8 Mayıs 2013

mary come alive

uzanıp yatağa
duvarları izlemek
telaşsız
yerine getirmek zorunda bırakıldığın
hiçbir şey olmadan
sorumluluksuz
sorumsuz değil ama
sorumluluksuz sadece

üzerine yığılan
herhangi bir şeyin
yaratabileceği
baskıdan azade

ve
işsiz ve parasız belki
ama boş bir dolabı açmaya
ihtiyaç bile duymayacak kadar
isteksiz bir mide ve
boş bir beyinle beraber
bunların derdinde olmadan
ezan okununca müziği
kapatma zorunluluğundan mesela
ya da işyerinde sana
her allahın günü
ölümün de var olduğunu
ve dirilmenin de
hatırlatan arkadaşların
varlığından habersiz

ve sana artık
saat geçince biraz biri
uyuman gerektiğini çünkü
ertesi gün işe gideceğini
söylemeyen bir anneyle
babayla
ve kardeşlerle yaşadığın
o sonsuz saçma tartışmaların
henüz başlamadığı
ölümüne umursamaz
boş zaman dilimlerin
zamanın berisinde kaldı moruk

zaman makinesi icat edilmiş olsaydı bile
ve isteseydin
çekip gitmeyi
eski kötü
daha kötü bir ruh haline sahip olduğun
eski kötü ama güzel günlere
gidemezdin

burada varlığına
çalışmana ya da konuşmana
ya da arada sırada
sıkıcı ve aptal
ve senin dışında herkesin güldüğü
espriler yapmana
ihtiyaç duyan
bir takım zincirleri
çözerek

karışık
her şey fazlasıyla karışık
ve yanmış bir pizzadan
ve böyle ebleh bir alegori-tmadan
tırlatmadan ya da
daha kötü de olabilirdi
eğer sen on iki saatlik vardiyanın
yarısında çıkılan yarım saatlik
tek molanda gelen
pizzayı yiyebilseydin

sevebilseydin yani hemen hemen her şeyi
kötü de olsa bir şeyler
ya da kötü gitse de genelde
isyan etme gücünden
mahrum olduğuna
inandırılmış olsaydın
güçsüz olduğuna yani
bir şeyleri belki bencilce
sadece kendin için değiştirmeye
uğraşabilecek kadar
aptal bir azme
sahip olmasaydın

her şey
evet, daha kötü olabilirdi

kötü olduğunun
farkına varmayacak bile olsan da o an
tıpkı onlar gibi
tıpkı diğerleri gibi
tıpkı dünyanın
yaşanabilecek kadar güzel bir yer olduğuna
aldanan dünyanın bütün o insanları gibi

her şey çok daha kötü
olabilirdi

değil ama
onlar için değil
sen sadece
var olanı göremeyen
imkanları değerlendirmeyen
haline şükretmeyen
ve bir yerlerde
yanlış giden bir şeyler olduğunu
iddia edebilen
pis bir nankörsün

işin var
ailen var
nefes alıp veriyorsun
sakat değilsin
özürlü değilsin
üstelik başka bir çok insanın da
yerinde olsa soluksuz kayabileceği
askıntılara sahipsin
yaşamın tadını çıkar

aynen böyle
bu şekilde
kurulabiliyorsa bir cümle
senin için
karşındaki o
ultra eksantrik
prion tarafından
filmi yanlış çekmişler demektir
yanlış izletmişler
ya da yanlış bir rol vermişler sana
ya da sen yanlış oynamışsın bilader

fasulyedendin çünkü bir zamanlar
gerçekten fasulyeden olmuştun belki
leylekler getirmişti seni
oyunlarına alınmaz
ve buna da aldırmazdın
elindeki kirli çubukla
toprağı eşelerdin durmadan
solucan çıkarmak için

sonra bir gün
ruhundan bir solucan çıkmasın diye
hem de priapulida türünde bir tanesi
çıkmasın diye
hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini
ve böyle gelmiş olanın
böyle  de gideceğini
söylediler

uzanıp yatağa
duvarları izledin
yine telaşsız
ve yerine getirmek zorunda bırakıldığın
şeylerin duyarsızlığı ile
sikmişim işi
parayı ve geleceği
ve ayakları yere
sağlam basan bir adam olabilmeyi
diyerek



bir masal kahramanıyım ben
sihirli aletini
otuzbir kez okşayınca
içinden çıkan periye
arzın merkezinden geçen
büyük bir fay hattı olmayı dileyen

ama masallar gerçek değildir ve
gerçek olarak öne sürülen
tüm o kötü olasılıklar
yaşamı askıya alan
betonarme bir duvar
örmekten öteye geçmez

o yüzden
olabilecek en kötü şeye
kulaklarını tıkayıp
yatağa uzanabiliyorsun hâlâ
işe gitmek yerine
çalan telefonu açmadan
anneyi duymazdan gelip
duvardaki örümceği göstererek
ondan olur mu diyorsun
adam
benden olmaz tamam da
ondan olduğuna inandırmıştın çocukken

gülümsüyor istemsiz bir şekilde
gülüyorsun
çevrendeki tüm o vızıldayan
benzodiazepin türevi insanlara
yüksek dozda flumazenil bastığını
hayal ederek
hâlâ gülebiliyor olmanın

* başlık marisse nadler’in bir şarkısının adıdır

8mayıs2013


6 Mart 2013

istifa

uyandı. 35 yıldır uyuyormuşçasına bir duygu ile beraber. gözünü açtığında, hayatı boyunca zaman zaman kendine sorduğu, başkalarının da kendi kendine ya da başkalarına sorabileceği bir soru ile gerilmişti zihni: “nereye kadar?”

soru, her ne kadar tümleçleri, özneleri, yüklemleri eksik bir yapıda yankılanmış olsa da, ve kapsadığı durum geniş bir zamana yayılsa da, ve ‘ne’ sorusuna karşılık verilebilecek bir çok cevap olsa da, bu cevapların sonucunda genellikle “boş ver” sesi işitilirdi, “siktir et”, ya da “böyle gelmiş böyle gider” vurdumduymazlığı

hayatındaki bir şeylerin değişmesi gerekiyordu mutlaka, ve zaman zaman değiştirmeye de çalışmıştı, ve yine deneyebilirdi bunu ama, bu kez değişmesi gereken şey, tek başına gerçekleştirebileceği ve kişisel yaşantısındaki reform ya da devrim ile sınırlı kalarak çözülebilecek bir problem değildi. o, artık çalışmak istemiyordu, hepsi bu. ve “nereye kadar” derken, sorguladığı süreç, her sabah aynı saatte uyanıp, aynı yerden bindiği servisle gittiği aynı yerde yaptığı aynı şeyleri, daha ne kadar süre yapmaya devam edebileceğiydi. dahası herkesin, çok büyük bir çoğunluğun değil tamamen ‘herkesin’, aynı anda ve aynı reaksiyonla karşı çıkması durumunda dahi, yaşadığımız hayat şeklinin yerine geçecek olan alternatifte bir fikir birliğine varılamayacağı gerçeği, değişimin belirsiz bir vakte ertelenmesine, hatta olası en ufak değişiklik senaryolarına dahi, yerimizi kaybedebileceğimiz ya da daha doğru bir deyişle alışkanlarımızın bozulacağı endişesi ile karşı çıkmamıza ve sahip olduğumuz imkanlar dahilinde, elde edebileceğimiz yaşantının en iyisine ulaşma yarışına dahil olmamıza neden oluyordu, ve üstelik bu, ‘her ne pahasına olursa olsun’culuk ile sabitlenmiş bir fedakârlık güdüsü ile yapılıyordu. öyle ki, ileri de iyi bir işe sahip olma olasılığı yüzünden, en iyi zamanlarımızda, birkaç yıllığına yaşadığımız şehirden bile fedakarlık yapıp gidebiliyorduk

ve o, artık sıkılmıştı. gerçekten. işe gitmek istemiyor ama yerine koyabileceği alternatif bir yaşantıyı var edemiyordu. hayır, banka soymaktan bahsetmiyoruz ki soyamazdı da zaten ama, mesele tam olarak para değildi. mesele, işe gitmemenin olanağı ile elde edilebilecek bol boş zaman lüksünde yapabileceklerini; zamanını, yaşamını sürdürebilmek için gerekli ihtiyaçları edinebilmek uğruna satmak zorunda olmasıyla yapamıyor oluşu da değildi. ya da kazandığı az buçuk para ile, ucu ucuna yeten yaşantısı, aynı çalışma saatleri içinde, daha hafif işler yaparak on-on beş kat kazanmaya evirilse, mesele yine çözülmüş olmazdı. çünkü sorun, tek başına ve yalın olarak: çalışmak zorunda bırakılmaktı. hayır, çalışmak zorunda kalmak değil, bırakılmak!

