1 Ağustos 2013

halo

halo

beni götürdüğü yer fazlasıyla kalabalık bir yerdi. nefret ettiğim o safsak mutluluk havası ile sarmaş dolaş olabilenlerin masaları kapladığı bir bar. bunu biliyordu, yani kararı ona bıraktığımda, nereye gidiyoruz sorusuna karşılık: “bilmem, sen bilirsin..”, “o haldeee……”

“uyar mı” sorusuna verdiğim “fark etmez” yanıtı, seninle neresi olursa olsun ya da senle cehenneme bile girerim gibi salak bir tavır değildi, geçmiştim o safhaları, aşk için kendinden ödün vermek, aşk uğruna yapılan kendi ruhundan bir fedakarlık, aşk için şehir değiştirmek, aşk için şu veya bu.. kapatmıştım. kendim için hiçbir şey yapmamış da olsam sonrasında.. ve bunların hepsini biliyordu, her şeyi, çok daha fazlasını.. yine de, şansını deneyen biri konumunda değildi ama, hiçbir şey denemiyordu hatta, aramıştı, izmir’e gelmişti, ve buluşmuştuk. pardon, önce izmire gelmişti, sonra aramıştı. ama ne fark eder ki, o kadar da önemli olmamalı yazdığım saçmalıklardaki ki zamansal, kurgusal ya da mantıksal hatalar, nasıl olsa kimse farkına varmayacak. bir sayfası eksik basılan bir öykü için dönüp hiç kimsenin, okuduğunu söyleyenlerin bile, bariz anlaşılan eksiği sormaması gibi. o yüzden üstüne düşmemiştim ben de, hatayı bastıktan sonra fark edince. ve onunla, bu sayede tanışmıştık. izmirde değildi o zamanlar ve üç rakam öncesindeydi içinde bulunduğumuz yılı gösteren sayıların amortisi. basılı yayınlarken bir sayfası eksik olan 27 sayfalık öykünün netteki tam kopyasını okuyunca başlatmıştı, illetişim diye nitelediğim o faslı. öyküde yer alan iki hatunla ilgili birkaç şey merak ettiğini söylemişti, yani lita ve mary adlı iki hayali karakter ile ilgili, öykü de asıl kilit pelü adlı üçüncü karakter olsa da. hayalî demişken, tek odada yaklaşık otuz kişi ile beraber yaşıyordum yıllardır. zaman zaman gelip gidiyorlardı işte, ve bir gerçeği yazmak her zaman için götünden bir şeyler uydurmaya oranla daha zor gelmişti bana, kimilerine kurgu daha zor gelse de. uydurmak kolaydı, zaten uydurulmuştuk, üzerinde düşünmeye gerek yoktu, yaşanmıştı zaten her şey, zihnimin içindeki lunaparkta. ve dışarısı daima daha kaotik ve umutsuz görünmüştü gözüme, kendi içimde çok karamsar olduğum dile getirilse de.. ve o da bunun peşindeydi.. bu yüzden tercih etmişti, görüştüğümüzde mekanı ona bıraktığımda, hayatım boyunca anlamlandıramadığım kahkahaları yan masalardan işitebilme ihtimalimizin olduğu bir yeri. ve psikologdu kendisi, pardon değildi, psikoloji okumuştu sadece, yükseğini falan da yapmıştı, ama bu sıfatı üzerine almıyordu, tanıdığı bütün psikologlardan nefret ettiğini söylemişti bana, ki belki bu da bir taktikti, her ne kadar benim bu durumu “aa aynı fikirdeymişiz ehaha” türü bir tepki ile karşılamayacağımı biliyor olsa da..  çünkü ilk önce ben anlattım ona, psikologlarla ya da, psikiyatristlerle aramda geçen, ve bana düşününce eğlenceli gelen diyalogları.. yıllardır tedavilere yanıt vermeyen, hatta gün geçtikçe daha da kötüye giden bir başka arkadaşıma göreyse, ben de hastaydım, sadece hastalığımı ve tedaviyi reddediyordum. ve bunu da görüştüğü psikoloğa benden bahsettiğini anlatınca öğrendim. “bir arkadaşım da benim gibi ama o…” diye başlamıştı cümleye.. kendimi hiç kimseye yakın hissetmiyordum oysa.. ne ozana ne oktaya ne öncele.. herkesin bildiği ve benim ısrarla reddettiğim bir gerçeği yüzüme karşı bağırmadıkları sürece de yakın hissetmeyecektim.. adam olmazdım, adam olmamayı kafaya koyduğum için değil ama, yani direnmiyordum bu konuda, hiçbir konuda direnmemiştim hayatım boyunca, ne bandrolü yememek için, ne böylesi boktan bir hayatı yaşarken onurlu bir duruş sergilemek için, ki bu lafa da kıl olmuştum söylendiğinde bir arkadaş sohbeti içerisinde, övgüye karşılık bir öğürtü çıkıyordu çoğu zaman benden. direnmiyordum.. çoktan teslim olmuştum aslında, sadece beni teslim almaya gelmemişti hiç kimse.. cami avlusuna bırakmıştım kendimi ve, cemaat terk edildiğimi sanıp beni imamları yapmıştı.. sonra gerçek imamların müridi olacak insanlar tarafından tecavüzlere uğradım. do you understand me?

sonra eve gelip, a night like this’i açtım işte, the cure.. hepsi bu.

***

yalan söyledim. psikoloji falan okumamıştı.. ama doktordu. orası ayrı. ve izmire gelmişti işte.. tarihin amortisi 7’yi gösteriyordu bu arada, yani eksi üç değil altıydı. her şeyi abarttığım söylendiği için, bu kez de ben eksilttim bir şeyleri sadece, ikiye bölebildiğim tek şey zamandı belki de.. milattan önce. isadan sore. bazı kelimeleri sevmiyordum, sonra’ya bu yüzden sore derdim, hayır ingilizce de bilmiyorum.. ve doğru söylediğim doğru, gerçekte olan biteni yazmak bana daima zor gelmiştir.. o halde hayaletlere dönelim..

dediğim gibi psikoloji okumuştu, ve bana lita ve mary hakkında birkaç şey sorduğu bir e-posta attı. ve ben sorularına cevap vermediğim bir mail yazdım. ya da gerçekte soramadığı şeyi yanıtladığım. ardından karşılıklı birbiri ile alakasızlıklar bütününden ibaret bir ton cümle kuruldu. ve sonra izmire geldi. izmire yerleşmişti yani.. ve sonra şu allah’ın belası bara girdik.. (dini manada söylemedim).

iki bira. tuborg yok mu? o zaman bomonti olsun. o da bana uydu. ve paketimde ki pall mall’dan bir tek aldı, ‘alabilir miyim?’ diye sormaması hoşuma gitti. onda hoşlanmadığım hiçbir şey yoktu. ya da ben sezinleyememiştim. hâlâ sezinleyemedim.  konuştuk. havadan ve sudan değil ama. olmayan ülkeye yolculuklardan daha çok. ve insanlar kayboldu. yan masalardaki kahkaha efektleri duyma eşiğimin dışına çıktı. ters yakıyorsun dediği anda fark ettim zihnimde flashların patladığını. ‘anı kaydet’.

