5 Şubat 2016

s.e no:25 giriş yazısı


evet efendim. Bu fanzine ilk giriş yazısını yazdığımız günden bu yana, 10 ay geçmiş. o günden bugüne fanzin çıkmamış ama iç alemimizde çırpınma ve debelenmeden kurtulmuşuz nihayet. şu an tarih 5 şubat 2016 ve fanzin hazır. bitti ula sonunda. hem iç keşmekeşim hem de fanzinimiz.

evet efendim, bu fanzin, zokak zedebiyati tayfasının kolektif olarak çıkardığı bir unsur ama her birimiz, hem tekil kulvarlarda hem de toplu hendeklerde savaşa devam ediyoruz. 3. dünya savaşı çıkalı nerdeyse 60 yıl oldu. bu savaş kelimesel ve sanatsal bir savaş. bu savaş; popüler kültürle, illuminati ile (ister gerçekliğine inanın, ister inanmayın, bizde de KILLuminati var.) ve dünyanın üst kademe beyefendileri ile; bizim gibi altkültürel, underground işlere ve yapılanlamalara sadık olanlar arasında geçiyor. bir nevi onlar da biz de beyin yıkama peşindeyiz. bu savaş, 2 yıl önce hız kazanıp, 2016 ile birlikte iyice kızıştı. uluslarası altkültürel ve underground camiayı yakından takip etmeyenler, girdo’nun hayal dünyasında yaşadığına inanmaya devam eder, sovyet rusya öncesi üretilen kuramları veya bir şeylerin post-post’unu tartışmaya devam edebilir. bizler, ne yapmamız gerektiğini tartışmıyor, sırada, bir sonraki adımda, ne yapacağımız üzerine kafa yorarak yol alıyoruz. ister inanın ister inanmayın ama alaadin’in perili lambasını da bulduk ve ilham pelerinlerimizi kuşandık.

evet efendim, zokak zebelliyatı oluşumu ve dolayısı ile csns yayımları, hakkımız yayıncılık, akıncılar yayıncılık ve paslı deneke okçuları olarak, bunların da bir üst kurulu olan !zm!ryer6 distro ve çatı yapılanmamız unpz ile; düzensizlik örgütleyici bir faktör ve fanzin fabrikası olarak, yola daha çevik kuvvet şeklinde çıktık; bu ‘ara suni teneffüs’ süremiz olan 2 yıldan sonra. bazen her underground inşaatçı ve yapı yıkıcı gibi bizler de ara verip, dinleniyor, sorup sorguluyor, zihin ölçümüzü ve çeperimizi ve dördüncü gözümü genişletiyor, sonra yola veya daha doğrusu yoldan çıkmaya ve çıkarmaya devam ediyoruz.

bundan kelli fanzinimiz, 2 sene önce ve bugüne kadar, ‘ara kavşak’ dinlemenleri hariç yaptığımız gibi, doğuz haftada bir çıkacaktır. bu süre, kadınların 9 ay 15 gününe eş değer bir süreçtir. çünkü her fanzin, bizlerin doğadan ve evrenden, okyanuslardan peydahladığı birer çocuktur ve işlerimizin atıl ebeveyni TAO’dur.

birinci sezon olan birinci günümüzü, sokak edebiyatı fanzini olarak bitirdik. her sezon 24 sayı (bölüm) dır. her sayı bir saattir. 24 sayı 24 saate tekabül eder. zaman izafidir. ilk günümüz olan ilk sezonumuz 2005 ekim’de başlamış, 2014 eylül’de bitmiştir. kıyametimiz kopmuştur. 2 sene 3 ay arafta tatil yapmışızdır. 2. günümüz olan 2. sezonumuz, 2015 yılı aralık ayında başlamış bulunmaktadır. iş bu fanzin, 25. sayımız, csns yayımlarının 150 kusuruncu fanzini, ve 2. sezonumuz olan 2. günümüzün ilk sayısı ve saatidir.
kazağımız mübarek ola, gazabımızdan sakınıla..
unpz souljah’ları adına
girdolap zackeva 4 undertowenk..
4=for


not: souljah > soulda > soldia > soldier (nigga argosu, bronx kökenli)

12 Ocak 2016

geriye dönüşler 3: zack4evalution - bölüm1



“oha amına koyayım, girdap da geldi tam olduk. otuz yedi senedir seni bekliyorum bu amına kodumunun galaksisinde” dedi tuncay. ben ne olduğunu anlamadım. şok içindeydim. birkaç dakika önce, renkli renkli ışıklar içerisindeki bir dehlizden, sanki ışık hızıyla geçmiştim. sonra gökten bir ormanın içine düştüm. sert bir düşüş değildi. sanki esnek bir yatağın üstüne düşmüşüm gibi hissettim. ama toprağın üzerinde ve bir ormanın içindeydim. öylece yerde kaldım. yetmiş dört yaşındaydım lan ben. şimdi otuzlarımdaki halime dönmüştü bedenim. nerdeydim, nasıl oldu bu, biraz önce evimde otururken şimdi neden buradaydım, bilmiyordum. on dakika kadar sonra arkamdan biri seslendi:
“nihayet teşrif edebildiniz beyefendi.”

kafamı çevirip baktığımda seslenenin seçil olduğunu gördüm. bir şok daha geçirdim. ben neredeydim. burası neresiydi. evimde oturuyordum lan ben. keyifli bir gün geçiriyordum. şimdi nereye geldim. yoksa yine mi psikoza girmiştim? ama bu bir psikoz ise, bu kez kesin kez yarağı yemiş olmalıydım çünkü daha önce ki psikozlarım bu kadar ağır değildi. ağır ne kelime, bu bir psikoz ise, hidrojen bombası gücünde bir psikozdu. durdum öylece. cevap bile veremedim.