yılmıştı, hemen hemen her şeyden, uyanmak ve uyumak da buna dâhildi. yatakta kaldığı sürece canı sıkılıyor, ama yataktan çıkmak için de bir neden göremiyordu. o sabah özellikle, özellikle o sabah, yataktan çıkmasını gerektirecek hiçbir mantıklı bahane üretemiyordu kendine. son zamanlarda, uyandığında kendi kendine ‘hadi oğlum’larla verdiği telkinler (evet burada okuyucu, karakterimizin bir erkek olduğunu anlıyor, yazar ise eleştirmenlerin işini kolaylaştırmak için okuyucuyu ilgilendirmeyen ek açıklamalarda bulunuyor), iş yerindeykense kendi kendini eğlendirmeye yönelik zihin oyunları, giderek tek bir kelimeye sabitlenmişti: “siktir et”.

artık ne iş yerinde, ne evde, ne de arkadaş toplantılarında hiç konuşmuyor, düşünmüyor, dinlemiyor ve sadece, içinden bu kelimeyi tekrar edip duruyordu: “siktir et”. ve artık bu kelime de, kendi içinde anlamını yitirmişti, çünkü hem siktir edebileceği hiçbir şey kalmamış hem de siktir etmeyi söylediği her şey olduğu gibi yerli yerinde durmaya devam etmişti. ve bu ifadede bir çelişki yoktu

ve o, yılmıştı. gerçekten. hayır, yataktan çıkmayacaktı. o gün değil, bundan sonra hiçbir zaman, hayatının sonuna dek, hiçbir şart ve koşulda, o, o yataktan çıkmayacaktı.  çok çalışmıştı, yaşamak için çok çalışmıştı. artık insanlar çalışmalıydı, onun yaşaması için. bugüne kadar sayısı belirsiz çeşitlilikteki işlerde kısa süreli olarak kalmış, ama sonuçta, insanlığın tümüne birden, çok fazla hizmet etmişti, apartmanlara tuğla koymuş, lokantalarda bulaşıkları yıkamış, fabrikalarda hangi amaçla nerede ve nasıl kullanıldığını bile bilmediği parçalar üretmiş, dahası başkalarının ürettiği ürünleri de satın alarak, bu aptal döngüye yardımcı olmuştu. durdu. gerçekten kafası bu noktada durdu ve duvardaki saatle göz göze geldi: yedi sıfır beş. ya acilen evden çıkıp, üstelik koşmak zorunda kalarak servise yetişecek, ya da orada öylece kendisi dahil hiç kimseye bir faydasının dokunmadığını söyleyecekleri şekilde bekleyecekti

bizi, diye düşündü, yani insan neslini, hayvanlardan ayıran, tek fark, yaşamsal olduğunu söylediğimiz ihtiyaçlarımızı kendi kendimize üretmek zorunda oluşumuz ve bunu da üstün zekâmızı sembolize ederek kutsayışımız. ve bunun, doğadaki evrimle falan bir alakası yok, biz kendi fizyolojik evrimimizi, geri zekalılığımız sayesinde, tersine gerçekleştirdik. tersine evrim. dünya üzerinde, kendi yiyeceğini tarım yaparak elde eden başka bir canlı var mı merak ediyorum

“siktir et” dedi hemen ardından, artık anlamsızlaşan bu kelimeyi her tekrar edişi, kendi kendisine düşünüyor olduğu zamanlara denk düşüyordu ve o artık düşünmek de istemiyordu. gerçekten 

o gün, tüm gün boyunca yatakta kaldı. tuvalete dahi gitmedi anlayacağınız, sidiğini de tutmadı ama. öylece yattı ve işedi. nefes aldı nefes verdi. üzeri açılınca örtmedi bile üstelik. kapı çaldı, açmadı. telefona göz ucuyla bile bakmadı, titreşince. arada bir göz göze geldiği tek şey olan saati de, öğlenin birini gösterdiği sırada, çakmağı ile hedefleyerek duvardan düşürdü. sigara da içmedi böylece. ki o gün, bırakma kararı almadığı halde, hiç içmemişti de

 ama ertesi gün, bilgece bir edayla, çıktı yataktan. hareketlerinde kendinden emin ve vakur bir hava vardı. bir günde aydınlanmış gibiydi.  ağır adımlarla ama servisi kaçırmayacak bir hızda giyindi üstelik. kapıyı kapatmadı arkasından ve yolda yürürken ısrarla insanların gözlerinin içine bakıyordu çünkü yalınayaktı. kış aylarından birinde, hadi söyleyelim, aralığın 31’inde, yarım gün çalışacakları haftalar öncesinden belirlenmiş olan günde, servis durağına giden yolu yürüyordu, yalınayak ve cep telefonsuz ve sigarasız ve cüzdansız. servisi gördü, dört yol ağzından aşağı doğru iniyordu servis, ve o, servisin enlemesine geçtiği yolun başına yaklaşmıştı. gördüler onu, yavaşladılar, normalde koşması gereken işçi selim, daha da ağırlaştırdı adımlarını ve onu bekleyen servisin yanından geçip gitti öylece, selam bile vermeden üstelik. arkasından seslendiler ama dönüp bakmadı bile. az ilerideki nüfus memurluğunun binasına girmek istedi. kapıda tuttular onu, yalınayak selim’i, iki dilim ekmek otuz gram peynir, beş tane de zeytin ile kahvaltı yapmış olan güvenlik tuttu
“hemşerim nereye?”
“istifa dilekçesi vermeye” dedi, hiç istifini bozmadan selim ve yürümeye devam ederken kolundan tuttu onu güvenlik
“ne istifası yahu?”
“vatandaşlıktan istifa ettiğimi bildireceğim, artık vatandaşlık görevimi yerine getirmekten vazgeçtim ben.” gülmüyordu bunu söylerken, üzgün ya da sitemkâr bir hali de yoktu. kimliğimi kaybettim dermiş gibi konuşuyordu adeta, sakince ve olağan bir durumu naklediyormuş gibi

orada bitti kişisel devrimi selim’in. aklının yerinde olduğuna ve kararından vazgeçmeyeceğine dair öne sürdüğü ve mantıki geçerliliğini kendince ispatladığı tüm argümanlara rağmen, çıkarıldığı mahkemelerde de, sokulduğu psikoloji testlerinde de, sonrasında verdiği röportajlarda da, yarı deli yarı kahraman olarak yaftalanıp, akıl hastanesine kapatılmaktan kurtulamadı. ve iyileşmesi yönünde uygulanan tüm tedavileri, şu yanıt ile karşıladı: doğa, insan adlı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır

