4 Şubat 2014

kapalı

yazmaktan çekindiği şeyler vardır insanların
ya da söylemekten korktuğu
gerçekleşmesinden imtina ile kaçındığı
onlara bağlı olmasa da gerçekleşmesi

etkileyemezsin bazen
olaylarının gidişatını
boynuna dolanan sicimleri
kesemezsin mesela
ya da kalbini acıtacak birine
batıracağı iğne konusunda
bir seçenek sunamazsın

yazmaktan da korkarsın işte
ve bi çok kere
bi çok yüzden
yazmaktan vazgeçmişsindir
bi çok şeyi

anlatamayacağın için değil
anlatırsan fazla kaçacağını
gerekeninden

kapanırsın ardından
dilin ipe serilir
zihnine yoğurt mayalanır
ve inanmaz hiç kimse
keder doğurduğuna

erkekler doğurgan değildir çünkü

bir nasrettin fıkrasından
daha anlamlı olamaz
gerçeğin algısı

komik sadece
gerçekten komik
yaşanan her şey
onca zaman
gülemesek de çoğuna
çoğu zamana
komik işte

gelişin
gidişin

sonra ‘gene’ çabaları
bitmeyen bir yola
çıkartmış olsa da
yaşanılan anları

çıkmaz sokak olsa
yine iyiydi lan
dönerdin hiç olmazsa
bulurdun ya da
duvara çarpmalar sonucunda
çarpacak bir duvar aramazdın
kapı çaldı sanıp ayağa kalkmazdın
hatta hiç kalkmazdın ayağa
oturur beklerdin
geçip gidecekleri

bitmeyen bir sokak, kötü olan
her bir adımında giderek tanıdıklaşan
duvar yazıları




zamanla birbirinden kopya edilen
en sonunda, başlangıca döndüğünü hissettiren
ve bittiğini anlamana
olanak tanımayan asla

bitti oysa
çoktan bitti
asla farklı bir frekansta
baştan başlamadı

dinlediğin radyo
hep aynı şeyleri çalıp duran
bir bant kaydından ibaret

canlı yayına bağlanma çabaları
anlık psikozlarının
hezeyanları ile süslendi

ölüyüm
ölüsün
yaşıyor
ölüyüz
ölüsünüz
yaşıyorlar

bu fiilin çekimi
yanlış istiflenmedi
ama şiirin harfleri
doğru istiflenmiş olabilir
ki bu kapsadığı anlamı
ifşa edebildiğini
göstermez

çünkü işte
bazen
yazamazsın
çünkü konuştuğunda
dinlememişlerdi

ve anlamış gibi yapılıp
verilmiş her cevap
o bitmeyen yoldaki
birbirinin aynı duvar yazılarına
çarpılmış birer çizikten ibaret

gitme işte o yüzden
otur evinde
ayağına bekliyor ayağına yat
gelmeyecek duaları
yağmurundan esirge


evden dışarı çıkma
kapı çalarsa açma
seslenme biri geçerse
arkasından da takip etme

tahrif edilmiş bir harita üzerinden
tarif ediyorum size şu an yolu
o yüzden özür dilerim
anlatılamıyorsam
ama bazen
söylemek zorunda kaldığın bir şeydir içinden
“umarım anlamazlar”
“umarım çaktırmam”
“umarım kimse fark etmez”
“umarım umabilirim”
“umarım o da umabiliyordur”
umarım umarsın umursamaz


bitti bu arada
aniden de olsa bitti
şiirden bahsediyorum
diğerleri nasıl olsa
tekrar baştan başlar
yapım ekleri
çekim eklerine karışsa da
istiflenirken
hayatının
basamakları

asla
doğru noktayı
koymadın



4 şubat 2014

30 Ocak 2014

belirgin belirsizlikler

bi çok kere
ve bi çok yerde
saçma sapan şeyler
konuşmuş olabilirim
sonrasında unuttuğum ya da
biri tekrar ettiğinde
arkasında durmayıp söylediklerimin
abi geyik yapıyorumdur muhtemelen
diyerek
kestirip atabileceğim

ki çoğu kez
ciddi değilimdir söylediklerimde
kendimi o kadar da ciddiye almayışımdan
kaynaklanır bu
karşımdaki insanı
ciddiyetsiz buluşumdan değil
hatta
ciddiye aldığım biriyle daha çok
ciddi konular üzerinde
ciddiye alınmayacak sözler
sarf edebilirim
çünkü insanlar
genellikle yanlış anlamaya meyilli olurlar abi
özellikle hiç tanımadıkları birileri hakkında
öncesinden arda kalan belleksel yığıntılar sayesinde
karşılaştırma yaparak
kesin ve değişmez
yargılara varırlar
ki ben de yaparım bunu
ve önyargıları olan bir adam olduğumu
dile getirdiğimde yadsınırım
sanki hiç kimsenin
hiç kimseye karşı
tanımadan ve konuşmadan
bir fikri oluşamazmış gibi
ki konumuz bu değildi
ki daha önce yazdım ben bu konu hakkında

daha önce
bi çok şey hakkında
bi çok şey yazmışımdır
ve saçma sapan şeyler
olduğunu söylesem de
kurduğum cümlelerin
yazarak resmedilenleri kast ediyorum burada
ve hatırlamasam bile sonrasında
arkasında dururum
biri konuyu açarsa
bu yönde