sigaramı düzeltirken, sahnenin ışıklarını tekrardan yaktı yönetmen. ters yakıyordum evet, ve insanlar tekrardan görünür oldu, o anlamlandıramadığım ve bana açıkça bağnaz gelen safsak mutluluk havalarıyla beraber. ‘ters yakıyorsun’.

kalkalım mı dedim, kalktık.. hesabı ödemişti ben tuvaletten gelene kadar, sorun etmedim, bir başka seferinde tek nakitimiz ondaki on lira olduğu için aynı rahatlıkla tuvalete giderken ona bıraktığım çantamdan cüzdanımı alıp kartla ödeyecekti. “sen tuvaletteyken ben” adında bir şiir yazılabilir, belki üzerine klip de çekerler sonra, ve biraz para kazanırım, ne dersiniz? ama önce adımı değiştirmem lazım. ve şu an bunu uydurmuyorum ama, geçmişte bir keresinde, gizlilik içinde yürütülmesi gereken bir iş için sadri beka adını kullanmıştım. sadr-i beka olucak.. ne diyordum lita? bardan çıkmıştık..

elini belime attı. ve midye istedi. aldım. sahile geçtik. geçene kadar sarılıydı bana, tamamen sarılı.. do you understand me?

sonra eve gelip, the drowning man’i açtım işte, the cure.. hepsi bu.


***

yalan söyledim. gidilecek yeri falan seçmemişti. ben seçmiştim. izmiri bilmiyordu çünkü. ve eşyalarını bi yere bırakmamız lazımdı, çanta bavul vs. logosa gittik, henüz kapatmak zorunda kalmamıştı erdinç abim mekanı. çantaları bırakıp çıkıcaktık, karnı açtı.. sonra, dudaklarıma yapıştı, alt katta, dünya üzerindeki başka herhangibi bir hatun olsa karşı koyardım, bak bu kez direnirdim yani, belki de ilk kez.. ama o, farklıydı. hâlâ farklı. logos iki yıl sonra kapandı, son gecesinde sabahladım orada, sandalyelerin üzerinde yatıp. o zamanlar zamanın amortisi dokuzu gösteriyordu. gerçeğimin algılanış biçimi dudağıma yapıştığındaysa yediyi. logos kapandı sonra. isadan önce. miladdan sore. hayır endonezyaca da bilmiyorum. ve doğru söylediğim doğru, gerçekte olan bitenleri yazmak da her zaman kolay gelmiştir bana, zor olan olup bitmeyenleri anlatmak. o yüzden lütfen sorup durmayın şu aptal ve fiks soruyu.. “bunlar gerçek mi?” hayaletlere dönüyoruz..

dediğim gibi bardan çıkıp sahile geçtik.. midye de aldık. bira da.. ve biraz da sigara. ikimize yetecek kadar. ikimize yetecek kadar ne varsa almıştık. pardon, yanlış yazdım, her şeyi ikimize yetecek kadar almıştık olucak. ama hiçbir şeyin fark etmediğini söylemiştim öyle değil mi? oysa “görünmez zincirlerle bağlamadım yazdığım bilançolarımın boynuna halatları.. tekrar okuma zahmetine katlanmayacaksın, ben de tekrar yaşama zahmetine katlanmayacağım”, o yüzden şu, aslında hayalet olmayan psikologla, (doktor olan veya hayalet olan psikolog değil, bir üçüncü hatun karakter daha ekledim şu an öyküye! günaydın) gerçekte yaşanan ilk illetişim faslımızdan sonrasında izmire gelişi ile ilgili olanlar hakkında yalan söyledim. kendine yakın bulmuştu karakterlerimi, en çok hangisini diye sorduğumda, ikisi de birbirine çok benziyor zaten dedi, benzemiyorlardı oysa, ve “yarattığı karakterlere aşık olan bir yazar olsaydım,  kesin imza günüme gelenlere de aşık olurdum” dedim. apalladı. çünkü gerçekte soramadığı şeyin yanıtını vermiştim. ve benim mutlu insanlardan nefret ettiğimi düşünüyordu, o yüzden gitmiştik şu en başta bahsettiğim allahın belası bara. (kinî anlamda da söylemedim). terapi önermişti. ve ben de geyik yapmayı önerdim. anlaştık. ona göre tedavi olan şeyin adı bana göre hoş vakit geçirmekten öteye geçmeyecekti. mutluluğa ya da mutsuzluğa inanmadığımı anlattım ona. huzura inandığımı ve huzurlu olduğumu da. ve daha başka bir çok şey.. ve üçüncü kutsal kitabımın kierkegaard’e ait olduğunu söylediğimde, tanrısal saçmalıklar sonrası, sigaraya uzandı. ters yaktığını söyledim. flash o an patladı. her şey çözündü gözünde. o dakikaya kadar, ona göre konuşmuyor, terapi yapıyorduk. umutlu ya da umutsuz değilim, umursamıyorum dedim. Ardından, ters yakıyorsun. flash. ‘ani yaşa’. [ı değil i]

sigarasını düzeltirken, “terapiden vazgeçtim, sahile çıkalım mı” dedi. bu kez ‘fark etmez’ yerine ‘olur’ dedim. hesabı alman usulü yapıp sahile geçtik, hasan abimden iki tuborg gold, bir paket pall mall, bir de tuvalet alıp. ikinci seferde alins’e götürecektim onu, tuvalet için. üçüncü seferinde bir park bulmamız gerekeceğini söyleyecektim kadın olduğunu gözardı ederek, saat biri geçiyor olacaktı o sırada çünkü ve gülecekti buna. “hâlâ asıl soruyu sormadın” diyecektim, “buralarda çok sık mı sabahlıyorsun” diye sorduğunda. sokaklarda çok sabahlamıştım, çok da fazla sabahlayacaktım daha. yarı ölü tam sarhoş bir halde. ama sırılsıklam aşık olmayı tercih ederdim bunun yerine yine de.. bazen yerine tercih edebileceğin isteklerin başına gelmesinden korkarsın oysa.. korku kararlarımızı yönlendiren en etkin duygudur, “koskoca tanrı’ya başkaldırmışım devlet ne ki” dediğimde söyledim bunları da ona, kafayı bulmuştum çünkü, egom biraz göz kırpmıştı psikoloğa. ateist değildim. cehennemde yanarken tanrıya yalvaran onca insanın arasında, hâlâ direnenlerle beraber olmayı hayal ediyordum.

pardon ben hayatım boyunca hiçbir şeye direnmediğimi söylemiştim değil mi? sessiz kalma hakkımı kullanıcam, benim adıma konuşmasına ses çıkarmayacağım üç beş insan kaldı yanımda. benim adıma karar vermelerine de itiraz etmeyeceğim üç beş insan.. kendimi onlara yakın hissetmiyormuşmuşum da, falan filan.. düpedüz yalancıyım.. yalan söylediğim yalan. ve dediğim gibi, görünmez zincirlerle bağlamadılar burnumuzdaki halkayı karalarına uzanan halatlarına.. ne diyordum mary? sahile çıkmıştık.