6.mart.2013


18 Ocak 2013

sigara içmeyenler genç yaşta ölür

uyandı. bir sigara yaktı. sonra bir sigara daha. ve yataktan çıkmadan üst üste kaç sigara içtiğini saymadı. çok olmalı. son kez elini uzattığında pakete, bir tane daha, sonra kalkacağım, düşüncesi ile, eli boş sehpanın üzerinde gezindi. kafasını çevirince hatırladı, birkaç dakika önce son sigarayı içip, paketi de buruşturup duvara fırlattığını. kötü bir gece geçirmiş değildi, hayır kötü bir rüya da görmemişti. sadece, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı, birçok şey hatta, ve neyin yolunda gittiğinden çok, yolun neresi olduğunu düşündü. bazen, bazı şeyler, yolunda gitmese de giderdi yine de bir şekilde, ilerleme kaydederdi yani, yolunda olmasa bile, hedeften uzaklaşmış olsa bile, bir hedefi olmasa bile, devinimi olurdu, en azından

duruyordu her şey. her geçen gün, bir öncekinden farksız bir renkte geçiyordu. geçmediğini düşünüyordu. günün aslında geçmediğini, döndüğünü, sabah akşam gece sabah akşam gece, her şey aynı, her şey hâlâ aynı 

telefon çaldı. annesi. konuşabilecek kadar konturu yoktu annesinin, ama yine de uzun uzun çaldırıp duruyordu saatlerdir, günlerdir hatta, günlerdir her sabah aynı saatte. uyandırmak için. uyandırabilmek için. kalktı, çalan telefona bakma nezaketini göstermeden, üzerindeki battaniyeleri telefonun bulunduğu sehpanın üzerine atarak. ereksiyon halindeydi. oysa bir aydır, elini bile işemek dışında götürmemişti sikine. evliydi aslında, her ne kadar karısı, son üç aydır annesinin evinde olsa da, kimliğinin medeni hal kısmı hâlâ evli olarak gösteriyordu onu. parmakta yüzük yok. satmıştı yüzüğü. ama çocuk var. onu satamamıştı. satmak istemişti ama, en azından düşünmüştü bunu, daha beş aylıkken çocuk, zengin bir aileye, para değil de, huzur karşılığı satmak, ona iyi bakacaksınız değil mi sözleri ile. yapmamıştı, yapamamıştı ve iyi de bakamamıştı çocuğa. kadına da bakamamıştı. bir işi yok, işi olmadığı gibi, günün birinde bir iş bulacağına dair umutları da yok. kırk yaşında. ve hayatının sonuna kadar iş bulamayacağına dair inancı tam. umutsuzluk bazen, sağanak yağmurdaki tek bir ışık demeti ile gücünü yitirir, ama o ışık demetinin görüneceğine dair umudunu kaybettiğinde, herkesin yüzyılın güneş tutulmasını net bir şekilde izleyebileceği günü bile perdeler örtülü bir şekilde boş odada orospu ilham perileri ile sevişerek geçirirsin, ve içine boşalır alayı birden, üç kelimelik cümleler ve yarım kalmış öykülerle terk ederek seni

tuvalete girdi. eşofmanını ve baksırını indirdi. çömeldi. alaturkaydı tuvalet. alafranga olan hiçbir şeyi sevmiyor, sevmediği gibi alışamıyordu da. çömeldi. işi bittiğinde elini tuvalet kağıdına atınca, onun da tükendiğini gördü. ha siktir dedi dışından, içinden ya da. kendi sözcüklerini duyamayacak kadar düşüncelere gömülmüştü. aksi gibi suyu da kesmişlerdi dün. ha siktir dedi bir kez daha, haklılar dedi, tanrı bile verdiği havanın karşılığında isteklerde bulunduğuna göre, toplumun ya da devletin, ya da hayatımızı basitleştirdiği söylenen modern yaşam tarzının da sunduğu imkanlar karşılığında bedel istemesi normal olmalı dedi. dedi ama bunu, sesli düşünüyordu. düşünmüyor da, kendi kendine konuşuyordu. sürekli olarak kendi kendine konuşuyordu son bir aydır, çünkü boş eve, boş odaya, onu ısırabilecek bir yakarca bile girmiyordu, değil ki karısı gelsin, çocuğunu da alıp. elini ve kıçını bulduğu bir bez parçası ile sildi. bez parçasını, içinde sadece sigara paketleri olan çöp kutusuna attı. odaya döndü tekrar. telefon hâlâ çalıyordu, ısrarla, uzun uzun. meşgule alıp geri çağrı attı. anca bunu yapabiliyorlardı annesi ile haberleşmek için. uyan, uyandım. dırılılı dırılılı.. uyandın mı gerçekten. uyandım ya işte. dırılılı dırılılı

evi yakındı ailesinin. evden çıktı. ailesinin evine kadar yürürken, öğrencilere baktı, ilkokul öğrencilerine. oğlu bu sene okula başlayacaktı. başlayabilecek miydi gerçekten? bilmiyordu. başlardı herhalde. gelecekle ilgili olası ya da olması gereken ya da olması istenen her şey, para adlı bir duvarla örülü gibi geliyordu ona. ve para onda yoktu. bir sürü kağıt parçası vardı gerçi evinde, kardeşinin yazdığı saçmalıklar, üzeri karalanmış bir sürü kağıt parçası. ama onları bakkala verip, iki ekmek üç yumurta alamazdı. bir şiire iki kilo şeker yazmıyordu fiyat etiketlerinde. ve üç yıldır bir iş bulamamıştı. iş seçtiği yoktu halbuki, ekmek bulamazlarsa pasta yesinler tarzı bir durumdan öteydi işsizlik hali. bir iş bulmuş olsa her isteneni sorgusuz sualsiz yapabilecek bir hale gelmişti, yeter ki işten çıkarmasınlar. canımı alabilirsin, ruhumu da hatta, yeterki işten çıkarma.

eve geldi, ailesinin evine. üç kez kredi çekmişti babası onun için, iki kez de ablası, iki kez de kardeşi, ve onların da artık ekmek almaya parası kalmamıştı. üstüne bir de sigara. sigara önemliydi, hatta dünyadaki her şeyden daha önemli. bunu anlayamazdı o kafalarını hiç acımadan kesebileceğim -ve bu ifademden dolayı yargılanmam esnasında bir sigara molası isteyerek durumu renklendirmek istediğim- denyomatik hükümet yetkilileri. gene zam gelmişti sigaraya ve gene zam geleceği söyleniyordu. eve geldi

kapıyı açmadı kimse. saat onbirdi ve kapıyı kimse açmadı. sabah sekizden beri çaldırıyordu telefonu annesi. üç saat. bir üst katın ziline bastı, yaklaşık beş dakika sonra, çünkü telefon hâlâ çalmaktaydı. üst kattaki hatun balkondan kafasını sarkıtıp, durumu anlattı. ambulans gelmişti. babasını hastaneye kaldırmışlardı. falan filan. hikayenin geri kalanını dinlememek için, tamam anladımlarla kesmeye çalıştı faslı ve şimdi siz de tamam anladımlarla kesebilirsiniz, okumayı, hep aynı terane, değişik bir şey yok, biraz polisiye, ya da bir aşk öyküsü, işin içine biraz da cinsellik de kat adamım, ve klasik cümle yapısı kullan, bu ne böyle