“evet öyle yazdım
çünkü öyle düşünüyorum”

ve neden öyle düşündüğümü
sorgulama girişiminiz gelir hemen ardından

açıklama yapmaya
hiçbir zaman gerek duymadım
bu anlamda hayır
yazılmış ve kalmıştır o orada
toparlayamadığım söylenilse bile
bir bütündür

içinden cımbızla
çekilip alınan bir cümle için
açıklama yapmamı beklemeyin
“aa evet cinsiyetçi bir ifade olmuş” gibi
sizi olumlayacak
bir tepki vermemi de
hatta mümkünse
üzerinde tartışmaya veya değiştirilmeye ya da
sizin deyiminizle ‘iyileştirmeye’
gebe bir anlatımım olduğu yönünde
fikirler beyan etmeyin

a ama evet doğru
tutarsızlıklarla dolu
bir hayata sahibim

iki gün önce ingilizce bildiğimi söylerken
ertesi gün “hayır bilmiyorum” diyebilirim
biliyorum dediğim günü de hatırlamam ve
ardından ne biliyorum dediğim
ne de bilmiyorum dediğim gün kalır aklımda
gün kalır aslında ama
pardon
günler aklımda kalır
yüzler de öyle
kelimeleri unutsam da
o gözlerin bana çağrıştırdığı
çeşitli zamanlardaki farklı hisleri
ya da bir hayli belirgin olan
belirsizlikleri
aklımdan çıkartamam
belirsizliğin belirgin kılınıldığı zamanları
ya da olayları
ve hisleri
sevmediğimden olabilir bu
ve yine her şeyi birbirine karıştırıp
hiçbir şey anlatamadığım
yönünde gelecek olan eleştirilere
kulaklarımı tıkayıp
bir alt dizeye geçiyorum efendim

bazen
yo hayır bazen değil çoğu zaman
ciddi değilimdir konuşurken
size olmayan zamanlarım hakkında
hiç yaşamadığım ve
hiçbir zaman öyle bir kanıya kapılmadığım fikirlerle örülü
masallar anlatabilirim
güler geçeriz diye düşündüğümden olmalı bu
güler geçeriz evet
sonrasında unuturuz mesela
ve ardından da karşıma
aa ama sen geçen şöyle demiştin
ya da iki sene önce şöyle düşünüyordun gibi
bir hatırlatmayla çıkmazsınız diye hesap ederim

ciddi değilimdir
hiçbir zaman ciddi olamadım
yaşadığım hayat içerisinde
ciddi adımlarla yol alamadım mesela
yerimde saydım
geriye sardım
ve dahası hiçbir zaman
önceden planlanmış bir yol üzerinde
emin adımlarla yol almadım
kendimden emin oldum sadece
hepsi bu
hayır ingilizce bilmiyorum
hayır cinsiyetçi değilim
hayır underground takılmıyorum
hayır anarşist değilim
hayır entelektüel değilim
o kitabı okumadım
şu filmi izlemedim
iyi bir müzik bilgim yok
bilmem ne okulunun bilmem ne bölümünü de bitirmedim
sıkı bir içici de değilim
sigara sarmasını bile bilmeyen biriyim ben
ama öyleymiş gibi yapıyorum
yani bazen
olmayan şeyler hakkında olabilecek kesitler sunuyorum
sonra biri gelip
beklediğim gibi çıkmadın deyince
beklediği gibiymişim gibi rol kesiyorum
ne beklediklerini biliyorum çünkü

beklentisiz ama kararlı bir şekilde ilerlerken hayat içinde
pusulaya ya da rotaya ya da frene ihtiyaç duymadan ilerlerken ben
ne beklediklerini çoğu insanın
neye ihtiyaç duyduklarını ya da
en çok neyi arzuladıklarını
neyden tatmin olup neyden haz etmediklerini
ve
hemen hemen her şey hakkında
hemen hemen her şeyin farkındaymış gibi
caka satarken birilerine birileri
hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi yapmak
ya da ses çıkarmadan bir köşede oturup takılmak
hoş oluyor

anlamsız çünkü
hemen hemen her şey
hakkındaki hemen hemen her şey

boşa
tüm bu çaba
kazanma hevesleri
bir şeyleri ispat etme arzusu
daha iyi yazma uğraşı
daha iyi yaşama uğraşı
bilmem ne hakkındaki bilmem ne uğraşı
b o ş a

o yüzden lütfen
tekrar karşılaştığımızda
bana
 “ya abi geyik yapıyorum ciddiye alma”
gibi bir açıklama yaptırmayın

gülüp geçelim
sadece sayılı olduğunu bildiğimiz
ama sayısını öğrenemeyeceğimiz
günlerimizin
kalanında

yazılanlara gelince moruk
arkasında durmayacağım
ya da üç sene sonra yalanlayacağım
hiçbir şey yazmadım
son on senedir
onları ciddiye alsanız
varlığım için endişe duymak yerine
fena olmaz
çünkü sigarayı bırakmaya da
ölmeye de
niyetim yok

30ocak14

22 Aralık 2013

“bazen gerçek”

“bazen gerçek”

bir keresinde. ama uzun zaman önce… oturuyorduk özlemle. şu, daha önce defalarca anlattığım, yeşil halılı odada. şarap vardı, ve gazoz, beyaz şarap ve gazoz. şargoz yapıyorduk yani. sadece o ve ben. ilk zamanlar. ilk zamanlarımız. oturuyorduk. durdu ve. bana dönüp, “çakmağı atsana” dedi, “çok sıkıldım biliyor musun?”