“sana diyorum girdo, hoş geldin” dedi seçil.
“nerdeyim ben seçil, noldu?” dedim.
“zemt galaksisine geldin abi”
“o ne ya?”
“anlatırım, uzun hikaye, gel bizimkilerin yanına gidelim.”
“bizimkiler mi?”
“tayfa işte, tuncay, refik, özlem”
“ohaaaa”
“sadece onlar değil, yeni dostlarla tanıştık burda, esçûmento var, donete var, sanchez var, virtual cosmos be rodrigo var. hz muhammed bile var lan. la oğlum adem de var havva da var. senin arky (keny) burda, tek takılıyor. tayfası var da, anladın sen beni. tupac var, penny rimbaud var. jori sjöroos var. robert smith var. var oğlu var. ama sana kötü bir haberim de var, tayyip erdoğan da burada. burada bile kurtulamadık pezevenkten. gelir gelmez kısa süre içerisinde karşı bölgenin lideri oldu adam.”

“sus bi seçil. tamam anladım. tüm manyaklar burda. ama benim kafam karıştı. idrak edemiyorum, bana noldu? zemt galaksisi ne?”
“öldün”
“ne?”
“öldün lan işte, kalp krizi geçirdin. günde dört paket sigara içip kanserden ölmedin ya, süpersin. ölümünü karşı bölge canlı yayın sonrası, gün boyu bant kaydından verip durmuş haberlerde üzerinde yorumcular havlamış falan. tabii biz bilmiyoruz bunları. biz de elektrik bile yok, televizyon neden olsun”
“nası ya? canlı yayında ben mi vardım? karşı bölge ne demek?”
“uzun hikaye adamım. konuşuruz. nasılsa artık sonsuza dek burdasın”
“kafamın içinde filler sikişmeye başladı seçil. gangbang, orgy yapıyorlar amına koyayım. daha fazla konuşmayalım olur mu? sigara var mı?”

çantasından bir poşet çıkardı seçil. içinde tütün olduğunu gördüm. bana sigara sararken konuşmaya devam etti.
“cigara bile var adamım. sen ne diyorsun. şarap var, müzik var, kediler var, köpekler var. her şeyimizi kendimiz yetiştiriyoruz. şarabı kendimiz yapıyoruz artık. paramız yok ama olsun”

göz kırptı bana bunu söylerken. seviyordum seçil’i. evet özlem’e aşıktım ama seçil de benim öz kardeşim gibiydi. aralarında bir ayrım gözetmiyordum”
“ne zaman paramız oldu ki bizim seçil?” dedim sigarayı yakarken ben. ilk nefesle birlikte kendime gelmeye başladım.
“ama sana bir de iyi haberim var. paramız yok çünkü burda para diye bir şey yok”
“nasıl ya?”
“anlatırım sonra. geldik”

bir sürü çadırın olduğu bir bölgeye geldik. girişte “unpz bolo” yazıyordu.

“oha amına koyayım. bolo bolo mu var burda dedim seçile. ve bizimkinin adı unpz mi? keşke yirmi iki yaşında gecenin bir yarısı girdiğim krizde, kestiğim bilekliğim değil de bileğim olsaydı.”
“iyi ki de o gece bileğini ıskalamışsın. biz dünyaya lazımdık adamım, zamanı gelince öldük, çünkü buraya lazım olduğumuz tarih gelmişti. başımız belada bu aralar, anlatırız sonra”

bir sürü çadırın ve bir sürü insanın arasından geçip bir çadıra girdik seçil ile. yürürken birileri “hoş geldin girdo” diyordu. cevap bile veremiyor aval aval yüzlerine bakıyordum. üzerime giyecek şeyler verdi seçil. çünkü, buraya düştüğümde çırılçıplaktım. ve yol boyunca da çırılçıplak bir şekilde yürüyüp insanların arasından çırılçıplak bir şekilde geçmiştim. ama kafam o kadar karışmıştı ki, çıplaklığımı unutmuştum. çadıra girdik seçil’le. içeri de özlem ve tuncay vardı. özlem’le göz göze geldim içeri girer girmez. ben içeri girince, önündeki işten kafasını kaldırıp, bana baktı. özlem’in iri göz bebeklerinden gözümü ayırmadan, “refik nerde” dedim seçil’e. “gelcek birazdan adamım” dedi seçil “önemli işleri var.”