kapıyı açmadı kimse. ve üst kattaki hatun durumu izah etti. elini cebine atmadı. hangi hastane olduğunu biliyor olsa da, oraya kadar yürümek, iki saatini alacaktı. yürüyecekti yürümesine, beş saat da sürse, hatta ömrünün geri kalanını o hastaneye yürüyerek harcayacak olsa bile, yürüyecekti. ama önce bir sigara içmesi gerekiyordu. sadece bir sigara.. basit yani. ve yoldan geçen ve elinde sigara olan, yaklaşık on kişiye sordu. yok. yok. yok çünkü sigaraya zam geldi abi, ve daha da geleceği söyleniyor. yok. ve babası sigara yüzünden hastanede yatıyor olsa bile, yani doktorlar öyle söylemiş olsa bile, adı gibi emindi babasının sigara içmeden o yaşa kadar gelemeyeceğine. ve eskiden, herkes herkese, sigara alıp verebiliyorken, şimdi, bir vapurda bile, bu keyiften bizi mahrum etmişlerdi. çünkü onlar, ve onların adamları, misvaklı ağızları ile güzel kokan dini bütün bir müslüman halktan çok, ekmek alacak parasının dahi olmadığı insanları görerek haline şükredip, isyan barındırmadan ölümüne dek çalışan kölelerin, düşünü kuruyordu. ve köleler, uzun yaşamalı ve sağlıklı olmalıydı. ve bir cümlenin “ve” ile başlayamayacağını söyleyen dallama, bir sonraki öyküm senin ile başlayabilir.. ve dahası, yürüdü işte adam, tanıyorum adamı, götümden uydurmadım. üç sokak ötemde oturuyor. ve bir işi var şu an, günde on dört saat çalıştığı. çocuk okula başlayacak bu arada, burs kazandı benden. hiç olmazsa sigarama zam yapan lavukların emirleri karşılığı sağladıkları yardımlardan faydalanmayacak. bitti. bi sigara yakalım

18.ocak.2013

24 Aralık 2012

tuhaf

tuhaf

evdeydi. tek başına. sıkılıyordu. her şeyden. içten içe. fena halde. adı can olsun. ya da ali. bir önemi yok. john bile diyebiliriz. ya da ivan. ya da helaine. natsuko. sandra. mario. kız ya da erkek. rus ya da alman. zengin ya da fakir. güzel ya da değil. milyarlarcası içinden bir tanesi, evdeydi, ve tek başınaydı, ve sıkılıyordu, buraya kadar tamam mı? devam ediyorum. anlamadığınız bir yer olursa sorun.

yalnızlıktan ya da kalabalıktan ya da kalabalıktaki yalnızlıktan ya da yalnızlığın bu kadar kalabalık oluşundan, diye düşünüyordu, başlangıçta, chatroulet adlı sitede karşılaştığı onlarca insanın, gecenin bir yarısında ya da sabahın köründe, ya da günün ortasında, aynı aptal ekran karşısında başka bir yüzü arayış çabasını. o da arıyordu başka bir yüz. bir karşı cinsinin yüzünü. sesini. dokunuşunu. sarılışını belki, ve hatta olaylar karşısındaki bakış açısını. ama genellikle gördüğü yüzler, ya da resimler, sesler, kelimeler, bir sanal seksin arzusunu çağrıştırıyordu daha çok. istemiyordu bunu. sanal olmayanını bile istemiyordu işin aslı. geneleve gitsene demişlerdi ona, biraz olsun içini açtığı bazı arkadaşları. istemiyordu genelev falan. aradığı şeyin, bir et parçasından öte olduğunu söylemeye çalışıyorken kesiyordu faslı yarıda, anlamayacaklardı. anlamazlardı. anlatamıyor oluşundan değil, kendisinin de anlamıyor oluşundan kendisini. psikologlar da fos çıkmıştı. düşünüyordu. önerilen ya da bulunan herhangi bir çıkış yolu, her zaman için bir varış noktasına ulaşmazdı. ama denediği hiçbir yol, onu kendinden ya da kendisini çevresinden kurtaramamıştı. ve en sonunda, chatroulet adı verilen bir sisteme bağımlı olmuştu resmen, onlarca sik görse de, dönüyor dolaşıyor, konuşabileceği birine denk gelmeye çabalıyordu. yakışıklı olmadığını düşünmeye başlamıştı. ama aksini söylerdi insanlar. tuhaftı sadece. işte. biraz tuhaf. hiç sevgilisi olmamıştı, yaşının otuzu geçmesine rağmen. hiç kimseyle sevişmemişti de. öpüşmemişti bile hatta. bir işi vardı, gidip geliyordu. birkaç arkadaşı vardı, arada görüşüyordu. ve, başta da dediğim gibi, giderek, daha çok sıkılmaya başlamıştı, yaşanan her şeyden. sadece kendisinin yaşadığı, kendi hayatında olup bitenlerden değil, genel olarak dünyanın her yerindeki her şeyden..

sonrasında. kamerasını kapattı ve öyle denemeye başladı şansını. siyah, simsiyah bir boşluk koyarak resim yerine. cinsiyet hanesindeki male kısmını değiştirmedi ama. ve “dur kardeş” dedi biri, erkekti konuşan, belliydi, kimse konuşmazdı onla, geçerlerdi hemen, ama biri dur kardeş demişti, durdu. öyle ki, sigarasını bile kül tablasına bıraktı aniden. “efendim”.
“ses geliyor mu?”
“hayır”
“ya bu mikrofonun ayarlarını yapamadım bir türlü, şimdi?”
“hayır”
“şimdi?”
“klavye sesleri geliyor ama konuş bi”
“müzik geliyor mu müzik?”
“hayır”
“şimdi?”
“hayır”
“of ya, şimdi?”
“komple gitti şimdi”

tanımadığı bir herifin, donanım problemini çözmesine yardımcı olmuştu. işe yarar hissetmiyordu ama kendini hâlâ. normal olan bir şeyi yapmıştı o, olması gerekeni ya da, ve insanlar gün içinde, zaten olması gereken, doğal eylemlerin, bazı incelik ve zarifliklerin karşılığında, teşekkür ediyorlardı. anlam veremiyordu o, teşekkürlere, sağollara, olması gereken buydu zaten ona göre, olağanüstü bir şey yapmamıştı, “ben teşekkür ederim” derdi karşılığında, ya da “sen de sağol”. “ben naptım ki” derdi karşı taraf. “ben de bir deveye hendek atlatmış sayılmam” der geçerdi. tevazu değildi bu. ya da kibar olma kaygısı. ve hemen hemen her şey, hatta tüm insanlık tarihi, ona göre, fazlasıyla olağandışıydı, olağanüstü değil, dışı. savaşlar, paranın icadı, hatta köpekleri evcilleştirmek bile. fazlasıyla tuhaftı. ona göre her şey, ve herkese göre o. tuhaf. tuhaf sözcüğüne bakmıştı, sözlükten, acayip yazıyordu karşılığında, acayibin anlamına baktı, “sağduyuya, göreneğe, olağana aykırı, garip, tuhaf, yadırganan, yabansı”. düşündü üzerinde, ve bir siktir çekti kendi kendine, sağduyumu? işyerinde, dün gece chatroulet sitesinde tanımadığı bir insanın, üstelik bir erkeğin, mikrofon sorununu çözmesine yardımcı olduğu ve karşılığında sadece bir teşekkür kazandığını anlatsa, anlatabilse sadece, yani deney amaçlı anlatsa, kendini sorgulamasına yol açan başka eylemlerini anlattığı gibi, “salak mısın oğlum sen” derlerdi, “sana ne el alemden”. herkesin acelesi vardı. ışık hızını geçmiştik ve bunun farkına varmamıştık henüz. televizyonda kanallar arasında, internette sekmeler arasında, gazetede sayfalar arasında, hatta kent içinde ordan oraya, ışık hızında dolaşıyorduk, yüzleri görmeden ve hikayeleri bilmeden kat ediyorduk senelik saniyeleri.. seneler ne çabuk geçiyor dememiz de bu yüzdendi.. gerçek anlamda hiçbir şeyi tam olarak okumuyor, izlemiyor ve dinlemiyorduk. çünkü aslında biz de bir şeyler yapıyorduk, bir blogumuz vardı, ya da bir müzik grubumuz ya da yeni aldığımız ayakkabımız, ve görmek yerine göstermek üzerine biçimlendirilmişti algı dünyamız. gözlerimiz fotoğraf makinesi ile, dokunma duyumuz da paylaş butonu ile takas ettirilmişti. ve teşekkür etti o da, o gece, mikrofonun testini yapmasına yardımcı olduğu adama, ve başka birine geçti. dolaştı dolaştı dolaştı. tüm dünyayı geziyormuş gibi hissediyordu bu esnada, chatroulette sayesinde, fransa, japonya, iran, rusya, bangladeş, brezilya. değişik evlerin odalarına konuk oluyor, ama asla çok uzun kalamıyordu.