çok sıkılmış olma hali… ve intihara meyilli biri size bunu söylüyorsa. onu, tuvalette bile yalnız bırakamazsınız. öyle de oldu. kalktı ayağa, tuvalet için olduğunu düşünerek, ondan az biraz sonra, peşinden gittim. yolda karşılaştık, koridorda. elinde tuttuğu iki adet mandalinayla, özlem, “bırak artık peşimi” diyerek, yanımdan geçip gitti, oturma odasına doğru. bir şey söylemedim. mutfağa gidip, geri döndüm sadece. oturdum. karşısına. karşısındaki koltuğa. attı bi tanesini, soyarak, mandalinanın. sonrasında, “ya sobayı kapatalım ya da üzerimdekini çıkartıcam” dedi. sevişmeyi geç, hiç öpüşmemiştik bile, henüz, ama sevgilimdi. o. benim. ve hiç, giysilerinin örttüğü kısımları dışında, görmemiştim onu. ve arzuluyor olsam da, deli gibi, ona bırakmıştım, gidişatı, her konuda olduğu gibi, bu konuda da. “sen bilirsin” dedim. sıcak sevmediğim halde, sobayı kapatmayı tercih etmeyerek. ve biliyordu, sıcak bir odanın, yarattığı mayışma halini, sevmediğimi, buna rağmen, üzerindeki çıkartarak, verdiği kararı belli etti.

“seni seviyorum” dedi ardından “ama farkındasın de mi, yürümücek”
“sen istersen yürür” dedim
“istediğim her şey olsaydı, şu an burda olmazdım”
“burda olsaydım derken” dedim “kast ettiğin ev mi ben miyim”
“şapşal” dedi gülerek “ülkeyi kast ettim ben, hatta dünyayı”
“hayatta olmamaktan bahsetmiyorsun umarım” dedim.

bi sigara daha istedi. paketi attım ona. çakmağı paketin içine koyup sigarasını yaktıktan sonra, paketi önüme attı.
“yaksana sen de” dedi ve, yanıma oturdu. oturduğum koltuğun önüne doğru bir yere daha doğrusu. halıya. yeşil halıya. “sen” dedi  “beni anlıyorsun ama, bu yetmiyor bana, benimle beraber ölmeye hazır değilsin.”

onunla, beraber yaşıyor sayılırdık. istisnasız her gün görüşüyorduk ve, bazı zamanlar, anneme, arkadaşta kalıcam ben deyip, onda kalıyordum, haftanın en az dört günü. aynı yatakta yatıyor olmamıza rağmen, sadece sarılıp uyurduk. o derece sarhoş bi halde girerdik ki yatağa, sevişmek istesek bile, başaramazdık bunu. her neyse dostlar, o gün bana, “benimle beraber” dedi “ölmeye hazır değilsin sen, kuyruğumda dolanıyorsun evin içinde, son bir hafta içinde iki kez intihar teşebbüsünde bulunduğum için, ama öncesini bilseydin, sadece kuyruğumda dolaşmakla kalmaz, içime bile girerdin”, kafasını bana doğru çevirdi işte o an, yukarıya, oturduğum koltuğun önünde yerde oturuyorken, ve üstelik bir eşofman altı ve sutyenle, ve harikulade ötesi gözlerini, gözlerime kitleyerek “sahi” dedi “beni arzuluyor musun?”
“ölmeni istemiyorum” şeklinde verdim cevabımı
“ama” dedi, “bi gün ölücem sonuçta, bi gün ölücez, beraber ya da değil, ölücez be abi”
“biliyorum” dedim “sorun bu değil”
“sorun kimin önce öleceği ise, bencilsin demektir bu”
“senden sonra ölmek istemiyorum” dedim
“benden önce ölmeni istemiyorum” dedi
“ölmek istiyorsan ölürüz” dedim “sorun bu değil özlem, nasıl olsa bi gün ölücez, bize çarpması kaçınılmaz olan bir treni, ray hattı üzerinde beklemenin de anlamı yok ama”
“trenin gittiği yöne kaçmanın da anlamı yok o zaman, hat dışına çıkmamız da imkansızsa…”
“imkansız” dedim, “haklısın, bi gün ölücez, ama trenin geldiği istikamete doğru sürmek ne kadar anlamlı ki?”