çadır, beşimizin sığabileceği kadar büyüktü. özlem bana bakıyordu, ben de ona. doğrudan gözbebeklerimiz kenetli. hareketsiz bir şekilde durup bakıyorduk birbirimize. gözlerimiz dolmuştu. ağlıyorduk. ama ayağa bile kalkmadı özlem. yeteri kadar tanıyor olmalısınız hatunu ha? ondan beklenir bu. yerde bağdaş kurmuştu. önünde takı malzemeleri vardı. çadıra girdiğim anda öylece tek kelime etmeden durup bana baktı. ben de ona.

“çok özledim lan seni” dedi, “bi intihar edemedin gitti, otuz senedir seni bekliyorum burda ben. yalnızlıktan öldüm öldüm dirildim. ama merak etme. sana hep sadık kaldım bebeğim.”
“dediğinden pek bir şey anlamadım ama ben de sana sadık kaldım kızım, sana hala köpekler gibi aşığım”
“olcan tabii lan, benim gibi fıstığı nerden bulcan bi daha?”


tuncay bir köşede oturuyor, önünde ki sehpaya toz amfetaminden resim yapıyordu. ve ben içeri girdiğim sırada, kafasını kaldırıp “hoş geldin” bile dememişti. resmine devam ediyordu. özlemle olan konuşmamın arasına daldı ve kafasını bile kaldırmadan “sikerim aşkınızı. yat uyu girdo. yorgunsundur. uzun yoldan geldin. sen uyanıncaya kadar anca biter resmim” dedi.

tam bu sırada refik girdi çadıra.
“ooo kimleri görüyorum, naber moruk?”
“iyi moruk, nolsun. ölmüşüm ben. yeni öğrendim. beyin kıvrımlarımın içine bir gergedan burnunu sokmaya çalışıyor ama geçer herhalde.”
“geçer geçer, gergedan çok burda, uzak doğudaki ormanlarda sürüyle. of ya. tamam tamam, sustum. az bilgi, çok geyik yapalım birkaç gece”
“iyi olur abi. yat diyon da uykum yok”
“nası ya, yorulmadın mı?”
“hayır”
“uyku?”
“yok uykum”
“burda uyku diye bir şey yok zaten, yirmi saat uyanığız. buna mecbur olduğumuz için değil. biyolojik olarak, uyku diye bir şey yok abi. uyumuyoruz. çünkü yok.”
“tamam ya anladım. uzatmana gerek yok”

işte tam bu sırada, gene tuncay
“ben uzatçam” dedi, “resim bitti. kim başlıyor bozmaya tablomu”
“ilk ben” dedim hemen.
“tamam” dedi, “seçil gelsin, başlayalım..”

az sonra, deli gibi özlemini çektiğim toz amfetamini burnumdan içeri alıcaktım. her şey çok güzeldi sanki ama, bu ya bir rüyaydı ya da ben artık geriye dönüşü olmayan bir psikozun içine girmiştim. bilmiyordum.  

birinci bölümün sonu.

useless and empty words #7, yolda. yazılmaya başlandı.

naber la keraneci. yazdım ben. aaa ben yazdım. aaaa girdo yazdı. bir buçuk senedir ilk kez.

akıl hastanesinden çıktığım günden sonra, (bir buçuk sene sonra) yazmaya başladım.

YENİ HABERLER ŞUNLAR NIGGA
7. kitap geliyor.
türü: roman.
adı: GERİYE DÖNÜŞLER #2: zackevolution.

ne zaman biter bilemem ama bugun yarın ilk 4-5 sayfasını paslıcam burdan.

ilk 6 kitap yıl sonuna kadar, solucan fanzin aracılığıyla ve elbette underground olarak basılıyor. ilki basıldı zaten de sikleyen olmadı. ben de kendim dışında kimseyi siklemem zaten. anlaşıyoruz yani.

9 Ocak 2016

dükkan için acil ihtiyaç listesi

dükkan için acil ihtiyaç listesi: 

(elinizde varsa ve bağış yaparsanız çok güzel olur. dükkanı para kazanmak için açmıyorum sonuçta, işletçek olan iki aylak arkadaşımız azbuçuk bişi kazansın yeter, kirasını ben karşılıcam zaten, deli gibi fabrikada çalışıyorum, boşuna değil)

* eğer kendiniz el işi göz nuru ile ürettiğiniz (homemade) ürünler varsa, dükkana bırakırsınız, satış fiyatı belirlersiniz, para kazanırsınız...