sonra bi kaç bira içtik. sonra saat biri geçti. sonra bir arkadaşının evine gittik.. sonra beraber olduk. sonra biraz zaman geçti. sonra istanbula gittik. sonra başka arkadaşları ile tanıştık. sonra ben sustum. sonra kağıt oynadık. sonra gece oldu. sonra o ağladı.. sonra izmire geldik. sonra benim başka arkadaşlarımla tanıştık. sonra o ağladı. sonra bir arkadaşımın evine geldik. sonra yattık. ben ona sarılı yatıyordum, tamamen sarılı. sonra ben ağladım. o uyuyurdu. duymadı. uyumadım. sonra sabah oldu. sonra biri geçti. tekerlek izlerini göremedim sokakta, frene göz ucuyla bile dokunmamıştı.. sonrasında her şey iyiydi. sonrasında her şey kötüydü.. isadan önce. miladdan önce. do i understand me? (ingilizce bilmediğimi söylemiştim)

bi saniye, her şey birbirine karıştı.. ne diyordum pelü? tatile çıkmıştık..

sonra, hayalete dönüşmemekte diretenlerden herhangi biri, asıl soruyu hiçbir zaman sormadığı için, var olma savaşı vermeyenlerden birimi [n değil m] konuşturdum.. psikologla rolleri değiştik..

“korku, umutsuzluğu tetikleyip, mantığa yönlendirir” dedim, “ve mantık, umudun kaynağı olan hislerle soğuk savaş vermektedir. bu yüzden ölümcül hastalığın virüsü, aslında kendini güvende hissetme istencidir. bu istenç, olası her türlü pişmanlığı tetikler, ve bi gün pişman olma korkusu, arzuları körelten bir uyuşturucudur. o yüzden, bir kez daha saati hatırlatırsan, ilaçlı tedaviye geçeriz..” anlamadı. açmadım. Onu otobüse bindirip, yürüdüm..


sonra eve gelip, trust’ı açtım, the cure.. hepsi bu. hayaletlere döndük..


* başlık the cure’un bir şarkısının adıdır..


1ağustos2013

17 Temmuz 2013

Revalüasinasyon

Revalüasinasyon

her şey o kadar karışık ki.. karışık sadece. gizemli falan değil. karışık. karışık bir sandviç gibi belki. içini açsan göreceksin, gizleneni. ve sevmediğin şeyleri çıkarman, onu yemeni de sağlamayacak aslında, soğanlar biberler etler, geriye hiçbir şey de kalmayacak belki ayıklanandan sonra, ve kuru ekmeğe de talim edebilirsin, ama yemeyeceksin, karnın aç olmadığı için değil, sevmediğini bildikleri halde önüne bunu getirdikleri için. sevmediğin o kadar çok şey var ki..

her şey o kadar karışık ki.. ve bu karışıklık içinde, aranılması gereken, yani çözüme ulaştıracak olan, yani bi başlangıç noktası olan, o ipin ucu da yok aslında, herhangi bir yerden başlayabilir ve sonunda hiçbir yere varamayabilirsin.. işleri iyice karıştırabilir, ve sonrasında sikerim ya deyip yarıda bırakabilirsin. ama başlama istencin ağır basıyor, sadece, şu sıralar, hepsi bu.

bu bi umut. ve umutla aran hiç iyi olmadı aslında, bugüne dek, hiç iyi. umutsuz da değildin aslında, ama her, sana yakılan ışık, ya da senin yaktığının altına gelinen, ışık, umut vaatleri ile süsledi ağacın meyvelerini, köklerinin barındığı toprak umutsuzlukla kaplı olduğu halde. göremedin, görmek istemediğin içindi, bu körlük.

ve şimdi, diyorum ya moruk, her şey o kadar karışık ki.. dün odamı topladım. topladım mı, toplarken daha da mı dağıttım bilmiyorum. topladım işte. ya da dağıttım. çarptım ve böldüm 31 seneyi kendi kendiyle, onun öncesinde.. ve bugün de bir diğer odavari unsur, bilgisayar, hardisk yani, klasörler, yığınla, onları toplama telaşındayken, durup, bunları yazmaya başladım, ve gerçekten her şey, fazlasıyla karışık görünüyor gözüme.

bir şeyleri temize çekmek de değil bu. ne ben anlatabilirim, ne sen anlayabilirsin. anlatılamam da. anılarımdan kopartılan her düşsel görüntü için, bir ömür harcayabilirim ama, ama gerçekte var olan o, geçmiş zaman dilimi üzerine, düşünmek yorucu. ayıkla pirincin taşını. neden? taşın pirincini ayıklasak daha kolay olmaz mıydı? bana öyle geliyor son zamanlar da, bana hiçbir şey gelmiyor aslında son zamanlarda, ben de hiçbir yere gitmemeye doğru evriliyorum zamanla. oturup hiçbirşey yapmadan ölümü beklemek dışında yapılacak daha iyi bir şey yok diye fısıldıyor kulağıma zack, işe git ve eve gel diyor, dilsiz ve sağır ol diyor, ve öldür diyor, öldür öldür öldür, önce kendini, ruhen, sonra diğerlerini, fiziken, okula bomba koy diyor, fabrikayı kundakla, belediye binasına atom bombası at, ağaçları kes ve ay ışığını engelleyebilecek kadar devasa bir duvar ör dünya ile güneş arasına, yaşamı sonlandır insanlık için ve insanlık adına, tanrının beceremediği şu işi onun adına üstlen, deccal ve mesih ya da mehdi ve süfyan birleşecektir aralarındaki düşmanlığa son verip seni durdurmak için, tüm dünya içi boş bir koalisyona kenetlenip, karşına dizilecektir, ve belki o zaman anlatabilirsin, dinletirsin boşluğu, sessizliğin anlamını her türlü anlamsızlığın heba edebileceğini, ve ettiğini, ve yok olma korkusu dışında hiçbir şey, kulak verdirtemez o çığlışan ve çığlaşan kalabalığa, yok olmanın kabul edilir bir şey olduğu kabullenildikten sonra huzura varılacağına dair olan konçertonun notalarına…

bunları diyor zack. fısıldayarak.. ve aynı fikirdeyim derken, geçiştirmiyorum, deniyorum diyorum, deniyorum moruk, bi gün anlamıcaklar, hiçbir zaman anlamıycaz, tanrı’nın aslında, bizi birbirimize düşman kılmak için, dünyaya yolladığına, kendi ağzından bunu söylediği halde, yazdığı tüm kitaplarda..

*başlık revalüasyon ve halüsinasyon kelimelerinin yargısal intifa kapsamında demokratik koşulları aklamak için yeniden gözden geçirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır..

