doğruldu yataktan, ağzına aldı, iyice, çekti içine, yalıyordu, bir süre sonra, “tamam şimdi hazır” dedi, “girebilirsin içime.”
çıktım, yerleştirmeye çalıştım, gidip geliyordum, çok iyi bir ritim tutturmuştuk, ve babam diğer odada ölüyordu, öksürüyor ve ölüyordu, ve ben boşalmaya çalışıyordum. lanet dünyanın içine boşalmak istiyordum, merkezine, dünyanın çekirdeğine boşaltmak, durdurmak bu hayatı. ama olmuyordu, tekrar denedim, tekrar tekrar ve tekrar. açtım gözlerimi, önümdeki alete baktım, odamdaydım, sadece hayal etmiştim, odasına gidiyordum ve sevişiyorduk, bir hayaldi bu, ve o itiraz etmezdi de ayrıca, istiyordu beni, çok istiyordu. ben istemiyordum. kimseyi istemiyordum artık. kimseyi istemeyecektim. kimse beni istememeliydi. kalktım yerimden ve giydim baksırımla şortumu üzerime. otuzbiri bile başaramıyordum artık. nedeni, içimdeki acıydı. ya da ruhum ölmüştü. bu da öykü mü? adam sen de.

“baba su vereyim mi?” dedim, öksürüyordu feci halde, “ya da ilaç?”
“gerek yok oğlum” dedi, tam o anda fare gibi bişi geçti sanıyorum yanımdan, ya da benim her zamanki halüsinasyonlarımdan biriydi, bilemiyorum.
babama “sende gördün mü?” dedim, “fare mi geçti?”
“yok hayır ben bir şey görmedim oğlum” dedi, paranoyaktım, halüsinasyonlarım vardı, hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamıyordum, hiç bir şeyden emin olamıyordum ve gidip kapanı çıkardım, dolabı açtım sonrasında, lanet dolap, sadece margarin var, ne komik değil mi? peynir yok, zeytin yok, yemek yok. sularım kesik. dolap bomboş.. hah ha. dünden beri hiç bişi yememiş olan ben, bir parça ekmek koparıp kapana yerleştirdim. bekledim lanet sabahın olmasını. film izledim. izlemedim. film aktı sadece. ben de baktım boş boş.

bir hareket olmalıydı gecede, böcekler bu yüzden önemliydi, annem ilaç sıkıp hepsinin kökünü kurutmasaydı keşke, dedim, böceklerim önemliydi gerçekten, kalkar onları kovar, öldürmez ama kovardım arada sırada. yoklardı artık. hareket yoktu. hiçbir şey yoktu. sadece, bir hatun vokal, beth, pj, karen, bi hatun vokal işte, her kimse. yada mike ness, cobain, bir şey akar işte, güneş doğana dek bir şey akar. boş boş ekran, insanlar, film, oyun, rol, altyazı, hayat.

güneş doğmuştu, yedisiydi sabahın, ve babam kahvaltı yapıyordu, işe gidecekti, pazar günü bile çalışan bir adam, kim için, ya da niye? her neyse.

“baba bugün tek var mı bildiğin” dedim.
“henüz bülteni incelemedim oğlum” dedi bana, “bulursam haber veririm, dün o atı nasıl yakalamışın sen ya.”
“şans.”
“şans.”

çıktı evden babam. arka balkona gittim, kedime, bir kedi var, her sabah orada oluyor, alt katın bahçesine geliyor, ekmek atıyorum, yiyor, uyumu yakaladık. eve sokamıyorum kedileri, ev benim değil. ve bir adam geçer mahalleden haftada bir, çöpleri kurcalar. şişe topluyor. teneke topluyor. kağıt vs. ve ben özel bir torbaya, şişe, her türlü şişe, alkol değil, kola, su, falan, ve teneke, ve kağıtları doldurup, oraya bırakıyorum, aşağıya. o beni bilmiyor, ama görüyorum, berbat bir halde, saç sakal birbirine karışık bir adam, her salı gelip alıyor evimin önünden poşetimi, ben de ona bakıyorum gizlice. fareyi unuttum, kapan, fare, bir bakayım şuna.

evet, ne diyordum, halüsinasyondu belki de, fare falan yok kapanda, olsaydı da öldüremeyecektim, dışarı salardım muhtemelen. tamam çok kötü biriyim ben, biliyorum, ama o kadar kötü değilim anlayacağınız, ama. ya da. her neyse. boş verelim. bu işte. öykü bu. basın yada kıçınıza sokun. ama bu bir öykü!

hay aksi şeytan, çay suyunu unuttum, hatun uyanacak, kahvaltı yapmalıyım, iki gündür bi şey yemedim, sırf alkol ve duman. ve berbat bir pazar sabahı daha. her neyse. hayat. umarım bu öykü hoşunuza gitmiştir. eyvallah!