- laptop
- yazıcı
- speaker
- adsl modem
- mikrofon (radyo yayınlarımız için)
- kamera (video yayınlarımız için)
- masa sandalye vs
- kitaplık, raf, vitrinimsi bir şeyler vs..
- 2. el giyim
- el yapımı takı vs
- fanzin-kitap-dergi (her türlü kitap-dergi kabul etmiyoruz, formatımız var, ama fanzinin hertürlüsü olur)
- demo album-kaset (kesinlikle bandrolsüz işler olmalı, müzik türü fark etmez)
- underground, altkültürlerle ilgili görsel materyaller (belgesel, film, afiş, resim)
- bir de insana ihtiyaç var, bi yığın iş var, temizlik taşıma işleri vs vs... bunlar için bir de araba lazım tabii...


dükkanın adı pinero bu arada.. o da ne diyorsunuz, sayfa açtık adama o kadar, beni tanıyanların o ne dememesi lazım ama neyse: pinero şudur: https://www.facebook.com/Miguel-Piñero-93062612654

haftaya cumartesi toplantımız var, detaylar şurda: https://www.facebook.com/events/936007899780738/  iç iletişime üye değilseniz göremezsiniz, ben herkesi ekledim gerçi de bazıları kaale almıyor eklememi... söyleyin ekleyeyim dahil değilseniz.

24 Ağustos 2015

the little famous song

the little famous song

eskiden yazdıklarımı okuyordum, marissa nadlerin cennetten gelen sesi ile birlikte.. sabah işten geldim. çok az uyuyabildim. ve gece tekrar işe gideceğim. birazdan birkaç dostla buluşucam. bir yıldır hiçbir şey yazmıyorken, yazamıyorken, şimdi, iki günde iki yazı mı? neden olmasın? eskisi gibi yani.. ha? az uyuyarak, günde sekiz saatini satarak ve geriye kalan zamanlarda müzik dinlerken boş boş takılıp, boş boş yazarak geçen günler. hiç kimse okumazken, herkes çok iyi yazdığını söyler durur. işe yaramaz oysa bu mesela, iki yumurta, bir ekmek yapmaz örneğin bir şiir, bunun için işe gitmen gerekir, gidip kafayı yemen, aynı şeyi saatlerce tekrarlaman, pompa üretiyorum artık, yağ pompası, arabaların, günde ortalama 1250 tane, plastik enjeksiyonu bıraktım. sizin hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu bu arada? bir sene uzun zaman moruk. yazmadan geçen bir sene.. hiç merak etmediniz, birkaç yakın dost dışında yani.. girdo artık yazmıyor musun ya? girdo ne zaman yazıcan oğlum. girdo yaz oğlum artık.. deyip durdu dostlar. ben ise, hap kullandığım dönemlerde, gülümseyemeyerek bile bakındım durdum aval aval, ses çıkmadı.. harflerimi yiyip bitirmişti, psikoz ve akıl hastanesi. 13 gümüş gün kaldım orada. gümüş kurşun gibi yani. kurşunları çıkarmam bir sene sürdü. hayata geri dönmem. müzikten tekrar zevk almaya başlamam. herkesi kahkalara boğan espriler yapabilmem. sigaranın kokusunun cenneten geliyor gibi hissetiğim zamanların geri dönüşü. bir sene. ölü taklidi yaptığım bir sene. sahi sizin hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu. sıkı fanlarımdan bahsediyorum bu arada. aa evet, henüz best-seller olamadım ama ufak underground ünümü küçümseyemezsiniz, özellikle anti-girdap-timi küçümsememeli yani. gerçi onlar hala hayatta mı bilmiyorum, her yazdığım cümleye üç balta beş ok sekiz küfürle karşılık veren eleştirmenler.

kötü zamanlar geride kaldı deyip durdum yıllarca, kişisel bir şeydi bu, yoksa, dünyanın kötüden daha kötüye ve ardından daha da kötüye gideceğini yadsıyamazsınız. devrim umutlarımızı çöpe atıp, birer seri katil olmamıza varım.. ama sizdeki umut, bendeki karanlıktan ağır basıyor. dört duvar arasındayken, bir süre sonra fark ediyorsun gerçeği oysa, duvarlarımı ve çatımı delip geçemeyecek dış güzellikleriniz diyorsun, öldüğünün bilincinde olarak, ve hiçbir şeyin değişmeyeceğini kanıksamış bir halde. o noktada başlıyor yazma serüveni zaten. kelimeleri düşünüp durmuyorsun o noktada. kendileri geliyor peşpeşe. fondip yazılar. hiçbir anlamı olmadığı söylenen, güçlü bir politik duruş içermediği söylenen veya felsefik bir altyapı barındırmadığı dile getirilen.. oysa ben biliyorum ne yapıp ne yapmadığımı, bu yeterli.