ve bana, hâlâ aklımdan çıkmayan o cümleyi kurdu, “tamam abi” dedi “sigarayı söndür, kalan paketi çöpe atalım, artık alkol almayalım, uyuşturucu da kullanmayalım. olur mu? akciğerinle ilgili iki operasyon geçirmişsin ve ben hâlâ sigarana karışmıyorum, sen ise, bi keresinde ege üniversitesinde otururken, tuvalete gidip, ölmek için bi kaç hap attım diye, evdeyken bile tuvaletin önünde bekliyorsun her gidişimde”
“haklısın” dedim “ama seni kaybetmek istemiyorum”
“çağırsaydım gelir miydin?” dedi
“ne” dedim, nereye demedim ama, gelirdim çünkü, cehennemin en alt katına da çağırsa ve sonrasında orada ki zebanime onun aşık olma ihtimali bile olsa, tüm olasılıkları es geçer, ve sonrasını hesaba katmadan, çağırdığı her yere gidebilirdim. “sana ihtiyacım var” dediği için bir keresinde, sadece bu yüzden değil, hatta sebeplerimin onun ihtiyaçları ile alakası bile olmayabilirdi, giderdim sadece. ve biliyordu, bunun bencilikten öte bir şeyle, onun adını koyduğu bir “bizcillik” ile alakalı olduğunu.
ve o gün, yani o gece, daha doğrusu o sabah, tuvaletin klozeti üzerinde buldum onu. gözümü açtığımda. tuvaletin taşına oturup kalmıştım en son. uyanmamıştı. o gece tuvalete beşinci gidişiydi, ve bu muhabbetin üzerine peşinden gitmediğim, ilk seferiydi. uzun süre geri gelmediği ilk seferi. beş kutu hapın bana bırakıldığı ilk seferi. kutuların bir lastikle bir arada tutulduğu, ve en üstündekine, ‘kalanı senin’ şeklinde bir not yazılı ilk seferi. tuvaletin kapısını açtım. kapağı kapalı bir klozetin üzerinde oturmuş, kendinden geçmişti. ve sabah, onun kahkahalarına uyandım. öldürmeyecek bir hapı almıştı. ben de almıştım. adına bile bakmadan hapların. ve sabah. onun kahkahasına uyanıp gözümü açtığımda, “şapşal” dedi “ambülansı arasaydın senden ayrılırdım” ve bir kahkaha daha. ben de güldüm, içinde bulunduğumuz, içine uyandığımız, içine uyandırıldığım, duruma. “işicem” dedi “çıkar mısın”

 odaya geri dönüp bir şarkı açtım. ve yaklaşık bir saat sonra gelip, o bir saat içinde ölüp ölmediğini kontrol etmediğim için, “işte benim adamım” dedi “artık ‘biz’ değiliz, birbirimize karşı bencil de değiliz ama, iki ayrı ‘ben’iz”
“amına koyim” dedim.
“koyan koymuş” dedi “her ikimize de…” sarılıp uyumaya devam ettik. ta ki güneş batana dek. sonrasında bakkala yollandım, şarap ve sigara.

*başlık, “ben tek siz hepiniz” adlı grubunun bir şarkısının adıdır.

22 aralık 2013

21 Kasım 2013

cold

cold

“sana kendini kötü hissettiren şarkılar dinlersen, kendini kötü hissedersin tabii” dedi, “mutlu şarkılar dinlesene, en azından bu aralar..”

2004 yılındaydık, ve onun evinde..

evi bucada bir yerdeydi ve adı yelizdi. ben o zamanlar izmir’in kuruçay adı verilen bir çingene mahallesine 2-3 ev komşuydum. çocukluğumdan ilk gençlik yıllarıma kadar arkadaşlarımın yarısından çoğu çingeneydi ve kitaplardan ya da 4 yıl boyunca sınıfı geçemeyip sonunda atıldığım üniversite deneyimden asla öğrenemeyeceğim şeyler öğrenmiştim onlardan. ama konumuz bu değil, en azından şimdilik.. konumuz demişken, elim yandı abi, geçen hafta, yaklaşık 240 derecede eriyebilen beyaz ppt adında bir plastik maddenin, enjeksiyon makinesinden akan erimiş haldeki 40 gramlık kısmı, yazarlığıma ara vermeme yol açtı dersem, hakkımda ne düşüneceğiniz üzerine sizinle tartışmak isterim. ama eski okuyucularımın yakından bildiği gibi, yazarlık üzerine tartışmaya kapalı biriyim, daha çok dalga geçmeyi severim, yazabiliyor olunulduğu için takınılmış olan o büyük ve boş pozlarla. ama elim yandı abi.. gerçekten.. bunun 2004’de olanlarla ne ilgisi mi var? konumuz demiştim. ne anlattığım ve ne hissettiğimden hayatım boyunca emin olmuşumdur. ve bu bazen, hatta çoğu zaman, insanı zora sokar. yapmak istemediğiniz şeyleri ya da yapmanızı istedikleri şeyleri yapmanıza veya yapmak istediklerinizi yapamamanıza mesela.. çünkü yeterince dik başlı bir şekilde, ve sonucunda bir çok şeyi yitirebileceğinizin bilincinde olarak, ve yine de bir inatla, istediğiniz şeylerin peşinden giderseniz, çantanıza şans ve talihin konmadığını fark ettiğinizde, iş işten geçmiştir. denemişsinizdir. ve birileri sizin başarılı olamadığınızı veya başarısız olduğunuzu ya da daha genel bir tanımla, tümden yanlış yaptığınızı, yani bile isteye yanlış ata bahis yatırdığınızı düşünse de, biliyorsunuzdur, sorunun nerede olduğunu, başarılı olmak ya da kılınmak için, yapılması gerekenleri yapmak, içinize sinmemiştir, hepsi bu.. ve yine de, her ne yaparsanız yapın, skora etki edemezsiniz, ben bu mesleği yapmam çünkü nefret ediyorum bu işten deyip, o mesleki eğitimi tamamlamazsınız mesela, ve yıllar sonra yine başka bir nefret ettiğiniz iş mesleğiniz haline dönüşmüş olur. ve o fabrikadaki risklerin en büyüklerinden birini (mengeneye elini kaptırmak) bir ara saliselik farkla atlatmışsınızdır, birkaç yanık parmağın lafı olmaz burada. ama 2004 yılında, yıllar sonra böyle bir gidişata gebe bir öyküyü yazacağımı bilseydim, yeliz’e o gün şunu söylemiş olmak isterdim: “ben bir kahinim, parmaklarımı çakmakla yakabilir miyim diye deneme yaparken, geleceğe antrenman yapıyorum aslında, ısıya karşı bağışıklık kazanıyorum ben” ama hayır, o gün yeliz’e dediğim şey, “birkaç yanık parmağın lafı olmaz” oldu, ki yakmıyorum, yakabilir miyim diye deniyorum, o da bana şöyle demişti, “aynen falçatayı tenine kaşıyormuş gibi sürtüşün gibi, neden hayatını yakmak konusunda master yapıyorsun?”