17temmuz13

25 Haziran 2013

polislik hakkında tüm bildiğim

polislik hakkında tüm bildiğim

dedem polisti. ben de polis olmak istemiştim, hayatın başlangıç evresinde, kısa bir süre sadece, ve bunu hangi sebeple istemiş olabileceğimi net bir şekilde hatırlayamıyorum. böyle şeyler, çocuklar için, yetiştiriliş tarzından da bağımsız bir şekilde, -kısa süreliğine de olsa- arzu duyulabilecek şeylerdir. ve bir gün, size,  zaman zaman anlatılmış olan, sizin yüzünü bile görmediğiniz bir aile büyüğünün fotoğrafını gösterirler, henüz 3 ya da 4 yaşındasınızdır, özenirsiniz. özenmeniz kısa sürer, çünkü bir zamanlar polisin bile giremediğinin söylendiği, şimdiyse uyuşturucunun bile polis gözetimi ve rüşvetinde dolaşıma sokulabildiği bir bölgede büyümüşsünüzdür. uzun bir süre, polislerle ya da devletin otoritesiyle tanışmadan, o otoriteye doğrudan başkaldırabilen ya da her türlü riski göze alabilen insanlarla yakın olmuşsunuzdur. ve bir gerçeği net görebilmeniz için ya da neyin doğru olabileceğinden emin olmanız için 50 yaşına kadar da beklemeniz gerekmez aslında, kimi insanlar otuzundan sonra allah’ı bulsa da; bazıları da, zaten inandıkları, düşledikleri şeylerin terimsel kelimesini ansiklopediden ya da sözlükten keşfedip, “a böyle bir şey zaten varmış ya” diyebilirler, on iki on üç yaşlarındayken.. 

o yüzden üniforma ile hatırlanabilir ilk karşılaşmam, dedemin eski siyah beyaz bir fotoğrafında olsa da, var olan her türlü iktidar tutkusuna, o tutkunun içindeki zaman zaman sözü edilebilen ‘iyilik’ amacını sorgulamadan karşı duruşum daha da eskiye rastlar. ve bu anlamda, bir insanın, özellikle bariz belirgin bir şeyle ilgili, yıllar sonra düşen jetonu sonucu “aslında bu çok da iyi bir şey değilmiş,”, “yok yok bu tastamam yanlışmış hacı”, “yanlış düşünüyormuşum”, “yanılmışım” yanılgısına düşebiliyor olmasına, çok da kafam basmamıştır. o yüzden zamanında polisle ilgili ağzına geleni söyleyebilen bazı iş arkadaşlarımın, namaz kılmaya başladıklarından sonra polisi savunmaya geçmeleri, kendilerinin de daha büyük bir güce teslim olmaları ile bağlantılı olabilir. her insan kendisini, tanrısının şefkatli olduğuna inandığı kollarına bırakabilir elbette, bu çoğumuz için tanrının da öncelinde, annemiz için geçerli bir duyguyla da başlamış olabilir. ama burada, incelenmesi gereken asıl şey; kendisinden daha güçlü dış bir şey tarafından gerçekleştirilen ve hiçbir şart ve koşulda karşı koyamayacağı müdahaleye karşı, oluşturduğu itkisel teslimiyete, bir tür duygu ile birlikte açığa çıkan ve bilinci de yönlendirebilen o davranışa, bireyin ilk olarak nerede başladığı, başlatıldığı, itildiğidir. ailede olabilir, arkadaş arasında, ya da okulda, çok geç olarak gelicek olsa da, erkekler için askerlikte.. sonucunda ölebileceği veya zarar görebileceği bir davranış tarzından, güvenli ya da en az yarayla çıkabilme düşüncesi; (ki yalan söylemek de bununda bağlantılıdır kanımca), bizleri polis karşısında durmaktan da alı koyar, çünkü polis devletin polisidir, ve devlet bizim gözümüzde bizi koruyan gözeten bir aygıttır. varlığını varlığımıza borçlu olsa da varlığımızın varlığına bağlı olduğuna bizi inandırmıştır.

çocukluğumun geçtiği mahallelerdeki insanların büyük bir çoğunluğu, polisin kendi mahallelerindeki varlığını kendileri için bir tehdit olarak algılıyorlardı, çünkü ortada bir yasa vardı, ve karşı karşıya getirilen her iki grup da, ekmek parası için bir iş yapıyordu, polislerin ki yasal iken onların ki yasalarca belirtilmiş yasaklar kapsamına giriyordu; örneğin torbacılık. ve zaman içerisinde bu durum, 24 saat atılan devriyelerce denetimli yasadışılık durumuna erişti, “adam başı yirmi lira verirsen bize, istediğin her şeyi satmana izin veriyoruz.”



“seni yakaladıklarında” demişti arkadaşım, “üzerindeki malı alıp bana geri getirirler, benim sattığım malı senden alıp bana geri de satabilirler.” gözleriyle görene kadar gözlerimle gördüklerime inanmayacak milyonlarca insanın, bugün sokakta olmasının öncelikli nedenlerinden biri de budur: şiddetin görülür kılınılması.

bu noktada, yukarılarda bir yerde belirttiğim, kendilerinden çok daha güçlü bir varlığa teslim olanların, yani inançlıların, tanrı karşısında ki teslimiyet nedenlerinin kaynağını, yani sadece korku(cehennem) ya da çıkar(cennet) nedeniyle mi, yoksa gerçekten içten bir samimiyetle mi inanmış olduklarını, kolaylıkla ayrıştırabileceğimiz bir noktadayız. çünkü, aynı hareket tarzını, hemen hemen her koşulda aynı şekilde zaten gerçekleştiriyorlardı, iş yerindeki şefe karşı, evlerindeki babaya karşı, sınıflarındaki öğretmene karşı. ve bu davranış tarzını etkileyen en belirgin iki nedenin, polisliği seçme, ya da devam etme noktasında da geçerli olabileceği açık.

ortaokula gidiyorsunuz, henüz 11 ya da 12 yaşındasınız, daha güneş doğmadan kapınız çalınıyor, çünkü siz çingene mahallesinde, çingene olmasanız da evinizin aranmasını isteyebilecekleri bir yerde, o yasaların/yasakların dışına çıkabilen insanlarla birlikte yaşıyorsunuz. kapı çalıyor. açıyorsunuz. çocuksunuz. ve polisler eve dalarken, aynı anda mahallenizdeki bir çok eve de dalınıldığını fark ediyorsunuz. ve benzer süreçler sonrasında, aslında bu işi kendilerince kötü olarak algılanan bir şeye engel olmak için değil, onu kontrol altına almak için gerçekleştirdiklerini çözüyorsunuz. çünkü evvel zaman içinde bir gün, torbacınız size “eve dönüş yolunda dikkatli ol, bu zarbolar bazı müşterilerimi takip edip üzerindeki malı alıyorlar” diyor, kendisine bir şey yapmadıklarını da ekliyor, hatta herif mesleğini, evinin önüne, tek sandalyeden oluşan bir dükkan açarak yürütmeye başlayabilmesinin süreçlerinden bahsediyor, yani 12 yıl önce bundan bahsetti.. babanıza dönüyorsunuz, o size 32 yıl öncesini anlatmıştı bir zamanlar, demişti ki, “ben bu mahalleden gecenin bir yarısı geçerken, mahallenin gençleri bazen sigara isterdi, cigarayı sarmak için, hiçbir zaman ne gasp edildim, ne de şiddet gördüm.” o halde problem başka bir yerde?