ne diyordum?  şehit cenazelerine üzülüyor insanlar, gencecik canlar gidiyormuş, ben üzülmüyorum, gitmeselerdi askere, ben olsam gitmezdim, yani çatışma bölgesinde olsam red ederdim orada ölmeyi, savaşın her türlüsü kirli, farkındayım, ama ölenlerin masumiyeti katillik üniforması altında pek barınamıyor bence. işyerimde doğuda görev yaptıkları için övünen insanlar var, onlara göre benimki askerlikten sayılmıyor mesela, komanda olmayı kutsayanlar topluluğu yani. bu açıdan bakınca pek akıl kârı gelmiyor bana olan bitenlere üzülmek. hayatta kalırsan kahraman, ölürsen şehit olduğun bir düzenekte, muhalefetin başka bir kanala odaklanması gerekiyormuş gibi geliyor, toplumsal barış herkesin kardeşçe kucaklaşıp sonra salak salak işlerde, seri seri gereksizlikler bütünü üreterek, gerekirse binbeşyüz lira asgari ücretle satılığa çıkmasıyla sağlanmıyor çünkü. herkes istediği dili konuşup istediği tanrıya tapınca da toplumsal olarak barışmış sayılmayacağız. barıştan yana olmadım hiçbir zaman. ben savaştan yanayım. ama kendi aramızda yapmaktansa, tepemizdekilerle ve modernizmle olması gerekiyor bunun.  tüm fabrikaları havaya uçurmak gerekiyor. makinelerini yerle bir etmek. tüketmekten ziyade üretimden sıyrılmak. çünkü tüketim değil üretim toplumuyuz biz. arada bir fark yokmuş gibi geliyor kulağa ama var. biz tüketmiyoruz çünkü, hiçbirşeyi tükettiğimiz yok, hiçbir şey tükenmeden, bozulmadan, eskimeden yenisini alıveriyoruz, üreten de biziz sonuçta.. günde 1250 tane pompa üretiyorum mesela. ama içlerinden birinin bile takılı olabileceği bir araba alamıyorum. alanlar da her sene yeni bir modelle upgrade şansı olan adamlar. bugüne kadar ürettiğim hiçbir şeyi satın alabilecek kadar kazanmadım zaten. çoğumuz kazanmıyoruz da. buna rağmen asgari ücret daha fazla olmalı gibi saçma bi derdimiz var. ücret olmaması için mücadele etmek daha anlamlı geliyor bana, hiçbirşeyin ücreti olmaması için mücadele etmek, ne işçinin ne eşyanın. bu daha tutarlı bir slogan olurdu. ama hiçbir partinin parayı ortadan kaldıracağız gibi bir vaadi olduğunu görmedim. paradan para kazanıyorlar çünkü onlar, bu akıllıca olmaz. tanrı olsaydım kirayı haram kılardım. faizden ne farkı var? ama yapamaz, o da kira istiyor çünkü, kiracıyız ya bu dünyada, karşılığında cennet vermiyor, cennet bir ödül sadece, ibadetler bu dünyada verdiği nimetlerin fiyatı sadece, cehennemse borcumuza karşılık gelen bir icra yöntemi. gerçekte din kelimesinin kökeni borç olsa da, az önce verdiğim 'tahrif edilmiş' tanrı ve islam tarifini yutunca, patronu da haklı görüyorsunuz doğal olarak, o da verdiğinin karşılığını istiyor sizden. günde 1250 tane pompa üreticeksin deniyor. eskiden de 1500 tane akıllı sayaç üretiyordum, ondan önce günde 100 tane stok raporu girip on kadar irsaliye kesmem gerekiyordu, ondan daha önce günde 100 ton bagaj ve kargo yüklüyordum. karşılığında yıllık izin gibi bir mükafat da var hem, şanslıysanız cennetin yedinci katı sandıkları tazminatı da verirler, ama parayı ya da daha mantıklısı olan fabrikaları ve makineleri ortadan kaldırma isteği yerine zam talebinde bulunmanız işlerine gelir. kimse masum değil yani.

alsancaktayız. arkadaşım tansaştan alalım biraları diyor, daha ucuza gelir, migrostan ya da diye de ekliyor. kabul etmiyorum. bakkalıma gidiyorum 25 kuruş fazla vereceğimi bildiğim halde. o bakkal bize gezide yardım etti çünkü.. ve o bakkala ihtiyacım var çünkü. her gidişimde iki üç cümle sohbet ediyoruz çünkü. içten bir şekilde gülümsüyor da çünkü. mahalle bakkalımda öyle. onlara ihtiyacımız var. ne zaman kafanız alıcak bilmiyorum ama, devrim küçük parçalardan oluşur, büyük ve tonla şubeleri olan marketlere gitmeyi red etmekten mesela, ben gitmiyorum, seyyar satıcılardan ve pazar malından devam ediyorum. işçilerin daha iyi şartlar ve zam için grev yapacağına, patronu saf dışı bırakmak için örgütlemesine dayanır devrim. daha iyi şartlara sahip bir kapitalizm yok çünkü, kişisel olarak daha iyi şartlarda ama yine aynı kötü kapitalizmde mücadele etmek var.

aynı anlama sahip cümleleri, sizin ohoo deyip duracağınız şekilde de ipe serebilirim, yani üst entelektüel bir ağız kullanarak, tarihsel örnekler ve alıntılarla şekillendirerek, ama kitlem onlar değil. onlar bana, basit ve derinliksiz demeye devam etsin istiyorum. çünkü onlar sadece yazarlar, dergi çıkartırlar hatta, büyük umutlara sahip edebiyat dergileri, büyük umutlara sahip kitaplar, ama normal yaşantılarında pahalı yerlerde yiyip içer, pahalı şeyler giyerler. solcudurlar, ama sağ kanattan gelen ortalara güzel voleler vurarak yaşarlar hayatlarını. gezide var oldukları halde öncesinde de sonrasında da avm’ye de giderler, burger king’e de. bir kez bile gitmedim. kapısından içeri adımımı atmadım herhangi bir avm’nin. politik olarak o kadar da tutarlı değilim gerçi. çok uluslu bir şirketin daha çok kazanması için sattığıma göre kendimi. yine de deniyorum sokaktan kazanmayı, geçimimi. henüz başaramadım. ama deniyorum. sokak tezgahları. fanzinler.. denemeye devam edicem. ama bu şuna benzeyecek. hiç konserine gitmedikleri underground bir grubun dağıldığında veya bol sponsorlu bir festivale çıktığında burun kıvırmalarına.