bir başka gün. selam dedi biri, onun türkiye’den olduğunu görünce olmalı. ama amerika yazıyordu adamın hanesinde. ve fotoğrafta ise, 50 yaşlarında bir kadının, yarı çıplak fotoğrafı duruyordu. selam dedi o da. ve sordu hemen, “m / f”. erkekti selam veren, biliyordu bunu, adı gibi emindi, ama sormuştu gene. ve “f” dedi karşı taraf. sordu can, ya da ali, ya da ivan. sordu. fotoğraftaki kim.
“annem” dedi karşı taraf. “napıyorsun?”
“hiç” dedi “konuşçak birini arıyorum. sen?”
“burdaki herkes konuşçak birini arıyor zaten” dedi herif, ya da 50 yaşlarındaki kadın.
“ben öyle düşünmüyorum” dedi
“nasıl düşünüyorsun?”
“buradaki çoğunluğun derdi başka, senin resmin var mı?”

değişti görüntü. sonra gene değişti. sonra tekrar. o günde bulamadı, aradığını. ne arıyordu? bunu sordu gene. ne arıyorum ben burada diye sordu. otobüslerde ne arıyorum. barlarda. durdu tekrar. internetten başka bir siteye girdi. bir porno sitesiydi bu. sitenin pornstars sekmesine tıklayıp yüzlere baktı. 2344 tane yüz. baktı hepsine tek tek. sadece yüzlere. resimlere tıklayıp, bedenlere yönelme ihtiyacı hissetmeden. insan yüzleri. kadın olan insanların yüzleri. pornstarların yüzleri. zaman zaman yapıyordu bunu. yüzlere bakıyor ve düşünüyordu. porno da izliyordu sık sık. ama o zamanlarda da, sadece hatunların yüzlerine bakıyor, ve sahnedeki diğer kısımları ileri sarıyordu. yüzler. saç. burun. dudak. gözler. gözlerin arkasında olası bir anlam. ya da anlamsızlık. acı belki. ya da zevk. herhangi olası bir şey. ve porno olmayan bir filmde ki oyuncuların yüzlerine bakarak başlamıştı bu işe de. ama tatmin etmemişti onu bu filmler, porno daha gerçekti. en azından, konular absürt bile olsa, bir sevişme sahnesi, daha realist geliyordu ona, bir dramatik senaryoya göre. ve bir kez bile elini aletine atıp sıvazlamamıştı, yıllardır üstelik. rüyalar dışında, boşalmamıştı bile. ergenlik dönemlerinden sonra. belki çok sonra da olabilir. ama yıllardır olduğunu biliyordu. unutmuştu çünkü en son ne zaman mastürbasyon yaptığını. en son ne zaman ağladığını. en son ne zaman güldüğünü. çok fazla ağlıyordu bir zamanlar. yastığa sarılır ve ağlardı. yastığa sarılır ve uyurdu sonra. yirmili yaşların başında belki. sonra kesmişti ağlamayı. hâlâ yastığa sarılarak uyuyor olsa da, ağlamayı kesmişti ve yastık da artık sarınılan bir hayali bedenden, yastık olma hüviyetine dönmüştü tekrar, zihinsel imgeleminde. uyudu.

uyandı ve işe gitti ve iş yerinde bir çok sıkıcı gevezeliğe kulak misafiri olup, arkadaşlarının alaylarına katlandıktan sonra, onu anladığını düşündüğü birkaç insandan biriyle buluştu. aradı, abi görüşelim mi dedi, görüştüler. anlattı son zamanlarda akşamları evde n’aptığını.

“senin sıkı bir düzüşe ihtiyacın var” dedi arkadaşı, “bir kez bir delikten içeri girip, ardından çıkacağın harikalar diyarında, tüm bu saplantılarından kurtulacaksın. seni anlıyorum ama düşünüş tarzın doğal değil” dedi.

“anlamıyorsun” dedi ona
“anlamayan sensin. otuz iki yaşındasın. seni tanıdım tanıyalı aynı terane. bir kez de farklı bir yol dene. normal olmaya çalış”
“normal olan benim” dedi öfkeyle can, ve sonra tekrar, aniden durup, sakince, “ya da değilim” dedi, “bilmiyorum abi, kötü hissediyorum, kötü hissetmiyorum hatta biliyor musun, yani kötü bile değil abi, tuhaf.” yine aynı sözcük diye düşündü o an, içinden.

“yarın git bi hatunla düzüş, paran yoksa vereyim”
“kalkalım abi” dedi, “yarın iş var.”

işe gitmedi. bunun yerine geneleve gitti. hem de sabahın dokuzunda. bir saat gezdi orada. olmadı. çıktı dışarı. öğlene doğru tekrar gitti. gezdi gezdi gezdi. ta ki güneş batma eğilimi içine girene dek. sonra, sürekli olarak onu ısrarla çağıran hatuna yaklaştı. “ne çok gezdin sen ya” dedi kadın
“hıhım, ne kadar” diye sordu titrek bir sesle.
“15” dedi hatun, “muameleli 50.”

elli milyon verdi kadına ve merdivenleri çıktı. soyundu. yatağa oturdu. bekledi. hatun geldi. bak dedi ona hatun, “bi elli kağıt daha verirsen bir saat yaparız.” bi elli kağıt daha uzattı. kadın yaklaşıp ağzına aldı. bakıyordu öylece. gene duruyordu aslında. ruhen durmuş durumdaydı. sertleşti ama yine de. gel bakalım dedi hatun ve yatağa uzandı. üzerine çıktı onun. içine girdi. ve gidip gelmeye başladı. gidip geldi. gidip geldi. gidip geldi. belki on dakika. “olmuyor” dedi. “neden” dedi hatun. “duygu arıyorum ben” dedi, yine titrek bir sesle. “duygu olmadan yapamıyorum” hatun bir kahkaha atarak üzerinden attı onu ve kapıyı açıp çıkarken, holden geçen başka bir hatun noldu diye sorunca, duygu arıyormuş beyefendi dedi, ikisi de gülerek kayboldular. her şey kaybolmuştu aslında. her şey silinmişti. oda. yatak. askıda duran giysileri. elleri. çükü. ayak parmakları. durdu öylece yine. bir beş dakika sonra kalkıp giyindi ve kapıdan çıkarken, epey yaşlı olan bir başka kadın da, “öyle şeyler bulamazsın oğlum burada” dedi, sesinde şefkat vardı kadının, hissetti bunu, ya da öyle zannetti, bir şey demedi ama, utanıyordu, fazlasıyla utanıyordu, boşalamadığı için değil, daha çok onlarca herifin de orada o sebeple geziyor olmasına rağmen yaptığı şey yüzünden. başı önde hızlı adımlarla uzaklaşarak genelevin karşısındaki camiye girdi. namaz kılmaya değil, işemeye.