“sana kendini kötü hissettiren şarkılar dinlersen, kendini kötü hissedersin tabii” dedi, “mutlu şarkılar dinlesene, en azından bu aralar..” ve müziği değiştirdi, yani this empty flow’umu. yani bu melodiler, ona göre, karamsarlığa kapı açıyordu, depresifliğe, ruhani güçsüzlüğe, sağlıklı düşünememeye, oysa ben huzur buluyordum, ne kendimi kötü hissettirdi bana jori’nin sesi, ne de çok iyi. sadece, dengede durmamı sağlıyordu. hâlâ yaptığı şey bu. aşırı sarhoşsunuzdur, ve evin yolunu bulamayacaksınızdır, yürürsünüz yine de, ve kaybolursunuz bir süre sonra, ve enerjiniz tükenmiştir, ve aynı sizin durumunuzda olan biri gelir karşıdan, hatun ya da herif, cinsiyetinin bir önemi yok, aynı durumda herhangi bir hayvan da olabilir bu, ya da bir uzaylı, sadece o da, aynı koşullar altındayken en azından güneşin doğmasını bekliyordur, ve bir yere düşüp yığılmamak için birbirinizden destek alıp yürürsünüz.. ve bir süre sonra, bir ihtiyaç üzerine gelişen bu hâl, ihtiyaç olmaktan çıkıp, herhangi bir zorunluluğun getireceği baskı ve stresten uzak bir bütünleşmeye döner. onsuz da var olabilirsiniz, bir süre sonra bunun eksikliğini hissetmeyecek kadar tek başına olmaya alışadabilirsiniz hatta, ve bu, farkında olduğunuz halde, tercih etmediğiniz bir şeydir. hatta onun hayatınızda ki varlığının yüzde çoğu zararlı da olsa.. sigara gibi mesela.. bırakmayacağım, çünkü seviyorum.. hepsi bu. gibi bir şey.. anlatabiliyor muyum? ve burada aşktan bahsettiğimi anlayabilir musunuz? ve söz konusu öznenin 2004’de ki yeliz olmadığını açıklayabilir miyim? her ne kadar o, bunu çok istemiş olsa da.. sigaraya aşığım dediğimi anımsıyorum, aşırı sarhoş gecelerimden birinde, kilise sokağında, kendi kendime konuşurken, yanımda ki insanların dahil olmadığım muhabbetlerini sabotaj edebilecek bir tonda, sigaraya aşığım ben.. özellikle de kısa kırmızı pall mall’a.. mavi chesterfield’e. öncel’in sardığı tütüne.. ve ağzıma sürmem diyemeyecek kadar asla olamayacaksam da, nefret ettiğim tadı bana acı gelen, bazı markalar.. ve sigara ile aşk arasında kurduğum bağıntıyı, özneyi, konuyu anlatan bir erkek olduğu için, kadına indirgediğimi düşünerek feministlerle aramda ufak bir tartışma başlatabilirsiniz çok sevgili olmayan eleştirmenlerim.. son ifadede sorun yaşayabiliriz. çok sevgili olmayan, eleştirmenler mi. yoksa, olmayan eleştirmenlerim, çok mu sevgili.. bu arada, yelize ve 2004’e ve bucada olanlara ve empty flow’a geri döneceğiz.. ama az önceki sorunu, daha da karmaşıklaştırmak için, aslında orada söylemeye çalıştığım şeyin, çok sevgili olmayanların, gerçekten en iyi eleştirmenlerim olan eski sevgililerim olduğunu, ama çok sevgili olamadığımızı, yani kalamadığımızı, bu yüzden onlara gönderme yaptığımı, açıklayarak, yalan içinde yalan düzmeliyim. ve herhangi bir feministisyenle aramda herhangi bir ifademden doğabilecek tartışmadan, en çok sevgili olmayan en iyi eleştirmenime bir yardım çağrısında bulunarak, sıyrılabilirim. ona göre ben, pro-feministtim çünkü. öyle diyordu. haklı da olabilir.. belki.. neyse.. geyiğe bir son verip, bucaya dönüyorum, umarım bu uzun ve sorunlu girizgah, okuduktan sonra hiç bi bok anlamayıp bu durumdan ben sorumluymuşum gibi bir ok fırlatıcak olanları uzaklaştırmıştır.. anti-girdap timinin 4-5 elçisini hakladıktan sonra, ortalık pek bi sessizleşti gerçi.. artık yazamıyorsun girdap.. artık yazma girdap. hiç bi zaman yazamadın. yazdıklarında ruh ve duygu yok. yazdıklarını yayınlamak konusunda aptalca bir cesaretin var.. yazdıkların beş para etmez. evet evet evet, çok haklısınız, ama hâlâ ringdeyim anlaşılan, üçü yanık olan on parmağımla beraber.. ne diyordum jessicka? buca.. 2004. yeliz’in evi..