kalın kafalıyım.. biliyorum. eskiciyim. ama ne kadar geçmişe dönersek o kadar iyi bence. bu yüzden bana aptalca geliyor, komünizmin makineleri işçilere verme fikri, yerine fabrikaları yıkıp tarla yapmak daha mantıklı. sonra tarlaları kendi haline bırakıp avcı toplayıcı oluruz. ne kadar geçmişe dönersek o kadar iyi derken bundan bahsediyordum. o zaman toplumsal barışa ihtiyacımız kalmayacak çünkü.. doğadaki savaş hepimizin karnını doyuracak. günde 1250 pompa üretmektense, 12 elma toplamak daha mantıklı çünkü. ya da 2 geyik avlamak.
sahi siz naptınız bu bir sene de.. çok suskunsun okuyucu. bir yorumu bile çok görüyorsun yıllardır. ama beleş fanzin istemekte üstüne yok. aa tabii şimdi çeliştim tüm söylediklerimle. ama ayda 745bin lira kazanmadığım için, büyük fanzin anayasasına ihanet ediyorum bi lira isteyince. buna rağmen bana giren milyarları hesap etmiyorum ama. "iki üç dört lira, paran yoksa bedava" dediğimde, "olur mu öyle şey" deyip beş lira verene karşılık, yanıma geliyor kendine anarşist diyen adam, "bunlar beleş" demi diyor, he yavrum beleş, ben de leyleklerle yaşayan bir saksağanım zaten, karşılığında işe yarar bir eylem yapsa bare, içmek dışında yani.
her neyse, sıkıldım.. ama hala ringdeyim anlaşılan. "bir yazar boksördür ve senin yumrukların cılız" demişti bir eleştirmenim. ama cılız da olsa bir sürekliliği var değil mi moruk? 20 yıldır nakavt olmadım. yerde kaldım sadece, bazen bir sene yerden kalkmadım. ama ringten inmeye niyetim yok eleştirmenim. senin de ringe girmeye niyetin olmadığı sürece, bu bahsi kapatalım artık. ölmedim

24.8.2015


başlık marissa nadler’in bir şarkısının adıdır. 

23 Ağustos 2015

sonraki durak

sonraki durak

aslında bu yazıyı yazmamam gerekiyor, ya da senin okumaman. ama başka çaremiz yok moruk. ben yazarım, sen okursun. olay bundan ibaret zaten. yıllardır. tepki vermezsin. sonunu bile getiremezsin hatta. ama ben anlatmak zorundayım. çünkü başka bir şansım yok. anlıyor musun? tabii ki hayır.. nerden bilebilirsin ki. es geçelim. es geçip devam edelim, anlamları ve hissiyatı. yo hayır. anlamları es geçebilirim aslında. hep yaptığım gibi yani. ama hissiyati asla. anlamın mantığa ihtiyacı vardır çünkü. ama hissiyat öyle değil. onun kelimelere bile ihtiyacı yoktur. hisler saftır. ve kelimelere dökmeye çalıştığınız anda zorluklarla karşılaşırsınız. usta bir yazar dışında hiç kimse, anı kelimelerle tarif edemez. pekala, olmasam da deneyelim..