iki altılık bira alıp eve geldi. açtı ilkini. nerdeyse fondip yaparcasına dikti. bir sigara yakıp ikincisine başlarken, bilgisayarın karşısında buldu gene kendini. kütüphanesine dekor için değil de, gerçekten okumak istediği için aldığı onlarca kitap, aylardır o rafta, yeri bile değişmeden duruyordu. baktı onlara şöyle bir. ‘canım hiçbir şey istemiyor’ dedi kendi kendine. sonra, ‘canım neden hiçbir şey istemiyor’ dedi. sonra ‘ben neden böyleyim’ dedi. sonra ‘ben nasılım’ dedi. sonra gene ağzından o tuhaf sözcük çıktı: tuhaf. tuhaf sözcüğü de kendisi kadar tuhaf gelmişti ona ilk duyduğunda. ilkokul bahçesinde duymuştu ilk kez o sözcüğü, daha öncesinde bile duymuş olabilirdi hatta, evet evet daha önce duymuştu, amcaları bayram ziyaretine geldiğinde, sonra okulda, bütün arkadaşları birbirlerine çüklerini gösterirken o göstermediği için tuhaftı. okulda tuvalete asla girmezdi, tuvalete girmekten utanıyordu o yıllarda, sonra aşmıştı bu çekingenliğini, zaman içinde bir çok çekingenliğini aşmıştı hatta, o kadar ki, bir çok olayda net olarak tavrını ortaya koyabilecek bir cesarete erişmişti. bir dönem için geçerliydi bu. sonra bu tavırları tuhaf sözcüğü ile karşılaşınca, duraksamıştı. hemen olmasa da, yavaş yavaş. gazı biten bir arabanın, hızdan düşüşü gibi belki. ya da motoru iflas eden bir uçağın irtifa kaybedişi gibi..

bilgisayarı açtı. malum siteye girdi. kamerasını da açtı. ve başladı beklemeye. onda duracak ve onunla konuşacak bir yüz denk gelene kadar, bekledi. hiç değiştirmiyordu o, next tuşuna hiç basmıyordu, eli sikinde bir adam da görse, ya da bir eşcinsel, hiç next tuşuna basıp es geçmiyordu, ama gayler bile beş saniyeden fazla kalmıyordu ekranda. bir hatun geldi sonra. en azından resimde hatun vardı. ve kamerası kapalıydı. fransadan. “sonunda bir türke rastladım” dedi, “noel baba kılığında tiplerden yıldım”.

“onu ayarlayabiliyorsun” dedi can.
“nasıl neyi” dedi hatun.
“seçenekler hanesinden” dedi,    “aramada belli ülkeleri tercih edebiliyorsun.”
“nasıl yapcam” dedi hatun, ya da hatun resimli adam. her neyse. anlattı ona nasıl yapacağını. “sağol ya” dedi, “iyiymiş.”

sonra resim çizmeye başladı ekrana can. buna başlamıştı son zamanlarda, konuşmak yerine ekrana mouse ile resim çizmeye. gerçi herkes beş saniyede onu pas geçtiği için resimde yapamıyordu. bir yüz çizdi, karikatürize bir figür. karşı taraf çizdiği figüre bir sigara yaptı ve “sigarasız olmaz” diye yazdı. güldü buna. gülümsedi. konuşmaya başladılar sonra. bir on dakika kadar konuştular. fransa. türkiye. okul. iş. orda durumlar. burda durumlar. falan filan. havadan sudan sebeplerle birbirini tanıma çabaları. ardından, kız, “ya orası soğuk mu” dedi. “pek değil” dedi can ama montla oturuyordu odada, çünkü sobayı yakmayı akıl edebilecek, hatta üstünü değiştirmeyi hatırlayabilecek bir gün geçirmemişti. “çıkarsana montunu” dedi. çıkardı can. “kazağını da çıkarsana” dedi hatun. çıkardı. “resimdeki sen misin” diye sordu bu arada can. “evet ya istanbuldayken arkadaşlarımla. ortadaki benim” dedi. üç hatun resmi vardı çünkü profilde. doğru ya da yalan. inandı. bir sıcaklık hissetmişti, on dakikalık konuşmadan. yakınlık. atleti ile duruyordu. karşı tarafın ne yaptığını, ya da gerçekten resimdeki kişi ile konuşup konuşmadığını bilmeden, kelimelerden bir duygu dünyası inşa ederek kendi zihninde.. sonra fotoğraf değişti. bir barda, biraz daha yakından çekilmiş, bir fotoğraf. biraz daha inancı sağlamlaştı böylece. “bir şey diyeceğim” dedi hatun. adı arzu olsun. paso hatun demekten sıkıldım. aslında her şeyden sıkıldım. tüm bu ebegümecinden. hayali olaylar inşa edip, gerçekte olan bitenin sıkıntısını bertaraf etmekten de sıkıldım. yazmaktan yani. bu saf karakteri betimlemekten. o saf karakteri aslında öldürmek isteyip, bir türlü intihar etmesine neden olacak bir sebep bulamadığım için, lafı eveleyip gevelemekten de sıkıldım. evdeyim. tek başımayım. sıkılıyorum. her şeyden. içten içe. fena halde. adım girdap olsun. ya da zack. ya da esçûmento. ya da kukuleta. bi önemi yok. heteroseksüel ya da homoseksüel. izmir ya da istanbul ya da mardin. işçi ya da patron. yakışıklı ya da değil. milyarlarcası içinden bitanesi, evdeydim, ve tek başınayım. ve sıkılıyorum.. buraya kadar tamam mı? anlamadığınız bir yer olursa sorun demiştim. “atletini de çıkar diyicem ama banlanırsın” dedim cana. gülüyordum bu arada. ama o beni görmüyordu. hatundum ben onun gözünde. arzuydu adım. fransada yaşıyordum. üniversite okuyordum burada. üç beş fotoğrafta koymuştum. ve konuştum onunla. belki yedi saat sürdü muhabbetimiz. anlattı da anlattı. hemen hemen her şeyi, tüm çıplaklığıyla. benim ona atletini de çıkar deyişimden sonra, ve üstü çıplak vaziyette titrer bir halde yazmaya başladıktan sonra, ve anlattıkça, anlattıkça, anlattıkça, yarı ağlamaklı bir halde, ve daha ilk saat aslında arzu değil de, denyo olduğumu ona söyledikten sonra bile, samimiyetini kaybetmeden, sürdürdü muhabbetti. ve gey değildim. ve hatun da aramıyordum onun gibi. hiçbir şey aramıyordum. evdeydim. tek başımaydım. canım sıkılıyordu. ve o yalnız insanların odalarına konuk olup, birkaç kare yakalamak, farklı zihinsel fotoğraflar çekmeme neden oluyordu. sosyolog değildim. psikolog değildim. yazar olarak görülmüyordum. ama yine de, hemen hemen hiçbir şey olarak, hemen hemen her şeyi çözdüğüme olan inancımın bana verdiği yasama yürütme ve yargı hakkı sayesinde, insanların hayatlarına müdahale ediyordum. bir kağıt parçası, siyah beyaz bir kağıt parçasının, hiçbir şeyi değiştirmeye gücü olmasa da, bazı renk körlerinin, kendi hastalıklarına teşhis koymalarına, yardımcı olurdu belki. kalabalık içindeki yalnızlık değildi bu, inanmıyordum öyle safsatalara. yalnızlık zaten çok kalabalık bir şeydi. ve yalnızlığımızı bu kadar kalabalıklaştırmasına rağmen, bunu kanıksamamıza fırsat tanımayan bir çağa doğmuştuk.. herkes her yerdeydi. herkes herkesleydi. bilinilebilme kaygımız, tanrının kendini bildirme arzusuna baskın çıkmıştı. herkes ayaklı kur’an konumunda yaşıyordu. ve can’a tam olarak ne yapması gerektiğini anlattım. tane tane. incelikli bir şekilde, ikna ettim onu. ipi alıp tavana astı. kamerayı doğru açıya getirdi. bu arada, konuşmanın bir noktasından sonrasını kayda almaya başlamıştım. önce bir duş alacağım dedi bana. arınmak istediğini söyledi. tamam deyip bekledim ve beklerken birkaç porno yıldızının yüzüne baktım. son zamanlarda angelina valentine’ni anlamaya çalışıyordum, o sesine kattığı gizemli hava ile beraber, yüz ifadesindeki hırçınlık, bana aletimle ilgili değil daha çok üzerinde çalıştığım başka bir meseleyle ilgili çağrışımlar yapıyordu. ve ali geldi. kurulanmıştı. giyinmişti. ipi kontrol etti. yayını canlı olarak halka açmıştım. henüz ne server tarafından banlanmış ne de ilgili mecraları uyandırmıştık. çıktı sandalyeye. boynunu uzattı. onun için her şey kararmıştı. bunun farkındaydım. pisipisine ölücekti. söylediğim on yedi santimetre uzunluğundaki cümlem, onu ikna etmişti. ölücekti ve ölümü hiçbir işe yaramayacaktı. hayatta kalması da onun adına hiçbir işe yaramayacaktı. çünkü iş kavramı, kâr kavramı ile eşlenik bir düzeyde kodlanmıştı. “para kazandırıyor mu?”. hobi olarak arada ölü taklidi yapıyorum. hobi olarak yaptığım şeyin adı fanzin. öyle zannediliyor. oysa, toplumca öyle zannettiğimiz şeylerin öncü sanrılarını oluşturan zanlıları sanık olarak tahta çıkarmaktan başka bir şey yapmıyoruz, yaşam hakkımız konusunda bile vekalet vererek üstelik. intihar etmek yasak. savaşta ölmek şeref. polisler gelmedi. izledim. durmasını söyledim sonra. sandalyeye vuracakken, bağırdım mikrofondan. durdu. ekrana baktı. biraz duralım dedim. biraz durduk. sessizlik. canlı yayınım, kısa sürede, çok yüksek bir izleyici sayısına ulaşmıştı. bekliyordum. can ne söylesem yapacak durumdaydı. yalnızdı. herkes yalnızdı. yalnız olduğunu söylüyordu herkes. koca koca puntolarla yalnızım diye bağırıyordu herkes. şarkılar yalnızlık üzerineydi. filmlerin ana konularından biri yalnızlıktı. tanrı bile, pastadan büyük bir pay kapmak istercesine, yalnızlığı kendisine mahsus bir alan olarak tahsis etmeye çalışmıştı. yalnızlık mahsustu. masusçuktandı. çok kabalıktık, fazla çok kalabalık. can’ın ölmesi nüfusu dengelemezdi. o kadar yalnızdık ki, cep telefonumuzu işyerinde unutursak, servisten yarı yolda iner, işyerine geri dönerdik. can dönmezdi. duruyordu öyle. hayatının sonuna kadar orada öylece, ip boynunda, durabilirdi. çünkü onunla konuşan tek kişi, erkek bile olsa, ona dur demişti. sevgiye olan açlığımız, nefretimizi de bilemişti. kapitalist algı düzeyi, duygu dünyamızı da kâr/zarar dengesinde şekillendirmemize neden olmuştu, ve yıldızlara bakan filozoflardan, bizi kaç kişinin gördüğüne bakan yıldızlar olmaya doğru, evrildik.. bu arada, can öldü.. next’e basabilirsiniz.  