anlatılan zamanlardan, yani 32 ve 12 yıl öncesinden, kameralarımızı 4 yıl öncesine çevirdiğimizde, şöyle bir görüntü yakalıyoruz: karakoldayım. çünkü içinde bulunduğum arabadan, yüklü miktarda esrar çıkıyor. benim değil. hiç olmadı. hayatım boyunca yüklü miktarda hiçbir şeyim olmadı. araba da benim değil. araba, arkadaşımın arkadaşının arabası. ve ben arkadaşımı askerlik yaptığı yere ziyaret için gittiğimde, kapıdaki asker, “memleketinden bir arkadaşı geldi, az önce çıktı” diyor, arkadaşımı arıyorum, hadi şunlara isim verelim, sallayalım, arkadaşımın adı can, arkadaşımın arkadaşının adı ahmet olsun. can’ı arıyorum, bulunduğu yeri söylüyor, gidiyorum, kısa geçeceğim, dönüş yolunda ki bir çevirmede, ahmet’in tereddüdü ve duraklaması sonucu, şüpheli tavırları göze batıyor, biz aranıyoruz, araba aranıyor, can “abi ben askerim” diyor, ahmet telefonda birileri ile konuşuyor, ben bir köşede sakince olan biteni izliyorum, her şeyin farkında olsam da. sonra karakol. ve polisin tehditkâr cümleleri, zaman zaman desibeli artarak ilerleyen soruları karşısında, panikleyen can ve ahmet’in karşısında, tepkisiz ve sakince duruyorum. polis bana uyuz oluyor, onun varlığını ve üniformasını ve gücünü ve başıma örebileceği çorapları siklemediğim için beni sikmeye kalkıyor ve ahmet malı nerden aldığını söylemediği, söyleyemediği için, “bak kardeşim şöyle bir adamdan aldığını söylüceksin kurtulacaksın” diyerek, malın alındığı adamın tarifini veriyor, tarife uyan adam benim. her şey bu kadar basit. ve başgargamel de, aynı mantıkla, kendisine ve temsil ettiği yapıya, karşı bir tehdit oluşturduğunu düşündüğü gruplar için, marjinal kelimesini kullanıyor. aynı nedenle sevgiliniz veya eşiniz, bazı insanlarla görüşmenizden rahatsız oluyor.. ve o nedenle kendi varlığını, kendi varlığına hediye eden bir insanı, ya da kendi varlığını, idealize ettiği düşünce uğruna riske atan bir insanı, otorite kendisi için tehdit olarak gördüğü gibi, otoritenin kendi varlığına tehdit oluşturduğunu görebilen bir insan da, yukarı da tanımladığım iki davranış kalıbından biriyle hareket etmiyor. otoriteyi, kendi varlığın için bu iki davranış kalıbıyla (çıkar/korku) tehdit olarak algılayadabilirsin pek tabii, ama bu ikiliden sıyrılarak hayata bakan bir insan için, otoritenin varlığı, sadece bireysel anlamda salt kendisi için değil, kendisinin yaşam içerisinde kurduğu, kurabileceği, tüm ilişki biçimleri için de, var olmaması gereken bir yapıdır. işte bu yüzden, iyi polis/kötü polis olmaz. niyeti kötü olan bir aygıta bağlı bir birimin, içinde var olmayı -üstelik seçerek- içine sindirebilen bir insanın, özünde iyi bir insan olduğu söylense bile, kötülüğün içinde o iyiliğini barındıramaz ve iyi bir niyetle kötü bir yapı içine dahil olunmaz. sonradan fark edilen böylesi bir hata,  özre tabi bi hukukla da bağışlanamaz.


25.6.13

8 Mayıs 2013

mary come alive

uzanıp yatağa
duvarları izlemek
telaşsız
yerine getirmek zorunda bırakıldığın
hiçbir şey olmadan
sorumluluksuz
sorumsuz değil ama
sorumluluksuz sadece

üzerine yığılan
herhangi bir şeyin
yaratabileceği
baskıdan azade

ve
işsiz ve parasız belki
ama boş bir dolabı açmaya
ihtiyaç bile duymayacak kadar
isteksiz bir mide ve
boş bir beyinle beraber
bunların derdinde olmadan
ezan okununca müziği
kapatma zorunluluğundan mesela
ya da işyerinde sana
her allahın günü
ölümün de var olduğunu
ve dirilmenin de
hatırlatan arkadaşların
varlığından habersiz

ve sana artık
saat geçince biraz biri
uyuman gerektiğini çünkü
ertesi gün işe gideceğini
söylemeyen bir anneyle
babayla
ve kardeşlerle yaşadığın
o sonsuz saçma tartışmaların
henüz başlamadığı
ölümüne umursamaz
boş zaman dilimlerin
zamanın berisinde kaldı moruk

zaman makinesi icat edilmiş olsaydı bile
ve isteseydin
çekip gitmeyi
eski kötü
daha kötü bir ruh haline sahip olduğun
eski kötü ama güzel günlere
gidemezdin

burada varlığına
çalışmana ya da konuşmana
ya da arada sırada
sıkıcı ve aptal
ve senin dışında herkesin güldüğü
espriler yapmana
ihtiyaç duyan
bir takım zincirleri
çözerek

karışık
her şey fazlasıyla karışık
ve yanmış bir pizzadan
ve böyle ebleh bir alegori-tmadan
tırlatmadan ya da
daha kötü de olabilirdi
eğer sen on iki saatlik vardiyanın
yarısında çıkılan yarım saatlik
tek molanda gelen
pizzayı yiyebilseydin

sevebilseydin yani hemen hemen her şeyi
kötü de olsa bir şeyler
ya da kötü gitse de genelde
isyan etme gücünden
mahrum olduğuna
inandırılmış olsaydın
güçsüz olduğuna yani
bir şeyleri belki bencilce
sadece kendin için değiştirmeye
uğraşabilecek kadar
aptal bir azme
sahip olmasaydın

her şey
evet, daha kötü olabilirdi

kötü olduğunun
farkına varmayacak bile olsan da o an
tıpkı onlar gibi
tıpkı diğerleri gibi
tıpkı dünyanın
yaşanabilecek kadar güzel bir yer olduğuna
aldanan dünyanın bütün o insanları gibi

her şey çok daha kötü
olabilirdi

değil ama
onlar için değil
sen sadece
var olanı göremeyen
imkanları değerlendirmeyen
haline şükretmeyen
ve bir yerlerde
yanlış giden bir şeyler olduğunu
iddia edebilen
pis bir nankörsün

işin var
ailen var
nefes alıp veriyorsun
sakat değilsin
özürlü değilsin
üstelik başka bir çok insanın da
yerinde olsa soluksuz kayabileceği
askıntılara sahipsin
yaşamın tadını çıkar

aynen böyle
bu şekilde
kurulabiliyorsa bir cümle
senin için
karşındaki o
ultra eksantrik
prion tarafından
filmi yanlış çekmişler demektir
yanlış izletmişler
ya da yanlış bir rol vermişler sana
ya da sen yanlış oynamışsın bilader