karşımdaki adam tanrıdan bahsediyor. ona göre adı allah. bana göre var olan bir şey işte. o yani. var. adam değil. adamın bahsettiği şey. ve bana anlatıyor. kalpten bahsediyor. kalbin temizliğinden. ve şems’ten alıntılar yapıyor. birkaç dize okuyor. dünya geçici gençler diyor bize. ben ve ozana. diyebilir. onu tutan yok. çay ocağındaki garson yapıyor bunu. yapabilir. garson olduğu için onun aşağıda göremezsiniz. hiç kimsenin yaptığı işten ötürü zihninde dönen dolapları bilemezsiniz. adam donanımlı. din konusunda evet öyle. ama biz az sonra bira içicez. en azından ben içicem. yanımdaki arkadaşımı bilemem. o, bu din içerikli sohbet sonrası namaza da başlayabilir. ben başlamam. daha önce başlamıştım çünkü. ve ondan yani önünde eğildiğim güçten ne cennet ne de cehennem bekliyordum. saf ibadet. dua bile etmiyordum hatta. hiçbir şey beklemiyor, sadece ona inanıyordum. onun beni kurtaracağını. kurtardığını ya da. çünkü yıllar içinde verdiğim mücadeleden arınmıştım. islamic bir anlamda zen noktasındaydım. tek bir an, acı içinde kıvrandığım bir gece, ayılmama neden olan dinamatin fitilini yakmıştı. ona, yani tanrıya, ya da allaha, ya da taoya, ya da adı her ne ise, yakarmıştım, ertesi gün cevap verdi. benim için de bir eş yaratmadın mı dedim, gecenin yarısı, yalnızlıktan ve kıskançlıktan kıvranırken, yalnızlığın şikayetname olabilmesi için  biraz da kıskançlık gerekir çünkü, her neyse, ertesi gün bana bir sevgili gönderdi ve tanrının benimle alay ettiğini anlamam altı ay sürdü.  eş yerine bela gönderdiğini fark etmem yani. defalarca aldatılmıştım. tek dua, tek isyana dönüştü. allah ile aldatmaktan daha kötüsü allah tarafından aldatılmaktır. ve sonra, şu bizim çaycı, tanrısının sevgili kulu, tüm içtenliği ile, içtenliğinden şüphe etmiyorum, bize biraz din anlattı. arkadaşımla bana. olabilir. ardından biz, onca telkine rağmen bira içmeye gittik. çünkü her şeye karşı inancımı kaybetmiştim, anlatabiliyor muyum? bizim çaycı bana eskiden günde beş kere intihar etmeyi düşünüyordum derken, ben her gün intihar ediyor, her sabah gözlerimi ölü bir bedende açıyordum, hafta sonları hariç. hafta sonları iyiydi. iş yoktu çünkü. çünkü arkadaşlar vardı. sayıları oldukça az olan birkaç iyi dost. işyerinde hiç konuşmuyorken arkadaşlar arasında çenem düşüyordu. işçileri sevmiyordum. çoğu korkak ve ikiyüzlüydü. patrona karşı bir ayaklanmada sizi safdışı bırakırlardı ve bu bilgisiz ve cahil olmalarından kaynaklanmıyordu. isyan, birkaç kelime marx ya da bakunin okuyarak doğmaz. doğuştan gelir. musa gelmeden önce firavuna ya da muhammed gelmeden önce ebu lehebe baş kaldırmayı gerektirir, isyan. üstelik sonucunda bir cennet kazanacağınızı bile bilmeniz gerekmez. şehit olma umudu ile kurşunlara yatmaktan daha erdemlidir o yüzden, terörist damgası yiyerek ölmek. gerçi vatanı kurtarmak ile başka bir vatan kurmak arasında bir fark yoktur. her ikisi de aptalca.. ve tüm bunları düşünürken ben, adam, yani bizim çaycı, bize şemsden alıntılar yapmaya devam ediyordu. bense diğer bir arkadaşım gelse de bira içmeye gitsek diye düşünmeye devam ediyordum.. her neyse, ardından. yani çok çok sonra.. beş bira kadar sonra.. yola çıktık.. yolda, yani izbanda. izmirin hızlı treninde, dört kız bir erkek gördüm. yanı başımdaydılar. ayakta. ben de ayaktaydım. ve yalnızdım. anlatabilir muyum? onlar ise bir arkadaş grubuydu. dört kızdan biri, tek erkeğin sevgilisi idi.. kıskançlık mı bilmiyorum, ama herifi öldürmeyi düşündüm. yo hayır. kıskançlık değil. ihanetin kokusunu almıştım.. insanları iyi tanırım. tek bir kare yeterli. göz göze gelmek. hepsi bu. ve sonra, yani bir süre sonra, herifin, hatunun bir arkadaşına yavşadığını hissettim. his sadece, ve bunun için kelimelere gerek olmadığını söylemiştim. ardından. yani bir süre sonra, izbandan iniyorduk, hani şu hızlı tren, merdivende herifin arkada kalıp, sevgilisinden arkada demek istiyorum, az yanımda, diğer hatuna, “çimlerde sürekli seni kolladım, çantanı çalıcaklardı, şişe toplayanlar ya da para isteyen tipler” dediğini duydum. hatun, “teşekkür ederim” dedi. herif, “senin durağında inip, seni eve bırakayım istersen” dedi, “zaten benden bir durak sonra iniyorsun.” hatun, “ olmaz kendim giderim” dedi. herif “benim içinde sorun olmaz” dedi. sonrasını bilmiyorum ve bazı aşırı entel ve aşırı derece kalibrasyona ihtiyaç duyan antenlere sahip olanlar her şeyi normal karşılayabilir. ama ben biliyorum. gerçeğin hangi şekillerde ve kaç renk taşıyarak geldiğini gördüm. hem de defalarca. gökkuşağı bile yetersiz kalır bu anlamda. sonra aynı durağa yürüdük. sevgilisi olan hatun, önce gelen başka bir otobüse bindi. biz üçümüz aynı otobüse. sonra ben indim. onlardan önce yani. sonrasını bilmiyorum. ve yürürken, eve doğru, alkol ve bilinçaltım beni tanrım demeye itti. tanrım dedim.. dışımdan dedim bunu. yol boştu. dışımdan konuşa konuşa eve gittim. çaycı cennetlikti. öyle düşünüyordu. saf bir güzelliğe sahip olan hatun, sevgilisinden habersiz başka bir otobüsle evine gidiyordu. ve ben henüz seri katil olmama zaman olduğu için, evime gidiyordum. uyuyacak, uyanacak ve işe gidecektim. iş yerinde, salak muhabbetlere tahammül sınırlarımı zorlayarak yıllarımı tüketicek, ve aldatma lüksüne bile sahip olamayacağım hatunların beni başkaları ile aldatması ile hayatımı tüketecektim.. isyan etmenin anlamı yoktu. hiçbir şeyin anlamı yoktu. daha önce akıl hastanesine girmiştim.. ve her gün, keşke oradan çıkmasaydım, ve anlama, mantığa, kucak açmasaydım diye düşüneceğim.. çünkü halüsinasyonlar, teninizi tırmalasa da, sizden bir şeydir, içeriden, çok içeriden gelir, canınızı acıtmaz. insanların yüzlerini okuyarak ve sonunda haklı çıkarak zaman kaybetmezsiniz.. bu yüzden sevmiyorum dışarısını. ve param olsaydı, evden dışarı adımımı atmaz, birkaç iyi dostu da evimde ağırlardım. yazmasam da olur, yeterki kelimelere dökmek zorunda kalmayacağım hislere gebe kalmayayım.. tanrı mı? çaycı için, onu kurtaracak bir süper kahraman olabilir, benim için, dua limitimi aşan şakacı bir dilsiz sadece.  sadece kendisinin güldüğü şakalar yapan bir dilsiz.