jessicka fodera’ya aşık olduğumda, 25 yaşındaydı. ve bana, robert smith’in “bu şarkıyı yaptığımız için pişmanım, çünkü herkes sadece bu şarkımızı biliyor” dediği bir şarkıyı, bağıra çağıra söylüyordu. ve robert’in ‘herkes’ine dahil değildim. ve atilla ilhan’ın bahsettiği hiçkimse gibi birim henüz olmamıştı. halüsinojenlerin eşliğinde kurulan düşlerin bir yankısıydı belki, daima var olan, ve aslında hiç olamayan. sonra öyküler anlatmaya başladığımda, kül tablosundan tavşan çıkartabilecek hatunlar geldi.. yeliz gibi.. iyi olmama hali, ya da pas tutmaya ramak kalmış bir hayatın içinde akıyor olmak.. hayır dediğimi o kadar çok kez hayır dediğimi o kadar çok kez anımsadım ki, evet demek istediğim anlarda.. eskişehirdeydi pınar, ve maddi durumu iyiydi, ve benimle beraber yaşamak istemişti, ve evinde kalabilirdim, ve hiçbir şey yapmam gerekmeyecekti, sadece evin odalarında var olmak.. cezbedici bir çok seçeneği sadece istemediğiniz için göz ardı ettiğiniz taktirde, geriye, istediğiniz şeylerin cezbedici olmayan yanlarını görmezden gelmek kalır. ve aslında, olan, bir şey de yoktur ortada.. olmayan bir şeye, oluyormuş yanılsaması ile sarılırsınız.. ve gecenin yarısı patlar hikaye. sigaranızı sutyeninin içine sakladığı aklınıza gelmediği için aranıp taranmaktan vazgeçtiğiniz anda, onu uyandırmışta olursunuz, o sese uyanır, ne aradığınızı sorar, “sigaramı” dersiniz, “yatarken bıraktığım yerde yok, yanlış hatırlamıyorum ama”, ve yüzünüze atılan bir tokatın ses tonu ile “al” der, “ölmeni istemiyorum sadece”. ve o an, o da sizinle beraber bir tane yakmış olsaydı, son sigaranızı içmiş olacağınızı, bırakmaya sizi, sonunda ikna etmiş olacağını, biliyorsunuzdur. yapmaz ama. yatar sadece. ve o an, sırtı size dönük olan sevgilinizin, artık eski sevgili olan ve olmayan eleştirmeninizin, feminist olan ve sizin pro-feminist olduğunuzu iddia eden, bu noktada yazılarınızla ilgili sizinle tartışabilen ve sırtı size dönük olan sevgilinizin, kapalı olan gözleri, amfetaminin damağınıza değdiği andaki tadı anımsatır.. olanın, anımsananla bir ilgisi yoktur oysa. duygu karmaşası sadece. karmaşık bir duygu değil. duyguların karmaşası.. çakmağın alevi. yakarken alınan ilk fırt dışında, hiç içmeden, dumanı ve külü izleyerek bitirilen bir sigara.. bi insan gecenin üçünde aniden uyanıp, neden bir sigara içer ki? hatırlıyorsanız eğer, ki okuduysanız yani, çünkü ben anlatmıştım, daha önce, bu öyküyü, ve kalanını, ve öncesini, ve sonrasını, yelizin ağzımdaki sigarayı çekip aldığını, ve “hem çok içiyormuşsun artık, yapma” dedikten sonra, paketten yeni bir tane çıkardığımı biliyorsunuzdur.. ve yelizle hiçbir zaman sevgili olmadık. ama bana, çok daha ağır, yaptırımlarla geldiği halde, sevgili olduğumuz, masaldaki, uyuyan güzelin, bunu yapması, paketimden yeni bir tane daha çıkarma periyodumu uzatıyordu. ama kül tablosundan bir şapka bile çıkartmazdı o. değil ki tavşan.. işin özeti de buydu. hile yoksa, orda ben olabiliyordum, ve ben varsam, bu, tamamen demek anlamına geliyordu, hayır senin için sigarayı bırakamam, ama benim sigarayı bırakmayı istememe yol açabilirsin, ve istiyorsam bırakabilirim, ama bu hareket bir “için” barındırmaz, bir nedene dayalı olmak bana kendimi iyi hissettirmiyor. mesnetsiz bir şekilde bulunuyorum bu alanda. havada asılı. ama rüzgarın estiği yöne terfi etmeyecek kadar da dayanıklı.. senden önce neysem, seninleyken de oyum, belki biraz daha fazla, o. ama senden sonra, daha az olacağımın farkında olarak. ama buna rağmen, bir hoş görünme çabası taşımadan.. ne diyordum anneke? buca.. 2004. yeliz’in evi..