7 ağustos 2005

5 Ağustos 2005

2 küçük kız hakkında - ya da büyük

berbat bir sıcak. sabah 11 suları. sular kesik evde, nedeni fatura. evde yalnızım ve uyuyorum. üzerim çıplak, altımda bir şort var, sakallarımı en azından haziranın başından beri kesmedim ve ağustos ayındayız, en nefret ettiğim ay ağustostur, neyse, konumuz bu değil, saçlarım sakallarımdan daha kısa, üç numaraya vurmuştum her zaman olduğu gibi ve sakallarımın uzunluğu saçlarımın uzunluğunu geçti. geçer. hayalarım temiz en azından, birinin yalamasına her an ihtiyaç duyabilirim diye değil, sıcakta sıkıcı oluyor apış arasının.. her neyse, konumuz bu da değil.. gece yatarken açık bıraktığım vantilatör, bu kelimeyi yanlış yazmış olabilirim, açık bırakmışım, ve en üst ayar seviyesinde, ve sabit, sadece üzerime doğru üflüyor, ölmeye çalışıyorum da ben. ve müzik akıyor, çok az bir desibelde, roads dönüyor, ardından angels playground, sonra yine roads, iyi bir ikili oluşturuyorlar, ve biz de iyi bir ikiliyiz, evde yalnızım ve geliyor, kapıyı çalıyor.. geleceğini biliyordum.. kalkamıyorum. kalkmak istemiyorum. daha öncesinde ev telefonum çalmıştı, çok uzun bir süre çaldı, açmadım, uyuyordum. genelde, uyurken, telefon çalsa da kalkıp açmıyorum, ama ısrar ederseniz kalkar ve iyi bir fırça kayarım size, sonra tekrar dönerim uykuma, hayat akşamüstü dörtten sonra başlar benim için, ve güneş doğana dek sürer, genelde bu şekilde oluyor, bazense, ya da her neyse, ve ben uzun süredir pek bişi yapmıyorum, aylaklık etmekle meşgulüm, çok yoğun bir tempoda aylaklık ederim, boş vaktim kalmıyor bu yüzden. mesela, akşama kadar hiç bişi yapmadan oturur ve duvarlarımı izlerim, şampanya rengiymiş duvarlarım, annem öyle demişti, annem benden daha fazla şey biliyor, ve müzik akıyor, ve bekliyorum, neyi beklediğimi bilmiyorum, ama gelecek bir gün, geldiği zaman anlayacağım, yıllardır bekliyorum.. harikuladengiz aşk çalacak kapımı.. kapı çalıyordu değil mi? evet, bunu biliyorum, oraya döneceğiz, ama acelemiz yok..

bir gün önce gece, ekrana bakıyordum.. boş boş ekrana.. birileri konuşsun benimle diye bekliyordum, şöyle oldu, sekizde açtım msn denen icadı, ve listemdeki 7 kişi, aa evet az, 7 kişi, değişiklik iyidir, bu da dolunca yeni bir adres alacam, öncesinde 44 kişi vardı, ve can sıkıcı muhabbetler dönüyordu, değişiklik iyidir, şimdi kimse konuşmuyor benimle.. bekledim, bi kişi geldi, sonra bir başkası, 7 kişi de yavaş yavaş online oldu, biri arada bir konuşuyordu, diğerlerinin üzerine tıkladım ve bana selam vermelerini bekledim, evet galiba deliyim, ve bu aralar canım fena sıkkın, yani boşa zaman öldürmeye fazlasıyla mecalim var sadece, ve kimse selam vermedi, bir süre sonra şansımı denemeye karar verdim ve biri işim var dedi, biri cevap vermedi, biri meşguldü, ikisi dışardaydı, biri hemen dönecekti, biri de hani bana hani bana demiş. “kes soytarılığı girdap hiç de komik değilsin”, evet, bi hatun bana aynen bu şekilde bağırdı bi kez, bunu çok iyi hatırlıyorum.. ve biliyorum öykü içinde öykü anlatıyorum hep, ama, acelemiz yok, kapı çalmıştı, müzik ve vantilatör (hala yanlış yazıyor olabilirim), açıktı, üstüm çıplaktı. üstüm çıplaktı demişken, bir süredir boşalamadığımı bilmenizi isterim, “elinize patlatın gitsin” demiştim bir şiirimde, ve şimdi bunu da ıskalar oldum, nedeni muhtemelen aşk, yanlış hatun aşk demek değildir ama, ve aşk desek de biten bir aşk bu, başlayamayan veya yarım kalan.. ve başkalarını düşünemeyen, onu düşününce de gelemeyen bir aletim var.. canın sıkılınca boşalırsın oysa, yani doğru olan budur, içindeki sıkıntıyı aletinden çıkarmayı bilmesin, boşalamayacak derecede kötüyüm, daha da ötesi yok sanırım..