24aralık12


29 Kasım 2012

toplumiğne

toplumiğne

yazmak bir gereklilik midir, yazdığın şeyleri öyle ya da böyle, herhangi bir yerde, yayınlamanın, ya da başkalarına sunmanın, paylaşmanın, ardında yatan temel güdü nedir?  bir şeyleri yayınlayacak olduğumuz için mi yazarız ya da yazdığımız için mi yayınlarız, ve buna benzer birkaç soru üzerinde düşünürken, zihinsel sürecim, beni, bunları yazma sürecine itti.

yazmak, bana kalırsa, bir tür, kendini var etme biçimidir.  konuştuklarımızı kayıt altında tutamayız, sadece konuştuğumuz kişilerin belleklerin de, o da belli kısımları ile yer tutarlar. oysa kayıt altına alınan her türlü eylem, düşünme, hareket, bir şekilde aktarılma vasfını da taşır. ister bunun bilincinde olalım, istersek bilincinde olmadan gerçekleştirelim, kayıt altına aldığımız her şeyimiz, aslında bilinçaltında gizli bir  ‘başkalarına sunma’ amacını taşır; bu, bir fotoğraf karesinden, çaldığımız gitarın sesini kayda almaya kadar geniş bir yelpazede değerlendirilebilir.

o halde sorulması gereken soruyu, bir miktar değiştirerek, sorguladığımız amacın ortaya çıkış sürecini irdeleyerek işe başlayabiliriz: insan bir takım şeyleri, özelliklerini, vasıflarını ya da uğraşlarını kayıt altında tutmaya ne zaman başlamıştır? bir anını videoya çekme eğilimi, kameranın icadı ile başlamış olabilir, ama ondan da geriye gidersek, bir ressama aynı gereksinimlerle poz vermiş de olabiliriz. ama daha da gerilerinde, kafamızdaki resmi, sözel bir betimle ile anlatma ihtiyacı, ondan da önce, belki çok önceleri, mağara duvarlarına yapılan oymalarda, aynı amacın farklı yansımaları olabilir.
 
o yüzden bence, insan neden yazar sorusundan daha önemli ve öncelikli olan soru, insan neden yazdığı bir takım şeyleri saklar ve başkalarına sunar sorusudur. cevap kişiden kişiye öznel farklılar seyredecek olsa bile, bir şeyleri yayınlama eğilimi, her koşulda, bir şeyler anlatma ihtiyacını da kapsayacaktır. ve biz, bu ihtiyacı, yan odada uyuyan kardeşimiz veya babamızla değil, tüm dünyaya açık bir hale getirerek giderileceğimizi hissettiğimiz noktada, zihnimizde olan biteni, herhangi bir şekilde ortaya dökmeye çabalarız. ve bu da, bir kağıt kalem alıp karalamaktan, bir twit atmaya kadar genişleyen bir kulvarda, sorgulama yapmamızı gerektirir. ancak, üzerinde durduğumuz konu, bunun tam tersine, yayınlama/sunma/paylaşma amacı gütmeden yapılan işlevlerin, izleyici odaklı yapılan işlevlerle ayrıştığı nokta üzerinde devam edicek.


hiç kimsenin ilgi göstermediği bir şey için, çaba sarf etmek gerekir mi? hiç kimse ilgi göstermiyor olsa bile, insan, kendi için, kendi yaptığı şeylere devam edebilir mi? izleyici potansiyeli, yapılan işin sürekliliğine, ne derece katkı sağlar. bu durum kişiden kişiye değişen göreceli bir kavram mıdır ve herkes içinde bulunduğu koşullarda ek olarak uğraştığı, iştigal ettiği, başlangıçta hobi sıfatındaki uğraşı, bu izleyici ve kayıp-kazanç göstergesi sonrasında mı profesyonel bir uğraşa dönüştürmeyi tercih eder.