23.8.2015

6 Nisan 2015

s.e no 25 giriş yazısı

fanzin çıkarmayalı çok uzun zaman oldu aslında. nerdeyse sekiz ay. bana bir asır geçmiş gibi geliyor. ve şu an belki de, en kötü giriş yazısını yazıcam. çünkü yazasım yok. zorluyorum, anlıyor musunuz. yapmak zorunda olduğum için değil, kendimi buna mecbur hissettiğim için. başka türlü nasıl yaşanır bilmiyorum çünkü. onbeş yıldır süre gelen mücadele, bir alışkanlığa dönüşmüş olmalı. bugüne kadar ekip olarak seksenden fazla fanzin çıkarmış olmanın verdiği özgüven, “nasıl olsa çıkar bir tane” dedirtiyordu insana. nasıl olsa çıkar bir tane. ama çıkmıyordu. gelen yazıları okumak içimden gelmiyordu mesela, ya da tutup kolaj yapasım, sayfa dizaynı vs vs. eski sayıları isteyen olursa, çoğaltmıyordum da, “bıraktım bu işleri” dediğim bile oldu distromuza gelen toplu bir siparişe cevaben.

bazen olur, zor gelir yataktan çıkmak bile adama. yaşamak için gerekli olan verileri unutmuşsundur, ezberden yapıyorsundur bazı şeyleri ve günde oniki saat uyumaya başlamışsındır. geri kalan zamanda da boş boş zaman öldürüyorsundur, içi boş diziler, sonuna kadar beklemeyip kapattığın filmler, ilk on sayfasına kadar zor gelinmiş kitaplar… zaman geçer bir şekilde. çoğu zaman, uykun olmadığı halde yatar ve gözünü kaparsın güpegündüz, uyumazsın, düşünmezsin, telefon çalsa bakmazsın. ve bu yatışlar çoğaldıkça daha çok vazgeçmiş olursun bazı şeylerden, eski halinden daha çok… her şey durağanlaşmıştır böylece, sekiz ayı aşkın bir süredir durağan bir “sokak edebiyatı oluşumu” vardır evet.

sonra bir gece yarısı, aniden geliveren bir istekle yataktan kalkar, giriş yazısı yazmaya başlarsın. biliyorsundur, bu böyle gitmez, gitmeyecektir, en azından gitmemesi gerekir. bir şeyler yapmalısındır. vakti gelmiştir, hissedilir hareketlilik kapına dayanmıştır.

sekiz ay ara verdiğimiz sokak edebiyatı salatası yeniden başlıyor efendim. o güzide yazılarınızla çizilerinizle, varlığınızla iştigal edeceğiniz bir oluşumunuz var. on beş yıldır vardı, bir on beş yıl daha olmaya devam eder. geçmişte daha uzun süreler de ara verdiğimiz oldu, gıdım gıdım yol aldığımız da. şimdilik, yeni bir molaya kadar, yani en azından iki sene daha, iki ayda bir kapınızı çalmaya devam eder, arada sergi gibi, başka başka etkinlikler de düzenlemeye devam ederiz efenim.

ayrıca !zm!ryer6 distro işporta tezgahımız da açılıyor, kitap olur, fanzin olur, demo olur, ikinci el materyal olur, tezgaha bırakabilirsiniz… tekrar hoş geldik.


kitap çıktı

ilk kitabım "geriye dönüşler" çıktı. Fanzinlikten edinebilirsiniz... 190 sayfa.