geriye doğru gidiyoruz.. iki gün önce sabah.. evdeyim.. yattım.. yedide yattım. yediyi çeyrek geçe evdeki gürültüye uyandım. 15 dakika uyku çok bile bana. evdeki 3 kişi bir daha dönmeyeceğim diyerek evi terk etti, biri işe gitti akşam dönmek üzere, biri de kardeşine gitti bi kaç gün dönmücem diye diye.. onun öncesinde bir dostum anlayamadığım şekilde davrandı, tüm bunların sonrasında sevgilim “sana cevap yazmak istemiyorum” dedi, en iyi dostum, kız kardeşi ile konuşmuyorum diye bana küfrederken telefonum kapandı, telefonum günde en az yirmi kez kendi kendine kapanıyor ve her şey bir yana, dehşet bir ağrı var sol serçe parmağımda, tuvaletin kapısına sıkıştırdım..

biraz ileriye alıyoruz. 2 gün önce akşam.. evde bekliyorum. msn gene açık ancak bu kez çevrimdışı kalarak giren çıkana göz kulak oluyorum.. yedinci biram. bakkala bira yazdırabilecek kadar şanslı bi insanım, ve son koşuda önceki 4 koşudan aldığı parayı kaybedecek kadar aptalım.. buna ölüm isteği der bukowski, ve gerçekten ölüm isteği geldi.. iyi bağlıyorum konuyu. sitesini güncellediği yazıyor birinin msninde, giriyorum, sonra aynı siteden silindiğimi fark ediyorum, kısmen silinmişim, acı çekiyor olabilirim, çünkü etrafım kararıyor o an, ve hayal ediyorum, ekranın diğer tarafında o, ağlıyor olabilir, ya da olmayabilir, beni tamamen siliyor olabilir, “senden nefret ediyorum” gibi şeyler de diyor olabilir. ve ben hayatımı varsayımlar üzerine kurarak insanları kırarım.. ölüm isteğine döneceğiz.. zamanınız var öyle değil mi?

çok fazla ot, hap ve alkol, ki bu üçünü kullanım miktarıma göre sıraladım, yani en az alkol en çok ot şeklinde, ancak son düzlükte yaptığı atağı ile alkol birinci sıraya oturacak gibi, ikinci ot, üçüncü hap. hap sabit bir sayıda kaldı zaten. (burada yazar “sabit bir sayıda kaldı” ile hapı bıraktığını kast etmektedir, ancak intihar ettiği anda alacağı hap sayısı ile listelerde bir karışıklık yaratabilirdi). işten eve gelen birine yemek hazırlıyorum, sonrasında ona masaj yapıyorum, ve bu arada birbirimizi son kez gördüğümüzü biliyorum, o ise her şeyden habersiz “ben biraz uyuyacağım oğlum” diyor, ışıklar sönüyor. ve ben diğer odaya dönüyorum. birkaç kutu hap var. evdeki tüm lambalar kapalı. televizyonun ışığı var. bir film oynuyor, vcd açık kalmış, filmde sürekli baştan başlıyor bittikçe, bir korku filmi bu, ve o an hapları tek tek içmeye başlıyorum, bir, iki, üç, dörde geldiğimde telefon, ev telefonum çalıyor, gidip numaraya bakıyorum, açmıyor ve haplarıma dönüyorum, beş, altı, yedi, ardından tekrar telefon, numaraya bakıyor ve açıyorum,

“eğer öyle bişi yaparsan arkandan küfrederim” diyor bir ses, kendimi kaybettiğimin bilincine varıyorum o an, hayata geri dönüş, sesli şok tedavisi. “aldın mı hap”,
“almadım, hayır, nerdesin sen”,
“karşıyaka’dayım. sana güvenebilirim değil mi?”,
“tamam endişe etme, şu an konuşamıcam, nerdesin sen?”,
“karşıyaka”,
“tamam”,
“bak çok küfrederim sana”,
“endişelenmeye gerek yok”,
“bak kapatıcam telefonu sana güveniyorum”,
“tamam, sen nerdesin”,
“karşıyakadayım ben”,
“anlıyorum, merak etme ya, geçti”,
“söz demi”,
“tamam, sorun yok, nerdesin sen?”,
“karşıyakadayım ben”..

kafayı yemiş olmaya iyi bir örnek.. nerdesin sen. nerdesin sen. nerdesin sen.. git.. bilgisayarı aç. müzik aç. ve bekle. karşımda, elliden fazla hap yatağa saçılmış durumda, karışmış, değişik tür ve boyutlarda, düşünüyorum, yedi tane beni öldürür mü? ve sonra berbat bir uykuya dalıyorum, çünkü haplar kafamı çok güzel yapıyor.. sabaha uyanmamak dileğiyle tanrım, iyi geceler, amin.