sonuçta, kimse ilgi göstermiyorsa, yaşanılan an içinde, o insan öldükten sonra birilerine ulaşması o çalışmanın, ne gibi bir iç anlam ya da amaç taşıyabilirdi? dünyayı değiştirme fikrinden ve bu çabadan oldum olası uzak durmuşumdur. bazı insanların yaşamlarına, fikirlerine veya bilinçlerine, bilinç düzeylerine odaklı çeşitli uğraşlardan da haz etmemişimdir. elbette bir şey, bir şarkı, film, ya da bir kitap, başka bir insanın yaşamını tamamı ile değiştirip dönüştürebilir. ama, yapılan işin, böyle bir öncelikli ya da ikincil amaç taşıması, bana oldukça manasız gelmiştir. sanat, -eğer varsa öyle bir şey- can sıkıntısından doğar benim açımdan. insanın kendi günlük ve biteviye süregiden mücadelesinin yanında, hayatına değişik bir aroma katma güdüsüdür. burada dikkat edilmesi gereken nokta, genel olarak hayata, bütüncül olarak dünyaya/insanlığa değil, kendi bireysel öz yaşantısına yaptığı bir müdahale olarak tanımlamış olmamdır sanat olgusunu. bu anlamda, söz konusu uğraşı, bir kitap yazma eyleminden, günün her hangi bir saatinde, çay demlemeye, hatta bulaşık yıkamaya kadar gidebilir. elbette, çay yapmak, sanat dalları arasında herhangi bir yere konulmayabilir, ama baktığımız zaman evinde kendi kendine resim yapan bir insanın yaptığı tablo da, sanat camiası tarafından, onların kendi genel-geçer kriterlerince, kuramlarınca, onanacak kriterlere sahip olmayabilir. burada bence önemli olan olgu, neyin sanat olduğu sorgulamasından ziyade, sanat yapmanın ne gibi bir işlevinin olup olmadığıdır. ve ben bu işlevi, az önce de belirttiğim gibi, toplumsal anlamda bir yapı içinde değerlendirmektense, öznel ve içsel bir nitelik taşıyıp taşımadığı noktasında değerlendirmeyi anlamlı buluyorum. o yüzden, bence, yapılan iş, örneğin yazdığınız yazı, izleyici potansiyelini hesaba katılarak kayıt altına alınıyorsa, o işi “sergilenimci sanat” olarak tanımlamayı uygun buluyorum. ve sergilenimci sanatın belli bir aşama sonrasında, yapılan iş, getirisi kapsamında profesyonel sergilenimci sanat olarak bir üst evreye taşınıyor. buradaki getiri maddi veya manevi olarak iki anlamda ele alınabilir. işin, parasal bir değerinin olabileceği gibi, o insana basit bir arkadaş çevresinde motivasyon açısından bir geri dönüşü de olabilir. ve her ikisi de profesyonel sergilenimci sanatın, beğenici düzeyi odaklı bir kıstası merkeze alarak, içten çıkma ve can sıkıntısı merkezli oluşma evresini ortadan kaldırabilecek bir riski beraberinde getirecektir. bu da kişinin, sanat satan anlamında bir “sanatçı” hüviyetine kavuşmasına yol açarak, yaptığı işi, kendi oluş doğasından soyutlamasını sağlar. bu süreç, her insanda bu şekilde evrilmeyebilir ama günümüz verileri, çoğu “amatör” olarak nitelenen çalışmanın birkaç soluk sonrasında neden armatüre dönüştüğünün cevabı olarak tek bir şeyi söyleyecektir: sanat işe dönüşünce sanat olmaktan çıkar. ve burada armatüre dönüşmesi metaforu üzerinde düşününce, söz konusu durumun nedenleri, daha net anlaşılacaktır.

o yüzden, insanlar çok çeşitli biçimlerle gruplandırıldıkları gibi, kanımca şu biçimde de tasnif edilebilir, tüm bu argümanlardan sonra; insanlar ikiye ayrılır: toplumsal insanlar, toplumun dışında yaşayan insanlar. ne var ki zihinsel terminolojimiz ikinci gruba “toplumdışı” yaftasını layık görecektir hemen. ikinci grubun toplumdışılığını da, algımız, toplumun dışına itilmiş olarak tanımlayacaktır. oysa ikinci grup, toplumun dışına itilmiş değildir, aksine etraflarındaki insanlar tarafından bir tür “topluma dahil edilme” çabası ile dürtüklenirler, ilk çocukluk evrelerinden ölümlerine dek. onların toplumdışılığı, bilinçli olarak toplumu kendi iç evrenlerine, ya da dünyalarına dahil etmeyiş olmalarından kaynaklanır. dışlanmış değillerdir, dışlamışlardır. ve benim sanat olarak betimlediğim işler, bana göre, bu tip insanlardan çıkar. ve bu tip insanlar, yaptıkları işler milyon dolarla ölçülebilir duruma da gelse, ya da multi-platinumlara da ulaşsa, sadece can sıkıntısının bir sonucu olarak açığa çıkan üretimleri, ölümlerine dek özü itibari ile pek fazla bir değişme geçirmezler. yapı olarak, içerik olarak ya da tür anlamında dönüşümler olsa bile, oluş halindeki o öznel olma (özgünlük anlamında değil) özelliklerini kaybetmezler. ve bu yüzden ben, “kendi kendine yap” (do it yourself) eyleminin, başka bir doğurganlık taşıdığını da söyleyebilirim: kendi ‘kendini’ yap.

“kendini yap” deyimi, git kendini becer gibi bir argoya kapı açabilir. ve bu, pek tabii, götünü parmaklamak yerine mastürbasyon yapmak olarak da algılanabilir, kişi için. buradaki ifadenin seksist ya da homofofik vurgusundan çok, kişiye söylenen eylemin, söyleyen kişinin bakış açısından taşıdığı değer ve söylenen kişi bakımından kişisel bazda aldığı zevk biçimi önemlidir. “git kendini becer” deyimini, söyleyen kişi, “beni tatmin aracı olarak kullanma” anlamında diyor olabilir, ancak “kendi kendimi yapıyorum” diyen insan, işe dahil olan bir etken olarak izleyici potansiyeli yokken veya hiç olmasa bile, kendi kendine tatmin oluyordur. o, dünyayı değiştirmek isteyen bir devrimciden çok, kendi öz doğasını korumak isteyen bir tutucu rolündedir. ve kendi doğasını, kendi öz benliğini, varlığını, değerlerini korumak için aslında savunmaya bile geçmiş değildir. çünkü savunma, saldırı anında ortaya çıkan bir eylemdir. o, toplumun varlığını, yapısını, doğasını, ‘diğer’ insanları bir saldırı ya da düşman olarak görmez. o, vardır. öylece. olduğu gibi. neyse o olarak. ve ‘diğer’, ‘dış’ adlı kelimeler lügatında yoktur. kendiyle barışıktır. can sıkıntısının kaynağı ise, onun varlığının, durağan neşesinin, kendi başına olabilirliliğinin, bir tür tehdit unsuru olarak algılanıp dönüştürülme çabası güdüldüğü anda açığa çıkan sıkıntılardır. savunma bu noktada, bir karşı saldırı olarak açığa çıkar. ve can sıkıntısından doğan uğraşlar, “varım” temelli bir savaşa dönüşür. ve bu savaş, çoğu zaman, anlaşılamayan, anlamlandırılamayan, gittikçe büyüyüp çoğalan kitlelerce, içinden çıkılmaz bir hale dönüştürülür.  ve sonunda, kişi, ya pes ederek, dışarda herkes gibi, içerde kendi gibi olan  bir rol yapma oyununa başlar, ve can sıkıntısından doğan uğraşları “odada bir kağıt parçası” konseptli yığınlar halini alır, ya da  dönüştürmeye değil dönüşmemeye odaklı mücadelesi, onun bir idol olarak tanımlanmasına yol açar. her iki koşulda da, hiçbir şey kazanmamıştır. hiçbir şey kaybetmemiştir de. çünkü sonucu belirleyen etken, onun pes edip etmemesi değil, kendi gibi kalabilmesine izin veren kitlenin ve getirinin oluşup oluşmamasıdır. ve bu da, buraya kadar anlatılan çıkmazın sonucunda, pes eden kişi ile etmeyen kişi arasındaki ortak noktanın, birinin belki öldükten sonra yaldızlanmasını sağlayan, diğerininse anlamlandıramadığı, anlaşamadığı ve içinde boğulduğu olgunun aynı olduğudur.

Toplum bir hapishanedir, kaçmaya çalışanı, ya kendine dönüştürür, ya deli olarak niteleyip yalnızlaştırır ya da ulaşılmaz efsanevi bir hayali kahraman/star olarak lanse eder. Ve hayali olduğunun nitelenmesi, aynı zamanda, bir tür delilik metaforunun da simgesel olarak dışavurumudur.

29 kasım 2012