fasulyedendin çünkü bir zamanlar
gerçekten fasulyeden olmuştun belki
leylekler getirmişti seni
oyunlarına alınmaz
ve buna da aldırmazdın
elindeki kirli çubukla
toprağı eşelerdin durmadan
solucan çıkarmak için

sonra bir gün
ruhundan bir solucan çıkmasın diye
hem de priapulida türünde bir tanesi
çıkmasın diye
hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini
ve böyle gelmiş olanın
böyle  de gideceğini
söylediler

uzanıp yatağa
duvarları izledin
yine telaşsız
ve yerine getirmek zorunda bırakıldığın
şeylerin duyarsızlığı ile
sikmişim işi
parayı ve geleceği
ve ayakları yere
sağlam basan bir adam olabilmeyi
diyerek



bir masal kahramanıyım ben
sihirli aletini
otuzbir kez okşayınca
içinden çıkan periye
arzın merkezinden geçen
büyük bir fay hattı olmayı dileyen

ama masallar gerçek değildir ve
gerçek olarak öne sürülen
tüm o kötü olasılıklar
yaşamı askıya alan
betonarme bir duvar
örmekten öteye geçmez

o yüzden
olabilecek en kötü şeye
kulaklarını tıkayıp
yatağa uzanabiliyorsun hâlâ
işe gitmek yerine
çalan telefonu açmadan
anneyi duymazdan gelip
duvardaki örümceği göstererek
ondan olur mu diyorsun
adam
benden olmaz tamam da
ondan olduğuna inandırmıştın çocukken

gülümsüyor istemsiz bir şekilde
gülüyorsun
çevrendeki tüm o vızıldayan
benzodiazepin türevi insanlara
yüksek dozda flumazenil bastığını
hayal ederek
hâlâ gülebiliyor olmanın

* başlık marisse nadler’in bir şarkısının adıdır

8mayıs2013


6 Mart 2013

istifa

uyandı. 35 yıldır uyuyormuşçasına bir duygu ile beraber. gözünü açtığında, hayatı boyunca zaman zaman kendine sorduğu, başkalarının da kendi kendine ya da başkalarına sorabileceği bir soru ile gerilmişti zihni: “nereye kadar?”

soru, her ne kadar tümleçleri, özneleri, yüklemleri eksik bir yapıda yankılanmış olsa da, ve kapsadığı durum geniş bir zamana yayılsa da, ve ‘ne’ sorusuna karşılık verilebilecek bir çok cevap olsa da, bu cevapların sonucunda genellikle “boş ver” sesi işitilirdi, “siktir et”, ya da “böyle gelmiş böyle gider” vurdumduymazlığı

hayatındaki bir şeylerin değişmesi gerekiyordu mutlaka, ve zaman zaman değiştirmeye de çalışmıştı, ve yine deneyebilirdi bunu ama, bu kez değişmesi gereken şey, tek başına gerçekleştirebileceği ve kişisel yaşantısındaki reform ya da devrim ile sınırlı kalarak çözülebilecek bir problem değildi. o, artık çalışmak istemiyordu, hepsi bu. ve “nereye kadar” derken, sorguladığı süreç, her sabah aynı saatte uyanıp, aynı yerden bindiği servisle gittiği aynı yerde yaptığı aynı şeyleri, daha ne kadar süre yapmaya devam edebileceğiydi. dahası herkesin, çok büyük bir çoğunluğun değil tamamen ‘herkesin’, aynı anda ve aynı reaksiyonla karşı çıkması durumunda dahi, yaşadığımız hayat şeklinin yerine geçecek olan alternatifte bir fikir birliğine varılamayacağı gerçeği, değişimin belirsiz bir vakte ertelenmesine, hatta olası en ufak değişiklik senaryolarına dahi, yerimizi kaybedebileceğimiz ya da daha doğru bir deyişle alışkanlarımızın bozulacağı endişesi ile karşı çıkmamıza ve sahip olduğumuz imkanlar dahilinde, elde edebileceğimiz yaşantının en iyisine ulaşma yarışına dahil olmamıza neden oluyordu, ve üstelik bu, ‘her ne pahasına olursa olsun’culuk ile sabitlenmiş bir fedakârlık güdüsü ile yapılıyordu. öyle ki, ileri de iyi bir işe sahip olma olasılığı yüzünden, en iyi zamanlarımızda, birkaç yıllığına yaşadığımız şehirden bile fedakarlık yapıp gidebiliyorduk

ve o, artık sıkılmıştı. gerçekten. işe gitmek istemiyor ama yerine koyabileceği alternatif bir yaşantıyı var edemiyordu. hayır, banka soymaktan bahsetmiyoruz ki soyamazdı da zaten ama, mesele tam olarak para değildi. mesele, işe gitmemenin olanağı ile elde edilebilecek bol boş zaman lüksünde yapabileceklerini; zamanını, yaşamını sürdürebilmek için gerekli ihtiyaçları edinebilmek uğruna satmak zorunda olmasıyla yapamıyor oluşu da değildi. ya da kazandığı az buçuk para ile, ucu ucuna yeten yaşantısı, aynı çalışma saatleri içinde, daha hafif işler yaparak on-on beş kat kazanmaya evirilse, mesele yine çözülmüş olmazdı. çünkü sorun, tek başına ve yalın olarak: çalışmak zorunda bırakılmaktı. hayır, çalışmak zorunda kalmak değil, bırakılmak!

yılmıştı, hemen hemen her şeyden, uyanmak ve uyumak da buna dâhildi. yatakta kaldığı sürece canı sıkılıyor, ama yataktan çıkmak için de bir neden göremiyordu. o sabah özellikle, özellikle o sabah, yataktan çıkmasını gerektirecek hiçbir mantıklı bahane üretemiyordu kendine. son zamanlarda, uyandığında kendi kendine ‘hadi oğlum’larla verdiği telkinler (evet burada okuyucu, karakterimizin bir erkek olduğunu anlıyor, yazar ise eleştirmenlerin işini kolaylaştırmak için okuyucuyu ilgilendirmeyen ek açıklamalarda bulunuyor), iş yerindeykense kendi kendini eğlendirmeye yönelik zihin oyunları, giderek tek bir kelimeye sabitlenmişti: “siktir et”.