 anneke van giersbergen’e aşık olduğumda, 28 yaşındaydı. ve bana, içinde “buharlaşıyorum, olduğum şey bir duman örtüsü” dediği bir şarkıyı, söylüyordu. sert bir melodinin içinden geçen sakin bir ses.. denge. ve niyeyse, 2004 yılında, yelizin bucadaki evinde, gecenin ikisinde, oturmuş, bir sonraki hamlemin the gathering’in hangi kurşunu olmalı diye düşünüyorken, this empty flow’dan sonra.. kendimi iyi hissetmem için neşeli şeyler dinlemem gerektiğini söyledi. müziği değiştirdi. ve ben “sigaramı da değiştirmeli miyim” diye gösterdim tepki mi.. parliament falan içsem, olur mu? ki nefret ederim. biliyorsun.. şu an açtığın şeyden ettiğim gibi.. lerle devam eden.. süreç.. sonrasında.. bir şey, her şeyi değiştirebilir dedim ona, bardağı taşırmayabilir son damla bazen, birkaç saniye öncesinde içinde buz gibi bir su olduğu için sıcak bir tek damla o boş bardağı, boşluğu, çatlatabilir de, şu an yaptığın şeyin, tanımı bu, ama ben, ruhuma, yeni sondajlar eklemek istemiyorum.. kalkıp, cold’u açtım, cure tabii ki.. duruma uyan.. bazen hiçbir şeyin değiştirmeyeceği şeyler de vardır dedim sonra.. kalıtsal ve epidemik olan her türlü algıdan izoleyim.. boşuna deneme..

kalkıp bir bira daha aldı dolaptan.. benim elimdeki de bitmek üzereydi ve normal şartlar altında, bana da getirirdi. ama yapmadı. sigarasını yaktı. ve odanın bulunmadığım tarafına çevirdi yüzünü.. mutlu olmak istemiyorsun diyerek..

inanmadığım şeyleri olamıyorum dedim..
karamsarsın
gerçekçiyim desek
içmek için bir nedene ihtiyacın yok
bir neden için içmeye de

neden yaşıyorsun o zaman, dedi, kafasını tekrar bana çevirerek, konuştuğumuz konunun altında yatan sebep, bir süredir, onun benimle beraber olmak istemesi, benimse kendimle bile beraber olmadığımı düşünmesiydi. 

neden yaşıyorsun?
bi nedeni yok, henüz ölmedim sadece, hepsi bu..
ooo, büyük cevap, neden ölmüyorsun o zaman?
onun da bir nedeni yok, hâlâ yaşıyorum sadece, hepsi bu..
siktir. büyük büyük büyük palavralar.. bu şarkı kaç dakka ya?
bilmem, bittikçe başa dönüyor o, tek onu bıraktım listede..

söz konusu olan, cold’du, ve robert, “another past time”i fısıldadığında, az önce, şarkının içinde, ister istemez, dokuz yıl öncesine, aktı zihnim, dediğim gibi, o zamanlar çingenelerle beraber yaşıyordum, ve o gece için bucadaydım. dokuz yıl sonra da buca da olucam muhtemelen, ve yine aynı şarkıları dinliyorken, 2013’ün sanrılarından kesitler sunucam.. değişen bir şey olmayacak, isimler ve mekanlar dışında.. şarkının girişinde gelen davul ritimleri, kafamı yıllar sonra duvara vuracağımı söyleyenlerden daha etkili olmuş.. hâlâ aynı ritimlere vuruyorum.. kafamı.. sert bir düşüş olduğu söylenemez.. hah, hatırladım..

dibe çekiyorlar seni demişti yeliz, t.e.f için..
onlar benim paraşütüm dedim.. ben uçaktan atlamışım zaten.. yerçekimi.. kaçınılmaz.. ama sen, zinciri kopmuş bir asansöre binme konusunda ısrarlısın..
anlamıyorum dedi..

sonra uyuduk.. sonra.. dün.. eve gelirken.. gecenin üçünde.. yolda.. karşılaştık onunla.. dokuz yıl ve o geceden sonra.. yolda karşılaştık.. ve bir yudum bira daha kaldıramayacak kadar sarhoştu. otobüse bindi. beni gördü. en arkadaydım. otobüs zaten ağzına kadar boştu. yanıma geldi. kulaklığımı çıkardım.. tanımıştım çünkü.. ve yaşlanmıştım. yaşlanmıştı. şaşkınlık faslını ve merhabalaşmayı ve neler yaptığımızı, hayatımızın nasıl olduğu faslını tamamladıktan sonra, “ne dinliyordun” diye sordu, kinayeli bir şekilde sormadı ama, eski defter açılmayınca, kendimi rahat hissettim.. ne diyordum marissa? buca.. 2004. yeliz’in evi..