-

hayır henüz bitmedi.. evdeyim. sabah. vantilatör açık, müzik açık. uyuyorum.. kapı çalıyor. uzun bi süre.. açmıyorum. uykumdan zorlanmadan uyanmam için her sabah uyanınca görmek isteyebileceğim gözlere sahip olmalısınız. kapı çalıyor..

“kim o”
“benim zehra”

açıyorum kapıyı, giriyor içeri, sorgusuz sualsiz, odaya giriyor.. az önce yattığım koltuğa oturuyor. “kimse yok mu” diyor,
“yok” diyorum, “gittiler, çekilmez bir adamım da ben, terk ediyor herkes, insanları kırıyor sonra da intihar etmeye kalkışıyorum, onlar da affettiğine inandırmaya kalkışıyor, oysa kimsenin kimseyi affettiği yok, ve ben blöf yapmıyorum, gerçekten edicem, biraz daha zaman tanıdım kendime”. öyle bakıyor yüzüme, anlamıyor, anlayamaz, henüz 4 yaşında zehra, karşı evde oturan bir kadının kızı, bana geliyor sık sık.. bira içtiğimi biliyor, ve bu aramızda bir sır, bir çok sırrımız var onunla, konuşuyor benimle, henüz dört yaşında, ve benimle iletişim kurabilen tek insan diyebilirim, bir zamanlar yeğenlerimden bir tanesi de bu şekildeydi, sonra büyüdü o, en azından büyüdüğünü düşünüyordu, ben ise çocuk gibiyim hâlâ.. evet, “kaç yaşındasın” demişti bana bir hatun, aşırı sarhoştuk, “23” demiştim, “küçük gösteriyorsun” demişti, “büyük göstereceğim zamanlar da olur güzelim” demiştim, “kes soytarılığı girdap hiç de komik değilsin” diye bağırmıştı, haklı olabilir.. hiç de komik değilim, alkolün payı olmalı bunda.. ama hakketti o da bunu, bana salça olmaması gerektiğini anlatmıştım ona..

“abi, maçlar başlıyormuş, gene para kaybedeceksin” diyor  zehra
“haa evet güzelim, türkiye ligi yarın akşam başlıyor” diyorum..
“bildin mi birinci gelen atları dün”
“birazını”
“babam gene sarhoş geldi eve, annemi dövdü”..  bişey diyemiyorum, 4 yaşındaki bir kız “babam annemi dövdü” diyor, ben bakıyorum, “ama sonra barıştılar”.
“hı hı”
“sen de döver miydin?”
“ne?”
“evlenince”
“ben evlenmicem, benimle evlenebilecek bir hatun göremiyorum dünya üzerinde”
“herkes evlenirmiş, büyükannem böyle dedi bana”
“herkes evleniyor evet”
“sorumu cevaplamadın abi”. çok zeki bir kız, birebir naklediyorum..
“ben daha beter bi yöntem biliyorum, dövmeme gerek kalmıyor, iki cümle kurarak kalbini morartabiliyorsun insanların” bu kez de o bişi demiyor. size demiştim, iyi bir ikili oluşturuyoruz, roads ve angels playground gibi, müzik açık hâla ve vantilatör de, ve ben halâ yanlış yazıyor olabilirim..

“bitmedi mi abi öykü?” diyor
“bitti güzelim” diyorum. ama emin değilim. sadece, kızın canı sıkıldı beni beklemekten, şimdilik bu kadarla yetinmelisiniz.. belki daha sonra devam edebilirim, bilemiyorum, beni takip edin..  arada birde hayatta mıyım diye kontrol etseniz fena olmaz. nerdesiniz siz?

..

burdayız biz, beni aldattı, beni aldattı, gerçekten beni aldattı, ve ben ona ağza alınmayacak laflar ettikten sonra komploya kurban gittim çünkü beni kandırdı, ve özür dilerim dedim, oysa oysa oysa, gerçekten özrünün reddedilmesi gereken biri varsa, o da oydu, ve ve ve, şu işe bakın ki, suçluluk psikolojisi ile birleşen kafa bulanıklığım sonucunda oluşan bir itki ile bok yoluna gidiyordum, peki ama neden? çünkü bazen, gerçek, görünenin aksine inandırılmakta yatar, yalan ise görünenin aksine, görülmeyen de saklıdır. bu kadar basit olay, şimdi herkes, herkesle, yiyişmeye devam edebilir, ben aletimi içine alıcak bir uzaylı bulmaya karar verdim.. sahi, nerdeydik biz?


 05.ağustos.2005