artık ne iş yerinde, ne evde, ne de arkadaş toplantılarında hiç konuşmuyor, düşünmüyor, dinlemiyor ve sadece, içinden bu kelimeyi tekrar edip duruyordu: “siktir et”. ve artık bu kelime de, kendi içinde anlamını yitirmişti, çünkü hem siktir edebileceği hiçbir şey kalmamış hem de siktir etmeyi söylediği her şey olduğu gibi yerli yerinde durmaya devam etmişti. ve bu ifadede bir çelişki yoktu

ve o, yılmıştı. gerçekten. hayır, yataktan çıkmayacaktı. o gün değil, bundan sonra hiçbir zaman, hayatının sonuna dek, hiçbir şart ve koşulda, o, o yataktan çıkmayacaktı.  çok çalışmıştı, yaşamak için çok çalışmıştı. artık insanlar çalışmalıydı, onun yaşaması için. bugüne kadar sayısı belirsiz çeşitlilikteki işlerde kısa süreli olarak kalmış, ama sonuçta, insanlığın tümüne birden, çok fazla hizmet etmişti, apartmanlara tuğla koymuş, lokantalarda bulaşıkları yıkamış, fabrikalarda hangi amaçla nerede ve nasıl kullanıldığını bile bilmediği parçalar üretmiş, dahası başkalarının ürettiği ürünleri de satın alarak, bu aptal döngüye yardımcı olmuştu. durdu. gerçekten kafası bu noktada durdu ve duvardaki saatle göz göze geldi: yedi sıfır beş. ya acilen evden çıkıp, üstelik koşmak zorunda kalarak servise yetişecek, ya da orada öylece kendisi dahil hiç kimseye bir faydasının dokunmadığını söyleyecekleri şekilde bekleyecekti

bizi, diye düşündü, yani insan neslini, hayvanlardan ayıran, tek fark, yaşamsal olduğunu söylediğimiz ihtiyaçlarımızı kendi kendimize üretmek zorunda oluşumuz ve bunu da üstün zekâmızı sembolize ederek kutsayışımız. ve bunun, doğadaki evrimle falan bir alakası yok, biz kendi fizyolojik evrimimizi, geri zekalılığımız sayesinde, tersine gerçekleştirdik. tersine evrim. dünya üzerinde, kendi yiyeceğini tarım yaparak elde eden başka bir canlı var mı merak ediyorum

“siktir et” dedi hemen ardından, artık anlamsızlaşan bu kelimeyi her tekrar edişi, kendi kendisine düşünüyor olduğu zamanlara denk düşüyordu ve o artık düşünmek de istemiyordu. gerçekten 

o gün, tüm gün boyunca yatakta kaldı. tuvalete dahi gitmedi anlayacağınız, sidiğini de tutmadı ama. öylece yattı ve işedi. nefes aldı nefes verdi. üzeri açılınca örtmedi bile üstelik. kapı çaldı, açmadı. telefona göz ucuyla bile bakmadı, titreşince. arada bir göz göze geldiği tek şey olan saati de, öğlenin birini gösterdiği sırada, çakmağı ile hedefleyerek duvardan düşürdü. sigara da içmedi böylece. ki o gün, bırakma kararı almadığı halde, hiç içmemişti de

 ama ertesi gün, bilgece bir edayla, çıktı yataktan. hareketlerinde kendinden emin ve vakur bir hava vardı. bir günde aydınlanmış gibiydi.  ağır adımlarla ama servisi kaçırmayacak bir hızda giyindi üstelik. kapıyı kapatmadı arkasından ve yolda yürürken ısrarla insanların gözlerinin içine bakıyordu çünkü yalınayaktı. kış aylarından birinde, hadi söyleyelim, aralığın 31’inde, yarım gün çalışacakları haftalar öncesinden belirlenmiş olan günde, servis durağına giden yolu yürüyordu, yalınayak ve cep telefonsuz ve sigarasız ve cüzdansız. servisi gördü, dört yol ağzından aşağı doğru iniyordu servis, ve o, servisin enlemesine geçtiği yolun başına yaklaşmıştı. gördüler onu, yavaşladılar, normalde koşması gereken işçi selim, daha da ağırlaştırdı adımlarını ve onu bekleyen servisin yanından geçip gitti öylece, selam bile vermeden üstelik. arkasından seslendiler ama dönüp bakmadı bile. az ilerideki nüfus memurluğunun binasına girmek istedi. kapıda tuttular onu, yalınayak selim’i, iki dilim ekmek otuz gram peynir, beş tane de zeytin ile kahvaltı yapmış olan güvenlik tuttu
“hemşerim nereye?”
“istifa dilekçesi vermeye” dedi, hiç istifini bozmadan selim ve yürümeye devam ederken kolundan tuttu onu güvenlik
“ne istifası yahu?”
“vatandaşlıktan istifa ettiğimi bildireceğim, artık vatandaşlık görevimi yerine getirmekten vazgeçtim ben.” gülmüyordu bunu söylerken, üzgün ya da sitemkâr bir hali de yoktu. kimliğimi kaybettim dermiş gibi konuşuyordu adeta, sakince ve olağan bir durumu naklediyormuş gibi

orada bitti kişisel devrimi selim’in. aklının yerinde olduğuna ve kararından vazgeçmeyeceğine dair öne sürdüğü ve mantıki geçerliliğini kendince ispatladığı tüm argümanlara rağmen, çıkarıldığı mahkemelerde de, sokulduğu psikoloji testlerinde de, sonrasında verdiği röportajlarda da, yarı deli yarı kahraman olarak yaftalanıp, akıl hastanesine kapatılmaktan kurtulamadı. ve iyileşmesi yönünde uygulanan tüm tedavileri, şu yanıt ile karşıladı: doğa, insan adlı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır

6.mart.2013


18 Ocak 2013

sigara içmeyenler genç yaşta ölür

uyandı. bir sigara yaktı. sonra bir sigara daha. ve yataktan çıkmadan üst üste kaç sigara içtiğini saymadı. çok olmalı. son kez elini uzattığında pakete, bir tane daha, sonra kalkacağım, düşüncesi ile, eli boş sehpanın üzerinde gezindi. kafasını çevirince hatırladı, birkaç dakika önce son sigarayı içip, paketi de buruşturup duvara fırlattığını. kötü bir gece geçirmiş değildi, hayır kötü bir rüya da görmemişti. sadece, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı, birçok şey hatta, ve neyin yolunda gittiğinden çok, yolun neresi olduğunu düşündü. bazen, bazı şeyler, yolunda gitmese de giderdi yine de bir şekilde, ilerleme kaydederdi yani, yolunda olmasa bile, hedeften uzaklaşmış olsa bile, bir hedefi olmasa bile, devinimi olurdu, en azından

duruyordu her şey. her geçen gün, bir öncekinden farksız bir renkte geçiyordu. geçmediğini düşünüyordu. günün aslında geçmediğini, döndüğünü, sabah akşam gece sabah akşam gece, her şey aynı, her şey hâlâ aynı 

telefon çaldı. annesi. konuşabilecek kadar konturu yoktu annesinin, ama yine de uzun uzun çaldırıp duruyordu saatlerdir, günlerdir hatta, günlerdir her sabah aynı saatte. uyandırmak için. uyandırabilmek için. kalktı, çalan telefona bakma nezaketini göstermeden, üzerindeki battaniyeleri telefonun bulunduğu sehpanın üzerine atarak. ereksiyon halindeydi. oysa bir aydır, elini bile işemek dışında götürmemişti sikine. evliydi aslında, her ne kadar karısı, son üç aydır annesinin evinde olsa da, kimliğinin medeni hal kısmı hâlâ evli olarak gösteriyordu onu. parmakta yüzük yok. satmıştı yüzüğü. ama çocuk var. onu satamamıştı. satmak istemişti ama, en azından düşünmüştü bunu, daha beş aylıkken çocuk, zengin bir aileye, para değil de, huzur karşılığı satmak, ona iyi bakacaksınız değil mi sözleri ile. yapmamıştı, yapamamıştı ve iyi de bakamamıştı çocuğa. kadına da bakamamıştı. bir işi yok, işi olmadığı gibi, günün birinde bir iş bulacağına dair umutları da yok. kırk yaşında. ve hayatının sonuna kadar iş bulamayacağına dair inancı tam. umutsuzluk bazen, sağanak yağmurdaki tek bir ışık demeti ile gücünü yitirir, ama o ışık demetinin görüneceğine dair umudunu kaybettiğinde, herkesin yüzyılın güneş tutulmasını net bir şekilde izleyebileceği günü bile perdeler örtülü bir şekilde boş odada orospu ilham perileri ile sevişerek geçirirsin, ve içine boşalır alayı birden, üç kelimelik cümleler ve yarım kalmış öykülerle terk ederek seni