marissa nadler’e aşık olduğumda, benimle aynı yaştaydı.. ve bana, henüz pek az kişi tarafından dinleniyorken, şarkı söylüyordu. yüzü yoktu. hikayesi yoktu. seslendirdiği dizelerin, bildiğim dile bir çevirisi yoktu. anlam, bir neden barındırır bu yüzden. duygular anlam ihtiyacından bağımsız olduğu için, nedenlerle açıklanamaz. anlam, somut bir şeydir, varoluşunda nedenlere ihtiyaç duyabilir. ama herhangi bir duygu, nedenden bağımsız olarak ortaya çıkar. neden, duygudan sonra gelir. gelmese de olur hatta. o yüzden, “seni sevmediğimi anladım” dünyanın en aptal cümlesi olmaya aday olabilir. olsaydı, oyumu kullanırdım. ve  “seni neden sevmediğimi şimdi anlıyorum” daha tutarlı olurdu. bu noktada, ‘neden beni sevmiyorsun’un bir yanıtı olmamıştı, yeliz için, o anlamak istiyordu, ben anlam aramıyordum, ojemi mi sevmedin, saçlarımın rengi, ses tonum, yürüyüş tarzım, boynum.. liste devam edebilir, ve hiçbiri, gerçeğe teğet bile geçmez..

yeliz’den nefret ettiğimde, benden bir yaş büyüktü. ve bana, hiçbir zaman kaydedemedikleri ve sonrasında dağıldıkları grubuyla beraber, bir şarkı söylüyordu, çimlerde.. grunge yapmaya çalışıyorlardı. ama yapamayacaklardı. yapmış olsalardı da durum değişmeyecekti. dünyanın en harika işini çıkarmış olsalar da değişmeyecekti. yaptıkları müziği sevmiş olsaydım da değişmeyecekti. ondan nefret ediyordum. ve arayıp, kendini iyi hissetmediğini söylediği zamanlarda, yanına gidiyordum. hepsi bu. ve hiçbir zaman, ona kendini kötü hissettiren, sonra geçer dediği şeyin, ne olduğunu, açık açık, söylemedi. gün içinde bir şeyler olmuş gibi bir hava belki.. olmamıştı. o hafta başına saçma sapan bir şey gelmiş gibi belki.. gelmemişti. bir arkadaşı kötü davranmış gibi de olabilir. davranmamıştı. gelir ve geçer derdi sadece, boş ver. ama, ben gelince geçen bir şey olduğunu biliyordum, o kötü ruh halinin.. beni iyileştirirse, kendisinin de iyileşeceğine dair olan saf inanç.

otobüste karşılaştık sonra işte.. sarhoştu. değildim. ve ertesi sabah yedide kalkıp gitmem gereken bir işim vardı. ekebilirdim. ama ekmeyecektim. evlenip boşanmıştı ve bir çocuğu vardı. kız. hâlâ aynı işte çalışıyordu. çok iş değiştirmiştim. aynı eve geri dönmüştü. evimden hiç uzaklaşamadım. artık annesi ve çocuğu ile yaşıyordu. hâlâ babamın kirasını ödediği bi evin odasındaydım.. benden epey sonra inecekti.. evime birkaç durak kalmıştı sadece.. söylemiştim nerede indiğimi. ve şu, eskiden aramızda olan, kasvetli diyalogların, asla tekrar etmeyeceği sinyalini almıştım. bu, ondan nefret ettiğim zamanlardaki durumumu değiştirdi. bana, ben inmeden önce, “aslında o zamanlar seni sevmediğimi fark ettim daha sonradan biliyor musun” dedi.. “sadece, boşluk ve ihtiyaç meselesiymiş galiba” dedi.. indim sonra.. söylediği şeyi ona söylediğim zamanlar yaptığımız tartışmayı hatırlayarak indim otobüsten. kulaklığımı da tekrar takarak tabii ki, ezberlediğim sokakların gürültüsü ve ezberlediğim insan sesleri yerine, ezberlediğim tınıları tercih ediyordum, daima.. onları duymadan da görebiliyordum sonuçta.. ama genellikle, yukarıda bahsi geçen sesleri duymadan, bu yaşıma kadar gelemezdim. sonra fark ettim, eve kadar yürürken, bir daha biri daha sorarsa, neden yaşıyorsun diye, müzik dinlemek için diye cevap verebilirim, yukarıdaki palavraya göre, daha tutarlı olucaktır. hayır tanrıdan bahsetmiyorum, yazının yukarısında, ki tanrı da yukarda değilmiş gibi davranıyor bana zaten. sonra, aslında yelizden değil, kendisinden değil, baskıdan nefret ettiğimi de fark ettim, baskı kalkınca nefrette silinip gitmişti. ve gecenin üçünde uyanıp sigara içmek istediğimde, çok sevgili eski eleştirmenimin, paketi göğüslerinin arasına sakladığını bilseydim, onu uyandıracak kadar ses çıkarmazdım odada. bu bana, baskıdan çok, çaresizlik olarak görüleceği için. ve galiba yelize de, çaresiz hissettiğini bildiğim için, eşlik ettim, bazı birkaç gece.. bazen olur. ellerimi yakmayı sonunda başardığımı söylediğimde ona, o gün otobüste parmaklarımı göstererek, acıyarak güldü bana, çünkü söylediğim şey kötü bir durumu anlatıyordu ve üç parmağımda berbat görünüyordu ama geçmişten gelen mizah, durumu dengelemişti. otobüsten indim. kat’i açtım sonra. kulaklığı takıp. katherine bjelland. ona aşık olduğum zamanı hatırlamıyorum. sonra da.. eve gelip.. uyuyup uyandım işte. iş için. arada bir şeyi atladım ama, galiba, onu da sonra anlatırım..


*başlık the cure’un bir şarkısının adıdır..
 21 kasım 2013