tuvalete girdi. eşofmanını ve baksırını indirdi. çömeldi. alaturkaydı tuvalet. alafranga olan hiçbir şeyi sevmiyor, sevmediği gibi alışamıyordu da. çömeldi. işi bittiğinde elini tuvalet kağıdına atınca, onun da tükendiğini gördü. ha siktir dedi dışından, içinden ya da. kendi sözcüklerini duyamayacak kadar düşüncelere gömülmüştü. aksi gibi suyu da kesmişlerdi dün. ha siktir dedi bir kez daha, haklılar dedi, tanrı bile verdiği havanın karşılığında isteklerde bulunduğuna göre, toplumun ya da devletin, ya da hayatımızı basitleştirdiği söylenen modern yaşam tarzının da sunduğu imkanlar karşılığında bedel istemesi normal olmalı dedi. dedi ama bunu, sesli düşünüyordu. düşünmüyor da, kendi kendine konuşuyordu. sürekli olarak kendi kendine konuşuyordu son bir aydır, çünkü boş eve, boş odaya, onu ısırabilecek bir yakarca bile girmiyordu, değil ki karısı gelsin, çocuğunu da alıp. elini ve kıçını bulduğu bir bez parçası ile sildi. bez parçasını, içinde sadece sigara paketleri olan çöp kutusuna attı. odaya döndü tekrar. telefon hâlâ çalıyordu, ısrarla, uzun uzun. meşgule alıp geri çağrı attı. anca bunu yapabiliyorlardı annesi ile haberleşmek için. uyan, uyandım. dırılılı dırılılı.. uyandın mı gerçekten. uyandım ya işte. dırılılı dırılılı

evi yakındı ailesinin. evden çıktı. ailesinin evine kadar yürürken, öğrencilere baktı, ilkokul öğrencilerine. oğlu bu sene okula başlayacaktı. başlayabilecek miydi gerçekten? bilmiyordu. başlardı herhalde. gelecekle ilgili olası ya da olması gereken ya da olması istenen her şey, para adlı bir duvarla örülü gibi geliyordu ona. ve para onda yoktu. bir sürü kağıt parçası vardı gerçi evinde, kardeşinin yazdığı saçmalıklar, üzeri karalanmış bir sürü kağıt parçası. ama onları bakkala verip, iki ekmek üç yumurta alamazdı. bir şiire iki kilo şeker yazmıyordu fiyat etiketlerinde. ve üç yıldır bir iş bulamamıştı. iş seçtiği yoktu halbuki, ekmek bulamazlarsa pasta yesinler tarzı bir durumdan öteydi işsizlik hali. bir iş bulmuş olsa her isteneni sorgusuz sualsiz yapabilecek bir hale gelmişti, yeter ki işten çıkarmasınlar. canımı alabilirsin, ruhumu da hatta, yeterki işten çıkarma.

eve geldi, ailesinin evine. üç kez kredi çekmişti babası onun için, iki kez de ablası, iki kez de kardeşi, ve onların da artık ekmek almaya parası kalmamıştı. üstüne bir de sigara. sigara önemliydi, hatta dünyadaki her şeyden daha önemli. bunu anlayamazdı o kafalarını hiç acımadan kesebileceğim -ve bu ifademden dolayı yargılanmam esnasında bir sigara molası isteyerek durumu renklendirmek istediğim- denyomatik hükümet yetkilileri. gene zam gelmişti sigaraya ve gene zam geleceği söyleniyordu. eve geldi

kapıyı açmadı kimse. saat onbirdi ve kapıyı kimse açmadı. sabah sekizden beri çaldırıyordu telefonu annesi. üç saat. bir üst katın ziline bastı, yaklaşık beş dakika sonra, çünkü telefon hâlâ çalmaktaydı. üst kattaki hatun balkondan kafasını sarkıtıp, durumu anlattı. ambulans gelmişti. babasını hastaneye kaldırmışlardı. falan filan. hikayenin geri kalanını dinlememek için, tamam anladımlarla kesmeye çalıştı faslı ve şimdi siz de tamam anladımlarla kesebilirsiniz, okumayı, hep aynı terane, değişik bir şey yok, biraz polisiye, ya da bir aşk öyküsü, işin içine biraz da cinsellik de kat adamım, ve klasik cümle yapısı kullan, bu ne böyle

kapıyı açmadı kimse. ve üst kattaki hatun durumu izah etti. elini cebine atmadı. hangi hastane olduğunu biliyor olsa da, oraya kadar yürümek, iki saatini alacaktı. yürüyecekti yürümesine, beş saat da sürse, hatta ömrünün geri kalanını o hastaneye yürüyerek harcayacak olsa bile, yürüyecekti. ama önce bir sigara içmesi gerekiyordu. sadece bir sigara.. basit yani. ve yoldan geçen ve elinde sigara olan, yaklaşık on kişiye sordu. yok. yok. yok çünkü sigaraya zam geldi abi, ve daha da geleceği söyleniyor. yok. ve babası sigara yüzünden hastanede yatıyor olsa bile, yani doktorlar öyle söylemiş olsa bile, adı gibi emindi babasının sigara içmeden o yaşa kadar gelemeyeceğine. ve eskiden, herkes herkese, sigara alıp verebiliyorken, şimdi, bir vapurda bile, bu keyiften bizi mahrum etmişlerdi. çünkü onlar, ve onların adamları, misvaklı ağızları ile güzel kokan dini bütün bir müslüman halktan çok, ekmek alacak parasının dahi olmadığı insanları görerek haline şükredip, isyan barındırmadan ölümüne dek çalışan kölelerin, düşünü kuruyordu. ve köleler, uzun yaşamalı ve sağlıklı olmalıydı. ve bir cümlenin “ve” ile başlayamayacağını söyleyen dallama, bir sonraki öyküm senin ile başlayabilir.. ve dahası, yürüdü işte adam, tanıyorum adamı, götümden uydurmadım. üç sokak ötemde oturuyor. ve bir işi var şu an, günde on dört saat çalıştığı. çocuk okula başlayacak bu arada, burs kazandı benden. hiç olmazsa sigarama zam yapan lavukların emirleri karşılığı sağladıkları yardımlardan faydalanmayacak. bitti. bi sigara yakalım

18.ocak.2013